34. Bölüm
Sabah uyandığında Hamit yerine, bıraktığı notu buldu. Acilen gitmesi gerekmişti, gerekli olduğunda kendini arayabilir ya da mesaj çekebilirdi. Buna da şükür dedi kadın içinden. Lizen uyanmış balkondaki sandalyede oturuyor, sessizce sahilin boşluğunu seyrediyordu. Ona uzaktan günaydın diye seslendi, kız dönüp bakmakla yetindi.
Duş alırken, saçlarını kurutup, kendine çeki düzen verirken hep düşündü, düşündü…
“Bu yıl tatilim böyle geçecekmiş demek! Misafir umduğunu değil bulduğunu yermiş. Onlarca soru işareti kafamda dört dönerken başka ne yapabilirim bilemiyorum. Acaba hala bu meseleden kaçıp kurtulmam mümkün mü? Hamit’i arayıp Selma’nın kaldığı yeri öğrensem, çocuğu götürüp bıraksam ve artık bu konuyu unutsam? Bu mümkün olabilir mi? Ya içimde hissettiğim bu yoğun yoksunluk hissine ne demeli, bundan da kurtulabilir miyim? O biraz zor işte Alev Hanım! Yemin ederim aşık oldum ben, içim titriyor, keşke şimdi burada olsaydı. Güzel ellerini seyretsem, bana dokunduklarını hayal etseydim. O sıcaklık! Aman Tanrım, ben şimdi ne yapacağım. Allahım, böyle canımdan can koparmasına rağmen niye aşkı isterim, özlerim ben… Şeytan azapta gerekmiş işte… Üstelik ne olduğunu, kim olduğunu hala tam bilemediğim bu adamla ben ne yapacağım. Belki o hiç böyle bişey hissetmiyordur, o zaman bu aşk, aşı suyu verilmeyen yeni dikilmiş bir çiçek gibi kurur gider, birkaç hafta uğundurur, ağlatıp zırlatır ve ucuz kurtulurum. Sen dua et böyle olsun pek bilmiş Alev…”
Kalbi sızlıyordu, vücudu lime lime dökülüyordu, eski motelin sırları dökülmüş banyo aynasında kendine anlayışla baktı. Aşk çekenlere ihtimam gösterilmeliydi, kendi bile olsa. Göz bebekleri irileşmiş, biçimli yüzüne bir parlaklık, değişik bir mana gelmişti.
“Hiç yabancı değil bunlar bana, tanıyorum sizi ben… Bahar geldi zannedip şubatta çiçek açan ağaç gibisiniz siz.”
Şiddetle onu aramak istiyordu, yalnızca sesini duymak bile canına can katacak, iki saat daha yaşama enerjisi verecekti. Kendini o kadar sıktı, bir süredir eline aldığı telefonun tuşlarına basmamak için öylesine kastı ki, avuçları ter içinde kaldı, boyun damarları kullanmaya çalıştığı irade gücü ile daha bir belirginleşmişti sanki. Eski aşkları geldi aklına, gözleri doldu. Yeniden aynanın karşısına geçti, gözlerinden yağmur gibi boşalan yaşları seyretti, sanki bir başkasına bakar gibi…
İçinden yükselen bir sorumluluk dalgası, iyice kendini kapıp koyuvermesine engel oldu; inip kahvaltı yapalım, çocukcağız aç bilaç oturuyor orada diye söylendi. Aceleyle yüzünü yıkadı, tekrar krem sürdü. Yüzü iki günde iyice kızarmıştı zaten.
Kahvaltılarını sessizlik içinde yaptılar, konuşmayan bir çocuğun da büyük avantajları olabiliyordu. Lizen onun yalnızlığını hiç engellemiyordu, huzurluydu bu çocuk; “bilmiyorum nasıl ama öyle işte” diye geçirdi içinden. Bu çocukta kesinlikle normal olmayan bir şeyler vardı, belki bir şekilde genler yoluyla babasının ruh bozukluğunu almıştı, kim bilir? Bu baba, bu çocuk Selma’ya karşı iyiden iyiye merak duymasına neden oluyordu.
“Oysa benim için sıradan bir muhasebeciydi o, hiçbir özelliği olmayan milyonlarcadan biri, keşke ona alıcı gözlerle baksaydım, bir insan gibi, sürprizlerle dolu bir Tanrı gibi baksaydım ona.” İçi acıyla burkuldu “ne kadar bencilim, adeta bir robot gibiyim. Kendi dışımda nelere dikkat ederim sahi ben?” gri insanlarla dolu bir tablo geldi gözünün önüne, detayları fark edebilmek için dikkatle inceledi tabloyu ve kendini gördü. Gri siluetlerden biriydi kendisi de! Birden iki gece önce gördüğü rüya geldi aklına, görünür şekilde titredi. Hayır korkutucu bir rüya değildi, yalnızca çok net bir rüyaydı, kahvesini yudumlarken an be an hatırladı bu ilginç rüyayı;
“Milyonlarca insan iç içe geçmiş dairelerde yan yana bağdaş kurup oturmuşlar. Ben de diğer insanların arasında bir yerde oturuyorum, hepimiz griyiz, genel olarak ortam gri zaten. Önümde oyun tahtasına benzer bir şey var, üstünde daha önce hiç görmediğim anlamda bir oyun var; adeta hayat gibi bir şey ve tahtadaki objeler renkli… Hepimiz sırayla kendi tahtamızda bir hareket yapıyoruz, kimse birbiriyle ilgili değil, dikkatimiz önümüzdeki tahtaya yönelik. Ben oyunda bir objeyi öyle bir hareket ettiriyorum ki muzipçe bir duygu içindeyim, kimsenin bu hamleyi fark etmeyeceğini belki on hamle önceden düşünülüp bırakılmış bir işaret ışığı gibi olduğunu düşünüyorum, bundan çocukça bir heyecan duyuyorum. Ben biliyorum ya bana yeter gibi bir duygu içindeyim. Sonra karşıda bir adamın (bizlerden biri, bağdaş kurmuş gri bir adam) beni izlediğini fark ediyorum, sanki yaptığım yaramaz hamleyi fark etmiş gibi bakıyor. Bunun belli belirsiz beni memnun ettiğini, egomu okşadığını hatırlıyorum.
Rüyada ikinci sahne, yine daire şeklinde önceki oturduğumuz yerlerin dışında sanki kale dışına yapılmış bir hendeğin dibindeyim, sırayla bu hendeği geçecekmişiz. Önümde az önce beni fark eden adam var ve atlayışını yapıyor, karşıya tutunamadan hendeğin beton zeminine düşüyor. Çok sert bir düşüş. Sağ tarafımda esmer bir adam var, gözetmen gibi biri, O da düşene bakıyor ve bazı kişilere sesleniyor “onun durumu tamamlandı, şahadet getirmesine izin verin sonra ölüme yolcu edin! Diyor. Ben o adamı üzüntüyle seyrediyorum, dudaklarının kıpırdadığını görüyorum ve şahadet getirdiğini düşünüyorum. Sonra atlama sırasının bende olduğunu hatırlıyorum, ümitsizce bakıyorum, o geçemediyse ben hiç geçemem diye düşünüyorum. Fakat sağ tarafımdaki esmer gözetmen benim koluma giriyor, çok olumlu bir havası var, içimi ısıtıyor, bana moral veriyor sanki.
Üçüncü sahnede, bir şekilde o hendeği geçmişim, nasıl yapabildiğimi bilmiyorum. Ortada büyük yuvarlak bir platformda, yine gri insanlar olarak bu sefer daha az sayıda bir kalabalık ayakta duruyoruz. Yüzümüz dairenin dışına dönük ve dairenin bitiminde hendek, hendeğin bitiminde ise çepeçevre üç katlı binalar var, bitişik nizam müstakil evler. Havadan zembille inermiş gibi milyonlarca insan indiriliyor, ellerinde bavulları, neşeyle ve hevesle evlere yerleşiyorlar. Onlar bizi görmüyorlar, bize arkaları dönük. Evlerin bulunduğu ortamda renkler var fakat bizim durduğumuz yer gri. Biz bir şey bekliyoruz, az sonra gelecek ve gideceğiz. Korku ya da merak yok, beklerken evlerine yerleşen insanları seyrediyoruz. Gri üniformalarımız içinde sessiz bir kalabalık olarak duruşumuz sanki bir hayalet ordusu gibi!
İşte hepsi bu…”
Kadın’ın film izler gibi donuk bakışlarını bir süredir takip etmekte olan küçük kız, belirgin bir huzursuzlukla kıpırdandı ve bu kımıltı Alev’i daldığı yerden bu ana döndürdü, bakışları karşılaştı; sessiz sorular ve cevaplarla dolu geçen birkaç saniye sonunda “Hadi gidip denize girelim Lizen” dedi kadın. Çocuk başını tevekkülle salladı, sevinç yok, şaşırma yok, sonsuz bir kabulleniş yalnızca.
Deniz kıyısındaki şemsiyelerin hemen hepsi boş, otele yakın bir tanesini seçip altına yerleştiler. Güneş bir görünüyor, bir bulutların arkasına saklanıyordu. Bir ağustos için ne garip diye düşündü kadın. Lizen sırtını şemsiyenin tahta direğine yaslamış uzaklardaki küçük bir kayığı seyre dalmıştı. Alev kumun üstüne yaydığı havlunun üzerine uzandı, şortunu bile çıkarmaya üşenmişti. Otomatik hareketlerle çantasından çıkardığı kitabının işaretli sayfasını açtı, sigarasından bir nefes çekerken, anlamadan satırlara baktı. Kitabı ne kadar okuduğunun pek farkında değildi; çünkü kendini tam olarak veremeyecek kadar çeşitli düşüncelerle doluydu kafası. Otelden kulaklarına kadar erişen müzik ılık bir yel gibi gönlünü sızlattı; parçalandım ve her bir parçamı ayrı yere bıraktım. Birini açık denizlerin en derin yerine attım. Kürek çektim, uzaklaştım, dönüp arkama bakmadım bile. Birini yüksek dağların zirvesine çıkardım, hiç kimse kurtarmasın, kurda kuşa yem olsun diye. Birini hiç unutmadığım o küçük şehirde bıraktım. Dönemedim, kim bilir, belki dönsem de bulamazdım. Önce savruldum yok oldum, sonra dinlendim duruldum ve her giden parçam yerine yenisini doğurdum. Daha güçlü, daha sakin. Daha mutlu, daha suskun. Daha olgun, daha kırgın. Daha yalnız, daha yorgun.
Ağlamaya başladı, hıçkırıkları dizginlenemez şekilde dudaklarından fırlıyor, dalgaların gizemli hışırtısına karışıyordu. Ve Candan devam ediyordu; Birini tanıdık bir vişne ağacının dibine ektim. Soramadım filizlendi mi? Sürgün verdi mi? Birini çok sevdiğim bir dostta unuttum. İstedim, geri vermedi, meğer benden pek haz etmezmiş. Birini büyük bir aşk uğruna ateşlere attım. Bilerek, isteyerek, ama asla pişman olmadım.
Dönüp yüzünü havluya bastırdı. Ahh Candan dedi kesik hıçkırıklar arasından. Saçlarının üstünde bir kelebek dokunuşu gibi gezinen eli hissettiğinde adeta bıçakla kesilmiş gibi ağlamayı kesti. Dönüp baktı, yüzüne eğilmiş olan o ince, duygulu yüzde şefkatle süzülmüş o bakışlar, belki hayatında hiç unutamayacağı şekilde hafızasına kazındı. “Affedersin canım, birden kendimi tutamadım. Seni de korkuttum değil mi? Ah bazen ne kadar düşüncesiz oluyorum. Canım benim” derken küçük, yumuşak ellerini avuçlarının arasına aldı, sonra dayanamayıp öptü onları “seninle karşılaşmamız ne ilginç değil mi? Neyse bırakalım şimdi bunları, hadi gel dondurma alalım, ne dersin?” Çocuk hafif bir gülümsemeyle başını salladı.
Her şey başka şeylerle bağlantılıdır, iç içe geçmiş sayısız daireler…
Yazıcı-dostu sürüm
Arkadaşına gönder- 1421 defa okundu

Sibel Atasoy

Yeni yorum gönder