26. Bölüm

sonsuz kullanıcısının resmi

Yakınlaşma

Hamit bey alev almış gibi çıkıp gittikten sonra dakikalarca orada, antrede öylece kalakaldılar. Gerçekten çok şaşırtıcı bir gün olmuştu. Her ikisi de içlerinde kendi durum muhasebelerini yaparken bir yandan da diğerine ne kadar samimi olacağını, olması gerektiğini hesaplıyordu ki bu oldukça zorlayıcı bir durumdu.

Hele İlhan büyük bozgunlar içindeydi. Aklı ile duyguları arasında öylesine sıkışmıştı ki adeta duyduğu sıkıntı, mahcubiyet, kesif bir kırmızılık olarak yüzünden okunabiliyordu.
Bu nazik anları Selma’nın beklenmedik önerisi böldüğünde İlhan rahat bir nefes aldı
“Bu gece şöyle iyi bir içsek mi acaba? Biraz rahatlamayı hak etmedik mi?”
“Doğru söylüyorsun, benim de çok ihtiyacım var. Ne içmek istersin? Hemen karşı bakkaldan alıp geleyim”
“Rakı iyidir benim için, sen de rakı seviyorsun galiba.” Bu kadının büyüleyici gülümseyişi tüm zorlukların üstesinden gelebilirdi.
“Harika, ben biraz peynir, kavun filan da alayım. Bir çilingir sofrası kuralım bu gece”
Birden rahatladılar. Her ikisi de lüzumsuz bir neşeye garkoldular!

Gece çok güzel başladı; ne Amir beyden ne de huysuz kocadan, keyiflerini bozabilecek hiçbir şeyden bahsetmediler. Şarkılar, fıkralar, birbirlerini tanımaya yönelik her türlü yoklamalar yapıldı. Büyük şişenin yarısını geçmişken, konu yeniden Selma’nın paranormal deneyimlerine geldi, sohbet o mecraya önlenemez şekilde aktı gitti. İçmek kadında İlhan’ın daha önce fark edemediği değişikliklerin su yüzüne çıkmasını sağlamıştı. Sanki o mahçup, pasif, içe kapalı kadın gitmiş başka biri gelip oturmuştu karşısına.

“Bu konu henüz kanıtlanamadı ama bugüne kadar üzerinde çok şey yazıldı reenkarnasyon hakkında. Hatta işin magazin yanını bile gördük, önceki yaşamında Rus çariçesi olduğunu açıklayan ünlülerden tut da kendini Nefertiti olarak ilan edenlere kadar. Herkes kraldım, çariceydim diyor, hiç orospuydum filan diyen yok nedense”
Kadın söze girmiyor, alaycı bir gülümseme ile onu dinliyordu.

“Şimdi işin bu yanını geçip olaya bilimsel açıdan yaklaşırsak, ruhun ölümsüzlüğü ve değişik hayatlar yaşadığı belki de kıyamete kadar kanıtlanamayacak bir konu.”
“Pardon? Kıyamet mi? O da ne öyle?”
Bu alaycı soruyu duymazdan geldi adam
“ Belki ileride uzayı ve evreni daha iyi keşfetme olanaklarına kavuştuğumuzda, şimdiki bilinç düzeyimize göre kabul ettiğimiz varlık formlarından farklı yaşam biçimlerine rastlayabilir miyiz, bence evet. Belki o zaman daha sağlıklı değerlendirmeler yapılabilir. Haa bir de şu var; hipnoz altında, kişinin önceki yaşlarına döndürülmesi, ardından daha da ileri giderek kişinin doğumundan öncesine gidilip, deneğin farklı şeyler anlatıp farklı yerlerde bulunduğunu anlatması nasıl açıklanabilir. Bence bunun açıklaması genlerimiz olabilir, soyumuzla ilgili her şey genlerimizde kodlu biçimde saklı, annemizle, babamızla, onların anne babası, ve daha da öncesi akrabalarımızla ilgili genetik her şey bizim genlerimizde mevcut. Peki buna onların hatıraları da niye dahil olmasın. Sonuçta düşünce de bir enerjidir ve onların düşünceleri, gördükleri, yaşadıkları da genlerimizle bize kadar gelmiş olamaz mı, hipnoz altında asırlar önceki akrabalarımızın ağzından konuşuyor, onların gözünden görüyor olmayalım? Keza rüyalarımızda gördüğümüz hiç tanımadığımız kişiler, ilk defa gittiğimiz yerler ve olayların çoğu da, bilinçaltımızın genlerimizden çıkarttığı o eski akrabalarımızın, interferans dalgalarıyla zihnimize gelen görüntü ve düşünceleri olmasın? Sen ne diyorsun bu konuda? Bu dalga geçer haline bakılırsa diyeceğin bir şeyler var ha? Hadi şerefe…”
Tık diye vurdular kadehleri, Selma uzun bir konuşma yapacakmış gibi derin bir nefes aldı;

“Bence reenkarnasyon fikri; bu dünyaya kazık çakmak isteyen biz insanlar için büyük ümit vadetse de hatta bazı anlamlarda mantığa uygun da gelse, varlığı konusunda ciddi şüphelerim var benim. Reenkarnasyonun temeli sonsuz ömre sahip bir öz ya da ruhun varlığına dayanır. Her defasında başka bir kimlikle dünyaya gelir ama aslı sonsuzca varolacaktır. Bu konuda çok kafa yordum ve böyle çalışmadığına karar verdim; evet reenkarnasyona benzer bir durum var ama şu anki tanımından oldukça farklı”
“Nasıl yani?”
“Ayy bu uzun bir konu yaa, nerden geldik biz buraya?”
“Hadi hadi arenadan kaçma bakalım” Kadehinden büyük bir yudum aldı, iyi bir içiciydi ve Selma’nın ilgisini çeken bir konuyu ilk defa bulmuştu, vazgeçmeye hiç niyeti yoktu.
“Reenkarnasyon tanımına en uygun fiziksel uygulama genler ile ilgili olabilirdi. Yani RUH aşamasında düşündüğünüzün devamlılığını fiziksel ortamda gerçekleştiren araç; gen! Bu sebeplerle hipnoz altında erişilen farklı yaşamların kaynağı bence Ortak Bilinçaltı dır. Yada Kitlesel Bellek Bileşimi!”

Bir parça peynir ve kavun attı ağzına ve devam etti
“Bence insanların tüm deneyimlerinin sonucu elde ettikleri duygu analizleri, düşünceleri ve hayalleri bir anlamda ortak kullanılan devasa bir havuza düşüyor. Ve bu şekilde gezegenin Bellek Bileşimi sürekli update edilen canlı bir organizma oluyor. Eğer bu fikrimin doğru olduğunu bir an için kabul edersek, her yolla: Hipnoz, rüyalar, ilham vs. bu havuzdan bilgi çekmek mümkün hale geliyor.”
Durup soluklandı, aslında alacağı tepkiyi bekledi. Bu kadar uzun konuşmak pek adeti değildi.
“Evet söylediklerin kulağa mantıklı geliyor, benim savımı daha da ileri götürmüş oluyorsun; sonuçta olayı insanlığın ortak bilincine bağlıyorsun. Doğru olabilir, neden dersen, sonuçta hepimiz dünya üzerinde ilk bir kaç canlıdan (dinsel kitaplarda Adem ile Havva'dan) türedik. Adları ne olursa olsun sonuçta bu işin bir başlangıcı oldu ve işin özünde hepimiz aslında kardeşiz. Asırlar geçtikce ilk canlıların çocukları oldu, onların çocukları vs. bugün bizlere kadar geldi, dolayısıyla genlerimiz de insanlığın tarihini, yaşadıklarını, hissettiklerini sanki bir videoya kaydeder gibi kaydetmiş olabilir. Bu da bizi ortak bir bilinç ve belleğe ulaştırıyordur muhtemelen. Hatta,
Asimov Imparatorluk serisinin sonunda bu noktaya ulaşıyor. "Gaia" ya. Robotlar '0' yasasını geliştirdikten sonra insanlığın tümünün iyiliği için 1. ve 2. Vakıftan ayrı olarak yeni bir yol çiziyorlar insanlığa, ve yapay olarak Gaia'yı oluşturuyorlar. Gaia senin düşüncene çok yaklaşan bir gezegen. Ve insanlığın daha doğrusu bütün galaksinin ortak bir bilinç olabileceğine atıfta bulunarak bitiyor seri. Fakat beni en çok sinirlendiren medyum kanalı ile sözde evrenin bilincine varmış uzaylılar tarafından bize gönderildiği varsayılan bilgiler. Ne bileyim Dünya Kardeşlik Birliği miydi, ya da bi sürü var bunlardan işte. Yanlış mı düşünüyorum?”
Selma’nın sessiz kaldığını görünce kendini alamayıp devam etti

“İnsanlardaki bu mistisizm saplantısı niye? Ortamda bu tür iddiaları destekleyen en ufak kanıtlar olmadan neden insanlar takılıyor bir avuç abuk subuk insanın peşine?
Bu tip saçmalıkların insanlığın tümünü böylelikle kendilerini de tabii inanılmaz aşağıladıklarını nasıl oluyor da fark etmiyorlar?
Gizemciliğe, bilinmezliğe takılan, insanlığın en büyük eseri olan bilim ve teknolojiye bu anlamda burun kıvıran bu tip insanlar nasıl oluyor da bilim ve teknolojinin onlara günlük hayatta sundukları bütün olanakları kullanırken "Gizemcilik, mistiklik" bir an olsun akıllarına gelmiyor da iş lafa gelince bu tip şeylerden medet umuyorlar?
Ve daha bir sürü soru ama anlatmak istediğimi anlıyorsundur sanırım işte bu tip soruların cevaplarını bir türlü bulamıyorum. İnsanlar bu tip iddialarla karşılaştıklarında kahkahalarla gülmemeyi nasıl başarıyorlar?”

Bu uzun monologdan yorgun çıkan İlhan yeni bir duble rakı hazırlarken, süzgün gözlerle kadından bir cevap çıkmasını bekledi.
“Şimdi… Burada düştüğün yanlışlık bence şu; kendini doğrunun merkezi alıyorsun. Her bir insana YALNIZCA insan olduğu için değer vermeyi henüz algılayamadığın için onların inandıkları ve yaptıklarına kahkahayla gülmek ihtiyacında oluyorsun. Dine yada mistik inançlara kapılmış olanlardan bir çoğu da aynen senin gibi davranıyor ve senin gibilere katılarak gülüyor.
Benim bu konudaki bireysel duruşum ise; her bir insanı en az kendime eşdeğer bulmak diye tanımlanabilir. Mutlak gerçek olmadığı için bu her DEĞERLİ insanın söylediklerini ilgiyle dinler, düşüncelerini, inançlarını samimiyetle öğrenmeye çalışırım. Bilimsel platformda çalışan bir insanı da aynı değeri vererek takip ederim. Çünkü birlikte bir bütünü oluşturduğumuzu ve mükemmeli elde edebildiğimizi düşünüyorum.
Hiç kimsenin inancı ve düşüncesi benimkinden aşağı değildir; ancak onları ayna olarak kullanmak suretiyle kendi arızalarımı görebilirim. Her bir kişiye ölesiye ihtiyacım var. Ve ben de gönüllü olarak kullanılmaya açığım”
Konuşmasına ara verip melekler kadar güzel bir gülümseme bahşetti.

“Neden? Ben doğrunun merkezi olarak kendimi değil sadece bilimi alıyorum ve doğruluğu kanıtlanmamış şeylere bilime inanan birinin doğası gereği kuşkuyla bakıyorum. Dünyada bilimin açıklayamadığı bir şeyin olmaması gerektiği düşüncesindeyim. Bazı tereddütte olunan şeyler varsa zaman içinde bunların da bilime uyan mantıklı bir şekilde açıklaması bulunacaktır.
“Doğrunun merkezine ille bir adres araman var ya” diyecek oldu kadın fakat İlhan onu duymadı bile
“Bir de her insanın inanıp yaptığına saygı göstermek gerekir mantığını kavramakta güçlük çekmekteyim, tamam herkesin görüşüne saygı duyalım ama yanlış yollara gidenleri de uyarmayalım mı? O zaman katilin de yaptığına saygı duyalım, onun da kendisine göre bir mantığı vardır, tecavüzcünün de, tarikatların eline düşen genç kızlarımıza da, demokrasimizin altını oyup kendi düşündükleri sistemleri getirmeye çalışan bilimum çevreleri de savunalım, sonuçta onlar da doğru bildiklerini yapıyorlar, var mı böyle bir mantık. Kusura bakma, işin içine insanları sömüren, kandıran bazı organizasyonlar girince sinirlerime hakim olamıyorum.
Tüm insanlığın hep beraber oluşturduğu gelmiş geçmiş en büyük birikim ve eser olan bilimi hiçe saymak, burun kıvırmak bir insanın insanlığa yapabileceği en büyük hakaret, ihanet olarak görüyorum.
Mağaralarda hayvanlar gibi bir arada titreşip yatarken şu andaki halimize gelmişsek bu olayı bizler başardık. Yaşamış ve yaşayan bütün insanlar! Ne bize bir şeyler öğreten uzaylılar vardı ne de evrenin farklı varlık boyutlarındaki şeyler bize yardım etti. Sadece ve sadece bizler. İnsanlığın bütünü el ele vererek bu yapıyı kurduk. Sadece Türkler, Araplar, İngilizler, vs. değil Afrikalılar bile bir şekilde katkıda bulundu bu olaya. Bu yüzden eğer insanlığın kardeşliği ve birliği gibi yapılanmalardan konuşulacaksa sadece ve sadece insanlığın ortak ürünü olan bilim çevresinde oluşabileceğine inanıyorum.
Peki bahsedilen mistisizm somut olarak ne getirdi? Ne kazandırdı insanlığa? Buddha, yoga, zerdüştlük, parapsikoloji, numeroloji vs. ne verdi bize? Somut olarak şu var elimizde diyebilir misin? Ben inandığımı söyleyeyim gücünü bilinmezlikten, gizemcilikten alan şeyler ne verebilirse onu? Hiçlik!!!

Haaa bu arada, bilim bir metodolojidir bir anlamda ve bu yüzden çok farklı alanlar olsalar da sırf bu metodolojik tabanından dolayı farklı bilim dalları birleşebilir. Ama bilimin bu yapısından dolayı öğretiler ve inançlarla birleşebileceğini önermek safsatadan başka bir şey değil bence.” Her zaman olduğu gibi giderek sinirleniyordu.

“Doğrudur metotları tamamen farklıdır; bilim metodolojisi beynin sol lobunu kullanarak çalışabilir. Oysa beynimizde bir de sağ lob var; sezgisel bilgi alış verişi sağlayan taraf. Sebep sonuç ilişkisine dayandırılamaz. Yöntemlerin her ikisinin de kullanılması, sentez oluşturulması insan için bir zenginlik olur.” Oldukça yumuşak bir ses tonu takınmıştı kadın.

“Bak bu önemli! Ve bence üstünde durulması gereken bir nokta. Üniversitede aldığım bir psikoloji dersinde term-project için bu alanla ilgili araştırma yapmıştım. Öncelikle bu olay kesin kanıtlanmış bir şey değil. Psikolojinin çoğu araştırma konusu gibi kanıtlar üzerinden değil istatistik üzerinden gidilerek bir takım sonuçlara ulaşılmış. Sol yarım küre rasyonel (Rational) diye anılır; sağ yarım küre sezgisel(Intutive) diye… Belki de sezgisel terimini aynı anlamda kullanmıyoruz.
Tekrar konumuza dönersek, ilk olarak Bilimin tamamen beynin sol yarım küresini kullandığı doğru değil. Bilim metodik yapısı itibariyle bir yere kadar sol yarım kürenin işleme mekanizmasında olduğu iddia edilen Linear, hiyerarşik ve mantıksal bir düşünce tarzına (Structured) ihtiyaç duyar. Ama ondan sonra daha önce kurduğu düzenli yapıdan bütünü görme ve bu yapıdan direk bir neden sonuç ilişkisi kurmak yerine çıkarımsal (Holistic Processing) bir düşünce tarzına ihtiyaç duyar. İşte bu noktada beynin sağ yarım küresi ağır basar.”

Son yudumlar içilirken konu sohbetin boyutunu aşmış bir nevi inatlaşmaya varmıştı, Selma altta kalmaya pek niyetli değildi;

“Bilim, adı üzerinde bazı metotlar kullanarak üzerinde hemfikir kalınan, yani BİLİNENdir. Mutlak doğru değildir, bilim metodolojisinin ta kendisi bile bütün zamanları ve yerleri kapsayan MUTLAK BİR DOĞRU olmadığını kabul eder. Bu sebeple henüz metodik olarak BİLİNEN hale gelmemiş bir çok bilinmeyen vardır. BİLEMEDİKLERİMİZ bildiklerimizden defalarca daha çoktur.
Sen beynini sadece bilimsel olarak BİLİNEN hale gelmiş olanları duymaya açabilirsin, bu senin seçimin olur. Ben her şeyi duymaya açarım, illa bilimsel kanıt aramak zorunda değilim, benim de tercihim budur. Burada önemli bir nüans var ama dikkatini çekerim; inanırım demiyorum, duymak için kanıt aramam diyorum. Bilimi din haline getirmek yıllardır bilim adamları tarafından bile eleştiriliyor, bu konuya dikkat çekiliyor. Örneğin Paul Fayereband sanırım Özgür Toplumda Bilim kitabında çok güzel açıklamıştı bunu. Ben senin gibi üniversite mezunu bile değilim. Fazla bir şeyler bildiğimi de iddia edemem ama eski kocam kitapçı olduğu için o kitap sergilerinin başında saatlerce otururken çok kitap okudum ben. Ve düşünmeye de epeyce vaktim oldu.
Mistizmin argümanları daha bilim kriterleri oluşmadan önceki bin, onbin yılların çalışmalarıdır. Bunları yok saymak fakirleşmektir ki bilim adamları bu yanlışa asla düşmezler. Hem önceki bilgileri hem de sezgilerini kullanmak suretiyle bilgi toplar ve sonuçta metodik anlamda bir sentez oluştururlar.”

“Evet tabii, bilim adamları sadece beyninin sol tarafını değil aynı zamanda sağ tarafını da çalıştırmak zorundadır. Asıl demek istediğim sanılanın aksine linear ve hiyerarşik düşünce tarzı, çıkarımsal düşünce tarzından daha kolay bir iş değildir. En az onun kadar zordur. Ama bu iki iş de beynimizin olağan çalışma mekanizmasının bir sonucudur. Önemli olan senin de söylediğin gibi beraberce kullanılmasıdır.”

“E güzel işte… Ama beynin sağ tarafını ağırlıklı olarak kullanmanın da bir metodolojisi vardır, ne biri yaa, birçok metodu vardır ve bunlar daha ziyade senin mistik kabul ettiğin yollar, öğretiler ile yapılır. Senin konuşmanın taa başında söylediğin Kardeşlik Birliğini ve Bilgi kitabını duydum hatta birkaç fasikülünü de getirmişlerdi bana; kişisel olarak ilgimi çekmedi. Kaynak benim için hiç sorun değil. Eğer ilgimi çekseydi okur ve değerlendirme kapsamıma dahil ederdim. Başkalarını etkilemeyi, taraftar kazanmayı ön plana alan girişimler (özgür düşünme tarzımı tahrip edeceğinden) pek hoşuma gitmiyor.
Biraz önce dedin ki, yanlış hatırlıyorsam düzelt lütfen; -Ne bize bir şeyler öğreten uzaylılar vardı ne de evrenin farklı varlık boyutlarındaki şeyler bize yardım etti.-
Bu düşünceni kanıtlayacak ne tür bilimsel veriye sahipsin? Nasıl bu kadar inançlı ve emin olabiliyorsun, anlamakta güçlük çekiyorum. Ben inanç özürlüyüm galiba”

“Yapı olarak septik bir insanım. Septik olmak "Gördüğün şey vardır, görmediğin şeyse yoktur" demek değil.
Biraz önce bahsettiğim şeylerle ilişkilendirecek olursak, beynimin sağ tarafının
işlem yapabileceği kadar düzenli ve hiyerarşik bir yapı oluşturana kadar sol tarafını çalıştırıp beklemek ve daha sonra sağ tarafımın yaptığı çıkarımın verileriyle birlikte neden-sonuç ilişkisi oluşturması için sol tarafıma devretmektir. Bilimde, anlatmak istediğim gibi böyle çalışır bana göre.
Tekrar senin soruya gelirsek, elimizde bilimi bizim yapmadığımızı gösterebilen en ufak bir veri bile yokken hatta tam tersine bunun bizim eserimiz olduğunu gösteren bir çok veri bulunurken böyle bir çıkarım yapmak yanlış olmaz diye düşünmekteyim. Ve daha önemlisi tersini iddia ederek insanlığı bu derece aşağılamaya cesaret edemem.
Mistisizm'e geri dönersek doğru çok uzun zaman önce ortaya çıkmış inançlardır. Ve hatta o zamanki bilinmezliği düşünürsek insanın akıl sağlığını koruması için gerekliydi belki bir zamanlar. Ama yeni çağlarda hiçbir işe yaramadığı için o eski çağlarda kalmışlardır. Ama şimdi yeni bir çağ başladı. Ve insanlık kendi gücünü anlar hale geldi. Bilinmezliğin karanlığında çevremizi biraz olsun görebiliyoruz artık ve eskiden korkumuzu gideren mum ışıklarına ihtiyacımız kalmadı.”

“E o zaman insanların bu yükselen trende; mistik-felsefi akıma kapılmalarının sebebi nedir? Bana insanlar uyutuluyor, para tuzağı filan deme, buna kargalar bile güler. Talep olmadan yapılan arz daha ilk sunuluşundan geri döner. O senin dediğine moda denir dense dense… Ki moda da en fazla bir sezon sürer, bir yıl bile değil. Bu akım taa 50 li yıllardan beri artarak süren gerçek bir trend.
Selma oturduğu yerden kalktı, masayı toplamaya başlamadan önce gülümseyerek son söz olmayan son sözünü söyledi;
“Vallahi İlhan’cığım ne desek boş. Daha sonra yine bu konuya döneriz belki. Çünkü bu yaklaşımınla ilgili olarak daha söyleyecek çok şeyim var ama ben seni ikna etmeye uğraşmıyorum. Zaten benim sorunum da bu belki; haklı-haksız ayrımına girebilecek denli inançlı olamıyorum. Aslında biz bu konuya nerden geldik onu bile kaçırdım artık! Haa reenkarnasyon filan, ölümsüzlük isteği!”
“Yağmurlu bir pazar öğleden sonra ne yapacağını bilemeyen milyonlarca insan, bir de ölümsüzlük istermiş” diye güldü adam içkiden gevrekleşen ses tonu ile
“Aa bu ne güzel bir laf böyle, sen mi buldun?”
“Yok canım nerdeee! Bir yerlerden aklımda kalmış işte”
“Neyse, artık yatalım bence, ben bayağı kafayı buldum galiba.”
Aslında kafayı bulan İlhan olmuştu, büyük bir cesaret gösterisinde bulunarak uzanıp kadının elini tuttu. Uzun uzun onun gözlerine baktı. Bu bakış derin anlamlar içeriyordu; çünkü her ne kadar zaman zaman sinirlenmişte olsa karşısında dişli bir rakip görmek, aşık olduğu kadının özüne biraz olsun değebilmiş olmak onu sınırsız mutlu etmişti. Bu gece bütünüyle belki son onbeş yılda yaşamadığı ölçüde doyurucu olmuştu. Ve O, doyurulan zihnine ek olarak duygusal ve bedensel doygunluğa da muhtaçtı. Bütün kalbiyle yatak odasına birlikte gitmeyi arzuluyordu.

Birkaç dakikadır tutmakta olduğu küçük eli yüzüne götürüp kokladı, öptü.
Bir an için buna müsaade etmiş görünen Selma, makul bir süre sonra nazikçe elini çekti ve
“Aman sofrayı da yarın kaldıralım, benim çok uykum geldi. İyi uykular İlhan. Yatmadan salonu biraz havalandır istersen, çok sigara dumanı olmuş. Güzel bir gece oldu, sağ ol.” Dedi.

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır. (Üyelik için, Davetiye maili almak isterseniz mail adresinizi ekleyin)
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd><img><hr><u><blockquote><sup><sub>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.
  • Kolay link ekleyebilirsiniz. Örnek site içi arama linki için [s: aranacak kelime]

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
Spamları engellemek için denetlenmektedir. Lütfen soruyu yanıtlayınız.
İçeriği paylaş