Yeni Sonsuz Us
Sayfalar: 1 - 2 - 3 - 4 - 5 - 6 - 7 - 8 - 9 - 10 - 11 - 12 - 13 - 14 - 15 - 16 - 17 - 18 - 19 - 20 - 21 -

cesaret (3) OSHO

delete

Bir gün bilim, tohumdaki bütün programı okumayı başarabilir... Ağacın ne tür dallara sahip olacağını, ne kadar yaşayacağını, başına neler geleceğini öğrenebilir. Çünkü bütün bunlar orada yazıyor; sadece biz okumayı bilmiyoruz. Olacak her şey potansiyel olarak şu anda mevcut.

Ölüm anında ne yaptığın, doğumunun nasıl olacağını belirliyor. Çoğu insan hayata yapışarak ölür. Ölmek istemiyorlar ve insan neden istemediklerini anlayabiliyor: Sadece ölümle yüz yüze geldikleri zaman aslında hiç yaşamamış olduklarını fark ediyorlar. Hayat sanki bir rüya gibi gelip geçmiş ve ölüm kapıya dayanmıştır. Artık yaşayacak vakit kalmamıştır; ölüm gelmiş ve kapıyı çalıyor. Yaşayacak vakit olduğu zaman bin bir çeşit aptalca şey yapıyordun, yaşamak yerine vaktini harcıyordun.

Kağıt oynayan, satranç oynayan insanlara "Ne yapıyorsunuz?" diye soruyorum, "vakit öldürüyoruz" diyorlar.

Çocukluğumdan beri bu "vakit öldürmek" ifadesine karşı oldum. Dedem çok iyi bir satranç oyuncusuydu ve ona sorardım: "Yaşlandın ama hala vakit öldürüyorsun. Aslında zamanın seni öldürdüğünü görmüyor musun? Ama hala vakit öldürüyorum diyorsun. Zamanın ne olduğunu bile bilmiyorsun, nerede olduğunu bilmiyorsun. Onu tut ve bana göster."

Zamanın uçtuğu, geçtiği gibi ifadeler aslında birer teselliden ibaret. Aslında geçip giden sensin. Her an lavabonun deliğinden akıp gidiyorsun. Ve sonra da vaktin geçtiğini düşünüyorsun. Sanki sen kalacaksın ve vakit geçip gidecekmiş gibi. Zaman olduğu yerde duruyor; bir yere gitmiyor. Saatler, aslında akmayan zamanın akışını ölçmek için insanoğlunun yarattığı aletlerdir.

Hindistan'da, Punjab eyaletinde, eğer Punjab'tan geçiyorsanız asla birine "saat kaç?" diye sormayın. Çünkü eğer saat on ikiyse öyle bir dayak yersiniz ki, canlı kurtulmanız mucize olur. Bunun çok felsefi bir nedeni vardır; ama felsefe aptalların eline geçtiği zaman, işte böyle şeyler oluyor.

Sih dininin kurucusu Nanak, aydınlanma anlamına gelen samadhi'yi açıklarken bir örnek vermiş ve bunun saatin iki kolunun on ikide buluşması gibi olduğunu, ikinin bütünleşmesi gibi olduğunu söylemişti. Sadece bir örnek veriyordu. Samadhi anında varlığın ikiliğinin yok olduğunu ve tekliğe ulaşıldığını anlatmaya çalışıyordu. Aynı şey ölümde de oluyor. Daha sonra aynı şeyin ölümde de olduğunu açıkladı: Birbirinden ayrı olarak hareket eden iki kolun bir araya gelip durduğunu, tek olduğunu anlattı: Varoluşla bir bütün olmaktan söz ediyordu.

O yüzden Punjab'ta saat on iki ölüm sembolü oldu. Eğer herhangi bir Sardarji'ye "saat kaç?" diye sorarsan ve saat on ikiyse, seni dövmeye başlar çünkü onunla alay ettiğin, ölmesi için beddua ettiğin anlamına gelir. Punjab'ta mutsuz ve sıkıntılı bir insan gördükleri zaman "yüzü saat on ikiyi gösteriyor" derler. Bazıları, saat on ikiye birkaç dakika varken saatlerini beş dakika ileri alıp, on dakika sonra düzeltiyor. Saatlerinin on ikiyi göstermesine izin vermiyor. Kendi saatlerinin onlara böyle oyun oynamasını izlemek insana acı veriyor. On iki onlara sadece mutsuzluk, sıkıntı ve ölümü hatırlatıyor; Nanak'ın asıl açıklamaya çalıştığı samadhi'yi tamamen unutmuş durumdalar.

Bir insan öldüğü zaman (saati on ikiye geldiği zaman) hayata yapışır. Hayatı boyunca zamanın akıp gittiğini düşünmüştür ama şimdi gidenin kendisi olduğunu anlamıştır. Yapışmak bir işe yaramaz. O kadar perişan olur ki, bu mutsuzluk o kadar dayanılmaz bir hale gelir ki, çoğu insan ölmeden önce bir çeşit komaya girer, bilincini kaybeder. O yüzden hayatın bütün anılarını tekrar anımsama durumunu kaçırırlar.

Eğer ölüm anında bir yapışma yoksa, hayatını tek bir dakika bile uzatma arzusu yoksa, bilincin açık olarak ölürsün; çünkü doğanın seni bayıltmaya ya da bir komaya zorlamaya ihtiyacı kalmaz. Bilincin açık ölürsün ve bütün geçmişini anımsarsın. Yaptığın her şeyin ne kadar aptalca ve anlamsız olduğunu görürsün.

Arzular tatmin edildi... ne kazandın? Arzular tatmin edilmedi ve acı çektin, peki ama tatmin edildikleri zaman ne kazandın? Bu senin her zaman kaybettiğin garip bir oyun, kazanıp kazanmaman hiçbir şey değiştirmiyor.

Zevklerin birer hiçti, sadece su üstüne atılan imzalar gibiydi. Acıların ise mermer üzerine kazınmıştı. Ve bütün bu acıları, suya atılacak imzalar için çekmişsin. Hayatın boyunca uğruna çok acı çektiğin bütün o küçük zevkler, şimdi bu yükseklikten, bütün hayat vadisini görebildiğin bu açıdan bakınca birer oyuncağa benziyor. Başarıların da başarısızlıktı. Başarısızlıklar, tabii ki başarısızlıktı; zevkler ise birer acı çekme dürtüsünden başka bir şey değildi.

Yaşadığın bütün mutluluklar, birer rüyadan başka bir şey değildi. Ellerin boş gidiyorsun. Bütün hayatın bir kısırdöngüden ibaret oldu: Aynı çember üzerinde dönüp dönüp durdun. Ve sonuçta hiçbir şeye ulaşamadın çünkü sürekli çember çizersen nereye ulaşabilirsin ki? Çemberin neresinde olursan ol, hep merkezden aynı mesafede uzak olursun.

Başarı geldi, başarısızlık geldi; zevk geldi, acı geldi; sıkıntılar yaşadın, mutluluklar yaşadın. Her şey bu çemberin üzerinde oluştu ama varlığının merkezi her zaman her noktadan eşit mesafede oldu. Bunu çemberin üzerindeyken görmek zordu; olayların çok içindeydin, onun bir parçasıydın. Ama şimdi, birden hepsi ellerinin arasından kayınca, boşlukta kaldın.

Halil Gibran'ın, Peygamber isimli eserinde yazmış olduğu bir cümle var. Peygamber El Mustafa, tarlada çalışmakta olan insanlara doğru koşmaktadır ve şöyle der: "Gemim geldi, artık gidiyorum. Gitmeden önce bütün olanları ve olmayanları anımsamak için son bir kez bakmaya geldim. Gemiye binmeden önce buradaki hayatımın ne olduğunu görme arzusu hissettim."

Sana anımsatmak istediğim cümle ise şu: "Okyanusa kavuşacak bir nehir gibiyim. Nehir, okyanusa karışmadan önce bir an için bekler ve geçmiş olduğu bütün o yerleri anımsar: Ormanları, dağları, insanları... Binlerce kilometre uzunluğunda zengin bir hayatı oldu ve şimdi, bir anda sonsuz okyanusun içine karışacak. Tıpkı okyanusa kavuşmadan önce geri dönüp bakan nehir gibi, ben de geri dönüp bakmak istedim."

Ama bu bakış ancak geçmişe yapışmadığın zaman mümkün olabilir; aksi halde onu kaybetmekten o kadar korkarsın ki, bakmak, gözlemlemek için vaktin olmaz. Ve bu süre sadece anlık bir şeydir. Eğer bir insan tam bilinçle ölürse, geçmiş olduğu bütün arazileri görüp, yaşananların aptallığını fark ederse, bir netlikle bir zekayla, cesaretle doğar... otomatikman. Bu, kendi yaptığı bir şey değildir.

İnsanlar bana soruyor: "Sen çocukken bile akıllı, zeki ve cesurmuşsun; ben şimdi bile o kadar cesur değilim." Bunun nedeni benim bir önceki hayatımda sizden daha farklı bir şekilde ölmüş olmam. Bu, çok büyük bir fark yaratıyor çünkü nasıl ölürsen, öyle doğuyorsun. Ölüm, bozuk paranın bir yüzü, doğum ise aynı paranın diğer yüzüdür.

Eğer bir tarafta kafa karışıklığı, mutsuzluk, sıkıntı, tutunma, arzu varsa, paranın diğer tarafında keskin zeka, cesaret, netlik ve farkındalık bekleyemezsin. Böyle bir şeyi beklemek çok saçma olur.

O yüzden, benim için basit ama sana açıklaması çok zor. Çünkü ben bu hayatta, en baştan beri cesur ya da keskin zekalı olmak için bir şey yapmadım. Bunu hiçbir zaman keskin zeka ya da cesaret olarak düşünmedim.

kaynak: Cesaret, 151-168. sayfalar, OWO Yayınları.. az kaldı bitecek:)


Başarıların da başarısızlıktı...

LEYLA -- 30.11.2008 - 10:37

Harika, ilgiyle okuyorum 9999.
Başarıların da başarısızlıktı. Başarısızlıklar, tabii ki başarısızlıktı; zevkler ise birer acı çekme dürtüsünden başka bir şey değildi.

Yaşadığın bütün mutluluklar, birer rüyadan başka bir şey değildi. Ellerin boş gidiyorsun. Bütün hayatın bir kısırdöngüden ibaret oldu: Aynı çember üzerinde dönüp dönüp durdun. Ve sonuçta hiçbir şeye ulaşamadın çünkü sürekli çember çizersen nereye ulaşabilirsin ki? Çemberin neresinde olursan ol, hep merkezden aynı mesafede uzak olursun.


Eskiden olsa bu ne enteresan

Agnia -- 30.11.2008 - 10:49

Eskiden olsa bu ne enteresan şey filan derdim; ama artık öyle olağan hala geldi ki pek tepki gösteremiyorum. Sebep de şu; yukardaki yazıyı benim bir yazımdan alıntılanmış olarak okudum, altında ismimi görmeyince güldüm. Aynı konuyu aynı cümlelerle ifade edebiliyorsak artık, dünyada gerçekten büyük bir değişim oldu. "Olacak" diye bekleyenler için bişeyleri kaçırma ihtimali olabilir.

http://sibelatasoy.com


teşekkür ederim, begenmene

9999 -- 01.12.2008 - 10:42

teşekkür ederim, begenmene sevindim LEYLA:)
kendini uyanık sanıp, uyanıkken bi de düş görüyorsun, bi de onu gerçek sanıyor bi de ona inanıyorsun diyor, iyi ki diyor:)bunu herkesin dedigi ve bildigi bi dunya düşünsene, cennet bi dünya olmazmıydı?:)yeni dünya işte budur diyesim geldi sevgili Agnia'ya:)


Geçen bilimkurgu bi film

Agnia -- 01.12.2008 - 14:45

Geçen bilimkurgu bi film izledim, bu dileğimizi öyle bir çarpıtmış ki (tabi bakışa göre yine de doğruydu)inanamzsın. Bi uzaylı ırk gelip virüs yoluyla insanların içine giriyor, hızla insanlar başkalaşıyor ve bizim kahraman psikiyatr bayan bu işe karşı duruyor oğlunu kurtarmaya uğraşıyor. Sonunda sevgilisine de virüs bulaşıyor ve adam onu şu cümlelerle kendilerine katılmaya ikna etmeye çalışıyor: dünyada hiç kötülüğün olmadığı, sakin güzel bir hayat istemez miydik hep? İşte şimdi bu fırsat önümüze geldi, neden karşı duruyorsun?!
(Fakat alt plandaki veriler insanların köle haline geldiği şeklinde)
Yani ben bu siyah ya da beyaz şeklinde uçların birbirine alternatif olduğu iki seçenekli durumlara çok şaşıyorum: Demek isteniyor ki, ya özgür ol ve şimdiki dünyayı seç, ya da köle ol hep iyiliklerin olduğu bi ortamda sıkıcı bi hayat sür!
Komik değil mi? Ben mi anlayamıyorum acaba?

http://sibelatasoy.com


Belkide

xenix -- 01.12.2008 - 15:11

Birilerinin işine gelmiyordur hep iyiliklerin olduğu bir dünya kimbilir?

xenix


ya / ya da, o yada bu, ya

9999 -- 01.12.2008 - 15:39

ya / ya da, o ya da bu, ya ondansın ya da benden yanasın, ancak taraf tutarsan varsın, düşünceler taraflı, insanlar taraflı,çünkü ego taraf tutmazsa kendini nasıl önemseyecek? öyle olunca da zaten seçme şansın yok, birileri senin adına senin iyiliğin için seçiveriyor, sen de seçiyorMUŞ gibi yapıyorsun..(sen'den kastım Agnia, sen degilsin)

aslında iyi kötü, güzel çirkin hep yargısal kavramlar, egoyu pek güzel besliyor, ve bişey hem güzel hem çirkin olamaz gibi yine taraflı bir düşünceyle, seçilmiş algısal bir dünyayı bize sunuyorlar..anlamaya çalışmalı mı?hiç bilmiyorum, çok zaman omuz silkip yürüyorum, ben zaten uzaylıyım diyorum:))


Yeni Sonsuz Us
Sayfalar: 1 - 2 - 3 - 4 - 5 - 6 - 7 - 8 - 9 - 10 - 11 - 12 - 13 - 14 - 15 - 16 - 17 - 18 - 19 - 20 - 21 -