Maxwell Denklemleri

Modern fiziğin dönüm noktalarından biri olan Maxwell’in dört denklemi, evrensel kütleçekim kuramından sonraki en önemli gelişme kabul edilir. Bu denklemler elektrik ve manyetik alanların aslında bir paranın iki yüzü gibi olduklarını ortaya koyar. Her iki alan da gerçekte aynı olgunun -elektromanyetik dalganın- farklı dışavurumlarıdır.

Ondokuzuncu yüzyılın başlarında deneyciler elektrik ile manyetizmanın birbirine dönüştürülebildiğini görmüşlerdi. Ama bütün elektromanyetizma konusu dört denklemle ifade ederek modern fizikteki en önemli başarılardan birini gerçekleştiren kişi James Clerk Maxwell oldu.

Elektrik ve manyetik kuvvetler, elektrik yüklü parçacıkları ve mıknatıslar etkiler. Değişen elektrik alanı bir manyetik alan, değişen manyetik alan da bir elektrik alanı yaratır. Maxwell her ikisinin de aslında tek bir olgudan, hem elektriksel hem de manyetik özellikleri olan elektromanyetik dalgadan çıktığını açıklamıştır. Maxwell elektromanyetik dalgaların boşluktaki hızını hesaplamış ve ışığın hızıyla aynı olduğunu göstermiştir. Başka çalışmalarla birleştiğinde bu bulgu, ışığın da aslında ilerleyen bir elektromanyetik çalkalanma olduğunu doğrulamıştır. Elektromanyetik alanların uyguladığı elektromanyetik kuvvet, Evren’deki dört temel kuvvetten biridir.

Maxwell dönemin tüm biliminsanlarını şaşırtarak, elektromanyetik olguların hepsini hepi topu dört temel denklemle betimlemeyi başardı. Bu denklemler günümüzde öylesine ünlüdür ki artık tişörtlerde bile yer alıyorlar. Altlarında da “ve Tanrı ışığı yarattı” yazıyor. Bugün elektromanyetizmayı tek bir olgu olarak düşünebiliyoruz ama ortaya atıldığı dönemde bu radikal bir fikirdi ve tıpkı bugün kuantum fiziğiyle kütleçekiminin birleştirilmesinin önemi kadar önem taşıyordu.

Einstein, Maxwell’in fikirlerini alıp kendi görelilik kuramına dahil etmiştir. Einstein’ın denklemlerinde manyetizma ile elektrik, aynı olgunun farklı referans çerçevelerinden bakan gözlemciler tarafından görünüşleridir. Bu açıdan, elektrik ve manyetik alanların bir ve aynı şey olduğunu nihai olarak gösteren kişi Einstein’dır denebilir.

Yorum Durumu: Yorum yok --- Kategori: Bilim --- Etiketler:, , , , , , , ---

Freudcu Bilinçdışı

Psikologlar uzun zamandır bilinçlilikle değil, tersiyle ilgilenmektedir. Kimileri ön-bilinç ve bilinçdışı arasında bir ayrım olduğunu düşünür.

Ön-bilinçteki fikirler, arzular ve istekler çok zorlanmadan bilince taşınabilir. Aslında, tedavinin amacı karanlık, bilinemeyen bilinçdışındaki şeylerin ön-bilince ve sonra da bilince taşınmasıdır. Kendinin farkında olmak, esasen tedavinin en önemli kısmıdır: Yani, kişinin neden belli bir şekilde davrandığının farkına varması ya da bilincinde olmasıdır. Analizciler rüya analizleriyle, dil sürçmeleriyle ve serbest çağrışımla, hastalarına bilinçdışına bir göz atma fırsatı yakayabileceklerine inanırlar.

Yorum Durumu: Yorum yok --- Kategori: Psikoloji --- Etiketler:, , , ---

Bilinç Nedir?

Bizler çoğu zaman kendimizin, bedenimizin, duyularımızın ve düşüncelerimizin farkındayızdır. Bilincin yerinde olması demek, bir ölçüde kontrollü düşünce ya da gözlemle algılamak ya da dikkat etmek demektir. Yani, farkında, uyanık, tetikte olmaktır.

Etrafındaki dünyaya yanıt verebilecek yetenekte görünen her canlı için bilinçli denebilir: uyanık ve canlıdır; kendinin bilincindedir ve kendinin farkındadır. Bazı yorumcular, düşünceyi düşünmek ya da algıyı algılamak demek olan ulaşılabilir bilinç ile şeylerin niteliği hakkında fikirleri ya da hayalleri olmak anlamındaki olgusal bilinç arasında ayrım yaparlar. Zihinde ya da beyinde gelişen ve ulaşamadığımız olaylara bilinçdışı olaylar denir. Ancak, bilinçlilik dile ya da yalnızca kendinin farkında olmaya bağlı değildir. Örneğin, müziğe daldığımızda kendimizi unutabiliriz; ama bu fiziksel olarak kopmuş olmak demek değildir.

İnsanlar uyku, madde ya da hastalık nedeniyle bilinçli olmadıklarında bu tanımı yapmak, bize muhtemelen daha kolay gelecektir. “Kendinden geçmiş” ya da “kendinde olmayan” insanlardan bahsederiz. Beyni araştıran ve “bilincin yerini” belirlemeye çalışan bilim insanları örneğin beyin hasarı gibi bilincin belli alanlarında belli kayıplara yol açabilir olduğunu keşfetmiş ama bilincin kendini ortadan kaldırmadığı için henüz yerini bulamamışlardır. Fiziksel hasarlar ve beyin kimyası bilinci etkilediğine göre fiziksel bir neden olduğunu düşünürler.
(daha&helliip;)

Yorum Durumu: Yorum yok --- Kategori: Psikoloji --- Etiketler:, , ---

Pi Günü

Pi Günü, ünlü matematik sabiti pi sayısı anısına özel kabul edilmiştir ve her yıl 14 Mart’ta kutlanmaktadır. Bunun sebebi ise Amerikan tarih formatında bu günün 3/14 olarak geçmesi ve bunun pi sayısının en yaygın kullanımını anımsatmasıdır.

Pi Günü’nün bilinen ilk resmi ya da büyük ölçekli kutlanması Larry Shaw ve diğer çalışanlar ile birlikte tarafından 1988’de, Shaw’ın fizikçi olarak çalıştığı, San Francisco Exploratorium’da gerçekleşmiştir.

12 Mart 2009’da ABD Temsilciler Meclisi, 14 Mart 2009 tarihini Ulusal Pi Günü ilan etti.

2010 Pi Günü için Google, “Google” sözcüğünü çemberler ve pi sembolü içeren çizimlerle şekillendirerek ana sayfasında yayınladı.

Yorum Durumu: Yorum yok --- Kategori: Denemeler, Gündem --- Etiketler:, , ---

Sonsuzluk

Sonsuzluk ne kadar büyüktür? Bunun en basit cevabı, sonsuzluğun çok ama çok büyük olduğudur. Sonsuza doğru uzanan sayı doğrusunu düşünün. Aklınıza en büyük hangi sayı gelirse, her zaman ondan bir büyük sayı vardır.

Bu geleneksel sonsuzluk anlayışıdır, sayılar sonsuza dek uzar gider. Matematikçiler sonsuzluğu genelde ince eleyip sık dokumadan kullansalar da sanki herhangi bir sayıymış gibi davranmamak gerekir. Zira bir sayı değildir sonsuz.

Alman matematikçi Georg Cantor bizi çok farklı bir sonsuzlukla tanıştırdı. Dahası bunu yaparken modern matematiğin büyük bir kısmına yön veren bir kuram oluşturdu.

Cantor özetle, dehasını kullanarak, reel sayıları 0 ile 1 arasına yerleştirme konusunda her türlü girişimin hüsranla sonuçlanacağını ispatladı.

Yorum Durumu: Yorum yok --- Kategori: Bilim --- Etiketler:, , , ---

Barok

16. Yüzyılda, arka planda sürüp gitmekte olan dini çalkantılar karşısında Avrupa sanatı bir kez daha değişti. Barok sanat, Roma Katolisizminin imajını güçlendirmek için seçilen maksatlı bir araç olarak gelişti. Geniş bir üslup yelpazesini içinde barındırırken, duygu, dinamizm ve dramayı ve ek olarak bilhassa resimde, ışık ve tonları resmetmek için yeni metotları bir araya getirdi.

Reform ve matbaanın keşfinden sonra yayılan protestanlığa tepki olarak katolikler dini bölünmeyi durdurmak ve protestanların yönelttiği suçlamaları temize çıkarmak için Katolik Kilisesinin önde gelenleri mümkün olan en çok sayıda insana ulaşabilmek ve onları etkileyebilmek adına çok sayıda eser siparişi verdi.

Trento Konsili, Roma Katolik kilisesi adına sipariş edilen eserlerin anlaşılabilir, açık ve net bir dini içeriğe sahip olması gerektiğini belirledi. Roma Katolisizminin promosyon malzemesi olarak ortaya çıkan Barok döneme ait ilk eserler, onlara bakanlarda empatik ve düşünceli bir tefekkür oluşturması beklentisiyle ayrıntılı betimlemeler, güçlü bir ışık ve duygusallık içeriyordu. Sanatçılar, sınırları önceden belirlenmiş bir tarzda, gösterişli ve maharet dolu illüzyon teknikleri sergileyerek çalışmaya başladılar. Heykelde ve resimde, hareket hissi ve enerji hakimdi. Buna ek olarak, resimde, dramatik efektleri güçlendirmek için ışık ve gölgede sert kontrastlar kullanılıyordu.

Barok Sanat daha sonra Katolik Kilisesinin ötesine geçerek önce kraliyet ailesine sonra aristokrasiye ulaştı. Avrupa’nın bir çok bölgesine yayılarak Barok Sanatım takipçileri ve değişik tarzda eserleri yaygınlaştı. Akla ve duygulara hitap eden Barok sanat, İtalya, Fransa ve İspanya’da görkemli, çarpıcı, duygusal tepkiler uyandıracak bir şekilde icra edilmeye devam etti.

Barok sanatın geliştiği her yerde, sanatçıların toplumdaki önemi arttı. Kendilerinden önce çok az sanatçıya nasip olan bir saygı gördüler. İnsanları hayrete düşürmek ve düşüncelerini etkilemek amacıyla yapılmaya başlanan sanat, kısa sürede, neredeyse bütün bir kıtada en rağbet gören moda haline geldi.

Yorum Durumu: Yorum yok --- Kategori: Sanat --- Etiketler:, , , , , ---

de / da eki ve yazım kuralı

Bugünlerde sosyal medyada sıkça karşıma çıkan bir durumu kısaca belirtmek istedim. Bunun sebebi insanlara biraz da olsa yardım etmek amaçlı, özellikle özlü söz, atasözü gibi yazmaya çalışanlara.

Cümleden “de”yi çıkardığınızda anlam bozuluyorsa bitişik yazmalısınız; bozulmuyorsa -ama belki biraz değişiyorsa- ayrı yazmalısınız.

Aslında kural bu kadar basit. Dahi anlamını falan karıştırmaya gerek yok. Çok kitap okuduğunu, çok yazdığını belirtenler özellikle dikkat ederse kendileri için daha olumlu sonuçlar doğuracaktır.

Yorum Durumu: Bir yorum --- Kategori: Denemeler, Kısa Devre --- Etiketler: ---