Marksizm ve Özgürlük

“Özgürlük ve zorunluluk” arasındaki ilişki sorunu Aristoteles tarafından da bilinmekteydi ve Ortaçağ uleması tarafından bitip tükenmezcesine tartışılmıştı. Kant, bunu, çözülmez bir çelişki olarak sunulan ünlü “çatışkılarından” biri olarak kullanmıştı. 17. ve 18. yüzyıllarda bu sorun beklenmedik bir anda matematikte ortaya çıkıverdi; kumara ilişkin şans teorisi olarak. Özgürlük ve zorunluluk arasındaki diyalektik ilişki kaos teorisinde yeniden su üstüne çıktı. Karmaşık dinamiği araştıran Amerikalı fizikçi Doyne Farmer şu yorumda bulunuyor: Felsefi düzeyde, özgür iradeyi determinizmle bağdaştırmayı mümkün kılan bir tarzda tanımlamak bana işe yarar bir tarz olarak görünmüştü. Sistem deterministtir, ama bir sonraki adımda ne olacağını söyleyemezsiniz. Aynı zamanda hep, dünyadaki önemli sorunların, yaşamda ya da zekâda örgütlenişin oluşumuyla bir ilişkisi olması gerektiğini hissetmiştim. Ama bunu nasıl inceleyecektiniz? Biyologların yaptıkları çok tatbiki ve spesifikti; kimyacılar bunu yapmıyorlardı; matematikçiler buna hiç değinmiyorlardı, ve fizikçilerin de yapmadıkları bir şeydi. Kendi kendine örgütlenişin kendiliğinden ortaya çıkışının hep fiziğin bir parçası olması gerektiğini hissetmiştim. Burada madalyonun iki yüzü vardı. Burada, rastlantısal olarak ortaya çıkan düzen vardı ve hemen ardından bir adım ilerisinde, altta yatan kendi düzeniyle birlikte rastlantısallık.[22]

Diyalektik determinizmin mekanik yaklaşımla, hele kadercilikle hiçbir ortak yanı yoktur. İnorganik ve organik maddeye hükmeden yasalarla aynı biçimde insan toplumunun evrimine hükmeden yasalar da vardır. Tarih boyunca gözlemlenebilecek olan yapılar hiç de rastlantı sonucu olan şeyler değildir. Marx ve Engels, bir toplumsal sistemden diğerine geçişin son tahlilde üretici güçlerin gelişimi tarafından belirlendiğini açıklamışlardı. Verili bir sosyoekonomik sistem artık üretici güçleri geliştirme yeteneğini yitirdiğinde zemini devrimci bir dönüşüm için hazırlayarak bir krize girer. Bu hiç de tarihte bireylerin rolünün yadsınması değildir. Daha önce de söylediğimiz gibi, insanlar kendi tarihlerini yaparlar. Ne var ki, insanoğlunu, kendi geleceğini bütünüyle kendi iradesi temelinde belirleyebilen “özgür etken” olarak hayal etmek ahmaklık olurdu. İnsanoğlu kendisini kendi iradesinden bağımsız olarak oluşan –ekonomik, toplumsal, politik, dini ve kültürel– koşullara dayandırmak zorundadır. Bu anlamda, özgür irade düşüncesi anlamsızdır. Tarihte bireyin rolüne ilişkin olarak Marx ve Engels’in gerçek tavrı, Kutsal Aile’deki şu pasajda görülmektedir: Tarih hiçbir şey yapmaz, “uçsuz bucaksız bir zenginliğe sahip değildir”, “hiçbir mücadele yürütmez”. Tüm bunları yapan, tüm bunlara sahip olan ve tüm bu mücadeleleri yürüten, insandır, gerçek, yaşayan insan; “tarih”, tıpkı geçmişte olduğu gibi bugün de, insanı kendi amaçlarına ulaşmak için bir araç olarak kullanan, insanın dışında bir şey değildir; tarih kendi amaçlarının peşinden koşan insanın faaliyetinden başka bir şey değildir.[23]

İnsanların kendi yazgılarını değiştirmekten aciz, sadece kaderin kör kuklaları olmaları söz konusu değildir. Bununla birlikte, Marx ve Engels’in yazdığı gerçek dünyada yaşayan gerçek insanlar, içinde yaşadıkları toplumun üstünde durmazlar ve duramazlar. Hegel bir keresinde, “çıkarlar insanların yaşamını yönetir” demişti. Bilinçli ya da değil, tarih sahnesindeki tekil aktörler eninde sonunda toplum içindeki özel bir sınıfın ya da grubun çıkarlarını, düşüncelerini, önyargılarını, ahlâkını ve amaçlarını yansıtırlar. En üstünkörü bir tarih okumasında bile bunun kanıtı kendiliğinden ortaya çıkar. Buna rağmen, “özgür irade” yanılsaması inatçıdır. Alman filozof Leibniz, manyetik bir ibrenin, eğer düşünebilseydi, Kuzeye yönelmesinin nedeninin hiç şüphesiz öyle yapmayı tercih edişi olduğunu tasavvur edeceğini söylemişti. 20. yüzyılda Sigmund Freud, insanların bütünüyle kontrollü olduğu –bu kontrolü sağlayan şey bizzat onların kendi düşünceleri bile olsa– önyargısını düpedüz yıktı. Freudcu dil sürçmesi olgusu, rastlantı ve zorunluluk arasındaki diyalektik ilişkinin mükemmel bir örneğidir. Freud konuşma dilimizdeki yanlışların sayısız örneğini verir; “unutkanlık” ve diğer “kazalar” birçok durumda hiç kuşkusuz çok daha derin psikolojik süreçleri açığa vururlar. Freud’un sözleriyle: Ruhsal kapasitemizin belli yetersizliklerinin ... ve istem dışı gerçekleşen bazı işleyişlerin, psiko-analitik incelemeye tâbi tutulduğunda oldukça güdülenmiş oldukları ve bilinmeyen güdülerin bilinci aracılığıyla belirlendikleri kanıtlanır.[24]

İnsan davranışlarının hiçbirinin rastlantısal olmadığı, Freud’un yaklaşımının temel ilkelerinden biriydi. Günlük yaşamın küçük hataları, rüyalar ve aklen hasta insanların ilk bakışta anlaşılmaz semptomları “rastlantısal” değildir. Tanımı gereği, insan aklı bilinçsiz süreçlerin farkında değildir. Psikanaliz açısından, bilinçsiz güdüler ne kadar derindeyse, insanın o ölçüde onların farkında olmayacağı da o kadar açıktır. Freud, bilinçli aklın aptalca yanlışlar ya da rastlantılar olarak kendisinden uzaklaştırdığı davranış öğelerinde bu bilinçsiz süreçlerin kendilerini dışa vurduğu (ve bu nedenle de incelenebileceği) genel ilkesini vaktinden evvel kavramıştı. Özgürlüğü kazanmak mümkün müdür? Eğer “özgür” eylem ile kastedilen, nedeni ya da belirleyeni olmayan bir şeyse, çok açıkça söylemeliyiz ki, böyle bir eylem hiçbir zaman varolmamıştır ve varolmayacaktır. Böylesi hayali “özgürlük” tümüyle metafiziktir. Hegel, gerçek özgürlüğün zorunluluğun farkına varılması olduğunu açıklamıştı. İnsanlar doğaya ve topluma hükmeden yasaları anladıkları ölçüde bu yasalara hükmetme ve onları kendi yararları için kullanma durumunda olacaklardır. İnsanlığın özgürleşebileceği gerçek nesnel temel, sanayinin, bilimin ve tekniğin gelişimi tarafından atılmıştır. İnsanın özgür gelişiminden ancak –üretim araçlarının uyumlu bir biçimde planlandığı ve bilinçli bir şekilde kontrol edildiği– akılcı bir toplumsal sistemde gerçekten söz edebilir olacağız. Engels’in sözleriyle, bu, “insanlığın zorunluluk âleminden özgürlük âlemine sıçrayışı”dır.

* Uncertainty principle, Türkçeye belirsizlik ilkesi olarak çevrilmiştir, ama daha tam bir çeviri kesin olmayış, kesinsizlik ilkesidir. Keza indeterminacy kavramı Türkçe belirsizlik kavramına daha yakındır, ki yazarlar kimi yerlerde uncertainty yerine indeterminacy kavramını kullanmaktadır. Bu nedenle, Türkçedeki bilimsel metinlerin aksine biz burada, uncertainty kavramını kesinsizlik olarak ve indeterminacy kavramını da belirsizlik olarak çevirdik. (ç.n.)

[1] I. Asimov, New Guide to Science, s.375. [Bilim Rehberi, e Y., 1986, s.540]
[2] D. Bohm, Causality and Chance in Modern Physics, s.86 ve 87.
[3] T. Ferris, The World Treasury of Physics, Astronomy, and Mathematics (Fizik, Astronomi ve Matematiğin Hazineleri), s.103 ve 106.
[4] E. J. Lerner, The Big Bang Never Happened (Büyük Patlama Asla Olmadı), s.362-3.
* Düşünce deneyi: Bilimcilerin bir görüşü kanıtlamak ya da çürütmek amacıyla, denemeye bile
gerek duymadıkları ya da eldeki teknolojinin yetersizliğinden ötürü ancak düşünsel olarak
tasarladıkları hayali deneyler. (ç.n.)
** Geiger sayacı: Radyoaktif elementlerin bozunumunu saptayan ölçüm cihazı. (ç.n.)
*** Limbo: Vaftiz edilmeden ölen çocuklarla, İsa’dan evvel yaşamış olanların ruhlarının
bulunduğu yer, istenmeyen veya unutulmuş kişi ya da şeylerin gönderildiği yer ya da içinde
bulundukları durum.(ç.n.)
[5] LCW, cilt14, s.55. [bkz. Materyalizm ve Ampiryokritisizm, Sol Y., Nisan 1988, s.49-50]
[6] T. Ferris, age, s.95-6.
[7] Spinoza, Ethics, s.8. [Törebilim, İdea Y., 1996, s.52-53]
[8] aktaran: I. Stewart, Does God Play Dice?, s.10-12.
[9] Engels, The Dialectics of Nature, s.289-90. [Doğanın Diyalektiği, s.239-240]
[10] D. Bohm, Causality and Chance in Modern Physics, s.20.
[11] J. Gleick, Chaos, Making a New Science, s.124. [Kaos, Yeni Bir Bilim Teorisi, s.145]
[12] D. Bohm, Causality and Chance in Modern Physics, s.X ve XI.
[13] D. Bohm, Causality and Chance in Modern Physics, s.50-1.
[14] B. Hoffmann, The Strange Story of the Quantum, s.152.
[15] D. Bohm, Causality and Chance in Modern Physics, s.25 ve 24.
[16] Hegel, Philosophy of Right, s.10. [Hukuk Felsefesinin Prensipleri, Sosyal Y., Kasım 1991, s.29]
[17] MESW, cilt 3, s.338-9. [Seçme Yapıtlar, cilt 3, Sol Y., Aralık 1979, s.413]
[18] MESC, Marx’tan Kugelmann’a, 17 Nisan 1871, s.264. [Seçme Yazışmalar, cilt 2, s.47]
[19] MESC, Engels’ten Starkenburg’a, 25 Ocak 1894, s.467. [Seçme Yazışmalar, cilt 2, s.298]
[20] Engels, The Dialectics of Nature, s.17 ve 304. [Doğanın Diyalektiği, s.27 ve 251]
[21] Engels, Anti-Dühring, s.32. [Anti-Dühring, s.73]
[22] aktaran: J. Gleick, Chaos, s.251-2. [Kaos, s.298-299]
[23] Marx ve Engels, Collected Works, cilt 4, s.93, bundan sonra MECW olarak anılacak. [bkz. Kutsal Aile, Sol Y., Mart 1994, s.129]
[24] Freud, The Psychopathology of Everyday Life, s.193. [Günlük Yaşamın Psikopatalojisi, Payel Y., Ağustos 1996]

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır. (Üyelik için, Davetiye maili almak isterseniz mail adresinizi ekleyin)
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd><img><hr><u><blockquote><sup><sub>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.
  • Kolay link ekleyebilirsiniz. Örnek site içi arama linki için [s: aranacak kelime]

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
Spamları engellemek için denetlenmektedir. Lütfen soruyu yanıtlayınız.
İçeriği paylaş