Pozitif ve Negatif

sifir-sonsuzNegatif olmadan pozitif anlamsızdır. Bunlar zorunlu olarak birbirlerinden ayrılamazlar. Hegel çok uzun zaman önce “saf varlığın” (çelişkiden arınmış) saf hiçlikle aynı şey olduğunu, yani boş bir soyutlama olduğunu açıklamıştı. Aynı şekilde, eğer her şey beyaz olsaydı, bu bizim için sanki her şeyin siyah olmasıyla aynı olurdu. Gerçek dünyada her şey pozitifi ve negatifi, olmayı ve olmamayı içerir, çünkü her şey sürekli bir hareket ve değişim halindedir. Bu arada matematik sıfırın hiçliğe eşit olmadığını göstermektedir.

Sıfır, herhangi bir belirli niceliğin yadsınması olduğu için içerikten yoksun değildir. Tersine sıfırın çok kesin bir içeriği vardır. Tüm pozitif ve negatif büyüklüklerin sınır çizgisi olarak, ne pozitif ne de negatif olabilen tek gerçek nötr sayı olarak o, yalnızca kesin bir sayı değil, aynı zamanda kendi başına bizzat sınırladığı tüm diğer sayılardan daha önemlidir. Aslında sıfır, içerik olarak diğer tüm sayılardan daha zengindir. Herhangi bir sayının sağına koyun, onu on katına çıkarır. Kendi başına alındığında sıfır = 0 anlamına gelmesi şartıyla, sıfır yerine başka herhangi bir işaret kullanılabilirdi. Demek ki, bu uygulamasının olması ve kendi başına bu şekilde uygulanabilmesi sıfırın doğasından gelen bir şeydir. Sıfır kendisiyle çarpılan her sayıyı yok eder; bölme işleminde herhangi bir sayıyla bölen terim olarak bir araya geldiğinde o sayıyı sonsuz ölçüde büyütür, bölünen terim olarak bir araya geldiğinde sonsuz ölçüde küçültür; diğer her sayıyla sonsuzluk ilişkisi içinde duran tek sayıdır. 0/0, –∞ ile +∞ arasında her sayıyı ifade edebilir ve her durumda gerçek bir büyüklüğü temsil eder.

Cebirdeki negatif büyüklükler, yalnızca pozitif büyüklüklerle ilişkisi içinde anlam kazanırlar, yoksa hiçbir gerçeklikleri olmazdı. Diferansiyel hesapta, varolmak ve varolmamak arasındaki ilişki özellikle belirgindir. Bunu Mantık Bilimi’nde uzun uzun işleyen Hegel, sonsuz küçükten yararlanan ve “sıfıra eşit olmayan, ama ihmâl edilebilecek kadar önemsiz olan bir nicelik önerisi olmaksızın yapamayan” ve yine de her zaman kesin sonuç veren bir yöntemin kullanılışı karşısında şok geçiren geleneksel matematikçilerin şaşkınlığıyla çok eğlendi.

Dahası, her şey diğer her şeyle sürekli bir ilişki içindedir. Büyük mesafelerde dahi, ışığın, radyasyonun ve kütleçekimin etkisi altındayız. Duyularımız tarafından algılanmayan ve sürekli olarak değişimlere sebep olan bir etkileşim süreci vardır. Morötesi ışık, tıpkı güneş ışınlarının okyanustan suyu buharlaştırması gibi, elektronları metal yüzeylerden “buharlaştırma” yeteneğindedir. Banesh Hoffmann şunları belirtiyor: Sizin ve benim, ve yerin ve yerin hayvanlarının, ve güneşin ve ayın, ve ta en uzak galaksiye kadar yıldızların, ritmik biçimde parçacık alış-verişi yaptığımız düşüncesi bu bakımdan hâlâ ilginç ve ürkütücü bir düşüncedir.

Dirac’ın tek elektron için yazdığı enerji denklemi iki yanıt içermektedir: biri pozitif, biri de negatif. Bu, bir sayının kareköküne benzemektedir, ki pozitif olması da negatif olması da mümkündür. Ne var ki burada negatif cevap çelişkili bir düşünce ima etmektedir: negatif enerji. Biçimsel mantığın bakış açısından saçma bir kavram olarak görünür bu. Enerji ve madde eşdeğer olduklarından, negatif enerji sırası geldiğinde negatif madde anlamına gelir. Bizzat Dirac kendi teorisinin sonuçlarından rahatsız oldu. Daha önce hiç duyulmamış bir madde olan, elektronla özdeş, ama pozitif elektrik yüklü parçacıkların varlığını öngörmeye zorlandı.

pozitron

2 Ağustos 1932’de Kaliforniya Teknoloji Enstitüsünden Robert Millikan ve Carl D. Anderson, kütlesi açıkça elektronunkiyle aynı olan, ama ters yönde hareket eden bir parçacık keşfettiler. Bu parçacık elektron, proton ya da nötron değildi. Anderson bunu “pozitif elektron” ya da pozitron* olarak tanımladı. Bu Dirac’ın denklemlerinde öngörülen yeni bir madde türüydü: anti-madde. Ardından, elektron ve pozitronların, bir araya geldiklerinde iki foton üreterek (iki ışık parlaması) birbirlerini yok ettikleri keşfedildi. Aynı şekilde, maddenin içinden geçen bir foton, bir elektron ve pozitron oluşturmak üzere ayrışabiliyordu.

Her parçacığın bir anti-parçacığa sahip olması (elektron ve pozitron, proton ve anti-proton, vb.) örneğinde olduğu gibi, karşıtlık olgusu fizikte mevcuttur. Bunlar yalnızca farklı değil, bir husus hariç her yönüyle özdeş olan, kelimenin gerçek anlamında karşıtlardır. Bu husus da pozitif ve negatif olarak zıt elektrik yüklerine sahip olmalarıdır. Bu arada, hangisinin pozitif hangisinin negatif olarak karakterize edileceği önemsizdir. Önemli olan bunlar arasındaki ilişkidir.

Her parçacık, yönüne bağlı olarak, bir artı ya da eksiyle ifade edilen ve spin olarak bilinen niteliğe sahiptir. Tuhaf görünebilirse de, biyolojide temel bir rol oynadığı bilinen ve karşıt olgular olan sağ el kuralına ve sol el kuralına uyumluluk özelliğinin, atomaltı düzeyde de eşdeğeri vardır. Parçacıklar ve dalgalar birbirleriyle çelişki içindedir. Danimarkalı fizikçi Niels Bohr bunlara, belirsizlik yaratacak biçimde, “tamamlayıcı kavramlar” diye atıfta bulundu. Bohr bununla, bu ikisinin kesin olarak birbirini dışladığını anlatmak istiyordu. Parçacık fiziğinin en son araştırmaları, maddenin şimdiye kadar keşfedilmiş en derin düzeylerine ışık tutmaktadır: kuarklar. Bu parçacıklar da sıradan biçimlere uymayan karşıt “niteliklere” sahipler, öyle ki fizikçiler onları tarif edebilmek için yeni, yapay nitelikler oluşturmaya zorlandılar. Böylece yukarı-kuarklara, aşağı-kuarklara, tılsımlı-kuarklara, garip-kuarklara vb. tanık oluyoruz. Her ne kadar kuarkların nitelikleri hâlâ bütünüyle keşfedilmeyi bekliyorsa da, bir şey nettir: karşıtlık özelliği, maddenin bilim tarafından bugüne dek bilinen en temel düzeylerinde varolmuştur. Karşıtların birliğine ilişkin bu evrensel olgu, gerçekte doğadaki tüm hareketin ve gelişmenin motor gücüdür. Hareketi ve değişimi açıklamak için dış itki kavramını işin içine sokmaya gerek olmamasının nedeni işte budur, ki bu da tüm mekanik teorilerin temel zaafıdır. Kendisi bir çelişki içeren hareket, ancak çatışan eğilimlerin ve maddenin tüm biçimlerinin bağrında yatan iç gerilimlerin bir sonucu olarak mümkündür.

Karşıt eğilimler, uzun süre boyunca rahatsız bir denge durumunda varolabilirler, ta ki bir değişiklik, hatta en küçüğünden bir nicel değişiklik, dengeyi yıkana ve nitel bir dönüşüme yol açabilen kritik bir durumu doğurana kadar. 1936’da Bohr, çekirdeğin yapısını bir sıvı damlasıyla, örneğin bir yapraktan sarkan yağmur damlasıyla karşılaştırdı. Burada çekim kuvveti, su moleküllerini bir arada tutmaya çabalayan yüzey gerilimi kuvvetiyle mücadele etmektedir. Sıvıya sadece birkaç molekülün ilâve edilmesi onu kararsız hale getirir. Büyüyen damlacık titreşmeye başlar, yüzey gerilimi artık kütleyi yaprağa yapışık tutamaz ve bütün nesne düşer.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Abonelik için e-posta yazmalısınız. Yorumda html etiketleri kullanabilirsiniz.

Gönderen: sonsuz -->

Kategori: Bilim, Felsefe - Etiketler:, , , , , ,