39. Bölüm

sonsuz kullanıcısının resmi

Telefon sesine uyandığında saat dokuza geliyordu. Fakat bu yabancı telefon sesine anlam veremedi ilkin. Sonra yanında yatan adamı gördü, telefon çalmaya devam ediyordu, salonda bir yerlerde olmalıydı. Yataktan doğrulup üzerine yerde duran uzun tişörtü geçirdi. Salona doğru koşturdu. Bu arada telefon susmuştu. Bugün günlerden ne diye düşünüyordu, sanki çok mühimmiş gibi.

Banyoya gitmek için antreye döndüğünde gözü aynadaki aksine takıldı. Tıpkı yaramaz bir çocuğa benziyordu, saçları her zamanki gibi dağılıp kabarmıştı ama bir başka ışıltı, değişik bir zerafet vardı bu sefer. Gülümseyerek banyoya yollandı, tuvaletini yaptı, yüzünü bol suyla yıkadı. Yüzünü kurularken aynada gözlerinin taa içine doğru baktı. Mutluluktan ışıl ışıl olmuşlardı, son senelerde ilk kez bu kadar güzel görüyordu kendisini. Ayaklarının ucuna basarak yatak odasına geri döndü. Adam yatış pozisyonunu değiştirmişti. Yüzükoyun ve sol kolunu kendi tarafını tamamen kapatacak şekilde uzanmıştı. Kılsız sırtı ve omuzları bordo perdeden vuran ışık altında pespembe duruyordu. Onu uyandırmadan yatağın ucuna sığışmaya çalıştı, sabah uyandığında hala dokunmak, sarılmak istediğin birinin yanında olmak güzel diye düşündü. Bu duyguyu uzun zamandır tatmamıştı. Geçmişin gizli ve karanlık parçasına gömülmüştü güzel hatıralar. Bir süre onun düzenli nefes alışverişlerini dinledi, yakışıklı fakat sert yüz hatlarını seyretti. Belki de onu ilk gördüğü anda, o karakol odasında, bu anı bilmişti. Bazı şeyler kaçınılmaz olarak ilerliyordu, siz umursamadığınızı zannetseniz de olacak olan oluyordu.
Adam aniden yan döndü ve kadını kendine çekti. Onu öylesine sıkı bastırdı ki göğsüne bir an nefessiz kaldığını zannedip panikledi. Hava iyice ısınmıştı ve erkekler kesinlikle kış günleri için ideal olabilirdi. Birkaç dakika böyle bekleyip, kollardan kurtulmaya çalıştı ama nafile! Başını kaldırıp adamın yüzüne baktı, uyanmıştı ve muzip bir çocuk gülümseyişiyle kadını süzüyordu. Uzun uzun öpüştüler. Güne başlamanın bundan daha güzel bir yolu olabilir mi diye sordu kadın içinden.
“Ne zamandan beri…” diye başladığı cümlenin sonunu adam getirdi
“karakolda seni ilk gördüğüm andan beri” dedi burnunu kadının kuş yuvası kabarıklığındaki saçlarının içine gömdü “kokuna bayılıyorum”
“Hiç belli etmedin” “etmemeye çalıştım, evet; ama başarılı olduğumu sanmam”

Bir saat sonra duşlarını yapmış, balkona oturmuşlardı. Ellerinde kahve kupaları ve birkaç acil durum bisküvisi. Çünkü Alev tatile gitmeden buzdolabını hemen hemen boşaltmıştı, kahvaltılık malzeme yoktu. Az önce yağmur yağdığından balkon ıslak, hava hoş bir limonata serinliğindeydi. Terasın alçak duvarına dizili pembe ve beyaz sakız sardunyalar, hep bir ağızdan cikciklemeye durmuş kuşlarla ortaklık kurmuş, bir aşkın doğuşunu selamlıyorlardı. Marmara’nın mavi suları güneşle altın bir göl gibi
parlıyordu.
“Burada yağmur, orada güneş” dedi kadın, başıyla boğazın üstünden görünen açık denizi işaret ederek. “Hayatımız gibi” diye mırıldandı adam, bileğinde olmayan saatine göz atarken.
Bu bilinçsiz hareket Alev’e sabah uyandığından beri bir kez dahi aklına gelmemiş olan önceki günün hatıralarını bir hamlede savurup getirdi. Yüzünden hafif bir gölge geçti. Yapılacak, açıklanacak çok şey vardı.
İçerden cep telefonu çalmaya başladı, bu kez kadınınkiydi. Alev çevik bir hareketle adamın kucağına uzatmış olduğu bacaklarını çekti, hızla içeri yönelirken “sabah senin telefonunla uyandım ben” dedi. Bu kez telefon susmadan yetişmişti ancak kendisini bir felaket haberi bekliyordu
“Aloo… Alev Hanım merhaba, Binnur ben. Size üzücü bir haberim var maalesef… Sizin küçük kızın babası… Onu ölü bulduk az önce, üzerindeki nüfus cüzdanından öğrendim ismini, Rıfat Darıca, doğru değil mi?”
Alev’in nutku tutulmuştu, ne çabuk buldunuz diyecekken kendini tuttu
“E evet… Rıfat Darıca, nerede buldunuz onu?”
-bodrumda olmasın, lütfen Allahım-
“Havuzda bulduk, daha doğrusu bahçıvan bulmuş”
-Ohh çok şükür!-
“Boğulmuş mu? Ama nasıl? Küçücük bir havuz o!”
“Hayır bıçaklanmış, sonra havuza atılmış, ya da düşmüş şimdilik bilemiyoruz. Şile Polis merkezine haber verdim, sanırım az sonra burada olurlar. Ahmet efendi bilmeden kenara çıkarmış cesedi, şu anda çimlerin üzerinde yatıyor. Bizim için tam bir şok oldu. Size haber vermek istedim, bilmek istersiniz diye. Hem aniden çocukla dönersiniz diye şey oldum biraz.”
“Bıçaklanmış demek, inanamıyorum.”
Bu arada yanına gelmiş olan adam sorgu dolu gözlerle kendine bakıyordu
“Peki ben de hemen geliyorum Binnur Hanım, siz telaş etmeyin, çocuğu annesine teslim ettik zaten. Yanımda olmayacak. Teşekkür ederim aradığınız için”
Olanları adama aktarırken, dünkü olayı sakladığına bin pişman olmuştu, fakat oraya varmadan bunu ona söylemeliydi mutlaka. Arama yaptıklarında bodrumu ve meyve bıçağını bulacaklardı şüphesiz. “Aman Tanrım, bir de katil mi oldum şimdi” diye çığlıklar atıyordu içinden. Yalnız kalmalıydı, düşünmeliydi biraz.
“Hemen yola çıkmalıyız, üzerimi giyinmeliyim” diyerek odaya kaçtı “acil bir plan yapmalıyım, bunu şimdi söylemem daha uygun herhalde. Fakat nasıl? Artık durumu anlatmam da beni kurtaramaz, dün söyleseydim belki!” Hamit’in telefonla konuştuğunu duyuyordu içerden. “Acele bir işim çıktı, akşama doğru gidip bir yoklarım onu” dediğini duydu.
Üzerine açık mavi ince bir kot ve beyaz kolsuz bir bluz geçirdi. Çorap çekmecesinde uzun uzun beyaz, uygun bir çorap arandı. Her geçen dakika biraz daha umutsuzluğa düşüyordu, ne halt etmeye inmişti o bodruma sanki, canını zor kurtarmıştı ama katil olmuştu, hem de ne için, kendi ile en ufak ilintisi olmayan bir konu için. Böyle küçücük bir bıçağın koca bir insanı öldürebileceğine kim inanırdı ki diye düşündü. Besbelli adam yaralı vaziyette bodrumdan çıkmayı başarmış ama havuza düşmüştü. Bu ne talihsiz bir durumdu!
“Sen de hazır mısın” diye balkondaki adama seslendi
“Evet, çoktaann.” Dedi adam, haberden fazla etkilenmişe benzemiyordu. Tabii onun için hava hoş diye düşünmeden edemedi. Böyle mutlu bir sabahta olacak şey değildi bu, düpedüz şanssızlık, garip bir tecelli!
“Haa senin Selma’nın telefonunun asıl sahibi alakasız bir adam, yani o seçeneğin fos çıktı. Hani bilmek istersin diye şey edeyim dedim” sözleri alaycı, gözleri meftundu…
“Hııı… Öyle mi?”
Kafası öylesine meşgul, vicdanı öylesine yaralıydı ki.
“Bir şey unutmadık değil mi? Telefonlarımız? Sigara?” diye seslendi
“Her zaman bir şey unutulur” dedi kapıdan önceden çıkmış olan adam.
Ayağına beyaz spor ayakkabılarını geçirdi, ışıkların kapalı olup olmadığını, ocağı kontrol etti, kapıyı çekmeden önce. Adam iki basamak ondan önde duruyordu. Birden dönüp onu kucakladı, uzun uzun boynunu kokladı.
“Muhteşem kokuyorsun aşkım, çok güzelsin bugün” dedi

Yokuşta durup epeyce araba anahtarı arandılar, sonunda anahtar Alev’in kırmızı çantasının fermuarlı gözünde bulundu. Geceye dair birçok şey gibi o da öylesine, planlamadan oluvermişti anlaşılan.
Arabaya bindiklerinde Hamit gömleğinin göğüs cebinde bulmuş olduğu dörde katlı kağıt parçasını uzattı kadına
“Al bak bakalım senin kız neler yazmış yine” dedi gülerek
“Nedir? Ne zaman? Haaa dün gece ayyy evvelsi gece… Günler geceler arap saçına döndü” diye söylenerek sayfayı açtı, yüksek sesle okumaya başladı:


Yovil gideli çok olmuştu. Nez saatlerdir algı geçirmez kutusuna kapanmış, öylesine yatıp duruyordu. Yeterlilik sınavını verip vermemenin ne kadar önemli olduğunu düşünüyordu. Bu sınavı geçtiğinde o artık bir çocuk değil bir gözetmen olacaktı ve muhtemelen daha otuz yaşına bile gelmemiş bir bebeciği kollarına atacaklardı. Buna hazır mıyım? Dedi iç sesiyle… Halbuki çocuk sınıfında olmak ne büyük bir nimetti; şımarabilirsin, saklanabilirsin, örnek olman gereken hiç kimse yok vs vs işte!
Örneğin yüz elli ya da iki yüz yaşına kadar çocukluğunu uzatabilir miydi? Bile bile kurmacayı yanlış sürüklese bunu kimse fark edebilir miydi?
Eğitim sistemlerinde zorlayıcılık yoktu, ister istemez üzerinde çalıştığı dünya dönemini hatırladı; ceza kavramını! Gülümsedi.
İsteksizce yerinden doğruldu, odadan çıkıp, çatıya tırmandı süzülerek. Çatı katında bütün evlerde olduğu gibi tek oda bulunurdu; çıkış kapısı… Odanın ortasında özel bir maden alaşımından yapılmış, içi boş yarım bir silindire benzeyen tek kişilik yatak, bu boyutun çıkış kapısıdır ve buna ihtiyaç duyan her Venüs’lü istediği zaman kapıyı kullanır.
Kararlı adımlarla kapıya ulaşan Nez, sert madeni yatağa uzandı, düğmeye basmadan önce hafif bir iç geçirdi. Başlayan hafif titreşimler giderek hızlandı. Nez önce başının sonra bütün bedeninin bu titreşim içinde kayboluşunu izledi, sağ bacağı biraz yavaş kalmıştı. Kendisini sağ bacaktan ibaret gibi algılayışına kıkırdayarak güldü, keşke hep orada kalsam diye bu taraftaki son düşünceye hakim oldu.
“Saf bilinç bahçesine hoş geldim” dedi. Buradaki konumu her zaman biraz tuhaf ama hoş gelirdi ona. Bedensiz bir şey olmak; sanki göz, kulak, ağız, burun ve elleri üst üste konulmuş, zihniyle yapıştırılmış beyaz küçük bir budak gibi hissederdi kendini. Ortam çıldırtıcı ölçüde zevk nüansları ile bezeliydi. Burada her hangi bir şeyi ayrıştırmak ve tarif etmek mümkün değildi. Söylenebilecek tek şey belki de buydu, yani zevk anaforu… Bu muhteşem yerde her daim kalamamanın sebebi de buydu zaten; uzun süre dayanılamazdı, kendinden geçer ve birden çıkış kapısının madeni soğukluğunda uyanıverirdin.
Bu sebeple elini çabuk tutmalıydı ve bu boyutta ayrıştırabildiği tek şeye, evren tarihi panosuna yöneldi. Bu pano, sayısız renkte ve sonsuz sayıda liflerin yukardan aşağıya ve aşağıdan yukarıya aktığı bir ışık duvardı. Biraz daha yaklaşıp daha dikkatle odaklandığında kendini ışık tayfının içinde buluyordun. İşte o zaman her bir lifin aslında kişilerden, objelerden ve olaylardan oluştuğunu fark ediyor, istediğin her yeri her zamanı, genelden başlayıp en ince detaya kadar seyredebiliyordun.
Nez vakit geçirmeden Dünyayı, 2002 Ağustosunu, Türkiye’yi, İmrenli’yi, küçük havuzun yanındaki çimleri ve üzerinde sere serpe yatan bıçaklanmış adamı buldu…

“Aman Tanrım!” dedi sesi sanki zorla çıkmıştı, büyülenmiş gibi elindeki kağıda bakmaya devam ediyordu. Bu sefer sakinliği ile ünlü Amir Bey bile nefesini tuttu
“Ver bakayım şunu bana” diye kadının donup kalmış ellerinden çekip aldı kağıdı. Son cümleyi sesli olarak tekrar okudu. Sanki o okuduğunda bu mantıksızlık gelip geçiverecekti.
“Ne demek oluyor yani bu?” diye saçma bir soru çıktı ağzından, arabayı iyice yavaşlatmıştı, sanki sağa çekip durmak istermiş gibiydi.
“Bilmiyorum, anlamıyorum. Gerçekten artık hiçbir şey anlayamıyorum” dedi yüzünü iki eliyle sıvazlarken.
“Büyücü bu kız! Ya da kahin… Böyle bir şey işte” dedi, arabayı normal hızına yükseltirken. Boğazı geçmişlerdi. Nefis bir yaz günüydü, gökyüzünde minicik bir bulut dahi yoktu.

Yorum görüntüleme seçenekleri

Yorumların gösteriminde tercih ettiğiniz şekli seçiniz ve değişiklikleri "Ayarları kaydet"e tıklayarak kaydediniz.

Yine bir hatırlatma

"Yovil gideli çok olmuştu. Nez saatlerdir algı geçirmez kutusuna kapanmış, öylesine yatıp duruyordu"

bu cümleden

"“Aman Tanrım!” dedi sesi sanki zorla çıkmıştı, büyülenmiş gibi elindeki kağıda bakmaya devam ediyordu."

buraya kadar italik yazı olacak lütfen. :)

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır. (Üyelik için, Davetiye maili almak isterseniz mail adresinizi ekleyin)
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd><img><hr><u><blockquote><sup><sub>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.
  • Kolay link ekleyebilirsiniz. Örnek site içi arama linki için [s: aranacak kelime]

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
Spamları engellemek için denetlenmektedir. Lütfen soruyu yanıtlayınız.
İçeriği paylaş