Yeni Sonsuz Us
Sayfalar: 1 - 2 - 3 - 4 - 5 - 6 - 7 - 8 - 9 - 10 - 11 - 12 - 13 - 14 - 15 - 16 - 17 - 18 - 19 - 20 - 21 -

Spinoza ve Aşkın Diyalektiği

delete


Spinoza ve Aşkın Diyalektiği
Ulus Baker

Psikanalist Jacques Lacan Seminer'inin IV No'lu kitabında "aşkın yüce anından" bahsetmişti (le moment sublime de l'amour). Bu yüce an "aşkın iade edildiği" andır... Sevgi her zaman karşılığını aynıyla bekleyen bir duygu olarak görünür burada... Bir karşılıklılık beklentisi --ve çok basitleştirirsek, birini seviyorsam karşılığında onun da beni sevmesini isterim... Ve sevgi iade edildiğinde "dünyalar benim olur"...

Oysa psikanalizin en ilerlemiş kavrayışı bile böyle bir "karşılıklılık" momentinde duruveriyor. Başka bir deyişle aşka dair binlerce yıllık sohbetin ötesine pek geçemiyor: aşk sevilenle bir bütünleşme arzusudur diyordu Platon diyalogları... Tek gerçek sevginin tensel değil tinsel, dünyevi değil tanrısal olabileceğini söylüyordu Aziz Agustinos... Ve bu temalara, gündelik hayatımızdaki --ne kadar kaldıysa geriye-- idealler açısından halen tanışığız yeterince...

Spinoza bu karşılıklılık ilkesini yine duygular ve tutkular üstüne tartışmasının merkezine alıyor gibi... Ama bambaşka bir biçimde ve duyguları (üstelik en tehlikeli görünen aşk duygusunu bile) tanımlamaktan asla çekinmeyerek... E3: Önerme. 40, Sonuç 1'de ortaya ilk başta herkese pek tuhaf gelecek bir önerme atıyor: "Sevdiği birinin kendisinden nefret ediyor olduğunu kavrayan bir kimse nefret ile sevgi arasında beynamaz kalır. Çünkü bir nefretin hedefi olduğunu düşündükçe, karşılığında düşmanından nefret etmeye yönlendirilmiştir; ancak varsayımımız icabı, onu yine de seviyordur. Dolayısıyla bu kişi sevgiyle nefret arasında gidip gelecektir... Göstermek istediğimiz de zaten buydu..."

Spinoza'nın Etika'sına herhangi bir noktasından başlamak mümkün --çünkü her önerme defalarca öteki önermelere, varsayımlara ve tanımlara gönderip duruyor... Ama yukarıda andığımız ruhsal dalgalanmanın (fluctuatio animi) yarattığı bir belirsizlik var --ve bu işin içinden kolay kolay çıkılamaz gibi görünüyor... Ancak varsayalım ki Spinoza'nın eserinin içinde "melodramatik" bir vaziyetin de tahlili var --ve bu tahlil bize hem aşkın doğasının önemli bir yönünü, hem de malodramın doğasını açıklayabilir...

Biraz daha dikkatli okuduğumuzda, Spinoza'nın daha da ilginç bir önermesiyle karşılaşıyoruz aynı bölümde: "Eğer biri başka biri tarafından sevildiğini düşünürse ve böyle bir sevgi için ona hiçbir neden sunmuş olduğuna inanmıyorsa, onu zorunlu olarak sevecektir..." (E3, Önerme 41) Bu gerçekten tuhaf bir önermedir ve sevgiyi tanımlamadığınızda bundan hiçbir şey anlayamazsınız. Bu önermeyi bir öncekiyle birlikte okumak gerekir önce: "Eğer biri, başka birinin kendisinden nefret ettiğini düşünüyorsa ve ona bunun için herhangi bir neden sunmamış olduğuna inanıyorsa, karşılığında ondan zorunlu olarak nefret edecektir..." (E3, Önerme 40). Bu noktada günlük yaşantımızdan bir şeyleri yeniden hissetmemiz --sevgi ve nefret duygularımızla yaşadıklarımızdan bir şeyleri belli belirsiz de olsa hatırlamamız gerekiyor: Birinin benden nefret ettiğini kavrıyorum; oysa ona bu nefrete neden olacak herhangi bir şey yaptığıma inanmıyorum --ona hiçbir kötülük etmedim, zarar vermedim, nefretinin nedeni olacak hiçbir şey yapmadım ona (böyle düşünüyorum)... Peki bu düşünceden ondan "zorunlu olarak" (ne demek bu?) nefret etmeme nasıl geçiyoruz? İlk soru bu...

Ya da, birinin beni sevdiğini düşünüyorum, ama bunun için ona herhangi bir neden sunmuş olduğuma inanmıyorum... Ve karşılığında onu "zorunlu olarak" seviyorum... Bu da ne demek?

Dünkü derste Ersan'ın hatırlattığı gibi felsefe bir "örgüdür"... ve Spinoza felsefesini sonsuz bir incelik düzeyinde örebilmiş bir filozoftu... Hemen hissediyoruz ki Spinoza'nın sisteminde "özgür irade" denen ve özellikle Protestan teologların ön plana çıkardıkları bir fikre hiçbir yer olmadığından, bu önermeleri yalnızca bir "zorunluluk" fikri çerçevesinde kabul edebiliriz. Başka bir deyişle Spinoza asla birisi benden nefret ediyor, o halde ben de ondan nefret etmeye başlıyorum, biri beni seviyor, o halde ben de onu sevmeye başlıyorum demiyor. Bütün söylediği, birinin benden nefret ettiğine inandığımda bende zaten uyanmış olan kederin nedenini kendimde bulamazsam benden nefret ettiğini sandığım kişide bulacağımdır... Aynı şekilde, beni sevdiğine inandığım birinin bende uyandırdığı hazzın nedenini kendimde bulamazsam (zengin değilim, ona bir iyiliğim dokunmadı, güzel, yakışıklı filan bile değilim, vesaire...) onda bulacağım demektir bu...

Böylece yavaş yavaş Spinoza'nın daha önceden yaptığı ama şimdi artık dinamizm kazanan Sevgi ve Nefret tanımlarını kavramaya yaklaşıyoruz: Spinoza'ya göre bütün duygular üç temel duyguya indirgenebilirler ve onların kombinasyonlarından ibarettirler... Varolma ve eyleme gücüm (arzu), bu gücün artışı (sevinç) ve azalışı (keder). Bu son derecede bedensel bir durumdur çünkü Spinoza duygulanışların hem bedeni hem de ruhu ifade ettiklerine inanıyordu. Ve bütün diğer duygular bu temel duygulardan türetilebilirler: böylece sevgi "dış bir nedenin fikri eşliğinde yaşanan sevinç", nefret ise "dış bir nedenin fikri eşliğinde yaşanan keder" oluyor. Bu, yukarıdaki tuhaf önermelerin anlamını kavramamızı sağlamaktadır: eğer birinin beni sevdiğine inanırsam ve kendimde bunun için bir neden bulamıyorsam, onun sevgisine inanmamın bende uyandırdığı sevincin nedenini kendimde değil başka bir yerde, yani onda bulabileceğim anlamına gelir bu. Sevgisinin nedenini kendimde bulduğumda ise (gencim, güzelim, ona çok iyilikler yaptım), karşılığında onu "zoraki" sevmem, sevsem sevsem dolaylı olarak severim: ya onun sevgisini de ekleyerek kendime duyduğum öz-sevgiyi arttırırım (onun sevgisiyle kendimi severim) ya da, yaklaşık aynı anlama gelmek üzere, onu severim, ama ancak kendimi sevmeme destek olduğu ölçüde...

Bu durum nefret duygusunda daha rahat anlaşılır --burada durum çok daha karmaşık ve belirsiz olsa da: benden nefret ediyor, bu bende keder uyandırır, ama bu kederimin nedenini kendimde bulmaya genellikle pek yatkın değilim, yoksa hemen kendimden nefret etmeye başlamam gerekir... Ama bu çok büyük bir kederdir ve varlığımızı sürdürme güdümüze, yani diğer temel duygu olan arzumuza terstir. Dolayısıyla biz sevgiyi iade etmekten çok nefreti iade etmeye çok daha yatkınızdır. Birileri bizden nefret ediyor diye kolay kolay kendimizden nefret etmeye girişmeyiz...

Ve unutmayalım ki Spinoza duygular (affectii) meselesini daha algılar ve bedensel etkileşimler düzleminde kuşatmakla işe başlamıştır (Etika'nın 2. kitabı)... Bu --bizi çok ilgilendiriyor-- bir "imajlar" öğretisidir: kendi vücudumu ancak başka cisimler tarafından etkilendiğinde anlamaya başlarım. Başka bir deyişle bende beni etkileyen cisimlerin, okşadığım saçların ya da köpeğin, okuduğum bir şiirin ya da ısıtan güneş ışığının, tatlı bir meltemin, ya da bir fırtınanın, bir köpeğin beni ısırışının bende saklanan "imajı" yoluyla. Bunlar etkilenme fikirleridirler Spinoza'ya göre ve sebeplerin bilgisini vermezler... Isırılmışsam ve başka özelliklerini tanımıyorsam, köpeğin imajı bende havlayıp saldıran, ısıran bir varlığın imajı olarak kalır... Ta ki tatlı bir köpeği bir gün okşayayım... Böylece sigarayı ancak kanser olunca bırakırım, ancak yumurta kapıya dayandığında olumlu ya da olumsuz bir karar veririm vesaire...

Ve her şeyden önce kendi vücuduma dair oluşturmuş olduğum imajların bağlandığı bir çağrışımlar silsilesi söz konusudur: bir sinek ezildiğinde bir köpek ezildiğinden daha az acı duyarım; çünkü köpeğin imajı benim kendi vücuduma dair sahip olduğum imaja bir sineğinkinden daha yakındır --daha benzerdir (sıcak kanlı, memeli, analık eden, şefkatli, arsız, vesaire...) Bu yüzden bir köpeğin çektiği eziyetin (onun kederinin) imajı benim kendi vücudumun eziyet çektiği bir hayali imajla bir sineğinkine oranla daha fazla "uzlaşır"... Bir insanınki ise elbette daha da fazla...

Böylece insan zihniyle vücudunun ortak mimarisini kavrayabiliyoruz: dış cisimlerin bedenimiz üzerindeki etkisi (affectiones), yani bedensel karışımlar; bunların bizde korunması (imajlar ve hafıza); bunların bizim eyleme gücümüzü arttırıp azaltmaları (sevinçler ve kederler), ve bütün bunlara dair oluşturduğumuz fikirler (idea)... (hatırlatayım, böyle bir konuda film yapıyorsanız çekeceğiniz şeyler bizde zaten bulunan imajlar değil, "idealar", yani fikirler --yani fikirlerin imajları-- olabilir ancak)...

Böylece sevgi bir inançtır. İnanç dış bir nesnenin fikrini gerektirir ve içerir. Başka bir deyişle, en ilkel duygular olan sevinç ile kederi dış bir nesnenin etkisiyle yaşarım, ama bu nesneye dair bir fikrim olmadığında yine de yaşayabilirim. Ama insanlık durumu bunu illa ki bir dış nesneye atfetmeye yatkındır. Gücümün arttığını, sağlıklı ve güçlü olduğumu hissettiğimde çoğu zaman derim ki "bunun nedeni ben olamam, mutlaka ilahi bir kudret..." Bu, hatırlarsanız Nietzsche'nin de 19. yüzyılda dinin kökenine dair temel açıklamasıdır...

Peki aşkı cinsellik banyosuna soktuğumuzda, yani bedensel tutkular nezdinde ele aldığımızda ne olur? Spinoza bu konuda çok açıktır: der ki "sevgi aşırı olabilir". Bu ne demek? Basitçe şu: her sevgi öncelikle bir bedenler karışımı, etki-tepki vaziyetidir. Ama bu etki-tepki ve karışım bireyin vücudunun bütününü de etkileyebilir, yalnızca bir kısmını da... Mesela keder de bedenseldir... Ama bedenin tümünü etkilediğinde Spinoza buna "ölüm" der; zihnin bütününü etkilerse de "melankoli"... ki bu da ölüme yaklaşma tarzlarından biridir... Ama tutkular çoğu zaman vücudun belli bir parçasını etkilerler... Gözü, kulağı, cinsel organları vesaire... Tad duyularımızı ihtiva eden parçaları etkilediklerinde bu tutkulara "lezzet" diyoruz; cinsel organlarımızı etkilediklerinde ise "fiziki aşk" ya da "erotizm"... Bunlar vücudun tümüne yayılmayan, kısmi etkilerdir... Organizmamızın belli bir yeriyle sınırlı kalırlar ve gücümüzün büyük bir kısmı oraya yatırılır... Bu durum pekala başka başka etkilenmelere yatırılacak güçlerimizin tek bir yerde odaklanmış olmaktan dolayı engellendiği anlamına gelebilir. Spinoza için bir tutkunun, bir duygunun --sevgi gibi olumlu da olsa-- "aşırı" olabileceği manasına gelir bu...

Spinoza Amor'dan, yani sevgiden bahsediyordu --cinsellikten bağımsız olarak; tıpkı sevinç ile kahkahanın aynı şey olmadıkları gibi, sevgi de cinsellikten ayrı düşünülebileceği bir boyuta yerleştirilmek zorunda... Bu bir Platonizmi asla gerektirmiyor, çünkü Platonik Aşk denen şey bir "bütünleşme" mantığına dayanıyordu ve Spinoza'nın açıkça söylediği gibi, sevginin yalnızca bir sonucuydu, nedeni değil...

Spinoza sevginin kişilerarası doğasının oldukça farkındaydı... Zaten onu tanımlamaya girişmek cüretini de bu yüzden göstermişti. Başka bir deyişle sevginizi hiç değilse sevdiğiniz, ama esasında kendiniz için "tanımlamak" zorundasınız... Çünkü bu tek kişilik bir duygu değil, "dış bir nedenin imajı eşliğinde" yaşanan bir duygudur ve bütün insan toplumsallığının kaynağında yer alır. Bu yüzden sevgiyi aynı zamanda bir keder tipinin belirişinden ayırdetmek gerekiyor 'kıskançlık' ya da 'sevginin karşılığının verilmemiş olmasından doğan keder (fluctuatio animi)' Spinoza bu tür duyguların engellenemez olduğunun farkında olduğunu en baştan belli eder: duygularımız ve tutkularımız üzerinde asla irade sahibi değiliz. Yani isteyerek sevip, isteyerek nefret edemeyiz. Ama mesela bilebiliriz ki nefret bizim bir acımızdır; ve bu nefretin nedenini kavrarsak nefret duygusu otomatik olarak kaybolur. Ama unutmayalım ki nefret bizim bir kederimizdir. Sevgi ise dış bir neden dolayısıyla yaşadığımız sevinçtir. O halde nefreti bağladığımız imajları pekala varoluş gücümüzü yükselten sevgiye bağlama şansımız vardır (zordur ama vardır)... Böylece sevgi bir 'emek' ve 'özen' olarak karşımıza çıkar.

Neden bir emek peki?

İlk bakışta aşk diye olağan bir klişe vardır ve Walter Benjamin bunun karşısına "son bakışta aşk" mefhumuyla çıkmıştı. Yani bir aşık olma emeğinin işlediği bir alanın tanımlanabileceğini düşünüyordu. İlk bakışta aşk Spinoza'ya, benim yorumlayabildiğim kadarıyla, bir "çağrışım" olarak görünüyor. Beni kederlendiren bir durumdan beni kurtaranı severim. Ya da sevdiğim kişiyi hep yanımda, orada tutmak, varetmek isterim. Ya da, yine ve esas olarak, sevdiğim bir varlıkla birarada gördüğüm her şeyi sevmeye meylederim. Nefret ettiğim biriyle bağdaştırdığım her şeyden de nefret etmeye meyilliyim. Her şey, bütün bu duyguların düzlendiği, dolayısıyla 'çağrışımların' kurulabileceği hayali bir plana, düzleme işaret etmektedir: Spinoza buna "yüksüz duygular" diye tercüme edebileceğimiz "gerçek anlamıyla duygu olmayan durumlar" diyor --bunlardan birisi "hayranlık" (admiratio), zıddı ise "horgörme" (contemptus)... Bunlar "emeksiz" beliren duygular ve bütün diğer duygulara bir zemin hazırlıyorlar. Hayranlık ya da merak belki "ilk bakışta aşk" dediğimiz şeyden pek farklı bir şey değil: herhangi bir şey var hayalinizde ama bunu herhangi başka bir kavramla biraraya getiremiyorsunuz ve zihniniz duruveriyor; düşünemiyorsunuz -- orada her şey yepyeni ve hiçbir şeye bağlayamıyorsunuz; ta ki başka şeyler sizi başka başka şeyleri düşünmeye zorlayana dek... Horgörme ise bu durumun zıddı. Bir şey sizi o kadar az ilgilendiriyor ki, en az ilgilendiğiniz öteki şeyler kadar değeri olduğunu asla düşünemiyorsunuz? Bütün sorun sevginin, sevgiye karşılık verme emeğinin, ilk veya son bakışta aşkın zemininde bu tür bir algının zorunlu olarak bulunduğudur.

Sinemaya başvurduğunda Deleuze, Spinozacı gerekçelerle bu "admiratio" duygusunu tahlil eder: "başka bir dünyanın zarafeti" İlk bakışta aşk diye algıladığımız şey, aslında sevgi değil bir meraktır --sonradan sevgiye dönüşebilir ama anlaşılabileceği gibi epeyce kırılgandır (ve bunu hissetmek için Proust okumanız gerekir). Biz genellikle hafiften sarsak, sanki başka bir dünyadan inmiş gibi görünen, şöyle ya da böyle bir beceriksizlikle hareket ettiğine şahit olduğumuz, ama henüz bir 'acıma' duygusuyla bakamadığımız varlıklara dikkat ederiz. Hayranlık bir tapınma değil, daha çok bir 'dikkat celbidir'. Hissederiz ki karada yürüyemeyen o yengeç, kıyıda çırpınan bir balık kendi dünyasında, suda müthiş bir zerafetle yüzmekteydi. Her aşkın başlangıcı böyle bir 'başka dünyanın zerafeti' algısıdır... Bunu en iyi kadınlar anlıyorlar ve bir tür 'şefkat' duygusu geliştiriyorlar. Şefkat bir duygu ya da tutku değildir, bir ilgi, bir admiratio'dur. Olmadığında bu duruma horgörü, ya da basitce ve nötr bir dille "ilgisizlik" diyoruz...

Anlamamız gerek şey, bu "nötr" düzlemin bir duygu ya da tutku içermemekle birlikte, algısal temas oluşturduğu ölçüde son derecede güçlü bir tutkular potansiyeli taşıdığıdır. En basitinden "imajların" oluştuğu algısal düzlemdir bu. Ve galiba sinema aşkı bu durumla karıştırma gafletine pek erkenden düşmüş bir sanattır. Erken dönem 'hareket-imaj' filmlerinde hep bir bakışta aşık olunur ve aşkın bu olduğu zannedilir... Ya da aynı düzlem üzerinde kıskançlığın, üçlü ilişkilerin temelleri atılıverir. Aşkı artık pek ciddiye almayan, onu hemen bir ailevi düzene, 'özgür aşk' sanılan bir savurganlığa, giderek bir ideolojiye dönüştürmeye çok elverişli bir çağda yaşıyoruz. Spinoza, üçyüz yıldan daha uzun bir süre önce, cinsel aşkı hangi anlamda ciddiye alabileceğimizi bence Freud'dan bile daha kesin bir şekilde ortaya koymuştu oysa: vücudun ve zihnin başka etkileşimlerine ket vurmayan, aşırıya varmayan bir şefkat ilişkisi... Şefkati analığa, burjuva aile değerlerine yükleyip yokeden bir dönem Spinoza felsefesini unutturdu. Şimdi yeniden aramaya bu yüzden başlıyoruz...


Spinoza, gerçekten dikkat

Agnia -- 26.05.2008 - 07:42

Spinoza, gerçekten dikkat çekici bir düşünür. Keşke onun Etica'sı ile ilgili disiplinli bir çalışma yürüten olsa da biz de yeniden gözden geçirmek durumunda kalsak.


Plajdaki insanlar, güneşi

oik0s -- 21.07.2008 - 13:22

Plajdaki insanlar, güneşi anlamıyor, güneş nedir bilmiyor, kötü yaşıyorlar.
Sonuçta güneşten bir şey anlasalardı, daha akıllı çıkarlardı oradan. Ama yeniden giyindikleri zaman, önceki kadar çıplaktırlar. Bu düzeyde ne yapıyor bunlar güneşle?
"Sadece sıcağı severim" dışsal belirtiler..."Ben yaptım"

Fakat Güneşle aramızda inanılmaz bir bağıntı vardır. Onu aniden Tanrıça yapabilirim.
Zira güneşin parçacıklarıyla beden parçacıklarım arasında görünmez bir bağ, bir iletişim vardır. Tapmam için yeterli sebep...

Bağların (parçacıkların) etki alanını aştığımda, pratik bir güneş bilgisiyle onu kavrayıp anlamaya başlarım.

Artık güneşimi çizmeye başlayabilirim.

Elimde fırça, tual üzerinde resmettiğim güneş, güneş değildir, hatta hiç bir görsel bağıntısı da yoktur.

Çizdiğim şey Aşktır.

İçimizdeki mistik bağıntı onu binlerce şekilde çizecektir.

O inanılmaz bağıntı... Işık ve sevgi...


başka bir dünyanın zarafetinde aşkın "aşkın" vahşeti

Marsseh -- 07.08.2008 - 16:45

sevgi ve nefrete ilişkin spinoza önermelerini salt önerme olarak bile verseydiniz anlaması güç değil. üstelik bu önermeleri (E3 önerme:40-41) neden tuhaf bulduğunuzu anlamadım...

kendi vücudunuza dair oluşturmuş olduğunuz imajların bağlandığı çağrışımlar silsilesini açıkladığınız şekliyle "kültür"den ayırmazsınız....karıncayı bile ezmekten derin keder duyan düşünüşlerin özellikle semavi olmayan dinlerde var olduğunu biliyoruz..spinoza burada imajların etkin karşılığı olabilecek arzu, sevinç ve keder hislerini kendi bedeninde arar ancak pratiğinde kendi vücudumuzla oluşturduğumuz imajların bağını, sevgi ve nefretimizin yönelimini (spinoza önermeleri üzerinden) ait olduğumuz düşünce sistemi (ve hatta çevirimdışı olsa da tanrı-bir de pascal var serde) ve kültürden soyutlamamız mümkün değildir. Spinoza öğretilerinin pratiğini spinoza gibi düşünseniz bile önermelerin içsel ve "kendiliğinden" oluşu nedeniyle spinoza gibi açıklayabilmeniz de mümkün değil. Çünkü önermeler sizde, size ait olan imajlar silsilesiyle harekete geçer..dişleri yüzünden öldürülen ve nesli tükenmekte olan fillere, kaybolacak bir çiçek türüne üzülen (keder duyan) insanın var olabileceği gibi, tek bir tekrar cümlesi ve öğretiyle gözünü bile kırpmadan bir diğerini öldürebilen insanın (!) varlığı mümkündür..peki bunu nasıl açıklayacaksınız.sinek kim köpek hangisi.. bu nedenle -biraz daha ilerleyeyim mi, zemin var mı orada...yüzeyim mi- sorularının yöneltildiği müthiş bir düşünürdür Spinoza, Etica; sevgili Agnia'nın da ifade ettiği gibi disiplinli bir şekilde gözden geçirilmelidir. yazınızı aşk ve şefkat ilişksiyle sonlandırmış olmanız sizin mantık silsilenizde bir tercih olabilir fakat spinoza felsefesinde aydınlık-karanlık, siyah-beyaz fikri mutlak iyi ve kötünün olamayacağı, aşkın hisler ifadelerini "şefkat" gibi-nötr ve belki gri bir hisle açıklamanız, mutlak iyi mutlak kötü yoksa tüm renkler gri midir sorusuna ve "başka bir dünyanın zerafeti"ne ait olana değil midir aşkın tüm aşkınlığı ve hatta tam da spinoza'nın dediği üzere "kendiliğinden" ve bence vahşeti...sorularını sormama neden olmuştur...


Bilgi'de Spinoza

LEYLA -- 14.11.2008 - 16:11

Bilgi Üniversitesi'nde Spinoza Günleri kapsamında, "Teolojik - Politik inceleme" başlık altında bir konferans yürütülüyor. Yarın "Spinozist Bir Ulus Baker Okuması" yapılacak.


KÖTÜLÜK MEKTUPLARI

LEYLA -- 11.01.2009 - 14:49

Âdem elmayı neden yedi?
25/07/2008
OSMAN ÇAKMAKÇI (Arşivi)

Blyenbergh, ilk mektubunda hemen meselenin özüne inerek doğrudan şu soruyla işe başlar: Nasıl olur da Tanrı, ‘kötü istençler’in nedeni olabilir, mesela Âdem’in yasak meyveyi yeme isteğinin nedeni olması gibi?

Spinoza ile Blyenbergh arasındaki mektuplaşmalar (ki topu topu karşılıklı dörderden sekiz mektuptur) Aralık 1664 ile Haziran 1665 arasında yazılmış mektuplardan oluşmuştur: XVIII-XXVII. Mektuplar. (Bu mektuplara Kötülük Mektupları adını veren Fransız filozof Gilles Deleuze’dür, ki mektuplardaki psikolojik gerilimi ve kötülük sorununun ele alınışında Spinoza’nın kendisini hiç çekinmeden ortaya koyuşuna dikkat çeken de Deleuze’dür.) Demek ki o tarihte, 1632’de doğmuş olduğuna göre Spinoza otuz iki yaşındadır ve Yahudi cemaatinden lanetlenerek kovulduğundan bu yana da sekiz yıl geçmiştir. O zamana dek Spinoza hali hazırda felsefesini oluşturmuş, belli bir izler çevreye sahip olan, saygı duyulan, ama bir o kadar da aykırı ve aşırı bulunan bir filozof olarak kabul görmüştür. Willem van Blyenbergh amatör olarak felsefeyle ilgilenen sofu bir tahıl simsarıdır. Spinoza’nın Descartes incelemesini yayımladığı yıl o da Ateistlerin Hareketlerine Karşı Tanrının ve Dinin Bilgisinin Savunusu adlı kitabını yayımlamıştır. Kitabın adından da anlaşılacağı gibi Blyenbergh Kilise’ye tamamen bağlı, son derece dindar bir Hıristiyandır. Öyle anlaşılıyor ki, bu mektupları yazarak, iman alanına girmekten ve öğretisini dinle karşı karşıya getirmekten özenle kaçınmış olan Descartes’ın aksine, düşüncelerinin teolojinin savlarıyla açıkça çeliştiğini düşündüğü Spinoza’yı çürütmeyi amaçlamıştır. “Spinoza’nın teolojinin elinden alıp felsefi bağlamda yeniden tanımlarken hepten hükümsüz kıldığı kavramların (irade, kötülük, hata, günah vb.) bu anlayıştaki yerini, işlevini ve kapsamını sorgulamaktadır.” (s. 33)

Kötülüğü Tanrının kendisi yaptı
Blyenbergh, ilk mektubunda hemen meselenin özüne inerek doğrudan şu soruyla işe başlar: Nasıl olur da Tanrı, ‘kötü istençler’in nedeni olabilir, mesela Âdem’in yasak meyveyi yeme isteğinin nedeni olması gibi? Sonra şöyle devam eder: “Diyelim ki, Âdem’in ruhu yasak meyveyi yemek istiyor; bu durumda, Âdem’in bu isteğini Tanrının etkisine bağlamak yetmez, birazdan gösterileceği üzere, aynı zamanda bu isteğin belirli bir biçimde tezahür etmesini de Tanrıya bağlamak gerekir; öyle ki, Âdem’in yasak edimi Tanrının onun sadece istemesini değil, bu isteğinin belirli bir biçimde gerçekleşmesini de sağlaması ölçüsünde ya kendinde kötü değildir ya da kötülük dediğimiz şeyi Tanrının kendisi yapmıştır.” (Mektup XCIII)
Spinoza cevabi mektubunda felsefesinin temel kavramları olan ‘yetkinlik’ ve ‘öz’ kavramlarına değinerek şöyle karşılık verir: “Demek ki Âdem’e yönelik yasak, Tanrının Âdem’e bu ağacın meyvesinden yemesinin ölüme sebep olacağını açıklamasından ibaretti. Tıpkı bize doğal anlama yetisi aracılığıyla zehrin ölümcül olduğunu açıklaması gibi. Eğer Tanrının bunu Âdem’e hangi amaçla açıkladığını soracak olursanız, işte cevabım: Bu bilginin onu daha yetkin kılması için. Şu halde, Tanrının Âdem’e niya daha yetkin bir irade vermediğini sormak, niye daireye kürenin bütün özelliklerini bahşetmediğini sormak kadar saçmadır.” (Mektup XIX)
Spinoza bu sözlerle yetkin ve kusursuz olan Tanrının insana da yetkinlik verdiğini ve bu yetkinlik neden bu ölçüde de daha fazla değil şeklinde sorgulanamayacağını söyler. Blyenbergh’in ‘düşüş’ olarak nitelediği bu durumu Spinoza insanın kendi yetkinliği uyarınca, kendi iradesinin sınırları içinde davranması olarak değerlendirmektedir. Tanrı sadece Varlığı ve özü yaratmakla kalmamış, aynı zamanda hareketleri ve ilişkileri de yaratmıştır. Bu demektir ki, Tanrı insana ona bağışladığı yetkinlik çerçevesinde hareket etme serbestisi vermiştir. Zira böyle olmasaydı, yani Tanrı insana yetkinlik bahşetmemiş olsaydı ve insanın yetkinliği uyarınca davranmadığını ileri sürersek, bu durumda Tanrıya da yetkinsizlik atfetmenin ötesinde, ilahi iradenin doğasıyla da büsbütün çelişmiş oluruz, diyor Spinoza. Yani kısaca, Spinoza, İnsan’ın Tanrının kendisine vermiş olduğu yetkinlik uyarınca ve onun çerçevesinde karar verip hareket ettiğinde Tanrının iradesine karşı gelip günah işlemi olamayacağını söylemektedir. Bu, Batı felsefesi tarihinde İnsan’ın ilk kez olarak özgürlüğüne kavuşturulduğu andır.
Spinoza, felsefesinin Kötülük Mektupları‘ndaki yansımasında da genel hatlarıyla görülebileceği gibi, İnsan’ı ‘aklamak’ta, onu büyük bir suçluluk duygusundan kurtarmakta, insana belki de ilk kez hareket özgürlüğü vermektedir. İlk bakışta Tanrının buyruklarının dışında davranmak gibi görünen bu davranış, Spinoza’ya göre hesabı sorulacak bir ‘düşüş’ değildir. Bu şekilde Spinoza ‘insan’ı özgürleştirerek kendini kendi iradesi uyarınca gerçekleştirmesinin yolunu açmıştır. Zira ‘İnsan’ın “yetkin olduğu ölçüde yetkin olmadığını, daha fazla yetkin olması gerektiğini ileri sürmek” Tanrıya yetkinsizlik atfetmek olur.
Spinoza, bu özgürleştirici felsefesiyle, ‘varlık’ı ve ‘insan’ı olumlamıştır.
Âdem elmayı yemişti, çünkü kendi yetkinliği uyarınca onu yemekten başka yapabilecek bir şeyi yoktu.
KÖTÜLÜK MEKTUPLARI

Spinoza’nın 1656’da Yahudi cemaatinden ihraç kararı

“Ma’amad’ın (cemaatin dünyevi işlerinden sorumlu yönetim kurulu) ileri gelenleri, uzun süredir kötü düşüncelerini ve davranışlarını bildikleri Baruch de Spinoza’yı çeşitli yöntemlerle ve vaatlerle bu kötü yoldan döndürmeye çalışmışlardır. Fakat onu bu şer yolundan döndürmeyi başaramadıkları gibi, uyguladığı ve öğrettiği iğrenç sapkınlıklar ve gerçekleştirdiği korkunç edimler hakkında her geçen gün daha geniş bilgiler edinmişler; bunlarla ilgili olarak, özellikle bahsi geçen Espinoza’nın huzurunda birçok güvenilir tanığın ifadesine başvurmuşlar ve meselenin doğruluğuna ikna olmuşlardır. Bütün bunları saygıdeğer hahamların huzurunda inceledikten sonra, onların da onayıyla, bahsi geçen Espinoza’nın İsrail kavminden ihraç edilmesine ve kovulmasına karar vermişlerdir. Meleklerin ve kutsal kişilerin hükümlerine dayanarak, Tanrının (O Mübarektir) ve kutsal cemaatin tamamının rızasıyla, kutsal kitaplarımızın ve içlerinde yazılı 613 buyruğun önünde, Baruch de Espinoza’yı ihraç ediyor, kovuyor, lanetliyor ve ona beddua ediyoruz. (...) Gün içinde kahrolsun, akşam kahrolsun; yattığında kahrolsun, kalktığında kahrolsun. Dışarı çıktığında kahrolsun, içeri girdiğinde kahrolsun. Tanrı onu hiçbir zaman bağışlamasın, Tanrının gazabı ve kıskançlığı hep bu adamın üzerinde tütsün; Yasa kitabında yazılı bütün lanetler onun üzerine olsun ve Tanrı ismini göğün altından sonsuza dek silsin. (...) Bilesiniz ki, kimse onunla sözlü ya da yazılı iletişim kurmamalı, kimse ona hizmet etmemeli, kimse onunla aynı çatı altında bulunmamalı, kimse ona dört arıştan fazla yaklaşmamalı, kimse onun yazdığı herhangi bir şeyi okumamalıdır.”


Spinoza'yı seviyorum

oik0s -- 12.01.2009 - 12:58

Âdem elmayı yemişti, çünkü kendi yetkinliği uyarınca onu yemekten başka yapabilecek bir şeyi yoktu.

Günümüz dünyasının geçmişten farklı bir özelliği vardır.

Adem'in hiç varolmadığını bilmek gibi...(Yetkin antropoloji)
Adem'e elmayı yedirenin insanın hayalgücü olduğunu bilmek gibi...(Darwin ve gen bilimleri)

Büyük düşünür Spinoza, kendi gününün şartlarında, tanrının olmadığını tanrıyı hiçlemeden anlatmaya çalışmış... Kutsal kitapların kendi içindeki tutarsızlığını, akla uygun bir biçimde aktarmış.

Ben bu tekvin bölümünü (başlangıç ve çıkış) çok severim, özellikle kadının hiçlenmesi takdire şayandır. Kutsal kitaba göre kadın her türlü kötülüğün anasıdır ve bu olaydan ilham alan ve çocuklar için yazılan fransız roman hikayeleri oldukça komiktir; tanrı bir gün Adem'e büyülü asa verir, ne zaman suya dokunsa bir hayvan çıkacaktır, fakat der tanrı; "sakın asayı Havva'ya verme." Havva bu rahat durur mu, bi ara asayı çalar ve doğru koşar suya... Bi dokunur. Aman ne görelim! bi kurt, kocaman dişleriyle önce Havva'ya sonra ortalıkta gezinen -daha önce Adem tarafından yaratılmış- kuzuya bakar, hırlar ve başlar kuzuyu kovalamaya... Hikaye böyle devam eder...Tanrı bu olaya çok kızar kızmasına ama bi türlü Havva'nın elinden asayı alamazlar, Havva neşe içinde her türünden kötü hayvanlar yaratmaya devam eder durur.

Görüleceği üzere, dogmanın bir stop mekanizması yoktur. Yersen...



eva: lay lay lom...

Marsseh -- 12.01.2009 - 13:15

eva: lay lay lom... dolaşır asasıyla...lay lay lom:)


Zaten

xenix -- 14.01.2009 - 15:24

Lilith bir,
Havva iki...

xenix


Yeni Sonsuz Us
Sayfalar: 1 - 2 - 3 - 4 - 5 - 6 - 7 - 8 - 9 - 10 - 11 - 12 - 13 - 14 - 15 - 16 - 17 - 18 - 19 - 20 - 21 -