Tap ve İste
Küçük bir çocuğun denize düştüğünü görünce hemen atlayıp onu kurtarmaya çalisirsiniz. Bu davranisiniz erdemli bir davranistir. Yüzme bilmiyorsaniz siz de bogulabilirsiniz. Üstünüzdeki yeni elbise sirilsiklam olur. Içi para dolu cüzdaniniz denizin dibine düsebilir. Hiç degilse üsütüp hastalanabilirsiniz. Su halde erdeme uygun olan bu davranisiniz akla aykiridir. Öyleyse akil karsisinda erdemin durumu nedir? Bu sorumuzun karsiligini Baruch Spinoza'dan (1632-1677) aliyoruz. Descartes'in öldügü yil Spinoza on sekiz yasindaydi. Otuz bir yasinda ilk denemesini yayimlayacak, Descartes düsüncesini açiklayacaktir. Descartes'in analitik geometri yöntemini geregi gibi uygulayarak, o kocaman Etika'sini gelistirebilmek için önünde daha on dört yil vardir. Oysa kirk bes yasinda ölecek, Etika'nin basildigini göremeyecektir. Engizisyondan kaçarak Hollanda'ya siginan Ispanyol Yahudisi soyundan bir göçmen ailesinin ogludur. Haham olmak için yetistirilmisse de düsünür olmus, havradan kovulmustur. Spinoza'ya göre erdem, akla uygun davranmaktir. Öyleyse akla uygunlugun ölçüsü nedir? Bu soruyu karsilayabilmek için Spinoza düsüncesini biraz desmek gerekir. Spinoza, en genis anlamiyla özgürlügü (hürriyet) düsüncede bulmaktadir. Her seyi anlamak özgür olmaktir. Açik düsünceye kavusan insanin tutsakligi (esaret) yok olur. Insanlar bilmediklerinin tutsagidirlar, bilgiye erisince özgürlesirler. Su halde erdemliligimizin ölçüsü esyayi anlayisimizdadir, özgür olusumuzdadir. Töresel bakimdan iyi, zekayi gelistiren sey; kötü, zekayi bulandiran seydir. Erdem, güçlü olmaktir (erdem karsiligi olan Latince virtus sözcügünün baslangiçta güç, kuvvet anlamina geldigini hatirlayiniz). Güçlü olmak için de özgür olmak gerekir. Özgür olmak için de akla uygun davranmak gerekir. Spinoza bu düsüncesini tanitlamak (ispat etmek) için önce tanimlamalarla (tarif) ise girisiyor: Iyi deyince, kesin olarak bize yararli oldugunu bildigimiz seyi anliyorum. Kötü deyince, bir iyiligin tadini almakta bize engel olacagini bildigimiz seyi anliyorum. Sonra, önermelere (kaziye) basliyor: Iyi ya da kötü üstündeki bilgi, kendisinden haberimiz oldukça bir sevinç ya da aci duygulanimindan (affection, tahassüs) baska bir sey degildir. Herkes kendi tabiatinin kanunlarina göre iyi oldugunu sandigi seyi zorunlu olarak ister, kötü oldugunu sandigi seyi zorunlu olarak istemez. Birisi kendisine yararli olan seyi aramak, baska bir deyisle kendi varligini korumak için ne kadar çok çabalarsa ve bunu basarmak için ne kadar gücü varsa, onun o kadar erdemi var demektir. Kendi kendini korumak çabasi, erdemin ilk ve biricik temelidir. Kendi kendini koruma çabasindan önce gelen erdem tasarlanamaz. Erdemle islemek; aklin buyurdugu kurallara göre islemek, yasamak ve kendi varligini korumaktan (bu üç sey birdir) baska bir sey degildir ve erdemin bu temeline göre onun kendi yararini arastirmasi gerekir. Kimse kendi varligini baska bir sey için korumaya çalismaz. Akilla yaptigimiz bütün çabalar ancakanlamaya savasir ve insan, aklini kullanmasi dolayisiyla, ancak onu anlamaya götüren seyin kendisi için yararli oldugunu bilir. Bizler ancak bizi anlamaya götüren seye iyi, ona engel olan seye de kötü diyebiliriz. Aramizda birlesik bir sey olmadikça hiçbir sey bizim için iyi ya da kötü olamaz. Bir sey bizim tabiatimiza uygun olmasi bakimindan zorunlu olarak iyidir, bizim tabiatimiza aykiri olmasi bakimindan zorunlu olarak kötüdür. Daha sonra da bu önermelerden su sonuçlara variyor: Aklin ilkelerine (prensip) göre yasamakligimizdan ileri gelen iyilik yapma istegine dindarlik diyorum. Insani, aklin ilkesine göre, dostluk bagiyla baska insanlara baglanmaya zorlayan istege namusluluk diyorum. Aklin ilkelerine göre yasayan insanlarin övdükleri kimseye namuslu diyorum. Dostluk bagindan kaçinan ve ona aykiri davranan kimseye namussuz diyorum. Böylelikle, söylediklerimden, gerçek erdemle güçsüzlük arasindaki fark, baska bir deyisle gerçek erdemin aklin ilkelerine göre yasamaktan baska bir sey olmadigi ve güçsüzlügün de ancak insanin kendi disinda olanlarca yönetilmesine kendini birakmasindan baska bir sey olmadigi kolayca anlasilir.
Spinoza, aklin ilkelerini de söyle anlatiyor:
Aklin ilkesi, insanin kendi kazancini ve kendine yararli olan seyi arastirmasidir. Akil, tabiata aykiri hiçbir sey istemez. O halde o, herkesin kendi kendisini sevmesini, kendi iyiligini istemesini, gerçekten kendisine yararli olan seyi aramasini, onu daha çok yetkinlige götürecek olan seylere yönelmesini, kendi varligini korumasini buyurur. Erdemin temeli, insanin kendi varligini korumak için yaptigi çabadan baska bir sey degildir ve üstün mutluluk insanin ancak kendi varligini korumasindan ibarettir. Disimizda bize yararli olan seyler vardir, varligimizi korumak için gereksedigimiz bu seyleri de istemeliyiz. Yan yana gelen iki insan, ayri ayri iki insandan iki kat daha güçlüdür. Su halde insana insandan daha yararli bir sey yoktur. Öyleyse insanlar, bütün tenlerin tek ten, bütün nefislerin tek nefis olacak biçimde birlesmesinden baska bir sey istemezler. Böylece birlesince kendi varliklarinin korunmasi için birlesik çabada bulunurlar, birlesik yararlari olan seyi ayni istekle arastirirlar. Bundan su sonuç çikar ki, akilla yönetilen insanlar, aklin ilkelerine göre kendi kazançlarini arastiran insanlar baskalarina olmasini istemedikleri seyi kendilerine de istemezler ve bunun içindir ki onlar adaletli, sadik, namusludurlar (Etika, dördüncü bölüm, XViii'nci önermenin scholie'si). Spinoza'ya göre, insanin kendi çikarini ve kendine yararli olan seyi arastirmasini gerektiren aklin bu ilkelerini dindarligin ve erdemin temeli degil de, tersine, dinsizligin ve erdemsizligin temeli sananlar aldanmaktadirlar. Erdem, insanin kendi varligini korumasi için en yararli seydir ve hiçbir sey insanin varligini korumak bakimindan ondan daha yararli degildir. Erdem, iste bunun için, bütün insanlarca istenmelidir. Su halde denize düsen küçük bir çocugu kurtarmak için elbisenizin islanmasini, cüzdaninizin denizin dibine düsmesini, hastalanmayi, bogulmayi göze alarak hemen atlamalisiniz. Çünkü siz de denize düserseniz sizin için de atlamalari gerekir. Baskalarina olmasini istemeyeceginiz seyi kendiniz için de istemeyeceginize göre, kendiniz için istediginizi baskalari için de isteyeceksiniz. Bu türlü davranis, akla aykiri bir davranis degil, Spinoza'ya göre akla uygun bir davranistir. Sonunda gene kendi çikariniz söz konusudur. Akla uygun davranmak, tabiatimizin zorunlugundan çikan seyleri yapmaktan baska bir sey degildir, diyor Spinoza. Su halde akilli insanlar aci duymazlar, kimseye acimazlar, pisman olmazlar. Aklin ilkelerine göre yasayan bir insanda bütün bunlar kötüdür, yararsizdir, isleme gücünü azaltir. Insan, erdeminin elverdigi kadar, iyi islemeye ve sevinç duymaya çalismalidir. Spinoza, önce, su gerçegi ortaya atiyor: Öz varlikta (nefis) özgür bir irade yoktur. Öz varligin bir seyi ya da baska bir seyi istemesi, nedenle (sebep) gerektirilmis olup o neden de baska bir nedenle gerektirilmistir ve bu sonsuz olarak böyle gider (Etika, ikinci bölüm, önerme XLViii'nci). Descartes'ci Spinoza'yi Descartes'tan ayiran özellik, bu zorunlugu Tanriya kadar götürmesidir. Spinoza, bu açidan, eski Yunan düsünürleriyle birlesiyor. Tanri da (eski Yunan'da Tanrilar da) bu zorunluga baglidir. Descartes bütün bilgilerin temelinde Tanri özgürlügünü buluyordu Descartes'a göre gerçek özgürlük Tanridaydi, Tanri isteseydi baska türlü olabilirdi. Spinoza'nin doga Tanrisiysa zorunlu olarak vardir ve her seyi, özgür iradesiyle degil, tabiatindan gelen bir zorunlukla belirlemistir.
Spinoza, bu düsüncesini, Etika'nin birinci bölümüne yazdigi ekte söyle açikliyor: Insanlar, kendi isteklerini güden nedenleri bilmedikleri için, kendilerini özgür sanirlar. Çevrelerindeki her seyin de kendileri için yapildigini kafalarina koymuslardir. Bundan ötürüdür ki, kendi özgürlüklerine benzer güçlü bir özgürlügün, hep kendilerini düsünüp kendileri için çalistigina inanirlar. Bu üstün varligin ne kendisini, ne nedenini, ne düsünce biçimini bilirler. Bundan ötürüdür ki ona, kendi biçimlerini; kendi nedenlerini, kendi düsüncelerini yakistirirlar. Bunca, birbirinden ayri görünen, tapinislarin özeti budur. Bütün bu yanilmalarin zorunlu sonucu olarak da, ona tapmakla, onu hosnut ettiklerini sanirlar. Doymak bilmez hasisliklerini doyurabilmek için bütün dogayi hizmetlerinde kullanmak istegindedirler. Tanri da, elbet, onlarin hizmetinde olacaktir. Tapmak, gerçekte, hizmete çagirmaktir. Bu yanlis ön düsüncenin (prejuge, pesin yargi, bos inan) zorunlu sonucu da, onlari ereksel nedenselligi (gai illiyet) aramaya sürüklemistir (daha açik bir deyisle, insan kafasina takilan gereksiz soru sudur: Bütün bu olup bitenlerin gayesi nedir acaba?). Eh, bu erek, insanlarin mutlulugu olmaliydi herhalde. Böylesine bir ön düsünceden dogacak metafizigi düsünün artik. Insanlar, kendi mutluluklari için dogada bulduklari birçok seylerin yaninda canlarini sikan firtinalar, yer depremleri, hastaliklar, kötülükler gibi birçok seylere de rastladilar. Ya bunlar nedendi?.. Bunlar Tanrilara gerekli sayginin gösterilmedigi zamanlarda oluyordu her halde. Kisir döngüye (daire-i faside) girilmisti bir kez. Tap ve iste. Tapinmani çogalt ve istegini artir. Deney, durup dinlenmeksizin bu yanlis uslamlamalara karsi kendini gösterdigi ve her gün milyonlarca örnekle iyilikler ve kötülükler sofularla sofu olmayanlarin basina ayni oranda geldigi halde, insanlar kendilerini bu pesin yargilarindan kurtaramazlar. Tanrilari, içinden çikilmaz bir çelismeyle hem iyi hem kötü saymak, daha akla uygun bir sistem kurmaktan kolay geldi. Buysa, insanlari, Tanri yargisinin sonsuz derecede insan aklinin üstünde bulundugu kuramini yerlestirmeye götürdü. Eger, seylerin-ereksel nedenselligini bir yana birakarak özlerini ve özelliklerini göz önünde tutan matematik bilimler, insanlara dogru yolu göstermeseydi bu karanligin içinde bogulup gitmek isten bile degildi. Gerçekte, ereksel nedensellik bir kuruntudan ibarettir. Doga, belli bir erege göre degil, tabiatindan gelen bir zorunluktan ötürü davranir. Spinoza'ya göre Tanri, doga demektir. Doga, var olmak için kendinden baska bir seyi gereksemeyen seydir. Her sey, bu tek varliktan zorunlukla meydana gelmistir. Zorunluk, doganin tabiatinda vardir ve doga ne yapmissa bu zorunluktan ötürü yapmistir. Özgürlük yoktur. Spinoza gibi matematiksel bir kafanin bu sonuçla yetinemeyecegi açiktir. Nitekim Etika li ünlü yapitinin son bölümü su basligi tasimaktadir: Aklin gücü ya da insanin özgürlügü üstüne... Spinoza bu bölüme söyle basliyor: Sonunda, Etika'nin insani özgürlüge götüren yolu inceleyen bu bölümüne geçiyorum.
Bu bölümde aklin gücünü anlatacagim. Aklin, duygulanimlar (affection, teessür, tahassüs) üstünde ne yapabilecegini, özgürlük ya da öz varligin üstün iyiliginin (beatitude) ne oldugunu gösterecegim. Burada, bilgili kisinin bilgisiz kisiye ne kadar üstün oldugunu görecegiz. Aklin yetkinlestirilmesi ve vücudun korunmasi tibbin isidir. Benim yapacagim sadece aklin, duygulanimlari dizginleyebilmek için ne kadar gücü bulundugunu göstermektir. Önceki bölümlerde bu gücün salt (mutlak) bir güç olmadigini göstermistim. Spinoza'nin bu sözlerinde altini çizecegimiz gerçekler sunlardir:
1- Insanin özgürlügü, aklin gücünde belirir.
2- Aklin gücü, bilgiyle gerçeklesir.
3- Aklin gücü, salt (mutlak) bir güç degil, bagintili bir güçtür.
Karsit bir düsünce olarak, burada,Spinoza'nin da yaptigi gibi, stoacilari kisaca anmak yararli olacaktir: Salt zorunlukçu olan stoacilar, duygulanimlarin salt irademize bagli oldugunu Ileri sürmüslerdi. Onlara göre, irademiz vücudumuzu egitebilir, duygulanimlarimiza kesin olarak egemen olabilirdi. Nitekim stoaci köle Epiktetos, bacagini kiran efendisine, yüzünü bile burusturmadan, bu kadar oynarsan bacagimi kirarsin dememis miydim? diye mirildanmisti. Spinoza, hakli olarak, bu düsüncenin karsisindadir. Duygulanimlarimiza böyle bir güçle egemen olmamiz mümkün degildir (Epiktetos'un aci duymamasi degil, duydugu aciyi belli etmemesi baska bir konudur). Bu arada Descartes'in da, stoacilarin bu görüsünü destekledigini, kayitsiz irademizin salt gücünü kanitlamaya çalistigini hatirlayalim. Descartes, özgürlügümüzü bu irade gücümüze bagliyordu. Özgürdük, çünkü irademiz tasdik edebildigi gibi ret de edebilirdi. Bunda, sinirsiz olarak, serbestti. Spinoza'ysa, ondokuzuncu yüzyilda
dogrulanacagi gibi, böylesine bir özgürlüge hiçbir zaman isemeyecegimiz kanisindadir. Spinoza bu dogru sonuca kendi yöntemiyle(Descartes'in yöntemi) varmistir ve irademizin tasdik ya da ret isinde belirleyici kosullarin oynadigi önemli rolü bilmemektedir. Pek derinden ve yetkiyle kavradigi tek sey, dogal zorunluktur. Spinoza, ünlü yapitinin besinci bölümünün iii'ncü önermesinde, insan özgürlügünü islemeye basliyor: Pasif bir hal olan duygulanim, bulanik bir düsüncedir. Biz, bu duygulanimdan açik seçik bir düsünce elde edersek, bu düsünceyi, aklimizla o duygulanimdan ayirmis olacagiz. O halde, biz bir duygulanimi ne kadar çok tanirsak, o duygulanim o kadar egemenligimiz altina
girmis olacaktir. Ayni bölümün Vi'nci önermesinin scholie'sinde de su pek önemli sonuca varmaktadir: Seylerin zorunlu oldugu bilgisine, daha açik seçik bildigimiz tikel seylerde ne kadar çok rastlarsak, öz varligin (nefis) duygulanimlar üstündeki gücü de o kadar büyük olur. Gündelik deneyin bize gösterdigi budur. Nitekim, kaybolan bir maldan dolayi duydugumuz acinin, onu korumanin bizce mümkün olmadigi bilgisiyle yumusadigini görmekteyiz. Spinoza, saglam bir yolda yürümektedir: Özgürlük, zorunlugun bilgisini gün yüzüne çikarmaktadir. Insan, özünü anlamadigi nedenlerin kölesidir. Bu nedenleri bilirse, bilgiyle davranir ve özgürlesir. Irade, akildan baska bir sey degildir:
Akli da akil eden bilgidir. Aklin disinda olarak düsünülen irade özgürlügü bos bir kuruntudur. Seçmek zorunda bulundugumuz için seçeriz. Önemli olan, neyi seçmek zorunda bulundugumuzu açik seçik bilmemizdir. Bu gerçegi, Sokrates, verdigi bir örnekle, aydinlatmisti: Sonraki aciyi bilmeyen bilgisiz yakin mutlulugu seçer, yarasina biçak vurdurmaz. Sonraki mutlulugu bilen bilgili yakin aciyi seçer, yarasina biçak vurdurur. Her ikisi de, seçimlerinde, zorunlugun pesinden gitmektedirler. Ancak, bilgidir ki gerçek zorunlugu sahtesinden ayirabilir. Bilgisizin zorunlugu mutsuzluga, bilgilinin zorunlugu mutluluga ulastirir. Yarasina biçak vurdurmazsa ölecegini ya da yarasina biçak vurdurursa kurtulacagini bilmeyen bilgisizin zorunlugu, elbette, biçagin verecegi acidan kaçmak olacakti. Iste bu bilgidir ki kisiyi özgür kilar, zorunlu olaylara egemen yapar. Bu seçim, hiçbir zaman, bilgisiz bir iradenin keyfine göre gerçeklesmemistir. Kayitsiz irade gibi görünenin altinda, her zaman, bir zorunluk yatmaktadir.
kaynak: Düşünce Tarihi (Orhan Hançerlioğlu)


Sibel Atasoy

butonunun üstüne gelerek yapmak istediğiniz işlemi seçiniz. Paylaşmak için sitemize üye olmanız gerekmez.
Yeni yorum gönder