1. Giriş

Çok derin bir tarihsel değişim döneminden geçiyoruz. Kırk yıl süren emsalsiz ekonomik büyüme döneminin ardından, piyasa ekonomisi kendi sınırlarına ulaşıyor. Tüm barbarca suçlarına rağmen kapitalizm, doğuş döneminde üretici güçleri devrimcileştirmiş, böylece yeni bir toplumsal sistemin temellerini döşemişti. Birinci Dünya Savaşı ve Rus Devrimi, kapitalizmin tarihsel rolünde kesin bir değişimin sinyallerini verdi. Kapitalizm üretici güçleri geliştiren bir araç olmaktan çıkıp, ekonomik ve toplumsal gelişmenin önünde muazzam bir engele dönüşmüştü. 1948-73 sürecinde Batıdaki yükselme dönemi, yeni bir şafağın habercisi gibi göründüyse de, nimetler bir avuç gelişmiş kapitalist ülkeyle sınırlıydı. İnsanlığın Üçüncü Dünyada yaşayan üçte ikisi için, kitlesel işsizlik, yoksulluk, savaşlar ve eşi görülmemiş bir sömürü tablosu hakimdi.

Kapitalizmin bu dönemi 1973-74 sözde “petrol krizi” ile son buldu. O günden bu yana, savaş sonrası dönemde erişmiş oldukları türden bir büyümeyi ve istihdam düzeylerini geri getirmeyi başaramadılar. İflâh olmaz bir çöküşe yakalanan her toplumsal sistem, kendisini kültürel çürümeyle ifade eder. Bunun yüzlerce görünüş biçimi vardır. Özellikle entelijensiya arasında, geleceğe ilişkin genel bir endişe ve karamsarlık hali yayılır. Daha dün kendinden emin bir biçimde insanın ilerlemesinin ve gelişiminin kaçınılmazlığından söz edenler, şimdi yalnızca karanlık ve belirsizlik görürler. İki korkunç dünya savaşına, ekonomik çöküşe ve savaş arası dönemin faşizm kâbusuna tanıklık eden 20. yüzyıl, sendeleye sendeleye sona doğru yürüyor. Bu felâketler kapitalizmin ilerici evresinin artık mazide kaldığına dair sert uyarılardı.

Kapitalizmin krizi hayatın her alanına yayılmış durumda. Söz konusu olan yalnızca ekonomik bir olgu değildir. Aynı olgu, spekülasyon ve çürümede, uyuşturucu kullanımında, şiddette, her tarafı saran egoizmde ve başkalarının çektiği acılara kayıtsızlıkta, burjuva ailenin parçalanmasında, burjuva ahlâkının, kültürünün ve felsefesinin krizinde yansımasını buluyor. Başka türlü nasıl olabilirdi ki? Krizdeki toplumsal sistemlerin belirtilerinden birisi, egemen sınıfın kendini artan ölçüde toplumun gelişimi önünde bir engel olarak hissetmesidir.

Marx, her toplumun egemen fikirlerinin egemen sınıfın fikirleri olduğuna işaret etmişti.
Burjuvazi en parlak dönemlerinde, uygarlığın sınırlarını genişleterek ilerici bir rol oynamakla kalmamıştı; aynı zamanda meselenin de bilincindeydi. Oysa şimdi sermayenin stratejistleri karamsarlığa gömülmüş durumda. Bu stratejistler, tarihsel olarak ölmeye yazgılı bir sistemin temsilcisi oldukları halde, gerçeği kabul edemiyorlar. Bugün burjuvazinin düşünce tarzına damgasını vuran belirleyici faktör bu ana çelişkidir. Lenin bir keresinde uçurumun kenarındaki bir insanın akıl yürütemeyeceğini söylemişti.

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır. (Üyelik için, Davetiye maili almak isterseniz mail adresinizi ekleyin)
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd><img><hr><u><blockquote><sup><sub>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.
  • Kolay link ekleyebilirsiniz. Örnek site içi arama linki için [s: aranacak kelime]

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
Spamları engellemek için denetlenmektedir. Lütfen soruyu yanıtlayınız.
İçeriği paylaş