POON LIM
KURTULMAYI NASIL BAÅžARDI?
İnsanlar bir dünya rekoru kırabilmek için her türlü tuhaf şeyi yapabiliyorlar.
Dünyanın en büyük pizzası. En uzun tırnak. Dişleriyle bir treni çekebilen adam. En gürültülü rock konseri. Vesaire, vesaire...
Yine de kimsenin kırmak istemeyeceğinden emin olduğum bir dünya rekoru daha var.
Rekoru elinde tutan kişi Poon Lim adlı bir adam. Atlantik okyanusunun güneyinde, bir cankurtaran botunun içinde tam 133 gün boyunca hayatta kalmayı başardı.
Öncelikle Poon hakkında biraz bilgi. Çin'in güney kıyısı açıklarındaki Hainan Adası'nda doğdu. Yirmi beş yaşına geldiğinde, İngiliz Ticaret Filosu'nun yardımcı kamarotu olarak S. S. Benlomond'da çalışmaya başladı. Güney Afrika'daki Cape Town'dan yola çıkıp Güney Amerika'daki
Alman Ginesi'ne (Surinam) giden geminin elli beş kişilik ekibinin parçasıydı.
Şu ana kadar anlattıklarımda olağandışı bir şey yok, bütün bunların İkinci Dünya Savaşı'nın en civcivli günlerinde geçiyor olması haricinde. Atlantik okyanusu Alman Nazi denizaltıları kaynıyordu. Kaçınılmaz olarak, 23 Kasım 1942 tarihinde, bir denizaltı Benlomond'u Brezilya'nın kuzey kıyısı açıklarında tespit etti ve üzerine bir torpido gönderdi.
Boom! Tam isabet! Yıllar sonra 'Amiral Battı' oynayanlar 'Denizaltımı batırdın' diye ağlayacaklardı.
Gemi hızla battığı için, Poon Lim ve diğerleri suya atladılar. Poon Lim'in üzerinde cankurtaran yeleği vardı ve batmakta olan gemiden yüzerek uzaklaştı. Islanan giysileri onu yavaşlattığı için, üzerindekiler! çıkarması gerekti. Bu akıllıca bir hareketti çünkü kazanları patlayan gemi suyun dibine gömüldü, bir daha görülmemek üzere.
Şimdi, zavallı Poon'un yerinde olduğunuzu düşünün bir. Atlantik Okyanusu'nun ortasında, cankurtaran sandalınız da olmadan başınızı suyun üzerinde tutmaya çalışıyorsunuz. Her yer karanlık, siz çırılçıplaksınız ve dört tarafınız uçsuz bucaksız deniz. Ne yapardınız?
Herhalde elinizden sadece bir mucize için dua etmek gelirdi. Poon Lim'in mucizesi gerçek oldu. Yani, bir bakıma. Poon, bir şişme bota rastlamak umuduyla suyu tarıyordu. Her dalgayla kendini suyun üzerinde yükselterek ilerlerde bir şey olup olmadığına bakıyordu.
Önce, içinde beş adam olan bir cankurtaran botu gördü. Bir Alman denizaltısı tarafından alındılar ama birkaç dakika sonra yeniden botlarına döndüler. Denizaltı ekibinden biri, suyun içinde mücadele eden Lim'i gördü. Yardım etmek yerine, silahım o yöne çevirip ateş ediyormuş gibi yaptı ve onu kaderine terk etti. Lim, dalışa geçen denizaltının doğruca cankurtaran botunun üzerine gittiğini anladı. Halk arasındaki deyişle, adamları biçip geçtiler. Lim'in bu konudaki şüpheleri kurtarıldığında doğrulanmış oldu (ve bu çok ama çok uzun vakit alacaktı) çünkü adamların hiçbiri kurtarılmamıştı. Ama durun!
Poon Lim hala Atlantik'te çıplak bir şekilde yüzüyordu! İki saat daha sürüklendikten sonra, yüz metre kadar ilerde bir cankurtaran botuna rastladı. Tabii ki ona doğru yüzdü ve içine atladı.
İki metre kare genişliğindeki bu bot, etrafında kereste bir çerçeve olan altı tane su geçirmez silindirden oluşuyordu. Ortadaki bir boşluğun iki yanında da birer metreden toplam iki metre uzunluğunda tahta çıkıntılar vardı. Botta kırk beş litrelik bir su deposu, bir miktar işaret fişeği ve bir el feneri vardı. Ayrıca bir kilo çikolata, beş teneke suyu alınmış süt, bir çuval arpa şekeri, bir şişe ıhlamur suyu ve bir kutu çok sert bisküvi buldu.
Kabul edelim ki botun lüks bir gemi olduğunu söylemek mümkün değil ve kurtulmak için bu yiyeceklerin depolanmasının gerekli olduğuna kanaat getirmiş kişi gerçekten aklını kaçırmış olmalı. Lim, kahvaltı ve akşam yemeğinde birkaç yudum su ve ikişer bisküvi ile kendini sınırladığı takdirde en azından bir ay boyunca hayatta kalabileceğini hesapladı.
Başlangıçta, Poon Lim'in umudu vardı. Birkaç kez neredeyse kurtarılıyordu. Çetin sınavın yedinci gününde, geçmekte olan bir geminin dikkatini çekebilmek için çılgınca çabaladı. Mürettebat kendisini fark etsin diye işaret fişeklerinden birini yaktı. Onu fark ettiler de ama Çinli olduğunu görünce ölüme terk ettiler. Evet, geminin tek yaptığı bu oldu; geçip gitti. (Neden Barry Manilow'un 'Biz farklı yönlere giden iki ayrı gemiyiz' şarkısını söylediğini duyar gibi oluyorum?)
Daha sonra altı veya yedi devriye uçağının üzerinden geçtiğini fark etti. işaret fişeği kalmadığı için, dikkatlerini çekebilmesi zordu. Yine de bir şekilde bunu başardı. Etrafında dönen bir uçak, yeri işaretlemek için bir teneke yağ kutusu bıraktı ve uzaklaştı. O gece şiddetli bir fırtına çıkınca Lim de uzaklara sürüklendi haliyle. Uçaklar onu aramak için geri dönmediler.
Poon Lim, daha uzun süre denizde kalacağını anlamıştı. Pes edip ölmeyi de seçebilirdi ama bunun yerine becerilerini ve sınırlı imkanlarını kullanarak hayatta kalmaya karar verdi.
Botta bulunan iki geniş çuval bezini, kendisini kızgın güneş ışınlarından koruyacak bir çatı olarak kullandı. Çıplak olduğunu unutmayın. Çadır bezini, yağmur suyunu toplayacak şekilde biçimlendirdi ve topladığı suyu kırk beş litrelik deponun içinde biriktirdi. El fenerini parçalayıp, içindeki zembereği bir balık oltası olarak kullandı. Botu bir arada tutan çivilerden bazılarını dişleriyle söküp (Aa!) başka oltalar yapmakta kullandı. Daha sonra, sıkı kenevir ipini kullanarak kaba bir balık ağı hazırladı. Botta oluşan midyeleri de yem olarak kullandı.
Her şey yolunda gittiği takdirde, hayatta kalmak için gerekli teçhizata sahipti. Artık tek yapması gereken bir şeyler yakalamaktı.
Yakaladığı ilk balığı, içinde kalan bisküvileri tuttuğu teneke kutuyla ikiye böldü. Balığın yarısını yedi, diğer yansım ise bir sonraki öğününü avlarken yem olarak kullanmak amacıyla ayırdı. Balık tutup, bunları kendi kurduğu ipin üzerinde kurutmayı sürdürdü. Kurutulmuş balık hazırlıyordu.
Balık avlama denemelerinin birinde, işler hesapladığı gibi yürümedi. Ağa takılan balık bir köpekbalığıydı. Elbette Jaws gibi bir şey değildi ama bir metre kadardı ve aynı ölçüde korkutucuydu. Köpekbalığını botun içine çekti. Hayvanın saldıracağını düşünerek, kollarını çuval beziyle kaplamıştı. Köpekbalığı bota girdikten sonra gerçekten de saldırdı. Poon Lim kısmen dolu su bidonuyla kafasını ezerek öldürdüğü köpekbalığının içini açtı ve iç organlarındaki kanı emdi.
Bir süre sonra, gökyüzünde martıların uçtuğunu fark etti. Bu yüzden, karaya yaklaştığını düşündü ama sizin de bildiğiniz gibi daha haftalarca sürüklenmeye devam edecekti. Balık stoku azalmaya başladığında, Klim kuşlardan birini yakalamaya karar verdi. Denizden topladığı yosunla bir kuş yuvası yaptı. Ölü balıklardan bazılarını yuvanın yanına koyarak kuşları çekebileceğini düşündü. Şanssız bir kuş, balık yemek için indiğinde, Poon Lim onu yakaladı. Kuş onu biraz tartakladı ama mücadeleyi kazanan Lim oldu.
Sonunda kara göründü. Artık güvende miydi? Elbette hayır. Amazon ormanlarının açığında ilerliyordu. Bu bölge, herhangi bir insanın yürüyerek geçmesi için fazla zorluydu. Ayrıca dev yılanlara ve başka yırtıcı hayvanlara yem olma riski vardı. Elindeki en iyi silah, teneke kaptan yaptığı kör bıçak olduğundan, Lim botla ilerlemeye devam etmenin en doğrusu olacağına karar verdi.
Botuyla yola devam etti.
5 Nisan 1943'te (yalnız geçen 130 günün sonunda) ufukta bir balıkçı teknesi göründü, işaretini fark eden tekne ona doğru geldi. Balıkçı teknesindeki üç Portekizli denizci Lim'i gemilerine aldılar. Lim, bir şekilde güçlü Amazon Nehri'nin ağzına kadar gelmişti. Ona ikram edilen su ve fasulyeyi büyük minnettarlıkla kabul ettiğinden şüpheniz olmasın. Ancak, Lim'i hemen limana götürmediler. Zavallı Poon Lim, balık avının sona ermesini beklemek zorunda kaldı. Böylece, karaya ulaşması üç gün daha gecikti. Onu, Brezilya'daki, Belem adlı bir İngiliz sömürgesine götürdüler.
Yolculuğun izlerini silmek için dört hafta boyunca hastanede tedavi gördü. Aslında vücudu iyi durumdaydı. Sadece on beş kilo kaybetmişti. Pek iştahı yoktu ve uzun süre sadece süt içebildi. Bacakları güçsüzleşmişti ama yardım olmadan yürüyebiliyordu. Tabii, güzelce de bronzlaşmıştı!
İngiliz konsolosu, Miami ve New York üzerinden İngiltere'ye dönmesini ayarladı. Miami'de olduğu sırada, Çince tercüman aracılığıyla kurtuluş hikayesini anlattı. ABD Deniz Kuvvetleri, hayatta kalma başarısından o kadar etkilenmişti ki, yaşadıklarını yeniden canlandıran kısa metrajlı bir belgesel film bile hazırladılar. Bu filmi eğitim amaçlı kullanıyorlardı ama Poon Lim donanmaya katılmak istediğinde, düz taban olduğu için geri çevrildi! Herhalde Deniz Kuvvetleri'nin bürokratları, denizde yaşamak için öngördükleri asgari gereklilikleri karşılayamayacağını düşünmüşlerdi.
16 Temmuz 1943 tarihinde, New York'ta bulunduğu sırada, İngiliz İmparatorluk Madalyası ile ödüllendirildiğini öğrendi. Savaş kahramanları için verilen en önemli sivil nişan olan bu madalyayı bizzat Kral VI. George'dan almak üzere yeniden İngiltere'ye davet ediliyordu.
Çalıştığı şirket, elbette böyle bir reklam fırsatını kaçıramazdı. Ben Yolcu Gemisi Şirketi, ona ünlü şirket hediyesini takdim etti: Doğru tahmin ettiniz, altın bir saat!
Poon Lim, savaş sona erdiğinde Amerika Birleşik Devletleri'ne göç etmeye karar verdi. Ne yazık ki, 105 kişilik Çinli göçmen kontenjanı dolmuştu ve vatandaşlık başvurusu kabul edilmedi.
Ama o ünlü bir savaş kahramanıydı, düz taban olsa da. Başkan Harry Truman'ın 27 Temmuz 1949'da imzaladığı 178 numaralı Özel Yasa ile "Poon Lim'in ABD'ye kabulüne ve kendisine kalıcı oturma hakkı verilmesine" olanak sağlandı.
Poon Lim'e, bir cankurtaran botuyla denizde en uzun süre hayatta kalma rekorunun kendisine ait olduğu söylendiğinde, sakince "Umarım kimse bu rekoru yeniden kırmak zorunda kalmaz" yanıtını verdi.
Bence de.
Yazıcı-dostu sürüm
Arkadaşına gönder- 1163 defa okundu

Sibel Atasoy

"hayatta kalma" sadece bir
"hayatta kalma" sadece bir dürtü olmasa gerek.
bu hikayede baÅŸka bir ÅŸey var.
sadece dürtüsel bir şey olsaydı bu şekilde çok kişi hayatta kalabilirdi.
dürtüyle birlikte seyreden inanç olabilir mi acaba?
hayatta kalacağına inanmak.
inanç ve dürtü birlikteliği..
yalnızca sesli düşündüm.
Bütün dürtüler herkese
Bütün dürtüler herkese homojen olarak dağılmamıştır.
hayatta kalacağına inanmayan kişide zaten hayatta kalma dürtüsü olmaz
o inanç yani o umut bu dürtünün bir parçasıdır zaten
Sadece dürtüde yetmez tabi çevresel ve biyolojik birçok faktörde girer devreye
Farklı açıdan bakılırsa....
Verilen mücadelelerin hepsi hayatta kalabilmek için etkendir elbette.Ama birde ne zaman son bulacağını bilmediğimiz bir ömür süreci vardır.Ne kadar yaratıcı düşünüp , tüm şartları zorlarsanız da,eğer yaşam süreciniz dolmuşsa ne umut , ne dürtü nede biyolojik etkenler kurtarıcı olmayacaktır.Bu gibi durumlarda yapılan, bilinmeyen ömür sürecini şartları ve imkanları zorlayarak kendimizce uzatmaya çalışmaktır.
hayatta kalmak meselesi ve kadercilik
sevgili narin...
oldukça kaderci bir yaklaşım görüyorum yazdıklarınızda.
ne yaparsak yapalım ömrün sonu gelmişse boş hepsi der gibi..
yarın ne olacağını bilmiyoruz ya da yarına kadar uzanmayalım biraz sonra bile ne olacağını bilmiyoruz.
bu bilinmezlik ürkütücü mü?
bence keyifli...
düşünün milyonlarca ya da milyarlarca olasılık var önümüzde.
pat birini seçiveriyoruz.
seçince bitmiyor olasılıklar.
kocaman bir deniz gibi:)
o son dediğimiz şeyi de belki seçimlerimizle yölendiriyoruzdur kimbilir!
ya da nasıl desem hayatta kalmaya dair inançlarımızı kaybettiğimiz ciddi bir nokta olabilir mi yaşamda?
hani kırılma noktası gibi bişey...
Bu söylediklerimi dinsel inançları ya da başka inançları hiçe sayma çabası olarak görmemeniz için Muhammed'in çok ilgimi çeken bir sözünü hatırladım hemen onu yazmak istiyorum şimdi.
Ailesine (atasına)sevgi ve saygı gösteren onları düşkün zamanlarında koruyup kollayan kişinin ömrünün uzayağını söylüyordu. Bir başka kaynak ömrünün bereketinin artacağını söylüyordu. Çevirilerden doğan bir sıkıntı olsa bile ömür dediğimiz sınırı çizilmiş şeyle ilgili olarak söylenmiş bambaşka bir şey ve belki de başka bir açılım bu...
sevgiler:)
homojenize derken? bu
homojenize derken?
bu dürtüleri kim dağıtmış bize enkiman?
Sizi anlıyorum lilith :)
Aslında öyle görülsede öyle değil anlatmak istediğim :)))bazıları keşke yaşamımda neler olacağınıönceden bilseydim der.Ben demem yaşayarak görmek isterim, çünkü yaşamı heyecanlı yapan o bilinmezliktir.İzlenmiş filmi tekrar izlemek gibi birşey bana göre yaşamda olup biteceklerin önceden bilinmesi,bu da heyecansız bir yaşam demektir.
"ya da nasıl desem hayatta kalmaya dair inançlarımızı kaybettiğimiz ciddi bir nokta olabilir mi yaşamda? " demişsiniz...İnancınızı kaybettiğiniz zaman kaderciliği kabullenmiş olmuyormusunuz?Nasıl olsa yaşayacağım kaçınılmaz son deyip hiçbirşey yapmadan öylece beklemek...Ben diyorum ki, bizi bekleyen bir son var ama o sonun ne olduğunu bilmiyoruz,olayları yaşarken (hayati mesele taşıyan konularda).Ölümde olabilir, yaşamda olabilir neticesi...Bizim yaptığımız şey daha doğrusu kaderci bir düşünceye sahip değilsek, sonu ne olursa olsun mücadeleden vazgeçmemektir.Kendi tabirimlede bu mücadele, ömrü uzatmak içindir...Nasılsa öleceğiz diyerek doktora gitmeyelim hastalanınca olurmu böyle birşey olmaz elbette.Bana göre ölümdür kader,diğer yaşananlar tercihlerimizle hayatımızı yönlendirmektir...
ben de sizi anlıyorum:)
anlamak da anlaşılmak da güzel bir deneyim:)
sevgiyle:)
Yeni yorum gönder