2. Bölüm
Nihayet terası arşınlamayı bırakıp duvara yaklaştı oturduğu küçük daire üçüncü katta, yaman bir yokuşun doruklarındaydı. Bir süre aşağıları, yolu seyretti. Sessizlik derin, koyu bir okyanus gibiydi tek farkla adı mavi değil siyahtı...
Yatmalıyım diye düşündü. Uyumak onun için hep bir sorundu, tabii uyanmakta. Sabah erken kalkacağım diye hayıflanarak yatak odasına yollandı. Normalde öğlene doğru kalkardı. Çünkü gecenin tümünü yeme oburluğuna kapılmıştı bir kere. Gün ağarmadan uykuya daldığı çok nadirdi. Geçmişte o musibet olay olmasaydı böyle gecesi gündüzüne karışmazdı belki. Kim bilir! Daha yaralar tam iyileşmedi sanırım diye mırıldandı başını hafifçe iki yana sallarken.
Işıkların hepsini kapattı, yatağa uzandı. Kendi kendine bir ninni söylemeye başladı iç sesiyle. Battal boy çift kişilik yatağı beyaz çarşafıyla çook büyük, kendisi kıvrıldığı köşede çook minicik görünüyordu...
***
Saat tam ona üç kala karakolun kapısından içeri girdiler. İçerisi çok sakin görünüyordu ve beklentilerinin aksine bankoda oturan genç polis memuru cana yakın biriydi. Kendilerine birer sandalye gösterip biraz bekleyeceklerini söyledi; çünkü görüşmeyi bizzat polis amiri yapacaktı ve henüz gelmemişti.
Alev’in heyecanı biraz dağılır gibi oldu. Hatta espri yapmadan duramayan Orhan’ın katkılarıyla küçük seslerle kıkır kıkır güldüler bile.
Duvarlar sarıya boyalı ve bomboştu. Koca salonda yalnızca dev bir Atatürk portresi dışında bir şey yoktu. Salon banko ile ikiye bölünmüştü. Bankonun içte kalan kısmı daha genişti, üç küçük masa vardı ve hepsi de boştu. Belli ki teşkilat da sabahları geç uyanıyordu. İçten içe güldü Alev. Ama telefonlar vızır vızır işliyordu ve bankodaki genç polis birinden öbürüne koşturup durmaktan şimdiden yorulmuş gibiydi.
Kırk dakika kadar beklemişlerdi ki salona açılan kapılardan biri aralandı ve dışarıdaki polise bir şeyler söylendi. Polis yerinden kalkarak oturmakta oldukları yere geldi;
“Buyrun, amirim sizi bekliyor” ve yerinden kalkmaya davranmış olan Orhan’a hitaben: “Siz burada bekleyeceksiniz arkadaşım” dedi.
Alev odaya doğru yürürken omzunun üstünden Orhan’a gayri ihtiyari bir bakış fırlattı. Beni bekleyeceksin değil mi der gibiydi. Aralık duran kapıyı hafifçe tıklatırken heyecanı doruğa varmıştı. Oda küçüktü ama masa normalden büyükmüş gibi geldi kadına. Masanın önünde iki koltuk ve bir sehpa sığacak kadar ancak yer kalmıştı.
Masada orta yaşlara yaklaşmış görünen sivil giyimli biri oturmaktaydı, ayağa kalkmadan “Buyrun” dedi. Gözleriyle onu boş koltuğa doğru yönlendirdi. Alev yerine otururken adam önündeki dosyayı gözden geçirirmiş gibi yaptı; ama kadın aslında onun yalnızca kendisiyle ilgili olduğunu hissetmişti.
“Alev Acar değil mi?” Muhteşem bir ses tonu diye düşündü kadın.
“Evet benim” diyecek oldu; fakat gırtlağına sevimsiz bir gıcık takılacağı tutmuştu ve kulağına gelen ses bir kurbağa varaklamasını andırıyordu. Öksürüp boğazını temizledi . “Benim buyrun” dedi normal bir sesle...
Aylardan ağustostu ve küçük oda hiçbir şeyle serinletilmiyormuş gibiydi. Nemlenen boynunu fark ettirmeden silmeye çalıştı. Gözlerini adamın biçimli ağzına dikmişti.
“Alev hanım biraz gerginsiniz sanırım, ilk defa mı bir karakol görüyorsunuz?” Sonra cevabı beklemeden zile bastı, kapıdan içeri başını uzatan aynı memura iki çay getirmesini söyledi.
“Evet ilk defa” sabırsızca kıpırdandı yerinde, yüzünde nazik ve yapmacık bir gülümseme vardı. Çaylar sanki kapıda bekliyormuşçasına hemen geldi. Amir bey iki şeker attığı çayını karıştırırken bir yandan konuşmaya giriş yaptı.
“Bir tiyatronun müdiresiymişsiniz değil mi?” Cevap beklemeden devam etti “Bir hafta kadar önce hımm... Tam olarak geçen Salı İzmit Fuar’ındaymışsınız... Aslında fuar boyunca her hafta oradaymışsınız” cevap bekler gibi durakladı. Koyu yeşil gözleri kadının yüzünde takılmıştı.
“E e evet” dedi Alev hafifçe kekeleyerek. Bu işin sonu nereye varacak diye iyiden iyiye meraklanmaya başlamıştı.
“Selma Darıca’yı tanıyor musunuz?” Soru damdan düşer gibi olmuştu cevapta o oranda hızlı ve netti “hayır”
“İyi düşünün fuar müdürlüğünde, muhasebede?”
“Aa evet soyadını bilmiyordum, evet orada bir Selma hanım var. Kusura bakmayın isimlerle pek aram yoktur. Birden hatırlayamadım. Evet birkaç kez gördüm o hanımı, hatta durun bakayım tam olarak 3 kez; çünkü oyun ile ilgili parayı ondan alıyordum. Ama özel bir tanışıklığımız yok.”
“Bunlardan sonuncusu geçen salıydı sanırım, değil mi?”
“Evet öyle... Peki sorun nedir?”
Elindeki iyi marka bir tükenmezin arkasıyla masaya –tık- diye vurdu
“Ben de tam oraya geliyordum. Geçen salı aniden ortadan kaybolmuş ve şu ana kadar da hiç bir haber alınamamış.”
“Allah Allah, üzüldüm. Peki ama bunun benimle ne ilgisi var?”
“Çünkü onu en son siz görmüşsünüz. Danışmadaki bayan, kadının odasına en son sizin girdiğinizi hatırladı, size de böyle ulaştık zaten. Belki bu görüşmeden bize biraz bahsederseniz bir ipucu bulunabilir diye ummuşlar. İzmit’in Polis Müdürü iyi arkadaşımdır, olayı bu kadar hızlandıran da onun özel ricasıdır.”
Şimdi iyice rahatlamış ola Alev derin bir iç geçirişle koltuğa daha bir yayıldı. Ne de olsa tamamen kendisiyle alakasız bir konuydu ve endişe edilecek bir şey gerçekten yoktu.
“Tabii yardımım dokunursa sevinirim. Bana biraz müsaade eder misiniz iyice hatırlamaya çalışayım o günü. Sigara içebilir miyim acaba?”
“Buyrun, hatta bir tane de ben içeyim azaltmaya çalışıyorum; ama ancak bu kadar dayanabildim işte.” Yüzündeki geniş gülümseme ile ne kadar hoş olduğunu ayrımsadı kadın; hatta aktör olmalıymış bu adam diye düşündü.
Sigaradan bir kaç nefes çekene kadar söze başlamadı, gözleri pencereden görünen ağaca takılmıştı. Sonra o salı gözlerinin önünde film kareleri gibi birbiri arkasına akmaya başladı...
Yazıcı-dostu sürüm
Arkadaşına gönder- 1283 defa okundu

Sibel Atasoy

Yeni yorum gönder