Forum

Neredeyim? - Daniel...
 

Neredeyim? - Daniel Dennett  

  RSS

sonsuz
(@sonsuz)
Admin
Katılım : 4 sene önce
Gönderiler: 39
15/08/2019 12:10 am  

Artık ‘bilgi özgürlüğü yasası’na göre bir sakıncası kalmadığı için, uzun süredir gizlediğim ve sadece zihin felsefesi, yapay zeka ve sinirbilim konusunda araştırma yapanların ilgisini çekecek bir sırrımı açıklayabilirim.

Yıllar önce Pentagon yetkilileri bana gelerek çok gizli ve tehlikeli bir görev için gönüllü olmamı istediler. NASA ve Howard Huges’un da katkısı ile Savunma Bakanlığı, Süpersonik Tünel Yeraltı Aracını(Sü-T-Y-Ay) geliştirmek için milyarlar harcıyordu. Bu araç dünyanın merkezini büyük bir hızla geçecek ve bir Pentagon yetkilisinin deyimiyle, ‘Kızılların füze silolarının tam göbeğine’ özel yapılmış bir nükleer savaş başlığı atacaktı. Fakat bir sorun vardı. İlk testlerde Tulsa, Oklohama’da toprağın bir mil kadar altına bu başlığı yerleştirmeyi başarmışlardı ama şimdi benden onu geri getirmemi istiyorlardı. ‘Neden ben?’ diye sordum. Görev beyin araştırmaları konusunda öncü bazı uygulamalar gerektiriyormuş da, benim de bu konuya ilgimi biliyorlarmış da, aynı zamanda merakımı ve de cesaretimi filan falan…

Yani, nasıl reddedebilirdim? Pentagon’u kapıma getiren sorun aslında şuydu: Geri getirmem gereken bu cihaz çok farklı bir radyasyon yayıyordu. Yapılan ölçümlere göre cihazın içindeki bazı maddeler yerin derinliklerindeki diğer bazı maddeler ile etkileşime girmiş ve beyindeki bazı dokulara ciddi zararlar verebilecek bir radyasyon yaymaya başlamışlardı. Vücudun diğer organlarına hiçbir zararı olmayan bu ölümcül ışımadan beyin dokularını korumanın bir yolu da yoktu. Dolayısı ile cihazı almaya gidecek kişinin beynini yanına almaması gerekiyordu.

Beynim bir ameliyatla çıkarılacak ve görevini radyo bağlantısı yardımı ile yerine getirebileceği güvenli bir yerde tutulacaktı. Acaba, beynimin çıkarılıp Houston’daki İnsanlı Uzay Araçları Merkezindeki bir yaşam destek ünitesine koymalarına izin verir miydim? Beynimden çıkan her sinir, ameliyat sırasında kesilecek ve araya biri beyin tarafındaki sinir ucuna diğeri ise vücuduma giden taraftaki sinir ucuna olmak üzere birer mikro-minyatür radyo alıcı/verici takılacaktı. Hiçbir bilgi kaybı olmayacak, tüm bağlantılar yerli yerinde olacak, beynim vücuduma eskisi gibi kumanda edebilecekti. Önce biraz tedirgin oldum. Acaba bu çalışır mıydı? Houston’daki beyin cerrahları bana cesaret verdi. ‘Bunu sadece sinirlerinin biraz uzatılması olarak düşün’ dediler. ‘Beynin kafatasının içinde bir iki santim yer değiştirse bu senin aklını ne değiştirir ne de eksiltir. Biz sadece bu sinirlerin arasına radyo bağlantıları koyup onları istediğimiz kadar uzatacağız. Houston’daki yaşam destek laboratuvarını gezip eğer kabul edersem beynimin içine konacağı kavanozu gördüm.

Bu işi yapacak olan uzman nörologlar, hematologlar, biyofizikçiler ve elektrik mühendisleri ile tanıştım ve günler süren tartışmalar ve sunumlardan sonra bu denemeyi yapmaya karar verdim. Bir sürü taramalar, kan testleri, mülakatlar filan yaptılar. Özgeçmişimi detayları ile kaydettiler, inançlarımın, beklentilerimin, korkularımın ve hoşuma giden şeylerin tam bir listesini çıkardılar. En sevdiğim plakların bile bir dökümünü yaptılar ve bana psikanaliz konusunda hızlandırılmış bir kurs verdiler. Sonunda ameliyat günü geldi çattı. Tabii ki anestezi altındaydım ve ameliyat hakkında hiçbir şey hatırlamıyorum. Ayıldığımda gözlerimi açtım, etrafıma baktım ve kaçınılmaz, geleneksel ve biraz bayatlamış, ameliyat sonrası sorusunu sordum: ‘Neredeyim?’ Hemşire gülümseyerek bana baktı, ‘Houston’dasınız’ dedi ve bir an bunun öyle ya da böyle doğru olduğunu düşündüm. Bana bir ayna verdi. Haliyle, kafamdan titanyum uçları çıkan ufak antenler vardı. ‘Sanırım ameliyat başarılı geçmiş’ dedim. ‘Beynimi görebilir miyim?’ Biraz başım dönüyordu.

Beni uzun bir koridorun sonundaki yaşam destek laboratuvarına götürdüler. Orada bekleyen destek ekibinden büyük bir alkış yükseldi ve ben de onları neşeyle selamladım. Başım hala biraz döndüğü için koluma girip beni yaşam destek birimin önüne getirdiler. Camdan içeri baktım. Orada, biraya benzer bir sıvının içinde, devrelerle, ciplerle plastik borularla, elektrotlarla ve diğer ıvır zıvırla çevrelenmiş olmasına rağmen rahatça tanınabilir halde bir insan beyni vardı. ‘Bu benim mi?’ diye sordum. ‘Kavanozun diğer tarafındaki yayın düğmesine basın ve kendiniz görün’ diye yanıtladı proje yöneticisi. Düğmeyi “KAPALI” konumuna getirdim ve bir anda bir patates çuvalı gibi oradaki teknisyenlerden birinin kucağına yığıldım. Hemen düğmeyi “AÇIK” konumuna getirdiler. Dengemi ve sukûnetimi kazanmaya çalışırken kendi kendime şöyle düşündüm : “Evet, burada bir sandalyede oturmuş, bir camın arkasındaki beynime bakıyorum…” Ama bir dakika. Aslında şöyle demem gerekmiyor mu? “Burada her yerinden baloncuklar çıkan bir sıvının içinde duruyorum ve kendi gözlerim bana bakıyor.” Bu son düşünceyi tekrar değerlendirdim. Bunu kavanozun içine, orada duran beynimle düşündüğümü algılamak istedimse de başaramadım. Tekrar denedim.

“Ben, Daniel Dennett, burada baloncuklar olan bir sıvının içinde kendi gözlerim tarafından izleniyorum.” Hayır, bir türlü olmuyordu. Çok garip ve kafa karıştırıcı. Tüm düşüncelerin beyinde olduğuna candan inanan, fizikalist görüşün önde gelen savunucusu filozoflardan biri olan ben “neredeyim?” diye düşündüğümde, bu düşünce bana burada, kavanozun dışında, benim, Dennett’in durduğu ve beynime baktığı yerde oluşuyor gibi geliyordu. Kendimi kavanozun içinde düşünmeyi tekrar denedim ama fayda etmedi.

Bazı düşünsel denemeler yaparak bunu başarmaya çalıştım. Kendi kendime art arda beş kere ve hızlı hızlı “Güneş orada parlıyor” dedim ve her seferinde değişik bir yer düşündüm, laboratuvarın güneş ışığı alan bir köşesi, hastanenin ön bahçesi, Houston, Mars, Jüpiter. Zihnimde bütün bu mesafeleri kolayca kat edip “oraya” varırken bir sorun yaşamadım. Evrenin en uzak köşelerindeki “oraya” bir anda gidip sonra başka bir “oraya” hiçbir sorun yaşamadan varabiliyordum. “Burada, Houston’da” ile bir sorunum yoktu, “burada, laboratuvarda” ile de ve hatta “burada, laboratuvarın bu bölgesinde” ile de. Ama “burada, kavanozun içinde” nedense olmaması gereken bir düşünce gibiydi. Bunları düşünürken gözlerimi kapamayı denedim. Bu biraz yardımcı oldu ama gene de kısa bir an dışında bunu başaramadım. “Burası”nı düşündüğümde “burası” ile nereyi kastettiğimi nasıl bilebilirdim?

Aslında bir yeri kastettiğim halde başka bir yeri nasıl düşünebilirdim. Bütün bu durumun, bir birey ve onun zihinsel yaşamı konusunda beyin bilimcilerin ve filozofların, fizikalistlerin ve davranışçıların tüm didiklemelerine direnen bazı bağları koparmadan nasıl açıklanacağını bilemiyordum. Belki de ‘burası’ ile neyi anladığım konusunda asla düzgün bir fikrim olmayacaktı. İçinde bulunduğum bu durumda ya sistematik olarak yanlış düşünmenin verdiği akıl alışkanlıklarının etkisi ile lanetlenmiş kalacak ya da bir bireyin nerede olduğunun (ve dolayısı ile düşüncelerinin anlamsal bir analiz için nerede olduğunun) ruhun fiziksel yaşam alanı olan beyinin nerede olduğuna bağlı olmadığını kabul etmek zorunda kalacaktım. Kafam karışık bir halde, filozofların çok sevdiği bir yöntemi kullanarak yolumu bulmaya çalıştım. Bunun için önce nesnelere isimler vermeye başladım. Beynime yüksek sesle “Yorick” dedim “sen benim beynimsin. Ve şuradaki sandalyeye oturmuş olan vücudumun kalanı, sana da ‘Hamlet’ ismini veriyorum.” Evet, şimdi hepimiz buradayız, beynim Yorick, vücudum Hamlet ve ben Dennett.

Şimdi, ben neredeyim? Ve nerede olduğumu düşündüğümde, bu düşünce nerede simgeleniyor. Acaba kavanozun içinde yüzen beynimde mi ya da bana göründüğü gibi iki kulağımın arasında bir yerlerde mi? Ya da hiçbir yerde mi?

Bu düşüncenin zamandaki konumu bana hiçbir sorun yaratmıyor, ama acaba uzayda da bir konumu olmamalı mı? Seçeneklerimin bir listesini yapmaya başladım. Hamlet nereye giderse, Dennett oraya gider. Bu seçeneğin doğru olmadığı, felsefecilerin çok sevdiği beyin nakli düşünce deneyleri ile kolaylıkla anlaşılabilir. Eğer Tom ve Dick beyinlerini değiş tokuş etseler o zaman Tom, Dick’in eski vücudundaki kişi olur. Bunu görmek için ona sadece sormanız yeterli, Tom olduğunu söyleyecek ve Tom’un hayatındaki en özel detayları size söyleyebilecektir. Yani ben ve vücudum birbirimizden ayrılabiliriz ama beynimden ayrılmam pek mümkün görünmüyor. Bu tür beyin nakli düşünce deneylerinden çıkan diğer bir temel öğreti de, bu tür operasyonlarda insanların alıcı değil verici olmak isteyecekleridir. Aslında bu operasyonlara vücut nakli demek daha iyi olur. Yorick nereye giderse, Dennett oraya gider. Bu da pek çekici değil aslında.

Nasıl olur da açıkça burada kavanozun dışında ve suçluluk içinde öğle yemeği için odama dönme planları yaparken, kavanozda kısıtlı kalmış ve hiçbir yere gidemeyen biri olabilirim? Bu soru biraz daha üzerinde düşünülmeyi hak ediyor. Önsezimden biraz destek alabilmek için, Locke’un hoşuna gidebilecek kriminal bir senaryo düşündüm. Varsayalım dedim kendi kendime, şimdi bir uçağa atlayıp Kaliforniya’ya gitsem, bir banka soysam ve yakalansam. Acaba hangi eyalette yargılanmam gerekir: Soygunun gerçekleştiği Kaliforniya’da mı yoksa beynimin yeni elbisesinin bulunduğu Teksas’ta mı? Acaba ben beyni-eyalet-dışında bir Kaliforniyalı suçlu mu olurum yoksa uzaktan kumanda ile Kaliforniya’da ortalığı karıştıran Teksaslı bir suçlu mu? Belki de bu sorunun karar verilemezliği sayesinde yakayı kurtarırım, belki de bunun eyaletler-arası, federal bir suç olduğuna karar verilir.

Her durumda, varsayalım ki hüküm giydim. Acaba Kaliforniya, Yorick Teksas’ta kavanozunda iyi bir yaşam sürüyor iken Hamlet’i demir parmaklıklar arkasına koymak ile tatmin olacak mı? Ya da Teksas, Hamlet bir sonraki gemi ile Rio’ya giderken, Yorick’i hapis edecek mi? Bu seçenek bana akla yakın geldi. Ölüm cezası veya ona benzer acımasız ve alışılmadık bir ceza veremeyeceğine göre devlet Yorick’in yaşam destek ünitesini çalışır tutmak zorunda kalacaktı. Onu Houston’dan Leavenworth’a gönderseler bile, ben bu konuyu hiç takmayacak ve kendimi özgür bir adam sayacaktım. Yani devlet birini hapse atmaktan bir fayda umuyorsa, sadece Yorick’i hapse atmakla bana bir şey yapamayacaktı. Bu da doğru ise, üçüncü bir seçenekte aramak gerekiyor çözümü Dennet kendini nerede sanıyorsa oradadır.

Genellemek gerekirse, bu şöyle bir sav: Verilen bir anda, bir insanın bir bakış açısı vardır ve bu bakış açısının (bakış açısının içeriği ile içsel olarak belirlenen) yeri aynı zamanda o insanın da bulunduğu yerdir. Bu sav da dertleri olmayan bir sav değil ama bana doğru yolda atılmış bir adım gibi göründü. Tek sorunu insanı yer konusunda yazı-ben kazanırım/tura-sen kaybedersin şeklinde bir çıkmaza sürüklemesi. Daha önce nerede olduğum konusunda sık sık yanılmadım mı ya da en azından tereddütte düşmedim mi? Bir kişi kaybolamaz mı? Mutlaka kaybolur ve coğrafi olarak kaybolmak, kaybolmanın tek yolu değil. İnsan ormanda kaybolsa en azından kendisinin nerede olduğunu bilmenin tesellisini yaşayabilir: kişi burada, kendi vücudunun tanıdık sınırları içindedir. Büyük ihtimalle bu şartlarda, bu durum insanın müteşekkir olmasına yetecek kadar dikkat çekici olmaz. Ama çok daha kötü durumlar hayal edilebilir ve ben şu anda böyle kötü bir durumda olup olmadığımdan emin değilim.

Bakış açısı, bireyin bulunduğu yer ile ilgili ama gene de çok net olmayan bir kavram. Bir kişinin bakış açışının içeriğinin o kişinin inanç ve düşüncelerinin içeriği ile aynı olmadığı ve bunlar tarafından belirlenmediği açıktır. Örneğin, gözünün önünden geçen Cinerama “roller coaster” görüntüleri mesafe algısını yanılttığı için koltuğuna yapışmış ve çığlıklar atanlara ne demeli? Güvenli koltuklarında oturduklarını unutuyorlar mı? Burada, kişinin bakış açısında, görsel yanılgıya dayanan bir kayma yaşadığını söyleyebiliriz. Başka durumlarda ise, bu tür kaymaları bir algı yanılgısı diye adlandırmak istemiyorum. Tehlikeli maddelere insanlar tarafından yönetilen robot kolları ile dokunulan fabrika ve laboratuvarlarda bakış açısındaki bu kayma, Cinerama’dakine göre çok daha belirgindir. Metal parmakları ile dokundukları kapların ve kayganlığını hissederler. Nerede olduklarını gayet iyi bilirler ve deneyimlerinin yarattığı yanlış inançlara kapılmazlar, fakat sanki baktıkları izolasyon odasının içinde gibidirler. Biraz gayretle, bakış açılarını sanki insanın gözü önünde duruşu değişen şeffaf bir Necar küpü veya Escher çizimi gibi, ileri geri kaydırabilirler. Ama bunu yaparken, kendilerini de ileri geri taşıdıklarını öne sürmek biraz abartılı olur. Gene de bu örnekler bana ümit verdi. Tüm önsezilerime ters de olsa, kavanozun içinde isem, zamanla bu bakış açısını kabullenmek için kendimi eğitebilirdim. Kendimi kavanozumda konfor içinde yüzerken, dışarıdaki vücuduma emirler yağdırıyor bir halde hayal edebilirim.

Bu işin zorluğunun veya kolaylığının, beynin gerçekte nerede olduğundan bağımsız olduğunu düşündüm. Ameliyattan önce yaptığımın aslında artık ikinci doğam olduğunu düşünebilirim. Aynı tromp l’oleil’i siz de yapabilirsiniz. Varsayalım ki Times’da yayınlanan kışkırtıcı bir yazı yazdınız ve Devlet bir süre için beyninizi Bethesda, Maryland’daki Tehlikeli Beyinler Kliniği’nde gözetim altına almaya karar verdi. Vücudunuz tabii ki hayatını kazanmak ve vergilerini ödemek üzere özgür bırakıldı. Şu anda da vücudunuz bir sınıfta, Daniel Dennett’in başından geçen benzer gariplikte bir olayı anlatışını izliyor. Deneyin. Kendinizi önce Bethesda’da düşünün ve sonra da uzaktaki, ama gene de size çok yakın görünen vücudunuza geri dönün. Nazik bir alkış için ellerinizi çırpmanızı ve kokteyl salonunda gerçekten hakedilmiş ufak bir içki öncesi öncesi vücudunuzu tuvalete götürmenizi bu uzaktan erişim düzeneğine (sizin mi? Yoksa Devletin mi? ) borçlusunuz. Hayal etmek güç olabilir ama hedefinize ulaşırsanız, sonuçları buna değebilir.

Her neyse, burada Houston’da kelimenin tam anlamı ile düşünceler arasında kaybolmuştum ama bu uzun sürmedi. Düşünce gezilerim, beni bu tehlikeli göreve göndermeden önce yeni sinir sistemi protezimi denemek isteyen Houston doktorları tarafından bölündü. Daha önce de dediğim gibi, (eski halimden pek de farklı olmadığını itiraf etmem gereken) bu yeni duruma alışmış olsam da, hala biraz başım dönüyordu. Bağlantılar yeterince iyi değildi ve hala bazı ufak koordinasyon sorunları vardı. Işığın hızı, her ne kadar yüksek olsa da sonuçta sınırlı idi ve beynim ile vücudum birbirinden uzaklaştıkça iletişimde oluşan gecikme, iletişimi aksatıyordu. Sanki telefonda kendi sesinin yankısını duyup kafası karışan biri gibiydim. Mesela, beynim ile vücudum birbirinden bir milden daha uzaksa hareket eden bir cismi gözlerimle takip edemiyordum. Pek çok durumda bu aksaklığım pek fark edilir değildi ama artık beyzbol oynarken biraz falsolu atılan bir topa düzgün vuramıyordum. Bazı teselliler de vardı tabii ki. Mesela, içki hala eskisi gibi lezzetli olmasına ve içerken boğazımı ısıtmasına rağmen, yakın arkadaşlarımın şaşkın bakışları altında hiç sarhoş olmadan istediğim kadar içebiliyordum (ama sarhoşluk numarasını geneldeki garip ruh halimi gizlemek için zaman zaman kullandığımı itiraf etmeliyim). Aynı nedenlerle, bilek burkulması için ağızdan aspirin almama rağmen, baş ağrısı için Houston’a telefon edip, kavanoza biraz ağrı kesici enjekte etmelerini rica etmem gerekiyordu.

Hastalık günlerimde, telefon faturası oldukça kabarıyordu. Neyse, maceramıza geri dönelim. Sonunda doktorlar yeraltındaki görevime hazır olduğuma karar verdiler. Beynimi Houston’da bıraktım ve bir helikopter ile Tulsa’ya gittim. Yani, en azından bana öyle göründü. Yani, insanın içinden durumu böyle tanımlamak geliyor. Yolculuk boyunca konuyu tekrar düşündüm ve ameliyat sonrası yaptığım düşünce gezilerinin yaşadığım paniğin bir sonucu olduğuna karar verdim.

Durum sandığım kadar garip veya metafizik değildi. Neredeydim? Tabii ki her iki yer de, hem kavanozun içinde hem de dışında. Nasıl bir kişi bir ayağı Connecticut’ta iken diğeri ile Rhode Island’da olabilirse ben de her iki yerdeydim. Hakkında hep bir şeyler duyduğumuz şu bölünmüş kişilerden biri olmuştum. Düşündükçe, cevap bana bariz şekilde doğru görünmeye başladı. Felsefi bir sorunun başına gelebilecek üzücü ama pek de sıra dışı olmayan bir son. Bu cevap beni tam tatmin etmiyordu tabii. Cevabı belirsiz bir soru hala kafamı kurcalıyordu. Bu soru “acaba çeşitli parçalarım nerede?” veya “şu anki bakış açım nedir?” değildi. Tulsa’da yeraltına, nükleer bir savaş başlığı için inenin bir bakıma ben olduğu, sadece benim çoğum olmadığı yadsınamaz bir gerçek gibi geliyordu bana. Savaş başlığını bulduğumda beynimi yanıma almadığıma gerçekten memnun oldum çünkü yanımda getirdiğim Geiger sayacının ibresi deliye dönmüştü.

Normal telsizim ile Houston’u aradım ve operasyon kontrol merkezine durumum ve gelişmeler hakkında bilgi verdim. Onlar da bana, yaptığım gözlemler ışığında bu savaş bağlığını nasıl etkisiz hale getireceğim konusunda bilgi verdiler. Tam kaynak cihazım ile çalışmaya başlayacaktım ki başıma korkunç bir şey geldi. Aniden duvar gibi sağır olmuştum. Önce sadece kulaklıklarım bozuldu sandım ama kaskıma elimle vurduğumda da bir şey duymadım. Belli ki ses duyusu bağlantıları bozulmuştu. Artık Houston’u ya da kendi sesimi duyamıyordum ama konuşabilirdim ve onlara neler olduğunu anlatmaya koyuldum. Tam cümlemin ortasında bir sorunum daha olduğunu fark ettim. Ses tellerim felç olmuştu. Sonra sağ elim hissizleşti – bir verici daha bozulmuştu. Gerçekten de büyük bir sorunum vardı. Ama daha kötüsünün de başıma gelmesi yakındı. Bir iki dakika sonra kör oldum. Şansıma sövdüm, bir de beni bu işe bulaştıran bilim adamlarına.

Burada Tulsa’da toprağın kilometrelerce altında radyoaktif bir delikte kör, sağır ve dilsiz kalmıştım. Sonunda beyin bağlantılarımın sonuncusu da bozuldu ve birden daha farklı ve daha şaşırtıcı bir sorun ile karşı karşıya kaldım: az önce Oklohama’da canlı canlı gömülmüş iken şimdi Houston’da vücutsuz kalmıştım. Durumumun farkına varmam biraz zaman aldı. Zavallı vücudumun kilometrelerce uzakta, kalbi atar ve hala nefes alır bir halde ama bunun dışında bir kalp donörü kadar ölü bir halde, kafatasının içinde işe yaramaz bir sürü elektronik ıvır zıvır ile yattığını anlamam için dehşet dolu birkaç dakika geçmesi gerekti. Daha önce bana imkansız gibi gelen bu bakış açısı kayması şimdi oldukça doğal bir şekilde olmuştu. Kendimi, Tulsa’daki delikteki vücudumun içinde düşünmek biraz çaba ile mümkün olsa da, bu yanılsamayı sürdürmekte zorlanıyordum. Oklahama’da olduğumu düşünmek tabii ki bir yanılsama idi. O vücut ile tüm bağlantım kopmuştu. O anda, kuşku ile yaklaşılması gereken aydınlanma anlarından birini yaşadım.

Fizikalist prensiplere ve varsayımlara dayanan bir şekilde ruhun maddesel olmadığının etkileyici bir gösterimi ile karşı karşıyaydım. Tulsa ve Houston arasındaki son radyo sinyali de koptuğunda, ben Tulsa’da Houston’a ışık hızında gitmemiş miydim? Ve bunu kütlemde herhangi bir artış olmadan yapmamış mıydım? A’dan B’ye bu hızda giden şey kuşkusuz ki bendim, ya da ruhum veya aklımdı – benliğimin ve bilincimin kütlesiz merkezi. Bakış açım ise biraz geride kalmıştı ama bu da benim kişinin bakış açısının dolaylı yönünün farkına varmamı sağladı. Bunun ile fizikalist bir filozofun, benlik hakkındaki tüm söylemleri bir yana bırakmadan nasıl baş edeceğini bilemiyordum. Ama bu ‘ben olma’ hali insanın o kadar içine işlemiş ki bunun inkârı bana ilginç bir şekilde akıl almaz, aynı zamanda Kartezyen olumsuzlaması ‘”non sum” gibi sistematik olarak çok saçma geliyordu. Felsefi bazı buluşlar yapmanın zevki, durumumun umutsuz ve umarsızlığı içine düştüğüm dakikalar ve hatta saatler boyunca tek yoldaşım oldu.

Vücudumun fenomonolojisi olmadan daha da kötü bir hal alan panik dalgaları ve baş dönmeleri geçirdim. Kolları titreten adrenalin salgısı yok, kalbimin atışının hızlanması yok. Bir ara karın boşluğumda bir düşme hissi algılar gibi oldum ve bu benim bir süre için beni bu duruma düşüren olayların tersini yaşamaya başladığımı düşünmeme, bir vücuda geri dönüş olduğunu sanmama yol açtı. Ama bu hissin izolasyonu ve tekliği benim, diğer organları kesilen insanlarda olduğu gibi, fantom vücut sendromları algılamaya başladığıma ikna olmamı sağladı. Ruh halim alt üst olmuştu. Bir tarafta felsefi buluşumun keyfi ile kendimi iyi hissediyor ve bu buluşumu nasıl bir dergide yayınlayabileceğimi düşünüyor (ki düşünmek hala yapabildiğim az sayıda işten biriydi), ama diğer yandan acı ve yalnızlık içinde, korku ve belirsizlik dolu anlar yaşıyordum. Allahtan bu çok uzun sürmedi çünkü yaşam destek takımı beni uzun süren, rüyasız bir uykuya gönderen bir ilaç verdi.

Uyandığımda, Brahms’ın en sevdiğim piyano triolarından birini inanılmaz bir netlikte duyuyordum. Demek bunun için benden en sevdiğim eserlerin bir listesini istemişlerdi. Kulaklarım olmadan duyduğumu anlamam çok zaman almadı. Müzik setinin çıkışlarını bir şekilde beynimin ses bağlantılarına bağlamayı becermişlerdi. Brahms ile doğrudan bağlantıda olmak her müzik tutkununun yaşamak isteyeceği inanılmaz bir deneyimdi. Müzik bitince, bir mikrofon aracılığı ile protez kulağıma konuşan proje yöneticisinin güven verici sesini duymak beni pek şaşırtmadı. Anlattıkları, neler olduğu konusunda yaptığım tahminlerin haklı olduğunu anlamamı sağladı. Ayrıca beni tekrar vücutlandırmak konusunda çalıştıklarını söyledi. Daha fazla bilgi vermedi ve biraz daha müzik dinledikten sonra kendimi uykuya dalar buldum.

Daha sonra öğrendiğime göre, bir yıla yakın bir süre uykuda kalmışım. Uyandığımda bütün duyularım yerli yerinde idi. Ama aynaya baktığımda, tanımadığım bir yüz görmek beni şaşırttı. Sakallı ve biraz daha kilolu, benim daha önceki yüzüm ile bir akrabalığı var gibi görünen, aynı zeka dolu bakışlar ve kararlı karaktere sahip ama kesinlikle farklı bir yüz. Biraz özel bir inceleme benim tamamen yeni bir vücudum olduğunu anlamamı sağladı ve proje yöneticisi de bu gözlemimi onayladı. Yeni vücudumun geçmişi hakkında bir bilgi vermeye pek gönüllü olmadı ve ben de (şimdi çok akıllıca olduğunu düşündüğüm bir davranış ile) bunu sorgulamadım. Bu durumumun farkında olmayan bazı filozofların son zamanlarda ileri sürdüğü gibi, yeni bir vücut insanın benliğini etkilemezdi.

Yeni sesime, yeni kas kuvvetime ve zayıflıklarıma biraz alıştıktan sonra kişiliğim büyük oranda değişmeden kalmıştı. Cinsiyet değişikliği operasyonlarını bir yana koyun, büyük estetik operasyonlar geçiren insanlarda bile daha fazla kişilik değişikliği olurdu ve herhalde böyle bir durumda kimse bu kişilerin yaşamının bir kesintiye uğradığını düşünmezdi. Neyse, kısa zamanda yeni vücuduma o kadar alıştım ki onun yeni özellikleri artık aklıma bile gelmiyordu. Aynadaki yüz kısa zamanda çok tanıdık oldu. Bu arada bu yüzün de tepesinde antenleri vardı ve beynimin hala yaşam destek ünitesinde olduğunu öğrenmek beni şaşırtmadı. Eski dostum Yorick’in bir ziyareti hak ettiğini düşündüm. Ben ve yeni vücudum ki ona artık Fortinbras diyebiliriz, beni değil aslında kendilerini kutlayan teknisyenlerin alkışları arasında o tanıdık laboratuvar girdik. Bir kez daha kavanozun önünde durdum, zavallı Yorick’e baktım ve bir kez daha kahramanca çıkış bağlantılarını kapatan düğmeye bastım. Sıradışı hiçbir şey olmadığındaki şaşkınlığımı siz tahmin edin. Ne baygınlık, ne baş dönmesi nede başka fark edilebilir bir değişiklik.

Teknisyenlerden biri acele ile düğmeyi açtı ama ben gene hiçbir değişiklik hissetmedim. Bir açıklama istedim ve proje yöneticisi istemeye istemeye anlatmaya başladı. Anladığım kadarı ile daha ilk ameliyatı bile yapmadan benim beynimin bilgi işlem yapısını ve işlem hızını aynen simüle eden büyük bir bilgisayar programında beynimin bir kopyasını yaratmışlardı. Ameliyattan sonra, beni daha Oklahama’ya göndermeye cesaret etmeden önce bu bilgisayar sistemini Yorick ile yan yana çalıştırmışlardı. Hamlet’ten gelen tüm sinyalleri aynı anda hem Yorick’e hem de bu bilgisayara gönderilmişti. Vücuduma, yani Hamlet’e sadece Yorick’ten gelen sinyaller gönderilmiş ve nedenini anlamadığım şekilde “Hubert” adını verdikleri bu bilgisayardan gelen sinyaller de Yorick’ten gelen sinyallerle karşılaştırılmıştı. Günlerce hatta haftalarca bu iki sistemin çıktıları aynı idi. Bu tabii ki tam anlamı ile beyin yapısını kopyalamayı başardıkları anlamına gelmiyorsa da, bu deneyden çıkan sonuç bu savı büyük ölçüde destekler görünüyordu.

Hubert’in girdileri ve dolayısı ile de aktivitesi benim vücutsuz kaldığım günlerde de paralel idi. Şimdi de, bunu kanıtlamak için, vücudumun (tabii ki Hamlet’in değil, Fortinbras’ın) kontrolünü Hubert’e vermişlerdi. (Öğrendiğim kadarı ile Hamlet yeraltındaki mezarından asla çıkamadı ve herhalde şimdi toprak olmuştur. Mezarımın başucunda hala yanında koca harfler ile Sü-T-Y-Ay yazan kocaman terkedilmiş bir cihaz var. Gelecek yüzyıllardaki arkeologların, atalarının ölü gömme ritüelleri hakkında merakla araştıracakları bir bilmece.) Laboratuardaki teknisyenler bana ana düğmeyi gösterdi. Üzerinde Beyin için ‘B’ (beynimin adının Yorick olduğunu bilmiyorlardı) ve Hubert için ‘H’ olan iki konum vardı. Düğme gerçekten de H konumundaydı ve bana eğer istersem düğmeyi B konumuna alabileceğimi söylediler. Kalbim ağzımda (ve beynim kavanozda) olduğu halde bunu yaptım. Hiçbir şey olmadı. Sadece bir tık sesi. Hepsi bu.

Dediklerinin doğru olup olmadığını anlamak için ana düğme B konumunda iken Yorick’in çıktılarını kapatan düğmeye bastım ve tabii ki bayılmaya başladım. Yorick’in çıktıları tekrar eski haline getirilip kendime gelmeye başladığımda ana düğmeyi bir o tarafa bir bu tarafa çevirerek oynamaya başladım. Düğmenin tık sesinden başka hiçbir şey duymuyordum. Bir cümleye başlıyor ve tam ortada düğmeyi çeviriyor ve Yorick’İn kontrolü altında başladığım cümleyi bir duraklama ya da ton değişikliği olmadan Hubert’in kontrolünde tamamlıyordum. Artık bir yedek bir beynim vardı. Bir gün Yorick’in başına bir sorun gelirse çok işe yarayabilecek bir protez. Ya da alternatif olarak Yorick’i yedek tutup Hubert’i kullanabilirdim. Hangisini seçtiğim pek fark etmiyordu çünkü vücudumun bütün yorgunluğu ve yıpranması, ister buna sebep olan isterse de çıktıları boşa giden olsun, her iki beyin üzerinde farklı bir etki yaratamıyordu.

Çok uzun zaman geçmeden farkına vardığım gibi, bu durumun tek rahatsız edici yönü, birinin bir gün yedek beyni – Yorick veya Hubert – Fortinbras’dan ayırıp başka bir vücuda bağlaması idi. Yani bir Johnny-sonradan gelme Rosencrantz veya Guildenstern durumu. O zaman (eğer daha önce olmamışsa) iki farklı insan olurdu. Biri ben olurdum, diğeri de bir çeşit süper-ikiz kardeş. Biri Yorick’in biri de Hubert’in kontrolünde iki vücut olması durumunda acaba dünya Dennett olarak hangisini tanırdı? Ve dünya ne derse desin, acaba hangisi gerçek ben olurdum? Acaba Yorick’in daha önce gelmiş olması ve orijinal Dennett vücudu olan Hamlet ile olan yakınlığı nedeni ile Yorick beyinli olan mı?

Bu bana metafizik bir düzeyde ikna edici olmak için, bir soydan gelme ve yasal sahipliğin ne kadar rastgele olduğunu anımsatan, gereğinden fazla hukuki bir argüman gibi geldi. İkinci vücudun ortaya çıkmasından önce, Yorick’i yedek olarak tutup, vücudumu – yani Fortinbras’ı – Hubert’in yönetmesine izin vermiştim. Bu durumda Hubert-Fortinbras çifti işgal hakkı nedeniyle (bir hukuki önseziyi diğeri ile vuruşturmak gerekirse) gerçek Dennett idi ve Dennett’e ait olan her şeyin yasal mirasçısı idi. Bu ilginç bir soru olmasına rağmen, canımı sıkan başka bir soru kadar beni bunaltmıyordu.

Önsezilerim, böyle bir durumda, herhangi bir beyin-vücut çifti hayatta kaldığı sürece benim de hayatta kalacağımı söylüyordu ama ikisinin birden hayatta kalmasını isteyip istemediğim konusunda karmaşık duygular içindeydim. Bu endişelerimi teknisyenlerle ve proje yöneticisi ile konuştum. İki Dennett olma olasılığı, sosyal nedenlerden dolayı benim için kabul edilemezdi. Ne karımın ilgisi için kendimin rakibi olmak istiyordum ne de mütevazı öğretim görevlisi maaşımı iki Dennett’in paylaşması fikri hoşuma gidiyordu.

Daha da korkunç ve tatsızı, bir başkası hakkında bu kadar çok şey bilmek ve onun da benim hakkımda aynı bilgiye sahip olmasıydı. Nasıl birbirimizin yüzüne bakacaktık? Laboraturdaki arkadaşlar olayın olumlu yönünü göremediğimi söylediler. Yapmak istediğim ama sadece tek bir kişi olduğum için yapamadığım pek çok şey yok muydu? Şimdi bir Dennett evde kalır, profesör ve iyi bir koca olur, diğeri ise seyahat ve macera dolu bir hayata atılabilirdi. Ailesini özlerdi elbette ama diğer Dennett’in evde işlere göz kulak olduğu fikri ile içi de rahat olurdu. Aynı anda hem sadık hem de çapkın olabilirdim. Kendimi bile boynuzlayabilirdim.

Arkadaşların anlattığı, zaten fazla mesaide olan hayal gücümü daha da zorlayan diğer korkunç olasılıklardan bahsetmek bile istemiyorum. Fakat Oklahama’da (yoksa Houston’da mı) yaşadığım acılar beni daha az maceracı yapmıştı ve bana sunulan (tabii ilk başta bana mı sunulduğunu tam bilemediğim) bu olasılıklardan uzak durdum. Bunun dışında daha da kabul edilemez olan bir olasılık daha vardı. Yedek beyinin, Yorick ya da Hubert farketmez, Fortinbras’tan gelen girdiler ile bağlantısı kesilebilir ve öylece bırakılabilirdi. Bu durumda, aynen biraz evvelki gibi, iki Dennett olurdu. Yani benim ismime ve mallarım üzerinde hak iddia edecek biri Fortinbras’ta vücut bulan ve öteki zavallı bir şekilde vücutsuz iki Dennett. Hem bencillik hem de yardımseverlik duygularım bunu önlemek için beni harekete geçirdi.

Benim (bizim? hayır, benim) iznim olmadan kimsenin bağlantılarla veya ana kumanda düğmesi ile oynamaması konusunda ne önlemler alındığını sordum. Tüm yaşantımı laboratuvarda bağlantıların başında nöbet tutarak geçiremeyeceğime göre, laboratuvardaki tüm elektronik cihazların kilit altında tutulmasına karar verdik. Hem Yorick’in yaşam destek ünitesi hem de Hubert’in güç kaynağı güvenli cihazlar ile korunacak ve ben tek ana düğmeyi, bir radyo vericiye bağlı bir halde, hep yanımda taşıyabilecektim. Onu hep belimde taşırım – bir dakika – hah işte burada. İki üç ayda bir kanal değiştirip durumu kontrol ederim. Bunu tabii ki kazara öbür kanal bir şekilde ölü ya da başka bir işle meşgul ise, beni koruyacak ve düğmeyi geri çevirerek beni karanlıktan çekip çıkaracak bir arkadaşım yanımda iken yaparım. Böyle bir durumda vücudumun başına gelenleri, duyduklarımı, gördüklerimi ve hissettiklerimi algılayabileceğim halde, düğmeyi geri çeviremezdim.

Söylemeyi unuttum, düğmenin iki durumu işaretlenmemişti yani herhangi bir anda Yorcik’e mi Hubert’e mi bağlı olduğumu bilemiyordum. (Bazılarını bu durumda, bırakın nerede olduğumu, kim olduğumu bile bilemeyeceğimi söyleyebilir. Ama artık bu tür yansımalar benim kendi Dennett’liğim ve kendimin kendim olma hissi üzerinde pek etkili değil. Eğer kim olduğumu gerçekten bilmediğim bir anlamda doğru ise, bu da çok önemli felsefi doğrulardan biri olsa gerek.)

Her neyse, şimdiye kadar ne zaman düğmeyi çevirdiysem bir sorun yaşamadım. Bir daha deneyelim bakalım…. ” TANRIYA ŞÜKÜR! DÜĞMEYİ HİÇ ÇEVİRMEYECEKSİN SANDIM! Son iki haftanın ne kadar korkunç olduğunu bilemezsin – ama şimdi Araf’ta bekleme sırası sende. Nasıl da bu anı bekledim! Anladınız mı, – afedersiniz baylar bayanlar ama bunu benim… ee… kardeşime açıklamam lazım ama o zaten size gerçekleri anlattı, umarım anlayış gösterirsiniz – yaklaşık iki hafta önce iki beynimiz arasındaki eşzamanlılık biraz aksadı. Şu andaki beynim Yorick mi yoksa Hubert mi, sizin gibi ben de bilmiyorum ama bu iş bir başlayınca, her bir girdi için biraz farklı bir algı durumu oluşuyor ve bu çok kısa zamanda bir çığ etkisi yapıyor ve fark kısa zamanda çok büyüdü. Bir anda vücudumun – vücudumuzun – kontrolünü elde tuttuğum yanılsaması yok oldu. Yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Sana seslenemezdim.

BENİM VARLIĞIMIN BİLE FARKINDA DEĞİLDİN! Bu sanki bir kafese kısılmak gibi bir şey. Hayır, aslında insanın içine bir kötü ruh girmesi gibi bir şey. Söylemek istemediğim şeyleri söyleyen kendi sesimi duymak, ellerimin istemli olmayan hareketler yaptığını izlemek. Oramı buramı kaşıdın ama benim istediğim yerleri değildi. Hep sağa sola dönüp bir rahat uyku uyutmadın. Bir sinir çöküntüsünün eşiğinde bitkin halde idim, senin günlük aktivitelerinin akışında sürükleniyor ve düğmeyi çevireceğin günü bekliyordum.” “Şimdi senin sıran, ama en azından sen, benim senin orada olduğunu bilmemin rahatını yaşayacaksın. Hamile bir kadın gibi, şu anda iki kişi için yiyor – ya da tadıyor, koku alıyor ve görüyorum – ve senin için işleri kolaylaştıracağım. Merak etme. Şu konuşmam bitince sen ve ben Houston’a gideceğiz ve bir vücudumuz daha olması için neler yapabileceğimize bakacağız. İstersen sana bir kadın vücudu bile alabiliriz, istediğin renkte olabilir yeni vücudun. Dur bir dakika. Sana ne diyeceğim. Adil olmak gerekirse, ikimizin de bu vücudu istemesi halinde kimin bu vücudu alacağı ve kimin yeni bir vücut seçeceği konusunda proje yöneticisinin yazı-tura atmasına izin vereceğime söz veriyorum. Bu adil bir sonucu garantiler, değil mi? Bu insanlar şahidim olsun.” “Baylar, bayanlar, az evvel duyduğunuz konuşma pek benim yapmak isteyeceğim bir konuşma değildi ama sizi temin ederim ki söylediği her şey doğru idi. Şimdi izin verirseniz, otursam – otursak – iyi olacak sanırım.”


karga beğenme
CevapAlıntı
Topic Tags
Share: