41. Bölüm
Sabah erken uyandılar. Daha dokuzbuçuk olmadan kahvaltıya oturdular. Artık üç kişi olmuşlardı. Lizen, İlhanda kendi kızına özlemini hatırlatmıştı. Ona cüzdanında bulunan resmini gösterdiğinde Lizen nadir kelimelerinden üçüyle mükafatlandırdı adamı, “güzel bir kız!”…
Kahvaltıdan sonra Selma kızını kuaföre götürmek istediğini, saçlarını kestirmeyi ve mümkün olursa yeni bir kıyafet alıp, banyo yaptırmasına gerek olduğunu söyledi. Yorgun ama mutlu görünüyordu, göz kapaklarındaki şişler hala kaybolmamıştı. Annelik ona yakışıyor diye düşündü İlhan. Bildiği kadarıyla Selma’nın parası yoktu. Bir miktar para vermek için yaptığı ısrarları reddetmesine şaşırdı ama üstelemedi.
Hep birlikte evden çıktılar, küçük, geçici bir aile gibi olmuşlardı. İlhan onları kuaförün kapısında bıraktı, önce dönerseler diye kapının anahtarını da Selma’ya verdi.
Gerisin geri evin önüne döndü, arabayı az yukarıya bırakmıştı. Ne kötü park etmişim diye düşündü içine binerken, iki gündür arabayı kullanmak gerekmemişti. Bir sigara yakıp derin bir nefes çekti, sonuna kadar indirdiği camdan dışarı üfledi. Önceki gün Erdem’i Karagözlüklüye bildirmekten son anda vazgeçmişti. Madem her şeyi pek biliyorlardı kendileri bulsundu o zaman. İçinde bir şeyler yapma isteği vardı. Telefonunu çıkarıp bilinmeyen numaraları aradı, meşguldü. Otuz saniye aralıklarla tekrar tekrar aradı ve sonunda düşürdü;
“Günaydın hanımefendi, Erdem Kızılırmak lütfen” sonra ilave etti “Anadolu yakası olabilir… Yok mu? Bir de Avrupa yakasına baksak lütfen…” Memure numarayı bulmuştu, mekanik sesin bildirdiği numarayı aklına yazdı, tekrar 118 i çevirdi bu sefer numarayı verip adres sordu. Torpido gözünden bulduğu kalemle sigara paketinin üzerine not aldı, teşekkür edip kapattı. Emirgan’ın nerede olduğunu hayal meyal biliyordu. Askerliğini İstanbul’da yapmıştı.
Neyin ne zaman işe yarayacağını bilemiyorsunuz!
Arabayı çalıştırdı, sanki koltuğu öne gelmişti. Öne arkaya hareket edip yerini ayarladı. Aşağıya inip sahil yoluna çıktı.
Bu olaydaki en şüpheli şahıs olmasına rağmen Erdem Beye yakınlık duymuştu. Belki bunda doğa hayranlığının ve belgesel film izleme tutkusunun da payı olmuştu. Yol boyunca, birdenbire adamın evinde bitivermesini açıklayacak güzel bir strateji hazırladı. Dahiyane planı için kendini kutladı hatta keyfi iyice yerine geldiğinden radyodaki neşeli parçaya iştirak etti.
Adresi bulup, arabadan indiğinde bahçe içindeki Herley’i görünce doğru yere geldiğinden emin oldu. Böyle bir adam Palio kullanacak değil herhalde diye kendi kendine güldü. Hemen her erkeğin yapabileceği gibi bir süre motosikletin çevresinde dolaşıp alıcı gözlerle inceledi. İçerden bir gürültü geldiğinde ayağına sürünüp duran sarman kediyi seviyordu, sonra kapıya yaklaşıp zili çaldı.
Süratle hazırladığı senaryoyu aklından geçirdi. Makul bir süre bekleyip ikinci kez zile dokundu. Günlerden çarşamba olduğundan eğer mesaili bir çalışması varsa onu evde bulma olasılığı çok düşüktü. Kenardaki tamamı boşalmamış kedi kabına baktı. Şansını üçüncü kez deneyecekken vazgeçip birkaç adım geriledi. İkinci kat pencereleri açıktı. Çiçek tarhının arasından geçip evin yanından dolaştı. Mutfak kapısı hafif aralık durmaktaydı. Kapıyı tıkırdattı ve içeri doğru seslendi “Erdem Bey?”
Ses yok… “Belki bakkala filan gitmiştir adam, arka kapıyı kedi için açık tutuyor besbelli. İstanbul için iyi cesaret” diye düşündü. İki dakika kadar kararsızlıkla durakladıktan sonra içeri girmeye karar verdi, amatör de olsa o artık bir muhbir, ya da ajan adayı değil miydi!
Çaydanlığa dokundu, sıcaktı. Mutfaktan antreye çıktı, doğrudan salon olduğu belli olan camlı kapıya yürüdü. Kulağına bir tıkırtı gelir gibi oldu, durup dinledi. Bir an dönüp evden çıkmayı düşündü fakat merakı ağır basmıştı. Salona girip hızla göz gezdirdi. Bilgisayar açıktı, müzik Mozart’tan Bach’a geçmişti!…
Bilgisayara yaklaşırken ayağı bir şeye takıldı, bu kırık bir sandalye ayağına benziyordu. Eline alıp inceledi, gayri muntazam kopmuş bir bacak, çevrede sahibini aradı ama üç bacaklı bir sandalye göremedi. Tahta parçasını elinden bırakmadan bilgisayara yaklaştı. Yarısı dolu kahve kupası hala ılıktı. Burada tuhaf bir şeyler mi olmuş diye geçirdi içinden.
Hızla açık belge kutularına göz attı, başını salladı. Dahiyane planı suya düşmüştü. Bazen insan umduğuyla değil bulduğuyla yetiniyordu. Yanda duran disket kutusundan boş bir disket çekti ve kaşla göz arasında hepsini kopyaladı, Mail kutusunu açıp gelen/giden/silinen tüm mesajları diskete attı. İçinden bir ses “çık buradan artık!” diyordu.
Şansını fazla zorlamamaya karar verdi. Mutfaktan geçerken merdiven altından gelen bariz bir gürültü duydu. Fakat öylesine suçlu hissediyordu ki kendini bunun üzerinde durmadı. Açık kapıdan dışarı süzüldü, bahçeyi hızla geçti. Arabasının yanına vardığında rahat bir nefes aldı. Yerine gelen güven hissi ile telefonunu çıkarıp Erdem’in cep telefonunu tuşladı. Telefon çalıyordu, işin kötüsü telefonun sesini açık üst kat penceresinden de duyabiliyordu. Burada kesinlikle normal olmayan bir şeyler olmuştu. Eliyle gömlek cebindeki disketi yokladı. Arabaya binip motoru çalıştırdı. Hareket ettiğinde başını çevirip eve son kez baktı, tülün arkasından bir siluet kendisini izlemekteydi… Ya da ona öyle gelmişti. Bu işe daha fazla burnunu sokması karagözlüklüleri müthiş kızdırabilirdi.
Kafası oldukça karışık olduğundan mıdır nedir dönüşte yolunu kaybetti…
Yazıcı-dostu sürüm
Arkadaşına gönder- 895 defa okundu

Sibel Atasoy

Yeni yorum gönder