Yeni Sonsuz Us
Sayfalar: 1 - 2 - 3 - 4 - 5 - 6 - 7 - 8 - 9 - 10 - 11 - 12 - 13 - 14 - 15 - 16 - 17 - 18 - 19 - 20 - 21 -

Bana soruyorsun: Aydinlandigin zaman ne oldu?

delete

Bana soruyorsun: Aydinlandigin zaman ne oldu?

Kahkaha attim, hakiki, gürültülü bir kahkaha; aydinlanmaya çalismanin
bütün saçmaligini görmüstüm. Bütün bunlar aptalcaydi çünkü biz
aydinlanmis dogariz ve zaten var olan bir sey için ugrasmak en saçma
seydir. Zaten sende varsa, onu elde edemezsin yalnizca sahip
olmadigin, benliginin esas parçasi olmayan seyleri elde edebilirsin.
Ama aydinlanma senin doganin kendisidir.

Ben pek çok yasam boyunca bunun için çabalamistim — çok, pek çok yasam
boyunca tek hedefim olmustu. Ve ona erismek için olasi her seyi
yapmistim ama hep basarisiz olmustum. Öyle olmak zorundaydi çünkü bu
bir erisme olamaz. Bu senin dogandir, bu yüzden nasil erisme olur? Bu
bir hirs olamaz.

Zihin hirslidir — para için, güç için, prestij için hirslanir. Ve
sonra bir gün, bunca disadönük eylemden biktigi zaman, aydinlanma,
özgürlesme, nirvana, Tanri hirsina kapilir. Ama ayni hirs geri
dönmüstür yalnizca hedefi degismistir. Ilk önce hedef disaridadir,
simdi hedef içeridedir. Ama tavrin, yaklasimin degismemistir; ayni
çukurda, ayni tekdüzelikte ayni kisisindir.

Aydinlandigim gün yalnizca basarilacak hiçbir sey olmadigini,
gidilecek hiçbir yer olmadigini, yapilacak hiçbir sey olmadigini fark
ettigim gün anlamina gelir. Biz zaten ilahîyiz, biz zaten mükemmeliz —
oldugumuz gibi. Hiçbir gelismeye ihtiyaç yoktur, hem de hiç. Tanri
asla kimseyi kusurlu yapmaz. Kusurlu birine rastlasan bile,
kusurlulugunun kusursuz oldugunu göreceksin. Tanri asla kusurlu bir
sey yaratmaz.

Bokuju isminde bir Zen ustasi duydum, bu gerçegi, her seyin mükemmel
oldugunu müritlerine anlatiyormus. Bir adam ayaga kalkmis — çok yasli
ve kambur bir adammis ve söyle demis, ya ben- ben bir kamburum. Bana
ne diyorsun? Bokuju söyle demis: Hayatim boyunca böyle mükemmel bir
kambur görmedim.

Aydinlanmaya ulastigim gün dedigim zaman yanlis dil kullaniyorum —
çünkü baska dil yok, çünkü dilimizi biz yarattik. Basari, ulasma,
hedef, gelisme, ilerleme, evrim gibi sözcüklerden olusuyor. Dillerimiz
aydinlanmis insanlar tarafindan yaratilmadi ve aslinda onlar isteseler
de dil yaratamazlar çünkü aydinlanma sessizlik içinde olur. O
sessizligi nasil sözcüklere dökersin? Ve ne yaparsan yap, sözcükler o
sessizligin bir kismini yok eder.

Lao Tzu söyle der: Gerçek ileri sürüldügü anda yanlis olur. Gerçegi
aktarmanin yolu yoktur. Ama dil kullanilmalidir, baska yol yoktur. Bu
yüzden her zaman dili, deneyim için yeterli olamayacagi kosulu ile
kullaniriz. Dolayisiyla söyle diyorum, Aydinlanmaya ulastigim gün. Bu,
ne bir ulasma ne de bana ait.

O gün, onca aptalligim, ona ulasmak için gösterdigim aptalca çabalar
yüzünden güldüm. O gün kendime güldüm ve o gün bütün insanliga güldüm
çünkü herkes basarmaya çalisiyordu, herkes ulasmaya çalisiyordu,
herkes gelismeye çalisiyordu.

Bana eksIksiz bir gevseme durumunda oldu — hep o durumda olur. Her
seyi denemistim. Ve sonra, tüm çabalarin bosunaligini görmüs, projeyi
tamamen birakmistim. Onu unutmustum. Yedi gün boyunca olabildigince
siradan bir sekilde yasamistim.

Birlikte yasadigim insanlar çok sasirmisti çünkü ilk defa beni siradan
bir hayat yasarken görmüslerdi. Bunun disinda tüm yasamim mükemmel bir
disiplindi.

Iki sene boyunca o aile ile yasadim ve sabahin üçünde kalktigimi,
sonra yedi sekiz kilometrelik bir yürüyüse ya da kosuya çiktigimi,
sonra irmakta yikandigimi biliyorlardi. Her sey mutlak bir tekdüzelik
içinde geçiyordu. Atesim olsa, hastalansam bile bir fark olmuyordu:
Ayni sekilde devam ediyordum.

Benim saatlerce meditasyon yaparak oturdugumu biliyorlardi. O güne
kadar pek çok sey yememistim. Çay, kahve içmezdim; ne yiyecegim, ne
yemeyecegim konusunda kati bir disiplinim vardi. Yedi gün boyunca
gevseyince, her seyi birakip, ilk gün dokuzda uyandigim, çay içtigim
zaman aile sasirdi. Ne oldu dediler. Düstün mü? Beni büyük bir yogi
olarak görüyorlardi.

O günlerden bir resim hala duruyor. Tek bir parça kumasim vardi, o
kadar. Gündüz bedenimi onunla örterdim, geceleyin battaniye gibi
kullanirdim. Bambudan bir hasirin üzerinde uyurdum. Tek konforum buydu
— o battaniye, o bambu hasir. Hiçbir seyim yoktu — baska hiçbir malim
yoktu. Dokuzda uyandigimda sasirdilar. Yolunda olmayan bir sey var.
Çok mu hastasin, ciddi sekilde hasta misin? dediler.

Dedim ki, Hayir, ciddi bir hastaligim yok. Yillardir hastaydim artik
mükemmel bir sagligim var. Artik yalnizca uyku beni terk ettigi zaman
uyanacagim ve ancak uyku bana geldiginde uyuyacagim. Artik saatin
kölesi olmayacagim. Bedenim ne yemek isterse onu yiyecegim, canim ne
isterse onu içecegim. Dedim ki, Bu kadar yeter. Ve yedi günde tüm
projeyi tamamen unuttum, onu bir daha hatirlamamak üzere unuttum.

Ve yedinci günde oldu — hiç yoktan oldu. Ve ben kahkaha atinca,
bahçivan kahkahayi duydu. Benim biraz deli oldugumu düsünegelmisti ama
beni o sekilde gülerken hiç görmemisti. Kosarak geldi. Sorun ne? dedi.

Endiselenme dedim. Deliydim, biliyorsun — simdi zirdeli oldum. Kendime
gülüyorum. Sen alinma. Git uyu.

Osho, provokatör mistik, sf: 98-101


tam zamanında bir

Fuliyama -- 11.09.2008 - 10:46

tam zamanında bir paylaşım yine sevgili 9999, biliyorsun teşekkürümü kalbinde
sevgiyle
f


eskiler hissi kalben vuku

9999 -- 11.09.2008 - 16:01

eskiler hissi kalben vuku derlerya Fu:) çookk sevgimlee..


En temel gerçeğimiz, (en

Agnia -- 14.09.2008 - 07:43

En temel gerçeğimiz, (en azından 3B de), bir şeyin yapılmaması gerektiğii yaparak anlıyor, yapılması gerekenleri ise önce yapmayarak anlıyor oluşumuz. Sarkacın bi yana salınımı diğer yana salınımı için mecburi şart oluyor. Açıkçası ben kendi hayatımın bir devresinde salınmamayı da denedim, öyle ortada belki salınım hareketi bile sayılmayacak ince bir titreme haliyle durup bekledim. Yani sarkacın bir ucuna A noktası diğer ucuna B noktası orta noktaya da C noktası der isek, bütün noktaların aynı düzlemde oluşunun canlı şahidi gibi hissediyorum kendimi :)
Diğer başlıktaki şamanizm konusunda olduğu gibi, salınımlar için çift yardımcı kullanılmakta olduğunu da gördüm; birincisi salınım yapmak istediğin uca doğru bir özlem/istek geliştirirken, ayrılmak durumunda olduğun nokta için de nefret ve tiksinti geliştirmek, salınım hızını artıran aynı değerde motivasyonlar oluyor.
Ben hayatım boyunca diğer ivmelendiriciyi kullanmamıştım yani ayrılacağım noktadan nefret edemiyordum, belki bu sebeple kendi içimde şiddetli acılar hissediyordum. Doğamız böyle sevdiğimiz şeyle sonsuza kadar kalmak isteriz. Ama içimizdeki başka bişey bir "meydan okuyucu" buna izin vermez, belki de atalarımın göçebe oluşu hücrelerime sinmiştir ve der ki, GİT... BIRAK GİT... Çünkü az sonra burası kuruyacak otlar sararacak ve hayvanlarını otlatamaz olacaksın :) Ve o durum geldiğinde hala burda olursan birçok hayvanın açlıktan ve susuzluktan telef olacak, topluluğunun fertleri bitkin düşecek, elastikiyetini kaybedeceksin ve bu durumda gerçekten bulman gereken yeni ve yesil otlağı bulacak kadar uzun yürüyüş yapacak kudretin kalmayacak, henüz güçlüyken, herşey yolundayken BIRAK ve GİT!
Ve giderken geride kalanı kutsa, onu sevgiyle bırak.
İşte bu duygular sanırım bana atalarımdan miras kaldı. Ve bu, göçebe uluslar için bulunmayacak bir tanrı hediyesidir.
Oysa yerleşik uluslar için bütün bu şeyler çok ama çok zordur. Onlar yerlerini ancak o yerden nefret ederek bırakabilirler, hem de çok büyük bir nefret geliştirmek durumundalar. Bişeyden nefret ederseniz ondan ayrılırken acı çekmezsiniz, öfke ateşi yarayı dağlar ve çabucak iyileşmenize yardımcı olur.
Uluslar ve insanlar, ister toplumsal isterse kişisel ilişkilerde bu söylediklerimi yöntem olarak kullanagelmişlerdir, herkes kendi köküne göre uygun "araç" gereç kullanır.
Büyümek için kendi çocuğunu yer! Kendini yeni şartlara taşımış olan eski şartları lanetlemek budur.
Anadoluda karşılaştığımız da maalesef bu oldu. Sürekli yerleşik ulus kadınlarıyla evlenen padişahlarımız, yöntem konusunda kulvar değiştirdi, islamı kabul etmek için şamanizmi lanetledi. Oysa kalkımız bunu yapmadı çünkü onun genleri padişahlar kadar kerışmamıştı henüz, halkımız islamı kabul ederken kökünü reddetmedi ve şamanizmi kapsadı. Bu sebepledir araplar bizden nefret eder, çünkü onlar putperestliklerini kapsayamadılar :(
Derken Atatürk geldi ve düzeni geri çevirmek istedi, kapsayıcılar bu işlemi rahatça geçirdiler, küçültücüler geçemedi ve nefret yoluyla bu sorunu aşmaya çalıştılar.
Ben yöntemler üzerinde öncelik önermiyorum, neyseniz o sunuz. Hücreleriniz neye izin veriyorsa onu yaparsınız ve fakat ne yaptığımızın farkında olursak, hangi aracı kullanmakta olduğumuz önemsizleşir.


Açıklama - (Anlamayanlar için)

xenix -- 18.09.2008 - 16:06

Bi kaç şey...
Agnia tarafından Paz, 14/09/2008 - 10:56 tarihinde gönderildi.
En temel gerçeğimiz, (en azından 3B de), bir şeyin yapılmaması gerektiğii yaparak anlıyor, yapılması gerekenleri ise önce yapmayarak anlıyor oluşumuz. Sarkacın bi yana salınımı diğer yana salınımı için mecburi şart oluyor. Açıkçası ben kendi hayatımın bir devresinde salınmamayı da denedim, öyle ortada belki salınım hareketi bile sayılmayacak ince bir titreme haliyle durup bekledim. Yani sarkacın bir ucuna A noktası diğer ucuna B noktası orta noktaya da C noktası der isek, bütün noktaların aynı düzlemde oluşunun canlı şahidi gibi hissediyorum kendimi :)


Sevgili ajni diyor ki: Hayat tecrübelerimiz genelde yediğimiz kazıklardan oluşur. Ateşin yaktığını dokunmadan anlayamadığımız gibi bazı şeylerin güzel olduğunuda önce yaşamadan anlarız. Herhangi bir konuda ne kadar kuvvetli durursak aslında tıpkı bir sarkaç gibi diğer tarafa gerilmiş oluyoruz. (Yani diyelimki bir konuya ne kadar nefret ve tiksinti duyarsak aslında o konuyla o kadar ilgileniyoruzda demektir) Sevgili ajni hem uç noktalarda olmuş, hem de salt dinginliğide yaşamış ve görmüşki aslında hepsi aynı düzlemde. (Yani aslında hiç farkları yok)

Salınımlar için çift yardımcı kullanılmakta olduğunu da gördüm; birincisi salınım yapmak istediğin uca doğru bir özlem/istek geliştirirken, ayrılmak durumunda olduğun nokta için de nefret ve tiksinti geliştirmek, salınım hızını artıran aynı değerde motivasyonlar oluyor.

Uç noktalarda oluşumuzdan kaynaklı diğer uç noktaya giderken burası için özlem duymakla eski bulunduğumuz noktaya nefret duymamızda aynı şekilde etkilidir. .

Ben hayatım boyunca diğer ivmelendiriciyi kullanmamıştım yani ayrılacağım noktadan nefret edemiyordum, belki bu sebeple kendi içimde şiddetli acılar hissediyordum. Doğamız böyle sevdiğimiz şeyle sonsuza kadar kalmak isteriz. Ama içimizdeki başka bişey bir "meydan okuyucu" buna izin vermez, belki de atalarımın göçebe oluşu hücrelerime sinmiştir ve der ki, GİT...BIRAK GİT...

Sevgili ajni bulunduğu noktadan salınım yapmak istediğinde (yani başka bir hale geçmeye çalıştığında) eski benliğinden nefret etme yöntemini seçmiyor yeni benliğine özlem duyuyor. Buda eski benliğini sevdiği ve onu terketme zorunluluğunda bıraktığı için acı veriyor. Çünkü insanlar sevdikleri şeylerden kopmak istemezler.
Kişisel not: Bu yüzdendir ki, mutlu olmadığımız halde hiçbirşeyi bırakıp gidemeyizde. Eğer gelişmeye duyduğumuz özlem bulunduğumuz rahatı bozmaya yetecek kadar güçlü değilse olduğumuz yerde sayar dururuz.
Devam edelim; eski atalarımız göçebe olduğundan, bulundukları yerden ayrılmayı biliyorlardır. Eğer ayrılmadıklarında başlarına gelecekleride biliyordu. Ve bu özellik sevgili ajnide olduğunu için son derece mutlu.


Çünkü az sonra burası kuruyacak otlar sararacak ve hayvanlarını otlatamaz olacaksın :) Ve o durum geldiğinde hala burda olursan birçok hayvanın açlıktan ve susuzluktan telef olacak, topluluğunun fertleri bitkin düşecek, elastikiyetini kaybedeceksin ve bu durumda gerçekten bulman gereken yeni ve yesil otlağı bulacak kadar uzun yürüyüş yapacak kudretin kalmayacak, henüz güçlüyken, herşey yolundayken BIRAK ve GİT!

Bu kısmın açıklamasını yukarıda yaptım ama kendisi daha da detaylı anlatmış. Sizde kendinizi düşünebilirsiniz bu konumlarda. Yeni şeylere ne derece kapalı oluşunuzdan, ne derece sahiplenici oluşunuzdan, alışkanlıklarınızı ne derece zor bıraktığınızdan bahsedebilirsiniz isterseniz.


Ve giderken geride kalanı kutsa, onu sevgiyle bırak.
İşte bu duygular sanırım bana atalarımdan miras kaldı. Ve bu, göçebe uluslar için bulunmayacak bir tanrı hediyesidir.


Kişisel not:En zoruda bıraktıklarımızı sevgiyle kutsamaktır sanırım. Herkes ayrıldığı sevgilisiyle mutlu olmayacağını bilsede o nu sevgiyle bırakamaz. Bırakması gerektiğini bildiği halde sevgi yerine kin ve nefret ondan uzaklaşmayı daha kolay hale getireceğinden bunu tercih edecektir.

Oysa yerleşik uluslar için bütün bu şeyler çok ama çok zordur. Onlar yerlerini ancak o yerden nefret ederek bırakabilirler, hem de çok büyük bir nefret geliştirmek durumundalar. Bişeyden nefret ederseniz ondan ayrılırken acı çekmezsiniz, öfke ateşi yarayı dağlar ve çabucak iyileşmenize yardımcı olur.
Uluslar ve insanlar, ister toplumsal isterse kişisel ilişkilerde bu söylediklerimi yöntem olarak kullanagelmişlerdir, herkes kendi köküne göre uygun "araç" gereç kullanır.
Büyümek için kendi çocuğunu yer! Kendini yeni şartlara taşımış olan eski şartları lanetlemek budur.


Kişisel not:Bunlar açıklamaların daha güzel cümlelerle ifade edilmiş hali

Anadoluda karşılaştığımız da maalesef bu oldu. Sürekli yerleşik ulus kadınlarıyla evlenen padişahlarımız, yöntem konusunda kulvar değiştirdi, islamı kabul etmek için şamanizmi lanetledi. Oysa halkımız bunu yapmadı çünkü onun genleri padişahlar kadar kerışmamıştı henüz, halkımız islamı kabul ederken kökünü reddetmedi ve şamanizmi kapsadı. Bu sebepledir ki araplar bizden nefret eder, çünkü onlar putperestliklerini kapsayamadılar :(

Teorik bilgilerin arkasından gelen durum analizi kısmına geçmiştir sevgili ajni. Padişahların reddedişleri ama halkın şamanizmi kapsaması, günümüzdeki kına gecesi, kurşun dökme, nazar boncuğu, ateş söndürme şekli, tavşan bacağı, at nalı, ve şu anda aklıma gelmeyen binlerce adetten nefret etmedi ve dışlamadı. Ama araplar putperestliklerini kapsayamadı diyro agnia ama ben bu noktada o na katılmıyorum. Kabe tavafı, şeytan taşlama, hacerül esvet taşına el yüz sürme, halaa putperestliğin devamı olan adetlerdendir. Bunlara sakalı şerif, hırkai şerif gibi peygamberin kullandığı kişisel eşyalara gösterilen büyük saygıda eklenebilir.


Derken Atatürk geldi ve düzeni geri çevirmek istedi, kapsayıcılar bu işlemi rahatça geçirdiler, küçültücüler geçemedi ve nefret yoluyla bu sorunu aşmaya çalıştılar.
Ben yöntemler üzerinde öncelik önermiyorum, neyseniz o sunuz. Hücreleriniz neye izin veriyorsa onu yaparsınız ve fakat ne yaptığımızın farkında olursak, hangi aracı kullanmakta olduğumuz önemsizleşir.

Ne olduğunuzun bir önemi yok, ne olduğunuzu bilin yeter. (Kısaca budur)


Ateist olanlar da aynı "küçültücü" aracı kullanmaktalar (islam-hristiyan ve musevi taraftarların bir çoğu gibi)kendilerini bu noktaya taşımış olan tek tanrılı dinlere minnet ve sevgi duyacakları yerde, onları rakip olarak almakta ve "kısıtlı" güçlerini bu kavga ile tüketmekteler. Aslında ne olmakta olduğunu görmüyor musunuz? Dinleri öyle sevmekteler ki oradan ayrılabilmek için nefret aracını kullanmak durumunda kalıyorlar! Bu yöntem acıyı dışlaştırır. Kapsayıcılar ise acıyı içte çeker, dışarıya huzur ve barışı bırakırlar.
Allah hepimizin işini kolaylaştırsın.

Burayı açıklamama gerek yok heralde, anlamışsınızdır mevzunun ne olduğunu



Agnia ne kadar anlaşılmaz
Misafir (doğrulanmadı) tarafından Paz, 14/09/2008 - 14:55 tarihinde gönderildi.
bu kadar uzun yazı yazıpta hiç bir şey anlatmamak bayağı bir marifettir,
siz romanda yazıyordunuz yanılmıyorsam.

Valla anlayan anlıyor sayın misafir...





xenix: Gerçi doğrumu anladım o da ayrı konu :)

Dip not: Daha detaylıda açıklayabilirdim de, ayıp olur diye yapmadım.


Sevgili xenix

Misafir -- 18.09.2008 - 16:30

Hukuk tahsili de yaptığını bilmiyorduk. Avukatlık sana çok yakışmış. Niye yalan söyliyeyim mahkemelik işim olsa hemen seni ararım. Zira müvekillerini de böyle can hıraş savunacaksan helal olsun aldığın her kuruşa derdim. Anlatılan konu senden de agnia hanımdan da dinlense fazla fark etmiyor nedense. Ben o misafir değilim. Ama şimdi senin yazdıkların için aynı şeyi söylerdim. Sayfalar dolusu konuşup sadece senin ya da sizin anladıklarınızı anlamayı beklemek pek zeka ürünü değildir. Hani '' siz anlayamıyorsanız '' biz zekiyiz siz değilsiniz deme diye dedim. Hoş istersen de. Ne fark eder ki.


İlginç :)

Agnia -- 18.09.2008 - 16:43

Oldukça iyi anlamışsın xenix, gerçi sonlara doğru üzerine bi tembellik gelmiş sanırım :)
Arapların, putperestliğe karşı gösterdikleri abartılı nefreti (hala sürmekte olan)kastetmiştim ben. Oysa sen ya da anadoludaki herhangi bir teyze ya da amcanın şamanizm konusunda bi şikayetini, nefretini duydun mu? Anadoluyu nerdeyse karış karış yaşamış biri olarak ben hiç şahit olmadım.

(Dünyanın sekiz harikası içinde yer alan piramitlere mısırlıların davranışını görseydin bu söylemim daha da anlam kazanabilirdi.)
Tabi bizde bu nefret yok derken sıradan halkımızı kastediyorum, yoksa hükümet ya da din politikalarından bahsetmiyorum.
Gelelim "kapsama" kavramına, bu aynen soğanın katları ve birliği gibidir. Sevgiyle terk ettiğin şeyleri katmanların arasında muhafaza edersin, bu büyütücü bir işlemdir. Bütünlük ve huzur duygusu verir.
Nefretle terk ettiklerini ise kapsayamadığın için gerçek bir büyüme değil yapay sivrilikler edinebilirsin. O sivrilikler ki bütünün cidarını yırtacakmış gibi ortada tek başına dururlar, çok yalnızdırlar.
Bana böyle geliyo işte :)
Anlama ve anlatma çaban için teşekkür ederim.


Sevgili misafir

xenix -- 18.09.2008 - 20:22

Avukatlık savunmakla ilgilidir, oysa ben savunmuyorum açıklıyorum. Agnia'ya bir çok noktada katılmıyorum. Gözleminiz yine yanlış. Konu zeka konusu değil tabiki, biz zekiyiz siz değilsiniz gibi bir durum söz konusu değil. Ama sanırım sizden başka da anlamayan yok. Daha açık nasıl yazılır bilmiyorum. "Ali topu tut" tan başlasak anlarmısınız? (Bu sonuncusu şakaydı tabiki, sitemizde sevgili canu'ya göndermeydi. Rakının nasıl içeceğini böyle anlatmışlardı da ona, benimde aklıma geldi acaba sizde de işe yarar mı diye :)) )

xenix: Benim gözümde bütün misafirler aynıdır. :)


aslında yapılacak çok

9999 -- 19.09.2008 - 07:55

aslında yapılacak çok birşey yok, anlamadığınızı kabul etmekten başka, ki bu hiç de azımsanacak bir şey degildir, anlamamışsınızdır, kabul edersiniz olur biter, suçlayacak kimse yoktur; anlatanı anlatamamış diye suçlamaz hatta kendinizi bile anlamadım diye suçlamazsınız, kabul edersiniz kendinizi bu halinizle..herkesin herşeyi anlayacak diye bir durumu yok, kaldıki herşeyi anlamaya da gerek yok..kendinizi anlamanız yeter..sanırım bu en sıradan ama en sıradışı macera olur insan için..
sevgimlee..


Yeni Sonsuz Us
Sayfalar: 1 - 2 - 3 - 4 - 5 - 6 - 7 - 8 - 9 - 10 - 11 - 12 - 13 - 14 - 15 - 16 - 17 - 18 - 19 - 20 - 21 -