24. Bölüm

sonsuz kullanıcısının resmi

Gergin anlar

Alev düştüğü yerde bir an hareketsiz kaldı. Her an karanlığın içinden bir darbe geleceği beklentisiyle serbest kalmış kolunu başının üzerine siper etmeye çalışıyordu. Diğer kolu bedeninin altında kalmıştı fakat acıyı hissedecek durumda değildi. Korku acıya galip gelmişti o an. Bir süre sonra kendine geldi, toparlanmaya ve hasar tespitine girişti. Ağrılar vardı ama tehlikeli düzeyde değildi. Korkusuna rağmen kalkmaya davrandı, sonsuza kadar üçüncü basamakta yatamayacaktı nasıl olsa.
Bir gayret kızım Alev dedi iç sesiyle, kendini cesaretlendirmeye çalışıyordu. Gözü karanlığa bir nebze alışmıştı. İhtiyatla yuvarlandığı basamakları yeniden çıktı. Karaltı yerinde duruyordu. Dertop olmuş kapının köşesine yapışmıştı.

Çakmak kim bilir nereye fırlamıştı. Bulmaya çalışmak faydasız bir girişim olacaktı.

“Heyyy… Sen ne yapıyorsun burada? İyi misin?” diye fısıldadı eğilirken karaltıya.
Ses çıkmamıştı. Uzanıp dokundu
“Heeyyy sana söylüyorum, ayağa kalk bakayım” karaltı kıpırdadı, yerinde doğruldu.
Kadın’ın uzattığı elleri yaşlarla ıslanmış küçük yüze dokunduğunda çocuk üst üste hapşırmaya başladı.
Kadın çocuğun sağlıklı olduğuna hükmederek rahatlamıştı, tekrar fısıldayarak sordu?
“Baban nerede?”
Yine ses yoktu, aslında Alev de cevap almayı pek ummamıştı. Çocuğu kolundan tutarak merdivenlere yönlendirdi sonra vazgeçti, tekrar kapıya dönüp anahtarı kilide sokmaya çalıştı. Epeyce uğraşarak kapıyı açmayı başardı. Çocuğu içeri çekip kapıyı şiddetle kapattı. Elektrik düğmesine bastı, oda ışığa boğulurken endişeyle içeride başka bir sürpriz olup olmadığını araştırdı. Korkuyla yatak odasını, banyoyu dolaştı, balkonu dört döndü, aşağılara göz attı; temiz görünüyordu.
Ancak tekrar girişe döndüğünde çocuğa göz atabildi. Kapalı kapının önünde, başı önünde sessizce duruyordu. Üst üste iki kez daha hapşırdı. Sefil, acınası bir görüntüsü vardı. Alev’in gözlerinden iki damla yaş süzülüp yanaklarından aştı.

Onunla şu an konuşmaya çalışmak beyhude olacaktı. İki adımda yanına varıp, kucakladı, özenle tek kişilik yatağın üzerine yatırdı. Göz yaşlarını silip alnına bir öpücük kondurdu. Sonra balkona çıktı, restorana doğru baktı, kapanmıştı. Her yer karanlığa batmıştı. Köy uyuyordu.

Hemen çantasına koşup küçük not defterini çıkardı. Binnur Hanım’ın cep telefon numarasını buldu. Aceleyle telefonu tuşlarken lütfen kapalı olmasın diye dua ediyordu; çünkü bu küçük otelde resepsiyon kavramı yoktu. Alev’in üst üste ettiği şükürler katar halinde gökyüzüne yükseliyordu. Telefon üçüncü çalışında açıldı,
“Binnur Hanım? Merhaba ben Alev. Kusura bakmayın, rahatsız ediyorum ama çok acil bir durum oluştu. Rica etsem odama gelebilir misiniz?”
“Şimdi mi? Yatmak üzereydim.”
“Tuhaf olduğunu biliyorum fakat gerçekten olağan dışı bir durum. Lütfen, çok rica ediyorum. Sonra çok geç olabilir.”
“Peki geliyorum Alev hanım, hemen altınızdaki dairedeyim zaten. İki dakika sonra sizdeyim.”
“Hay Allah razı olsun.”
Gerçekten iki dakika geçmeden kapı tıkırdadı.
“Alev Hanım?”
“Geldim” kapıyı açıp arkasından aceleyle kapıyı kapatmadan önce kadını içeri çekti.
Binnur hem bu davranışın komikliğine hem de yatakta yatan çocuğa şaşkınlıkla bakıyordu.
Sonraki yirmi dakika boyunca olayın açıklanamaz bölümlerini atlayarak Selma-Rıfat ve küçük kızın dramını anlattı Alev.
“Sizi şunun için rahatsız ettim bu münasebetsiz zamanda; bu adamın çocuğu buraya bırakması katiyen mümkün değil, bu bir planın parçası olmalı. Büyük ihtimalle yarın buraya polislerle gelecek ve beni çocuğunu kaçırmakla suçlayacak. Şahidim olmanızı istiyorum sizden. Bütün geceyi sizinle geçirdiğime ve çocuğu kapımın önünde bulduğuma inanmanızı istiyorum sizden. Çünkü bu adam yarın sizin önünüze öyle bir suratla çıkacak ki ona inanmamakta zorluk çekeceksiniz ve benden şüpheye düşeceksiniz.”
“O kadar uzun boylu değil, psikolog olduğumu unutuyorsunuz” diye gülümsedi kadın
“Vallahi o adam değil psikolog, şeytanı bile kandırır.” Şimdi Alev de gülümsüyordu. Gerginliği biraz azalmıştı ama yine de kapıya endişeli gözler atmaktan kendini alıkoyamıyordu.

“Peki ya babası yarın gelmezse ne yapacaksınız?”
İsabetli ama henüz düşünmeye fırsat bulamadığı bir soruydu
“Doğrusu henüz bilemiyorum. Annesi zaten kayıp, teyzesi var fakat ilgisiz, üstelik telefon numarasını evde bıraktım sanırım, hatta atmışımdır bile; çünkü çok kızdırmıştı beni.”
“Çok kötü.”
“Aslında şu çocuğu babasının elinden kurtarmak lazım ama nasıl? Yabancı filmlerde seyrediyoruz da çocuk hakları nasıl oturmuş, ebeveyne karşı bile koruma sistemi geliştirilmiş. Bizde nerdeeee!”
“Haklısınız, biz de nelerle karşılaşıyoruz ama elimiz kolumuz bağlı.”
“Yine de adamın yarın sabahın köründe kapımıza dikileceğinden emin olun siz.”
“Vallahi ne diyeceğimi bilmiyorum. Sizin için iyi olmadı, tatilinizin ilk gününde…”
Alev’in gözleri yattığı yerde uyuyakalmış çocuğa takılmıştı. Bu çocuğun durumu kendisini derinden etkilemişti.
“Keşke yapabileceğim herhangi bir şey olsaydı da tatilim boşa gitseydi” diye iç geçirdi ve ilave etti
“O halde sabah ola hayrola diyelim. Çok teşekkür ederim beni yalnız bırakmadığınız için.” Şimdi ayağa kalkmış olan Binnur ona anlayışlı bir bakış fırlattı
“Hiç önemli değil. Ben gideyim o zaman, size iyi geceler”
“Size de, sabah görüşürüz.”

Kadının arkasından kapıyı dikkatle kapatırken gözleri uykunun masum kollarına düşmüş o minicik bedeni izliyordu şefkatle. Onun için bir şeyler yapabilmeyi istiyordu ama ne? Nasıl? Bir avukat tanıdığı olmamasına hayıflandı. Belki bilmediği, kenarda köşede kalmış bir kanun bulunabilirdi minik kuşları atmacalardan koruyacak. Hisleri kendini yanıltmamıştı; bu iş ufak bir tesadüfle tanımlanabilmenin ötesinde, karmik bir bağıntıydı, kim bilir? Bu ruh hastası adamın gelip sürekli kendisine takılmasının bir anlamı vardı herhalde. Selma ile hiçbir bağlantısı, tanışıklığı olmadığını en ufak izahatta bir çocuk bile anlayabilirdi; ama bu adam! Hayır bu adam, kozunu bir şekilde kendisiyle paylaşmaya and içmişti. Bir yandan bu işin sonu nereye varabilir diye öngörüde bulunmaya çalışarak balkona bir sandalye çekti, oturup ayağını balkon demirlerine uzattı. Dolunayın ertesi günüydü ve bütün haşmetiyle karanlık geceyi aydınlatmıştı.

İçini derin bir üzüntü sarmıştı, mutfağa gidip bir tane Efes dark şişesi açtı elini acıtarak. Bir sigara yakıp dolunaya doğru üfledi. Geçmişi düşündü; kaybolan yılları, yaşanmadığı varsayılan yılları. Değişim korkunç olmuştu. Ölmek, yeniden doğmak için ölmek hiçbir zaman kolay olmamıştı, olmayacaktı. Hamama giren terlemeliydi. Geçtiği yerlerdeki kaleler birer birer yıkılmış, dağlar yarlara dönüşürken denizler toprakla doldurulmuş, ovaları sular basmıştı. Bu, insanın kendi içinde yaşadığı bir başka Nuh Tufanı olmalıydı. Eski tanıdıkları yabancılara dönüşmüş, asla durup dinlemeyecekleri en can dostları olmuştu. Bunun iyi bir şey olduğundan pek emin olamıyordu. Sanki bir ölümsüz gibi beraber yürüdüğünüz insanlar sırası geldikçe ölüp gidiyorlardı ve siz hep kalmaya mahkumdunuz. “Mcload gibi” dedi, gülümsedi yalnızca, kahkaha atacak gücü kalmamıştı.
Yorgun, çok yorgun hissetti. Yaşamak çok gerekli miydi sahiden? Yeniden dirilmek için değer miydi her defasında ölmek. Son üç yıldır kurmuş olduğu yeni hayatını düşündü; insanlara bakışı tamamiyle değişmişti. Eskiden onlara daha en baştan tanıdığı güven kredisi ve zaman içinde denenip test edilen liyakat gereği, şimdi kendisini bile zaman zaman korkutan bir şefkat tusinamisine dönüşmüştü.

İçindeki tüm kriterler, ikiz kuleler gibi çökmüştü, hem de gözlerinin önünde. “Öğrenirken büyük lezzetler aldığınız bilgiler, değerinize değer kattığını zannederek adınıza çıkardığınız övünç payları? Hani ne oldu onlara? Hiçbir değerleri kalmadı onların. Boşmuş, meğerse bomboşmuş! Ne öyle abartıyla sevinebiliyor ne de üzülebiliyorsunuz, yalnızca sonsuz bir anlayış, sevecen bir kabul sunuş; sanal bir gerçeklik için. Kumdan kalelerin güven şemsiyesi insanlığı korurken siz ölümsüzlük zırhı içinde üzüntüyle seyrediyorsunuz olanları. Bazen içinizden –ben bunu istememiştim, yeniden uyumak istiyorum Allahım!- diye yakarmak geliyor. Ben de televizyon seyretmek, aptal eğlence programları, kifayetsiz açık oturumlar, spor olmayan spor müsabakaları ve ahhh evet ahh reklamlar, saatler süren reklamlar seyretmek istiyorum, bir kelimenin arkasından ölüme gidecek kadar hırslanabilmek, doyasıya para harcamak için köleler gibi çalışmak istiyorum, yeniden uyumak istiyorum, lütfen Allahım. Ölümsüzlük yalnızlık demek! Ya geri döneyim ya da daha çok sayıda ölümsüz olsun.”

Elindeki boş şişeye baktı “şapşallığın lüzumu yok Alev” dedi. Fakat hayır bu gece azar işe yaramadı, bir şişe daha açtı.

Dövüş Kulübü bir tesadüf değildi onun için. Filmin her sahnesi onun hayatının bir tanımıydı, olağanüstü isabetle seçilmiş bir özetiydi. Her seyredişinde ağlamıştı; her yumruk kemiklerinden birini kırmıştı, her tekme beynini, pek övündüğü mantık sistemini tuzla buz etmişti. Yere serilen her insanla bir kere daha ölmüştü, dinamitlenen her bina ile birlikte yeniden çökmüştü kendi içindeki hiçliğin tanımsız derinliğine. “Geçmiş ve gelecek yok, sadece şu an ve burada” diye mırıldandı. Gözlerinden yaşlar sicim gibi akmaya başladı. “Ahhh kardeşlerim, sevgili kardeşlerim, bebek kadar masum sevgili insan ırkı!” Hıçkırıkları o denli şiddetlendi ki İmrenli Köyü’nün ölüm uykusundaki küçük koyu bu sesle titredi, dönüp ikinci kat balkonuna baktı; kimdir bu densiz, beni ay banyomda rahatsız eden diye…

İkinci boş şişeyi kenara bıraktı, sendeleyen adımlarla içeri girdi, derin uykudaki küçük kızı kokladı, kir kokuyordu hem de masumiyet ve teslimiyet.
Odasına geçip kendini yatağına attı. Uyumadan önce bir süre daha ağladı.

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır. (Üyelik için, Davetiye maili almak isterseniz mail adresinizi ekleyin)
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd><img><hr><u><blockquote><sup><sub>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.
  • Kolay link ekleyebilirsiniz. Örnek site içi arama linki için [s: aranacak kelime]

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
Spamları engellemek için denetlenmektedir. Lütfen soruyu yanıtlayınız.
İçeriği paylaş