İnsan gerçekleri sadece kalbiyle görebilir oder was macht eigentlich einen Menschen wertvoll?

Çerez olarak biriken 20 problem, sistem tarafından çözümlendi ve temizlendi.
Calimera kullanıcısının resmi

Liebe Forumsmitglieder und Interessierte, vor kurzem verfolgte ich eine Diskussion in einem anderen Forum über die Frage: Was macht eigentlich einen Menschen wertvoll? Einige verstanden diese Frage auf diese Weise: Was macht eigentlich einen Menschen für mich wertvoll, wie kann er mir dienen oder nützlich sein? Und prompt kamen die Antworten, natürlich Reichtum, einen dicken Geldbeutel und materielle Dinge ;-) Aber darauf zielt diese Frage natürlich nicht ab, gemeint sind immaterielle Dinge. Wie sind eure Meinungen und Antworten dazu?

Dazu fand ich einen Text aus einem meiner Lieblingsbücher, der Kleine Prinz:

Sevgili forum katılımcıları, kısa bir süre önce bir başka forumda " Bir insanı değerli yapan şey aslında (gerçekte) nedir?" sorusu üzerinden devam eden tartışmaları izledim. -Ama ilginçtir- bir kısımları bu soruyu bir insanı benim için değerli yapan şey nedir, bana nasıl faydası olabilir vs. şeklinde anladı ve cevaplar da hemen bu yönde geldi, zenginlik, kalın bir cüzdan ve başka maddesel şeyler..:)

Peki sizin konuyla ilgili düşünceleriniz ve cevaplarınız nasıl? En sevdiğim kitaplardan biri olan küçük prens'ten bulduğum bir bölümü de bunun için ekliyorum:

İşte o sırada bir tilki çıkıverdi ortaya.
“Günaydın” dedi tilki.
“Günaydın” dedi küçük prens kibarca. Ama etrafına baktığında kimseyi göremedi.
“Buradayım! Elma ağacının altında.”
“Sen kimsin? Çok güzel görünüyorsun.”
“Ben bir tilkiyim.”
“Gel, birlikte oynayalım. Öyle mutsuzum ki” dedi küçük prens.
“Seninle oynayamam” dedi tilki, “ ben evcil bir hayvan değilim.”
“Buna çok üzüldüm” dedi küçük prens. Ama biraz düşündükten sonra: ”Evcil ne demek?” diye sordu.
“Anladığım kadarıyla burada yaşamıyorsun” dedi tilki, “kimi arıyorsun?”
“İnsanları arıyorum,” dedi küçük prens, “ peki ama ‘evcil’ ne demek?”
“İnsanlar,” dedi tilki, “tüfeklerle dolaşırlar ve avlanırlar. Tam bir baş belasıdırlar. Bir de tavuk yetiştirirler. Tüm işleri bundan ibarettir. Sen de mi tavuk arıyorsun?”
“Hayır, ben arkadaş arıyorum. Ama ‘evcil’ ne demek?”
“Bu pek sık unutulan bir şeydir. ‘Bağ kurmak’ anlamına gelir.”
“Bağ kurmak mı?”
“Evet. Örneğin, sen benim için sadece küçük bir çocuksun. Diğer küçük çocuklardan hiçbir farkın yok benim için. Sana ihtiyacım da yok. Aynı şekilde, ben de senin için dünyadaki yüz binlerce tilkiden biriyim sadece. Bana ihtiyaç duymuyorsun. Ama beni evcilleştirirsen eğer, birbirimize ihtiyacımız olacak Sen benim için tek ve işsiz olacaksın, ben de senin için.”
“Anlamaya başlıyorum” dedi küçük prens. “Bir çiçek var. Sanırım o beni evcilleştirdi.”
“Olabilir. Dünyada her şey mümkündür.” dedi tilki.
“Ama bu çiçek dünyada değil.”
Tilki şaşırmıştı. “Başka bir gezegende mi?”
“Evet.”
“Peki orada avcılar da var mı?”
“Hayır, yok.”
“Bu çok ilginç. Peki ya tavuklar?”
“Hayır. Tavuklar da yok.”
“Eh, hiçbir yer mükemmel değildir” dedi tilki içini çekerek. Sonra kendini anlatmaya başladı:
“Yaşamım çok monotondur. Ben tavukları avlarım, avcılar da beni.

Bütün tavuklar birbirine benzer. Bütün insanlar da öyle. Bu yüzden biraz sıkılıyorum. Ama beni evcilleştirirsen eğer, yaşamıma bir güneş doğmuş olacak. Senin ayak seslerin benim için diğerlerinden farklı olacak. Ayak sesi duyduğum zaman hemen saklanırım. Ama seninkiler, bir müzik sesi gibi beni gizlendiğim yerden çıkaracaklar. Şu ekin tarlalarını görüyor musun? Ben ekmek yemem. Buğday benim hiçbir işime yaramaz. Bu yüzden de bu tarlalar bana hiçbir şey hatırlatmazlar. Buna üzülüyorum. Ama sen beni evcilleştirseydin, bu harika olurdu. Altın renkli saçların var senin. Ben de altın renkli başakları görünce seni hatırlardım. Ve rüzgarda çıkardıkları sesi severdim.
Sustu tilki ve uzun bir süre küçük prensi izledi.
“Senden rica ediyorum. Lütfen beni evcilleştir!” dedi.
“Elbette” dedi küçük prens. “Ama pek fazla vaktim yok. Yeni arkadaşlar edinmem ve birçok şeyi anlayabilmem gerekiyor.”
“Sadece evcilleştirdiğin kişiyi anlayabilirsin” dedi tilki. “İnsanlarınsa hiçbir şeyi anlayacak vakitleri yoktur. Her şeyi dükkandan hazır alırlar. Ve arkadaşlar dükkanlarda satılmadığı için de, hiç arkadaşları olmaz. Eğer bir arkadaşın olsun istiyorsan, evcilleştir beni!”
“Ne yapmam gerekiyor peki?” diye sordu küçük prens.
“Çok sabırlı olman gerekiyor. Önce çimenlerin üstüne, biraz uzağıma oturmalısın. Ben gözümün ucuyla seni izleyeceğim, sen hiçbir şey söylemeyeceksin. Sözcükler yanlış anlamalara neden olurlar. Ama her gün, biraz daha yakına gelebilirsin.”
Ertesi gün küçük prens yine geldi.
“Her gün aynı saatte gelmelisin” dedi tilki. “Örneğin öğleden sonra saat dörtte gelirsen, ben saat üçte kendimi mutlu hissetmeye başlarım. Zaman ilerledikçe de daha mutlu olurum. Saat dörtte endişelenmeye ve üzülmeye başlarım. Mutluluğun bedelini öğrenirim.
Ama günün herhangi bir vaktinde gelirsen, seni karşılamaya hazırlanacağım zamanı asla bilemem. İnsanın gelenekleri olmalıdır.
“Gelenek nedir?”
“Bu da çok sık unutulan bir şeydir” dedi tilki. “Bir günü diğer günlerden, bir saati diğer saatlerden ayıran şeydir. Örneğin, şu benim avcıların da gelenekleri vardır. Perşembeleri kızlarla dansa giderler. Bu yüzden de Perşembe benim için harika bir gündür. Üzüm bağlarına kadar yürüyebilirim. Ama avcılar dansa herhangi bir gün gitseydi, benim için hiçbir günün özelliği olmayacaktı ve asla tatil yapamayacaktım.”
Böylelikle küçük prens tilkiyi evcilleştirdi. Ve ayrılma vakti geldiğinde “Ah! Sanırım ağlayacağım” dedi tilki.
“Bu senin hatan” dedi küçük prens. “Ben sana zarar vermek istemedim. Seni evcilleştirmemi sen istedim.
“Doğru, haklısın” dedi tilki.
“Ama ağlayacağını söyledin!”
“Evet, öyle.”
“O halde bunun sana hiçbir yararı olmadı.”
“Hayır, oldu. Buğday tarlalarının rengini gördükçe seni hatırlayacağım. Şimdi git ve güllere bir kez daha bak. O zaman kendi gülünün evrende eşsiz ve tek olduğunu anlayacaksın. Sonra bana veda etmek için buraya geri döndüğünde, sana hediye olarak bir sır vereceğim.”
Küçük prens güllere bir kez daha bakmaya gitti.
“Hiçbiriniz benim gülüm gibi değilsiniz. Çünkü henüz hiçbiriniz evcilleşmediniz. Ve siz de hiç kimseyi evcilleştirmediniz” dedi onlara. “Siz tıpkı tilkinin benimle karşılaşmadan önceki hali gibisiniz. Dünyadaki binlerce tilkiden yalnızca biriydi o. Ama ben onunla dost oldum ve şimdi artık o özel bir tilki.”
Güller bu duyduklarına çok bozuldular.
“Evet, güzelsiniz. Ama boşsunuz. Sizin için kimse yaşamını feda etmez. Yoldan geçen herhangi biri, benim gülümün de size benzediğini söyleyebilir. Ama benim gülüm sizin her birinizden çok daha önemlidir. Çünkü ben onu suladım. Ve onu camdan bir korunakla korudum. Önüne bir perde gererek rüzgarın onu üşütmesini engelledim. Tırtılları onun için öldürdüm ( ama birkaç tanesini kelebek olmaları için bıraktım). Onun şikayetlerini ve övünmelerini dinledim. Ve bazen de suskunluklarına katlandım. Çünkü o benim gülüm.”
Bunları söyledikten sonra tilkinin yanına döndü.
“Elveda” dedi.
“Elveda” dedi tilki de. “Ve işte sırrım: Bu çok basit. İnsan gerçekleri sadece kalbiyle görebilir. En temel şeyi gözler göremez.”
“Temel olan şeyi gözler göremez” diye tekrarladı küçük prens. Öğrendiğinden emin olmak istiyordu.
“Senin gülünün diğerlerinden daha önemli olmasını sağlayan şey, ona ayırdığın vakittir” dedi küçük prens.
“İnsanlar bu en önemli gerçeği unuttular. Ama sen unutmamalısın. Evcilleştirdiğin şeye karşı her zaman sorumlusun. Gülüne karşı sorumlusun.
“Gülüme karşı sorumluyum” diye tekrarladı küçük prens, öğrendiğinden emin olmak için. Sonra yoluna devam etti.

Senin oyun: None Ortalama: 4 (4 oy)

Yorum görüntüleme seçenekleri

Yorumların gösteriminde tercih ettiğiniz şekli seçiniz ve değişiklikleri "Ayarları kaydet"e tıklayarak kaydediniz.

İnsan gerçekleri sadece

İnsan gerçekleri sadece kalbiyle görebilir yada bir insanı aslında değerli kılan şey nedir?

Ben bu kitabı hiç okumadım, ama şimdi okuduğum kadarıyla benim içini bu yazınsalın en enemli ikinci cümlesi "Senin gülünün diğerlerinden daha önemli olmasını sağlayan şey, ona ayırdığın vakittir”

Bu iki cümleyi arka arkaya geldiğinde "İnsan gerçekleri sadece kalbiyle görebilir yada bir insanı aslında değerli kılan şey nedir? Senin ona (gülünün) diğerlerinden daha önemli olmasını sağlayan şey, ona ayırdığın vakittir"

Şimdi buna göre "senin ona ayrıdığın zaman, ve onun da sana ayrıdığın zaman, aslında insanların birbirine verdikleri değeri gösterir ki, bunu da ancak kalp gözüyle görebilirsin" cümlesi çıkıyor. Bu da insanların çevrelerinde kimlerin olmasını istediğine karar vermesinde çok etkin rol oynuyor.

"Senin gülünün

"Senin gülünün diğerlerinden daha önemli olmasını sağlayan şey, ona ayırdığın vakittir”
Bu tümce daha önce benim okuduğum bir kitapta; "Gülünü güzel kılan, ona verdiğin emektir" şeklinde çevrilmişti...

Danke lieber Hüseyin für

Danke lieber Hüseyin für den Hinweis, ich habe mir jetzt mehrere türkische Übersetzungen des kleinen Prinzen angesehen und gemerkt, dass der Wortlaut voneinander abweicht. Auch gibt es einen Fehler in der obigen türkischen Übersetzung am Ende, nicht der kleine Prinz sagt diesen Satz zuerst:“Senin gülünün diğerlerinden daha önemli olmasını sağlayan şey, ona ayırdığın vakittir” sondern der Fuchs. Der kleine Prinz wiederholt es dann noch einmal, aber dieser Satz fehlt.

Der Originaltext des Buches ist französisch und der Satz, von dem du sprichst lautet im französischen so:
"C'est le temps que tu as perdu pour ta rose qui fait ta rose si importante."

le temps bedeutet die Zeit. "Die Zeit, die du für deine Rose verloren hast, sie macht deine Rose so wichtig." wäre dann die richtige Übersetzung.

Calimera diyor

Calimera diyor ki;

Hatırlatma için teşekkürler sevgili Hüseyin, ben de küçük prens'in bazı türkçe tercümelerine göz attım ve farkettim ki metindeki bazı kelimeler birbirlerinden farklı. (farklı çevrilmişler) Ayrıca yukardaki türkçe çevirinin son kısımlarında bir hata yapılmış, "Senin gülünün diğerlerinden daha önemli olmasını sağlayan şey, ona ayırdığın vakittir" cümlesini söyleyen kişi küçük prens değil aslında, -eserin orjinalinde- bu cümleyi önce tilki söylüyor, onun ardından da küçük prens unutmamak için tekrarlıyor, ama bu tekrar cümlesi de yukarda eksik.

Kitabın orjinali fransızca ve senin bahsettiğin cümle şöyle geçiyor orda; "C'est le temps que tu as perdu pour ta rose qui fait ta rose si importante."

le temps'in anlamı "zaman/vakit" Bu bakımdan doğru tercüme vakit ile yapılan olmalı.

Teşekkürler

Teşekkürler Calimera:)
Kandıralı sana da teşekkürler:)

Marks 5 dil biliyormuş. 6. dil olarak Rusçayı öğrenmeye başladığında, yaşı 50'yi geçiyormuş. Bunun nedeni ise Rus klasiklerini Rusça okumak istemesiymiş. Çünkü çeviri anında mutlaka anlam kayıpları oluyormuş... (Marks'ın Biyografisi-Çeviri: Ertuğrul Kürkçü)

Sevgili Calimera, çeviri sırasında ortaya çıkan anlam kayıplarının bir nedeni de bazen sözcüklerin "bire bir" çevrilmesidir...

Bir "şeye" vakit ayırmak, Türkçede, o "şeye" emek vermek, o "şeye" ilgi göstermek anlamını içerir...

Çevirmenlik zor, daha zoru ise yaratıcılıktır. Çevirmenin aynı zamanda yaratıcı (sanatçı) olması gerekiyor... Hatta çevirmenliği ayrı bir sanatçılık olarak söyleyenler bile var...

"Araya giren yer dayağı" derler bizde... Yani kavga eden iki kişiyi ayırmaya çalışan bazen, kavga edenlerden fazla darbe alır... O yüzden iki dilin arasına herkes girmemelidir:) Bu yüzden biz şimdi gamaro'yu dövebiliriz belki:) (Çevir de göreyim gamaro...)

Sevgiler...

die Zeit ist der Fleiß (

die Zeit ist der Fleiß ( çeviri özünde iki türlü de doğru olur sanki)

Hüseyin hat geschrieben;

Hüseyin hat geschrieben;

Danke calimera, und Kandıralı *, bei dir bedanke ich mich auch:)

Es wird gesagt, dass Karl Marx fünf sprachen konnte. Und als er angefangen hatte russisch zu lernen, war er schon über 50 jahre alt. Der grund dafür war, dass er die russischen klassiker auf russisch lesen wollte. Denn es fehlt bei den übersetzungen immer etwas bei den bedeutungen. (biographie von marx, übersetzer: Ertuğrul Kürkçü)

Liebe calimera, einer der gründe von bedeutungsverlusten beim übersetzungsprozess, ist die eins-zu-eins übersetzung der wörter.

Sich zeit für etwas nehmen kann auch "mühe geben" bedeuten auf türkisch, oder sich bemühen um etwas, das einen interessiert.

Übersetzen ist eine schwierige sache. Der übersetzer soll gleichzeitig kreativ sein, oder wie ein künstler handeln. Es gibt auch einige, die behaupten, übersetzen ist einfach eine andere art von kunst.

Man sagt bei uns, wer dazwischen geht, bekommt dresche. Das bedeutet, wenn man zwei personen, die sich prügeln, auseinander bringen will, und deswegen dazwischen geht, kriegt man manchmal viele schlaege, mehr als die anderen, die sich dort versuchen wirklich zu prügeln. Deswegen soll man zwischen zwei sprachen oder zungen nicht gehen:) Deshalb können wir jetzt den gamaro vielleicht etwas prügeln. (gamaro, übersetze es doch, wenn du kannst und dann sehen wir)

(* kandıralı: ein sympatisches wort für anrede, das man für die leute, die man mag, benutzt)

Hüseyin bey, açıkcası

Hüseyin bey, açıkcası ben sizin şu kelime seçimi ve kullanımı meselesinde biraz rijid davrandığınızı düşünüyorum. Dilin canlı tabiatı içerisinde izlenebilecek değişimler, eklentiler, yeni kelimeler ve kavramlara ait problemlerin genel(toplumsal) ve özel (kişisel) boyutta farklı çözümleri mümkün kılabileceğine inanıyorum. Çeviri hususu da zaten tam bu arada duruyor ve kişisel yaklaşım ve tercihlerle geneli belirleyebilmenin "çeşitliliği" adına verimli bir ortam (veya labaratuvar) teşkil ediyor.

Aslında yukardaki çeviri bile bunun tipik bir örneği. Tercüme ettiğim mesajınızın başlangıç cümleleri miş-li geçmiş zaman modunda ve biz -mişli geçmiş zamanı türkçe içerisinde bolca kullanıyoruz (uzun bir zaman öncesinden ve doğrudan şahit olmadığımız olaylardan bahsederken, aynı zamanda masal dili olarak da) ancak almanca'da doğrudan bu anlama gelebilecek bir zaman formu tanımlı değil. Benzer etki oluşturacak ve biraz karışık formülasyonlara sahip fiil çekimleri var, (örneğin: gestern soll ich sehr betrunken gewesen sein) ama bu da nadiren bizim kullandığımız şartlarda kullanılıyor, daha ilginci almanlar masalları bildiğimiz -di'li geçmiş zaman ile anlatıyorlar, yani bir kral varmış, bir prensesi sevmiş vs gibi ifadeleri bir kral vardı, bir prensesi sevdi şeklinde yazıp okuyorlar. Ya da metne giren deyimler oluyor vs. (örneğin pireyi deve yapmak deyimi alman dilinde sivrisineği fil yapmak şeklindedir) İşte tüm bunlar çeviri sorununu sadece kelimelerle değil daha pek çok ilave faktörle ele almayı gerekli kılıyor ve bu anlamda sizin de belirttiğiniz gibi sanatçı bir duyarlılık gerektiriyor, bütünüyle katılıyorum.

Ancak yine de sizin gibi inatçılık yapmamak gerektiğine inanıyorum:)

Sadede gelirsek Hüseyin Bey, "emek" kelimesi üzerinden yaptığınız itirazın geçerli olmadığını belirtmem gerekiyor. Çünkü orjinal metinde kullanılan ifade ("C'est le temps que tu as perdu pour ta..) emek vermek anlamına gelebilecek veya bu yönde yorumlanabilecek (vakit ayırmak, ilgi duymak ve zaman ayırmak gibi) bir anlam içermiyor, bilakis bunların tam karşıtı ve olumsuz bir anlama sahip; "vakit kaybetmek" (zeit verlieren/ perdre du temps)

Aslında ben de bu ifade ile ilk karşılaştığımda oldukça şaşırmıştım, hatta vakit kaybetmek fiilinin fransızcada ilave ve farklı anlamları olabilir mi diye sorup soruşturdum, ama bişey bulamadım, ayrıca almanca küçük prens çevirilerinde de aynı şekilde "zeit verlieren/ vakit kaybetmek" fiili kullanılıyordu ve bu durumda tilkinin küçük prense söylediği cümle şöyle olmalıydı; "Gülünü önemli yapan şey, onun için kaybettiğin vakittir."

İyi de neden böyle birşey söylesindi tilki? Aslında cevap tilki ile küçük prensin dialoglarında saklı. En başta küçük prens tilkiyle oynamak istemiş, ancak tilki bunu yapamayacağını çünkü evcil olmadığını söylemişti. Daha sonra tilki küçük prensten kendisini evcilleştirmesini istemiş, ancak bu sefer de küçük prens fazla vakti olmadığını ve yeni arkadaşlar edinip daha başka şeyleri de tanıması gerektiğinden bahsetmişti. Bunun karşısında tilki ona sadece evcilleştirdiği kişiyi anlayabileceğini, insanlarınsa hiçbirşeyi anlayacak vakitleri olmadığını söyledi...Yani anlamak için evcilleştirmek, evcilleştirmek içinse sabır ve zaman gerekiyordu, oysa küçük prens hem anlamak istiyor hem de fazla zamanı olmadığından söz ediyordu.. Tilkinin cümlesi aslında şuydu; "Gülünü önemli yapan şey, onun için kaybettiğin(i düşündüğün, veya kaybedilmiş olarak düşündüğün) zamandır"

Küçük prens çevirileri hakkaten kötü..yok ama, kelime seçimlerinden dolayı değil bu.

Gamaro'yu güzel kılan

Gamaro'yu güzel kılan şey, benim için kurban ettiği zamandır:)

sizin için zamanı da

sizin için zamanı da yakarım Hüseyin Bey, lafımı olur:))

Danke für die Übersetzung

Danke für die Übersetzung von Hüseyins Schreiben, lieber Gamaro, ich glaube die Diskussion über Bedeutungsverlust von Wörtern beim übersetzen würde auch gut in dein Latay-nob-sridu Forum passen.

So wie ich jetzt verstehen konnte, hat der Fuchs bewusst die Worte gewählt: Zeit verlieren, als eine Anspielung auf die Aussage des kleinen Prinzen, dass er eigentlich keine Zeit hat um den Fuchs genauer kennenzulernen. Für mich ergab es zuerst auch keinen wirklichen Sinn, da Zeit verlieren, ein negativer Ausdruck ist. So ist es wohl entscheidend, manche Sätze nicht isoliert, sondern im Zusammenhang des ganzen Textes zu betrachten, um den richtigen endgültigen Sinn erfassen zu können.

Übersetzen ist wirklich eine Art Kunst, lieber Hüseyin, Sprache ist die Quelle von Missverständnissen und bei falschen Übersetzungen wird man schneller geprügelt wie man denkt ;-))

Das Kapitel mit der Begegnung des kleinen Prinzen mit dem Fuchs schien mir ein gutes Beispiel zu sein über den Wert oder die Wichtigkeit eines Menschen nachzudenken oder was einen Menschen wertvoll (für einen) machen könnte und auch was Verantwortung und Zeit geben in diesem Zusammenhang bedeuten. Aber ich frage mich auch, ob die Antworten auf so eine Frage überall auf der Welt gleich bzw. ähnlich ausfallen würden oder ob verschiedene Kulturen auch einen Einfluss auf die Art und Weise der Antworten auf so eine Frage haben könnten?

Hüseyin'in mesajını

calimeranın mesajı;

Hüseyin'in mesajını tercüme ettiğin için teşekkürler, sevgili gamaro, tercüme sırasında kelimelerde oluşacak anlam kayıpları hakkındaki tartışma senin açtığın Latay-nob-sridu adlı forum içinde de ele alınabilecek uygunlukta bence.

Şu an için anlayabildiğim kadarıyla, küçük prens'in tilkiyi doğru ve etraflıca tanıyabilmek için aslında fazla vakti olmadığını ifade etmesi karşısında, tilkinin bilinçli olarak ve biraz da kinayeli bir biçimde "vakit kaybetmek" kelimelerini seçtiğini düşünüyorum. Zeit verlieren/ vakit kaybetmek gibi negatif-olumsuz bir ibarenin gerçek manası ilk başta benim için de belirsizdi. (Bu arada calimera sinn demiş, bedeutung dememiş, bu almanlar böyle işte:)) Ve bu da çeviri sırasında doğru ve geçerli olan anlamın kavranabilmesi/yakalanabilmesi adına önemli olan asıl şeyin, bazı cümleleri izole edip ayırarak değil, bilakis onları metnin tamamının bütünlüğü içinde, bağlantılarıyla birlikte değerlendirmek gerektiğini gösteriyor.

Sevgili Hüseyin, tercüme işi gerçekten bir tür sanat, dil (zaten) yanlış anlaşılmaların kaynağı/ çıkış noktasıdır, ve hatalı çeviriler insanın tahmin ettiğinden daha çabuk (veya beklemediği bir anda) dayak yemesine neden olur (olabilir):)

Küçük prensin tilki ile karşılaştığı bölüm, bir insanın değeri veya önemi üzerine kafa yormak, veya bir insanı diğeri için değerli kılan şeyin ne olduğu ve aynı zamanda sorumluluk ve vakit ayırmanın bu bağlamda nasıl bir anlam taşıyacağı üzerine düşünebilmek için iyi bir örnek oluşturmuş gibi geldi bana. Ama ben bu soruları kendimi de soruyorum elbette, ve bu sorular karşısında verilecek cevapların dünyanın her tarafında birbirine benzer veya yakın sonuçlar taşıyıp taşımayacaklarını, ya da bu cevaplar üzerinde farklı kültürlerin nasıl bir etkiye sahip olduklarını merak ediyorum.

"İnsan kısım kısım, yer

"İnsan kısım kısım, yer damar damar" (Karacaoğlan)

Sevgili Calimera,
İnsanlar çok farklı yapılar içerisinde bulunuyorlar. Ülke olarak, bölge olarak, etnik olarak, sınıfsal ve kültürel olarak... Bunların her birinde bir insanın bir başka insan için zaman ayırmasının anlamı nedir, bunun hepsini bilebilmek gerçekten güzel olurdu. Ancak benim düşüncemi sorarsan, dünyada en çok mutlu olduğum anlar, gereksinimi olan birine yardım edebildiğim anlardır.

Örneğin bu yaz motorumla çalışıyordum. Sürücü adaylarına motor kullanmayı öğretiyordum. Bir yaşlı amca geldi, bir adres sordu. Anlaşılan yürüyerek gidecekti. Hava sıcak ve epeydir yürüdüğü de yüzündeki terlerden anlaşılıyordu. Çalışmaya ara verdim ve "atla" dedim, yani motoruma bindirdim ve onu gideceği yere götürdüm. İndiği zaman sırtımı sıvazlayarak şöyle söyledi:

"Allah senden bin kere razı olsun, tekerine taş gelmesin, işin gücün rast gelsin"...

Onun bu sevincinden duyduğum haz benim için çok keyifliydi. Mutlu etmekten mutlu oluyorum ben. Ancak kimileri mutlu edilince mutlu oluyordur. Yani ben vermekten ve harcamaktan mutlu oluyorum, kimisi almaktan ve biriktirmekten mutlu olur. Bu insanın sınıfsal olarak ait olduğu kültüre ve o kültürü ne kadar özümsediğine, karekterine ve daha bir çok faktörden etkilenir. Tüm bunların sonucunda da, birçok farklılık gösterir diye düşünüyorum...
Dostça selamlar:)

Not: Bulduk bedava çevirmeni, habire yazıyoruz:)

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır. (Üyelik için, Davetiye maili almak isterseniz mail adresinizi ekleyin)
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd><img><hr><u><blockquote><sup><sub>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.
  • Kolay link ekleyebilirsiniz. Örnek site içi arama linki için [s: aranacak kelime]

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
Spamları engellemek için denetlenmektedir. Lütfen soruyu yanıtlayınız.
İçeriği paylaş