12 Eylül Referandumu

sonsuz kullanıcısının resmi

12 Eylül Referandumu gibi önemli bir konuda tartışmalara daha geniş açıdan yaklaşmak gerektiğini düşündüm. Bu sebepten dolayı kim ne demiş, ne zaman nasıl demiş daha iyi değerlendirilebilmesi için; bu başlık altında siyasi/politik yorumlar için kopyala/yapıştıra izin verilmiştir.

Önemli gördüğünüz yazıları ekleyebilirsiniz.

Senin oyun: None Ortalama: 4 (5 oy)

Yorum görüntüleme seçenekleri

Yorumların gösteriminde tercih ettiğiniz şekli seçiniz ve değişiklikleri "Ayarları kaydet"e tıklayarak kaydediniz.

Kadıköy'de büyük 'HAYIR Mitingi'

Kadıköy'de EMEP, Halkevleri, ÖDP ve TKP'nin çağrısı ile düzenlenen ve birçok sendikanın destek verdiği 'HAYIR Mitingi'nde coşku büyüktü. Mitinge binlerce emekçi, kadın, genç, aydın katıldı. ABF Başkanı Ali Balkız ve DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi de mitingte birer konuşma yaptı.

Mitingin başlamasının ardından ilk konuşmayı yapan TKP Genel Başkanı Erkan Baş, AKP'nin halkı teslim almaya çalıştığını söyledi. Baş, "Tarihin yasasının gösterdiği gibi, böyle insanlığın dibe vurduğu, her şeyin krize girdiği zamanlarda komünistler, devrimciler, emekçiler sahneye çıkar" dedi.

Halkın umutlarının tekrar yeşermeye başladığı bir dönemde AKP'nin yeniden saldırıya geçtiğini belirten Erkan Baş, burada toplanan kalabalığın halkın umudunun bitmediğinin, bitirilemeyeceğinin göstergesi olduğunu söyledi.

AKP'nin "evet" propagandası yaparken korktuğunu ileri süren Erkan Baş, daha yeni başladıklarını ve AKP'yi korkutmaya devam edeceklerini söyledi. Demokrasi, özgürlük diyerek referandumda "evet" diyenler için ABD'nin Irak'ı işgal etme özgürlüğü, sermayenin ve parababalarının emekçileri sömürme özgürlüğünün söz konusu olduğunu belirten Erkan Baş, bunların Anayasa değişikliklerine "hayır" diyeceklerini belirtti.

Kürt emekçilerine de seslenen TKP Genel Başkanı, güçlerin 'HAYIR'da birleştirilmesinin eşit, özgür, barış ve birlik içinde bir ülke için bir adım olacağını söyledi.

Bu ülkenin bereketli olduğunu söyleyen Erkan Baş, sözlerini "Selam olsun Türkiye İşçi Sınıfına, Selam olsun Türkiye'nin ve dünyanın aydınlık geleceğine" diyerek son verdi.

Erkan Baş'ın ardından İskele Meydanı'nda toplananlara seslenen EMEP Genel Başkanı Levent Tüzel, paranın gücü ile halkı kandırmaya çalışanlara inat Türkiye'ye, güzel ülkemize sahip çıkmak için alanlarda olduklarını belirtti. AKP'nin yalan söylediğini, bu Anayasa değişikliğini millet için hazırladığını iddia ettiğini belirten Tüzel, alanda toplananlara 'size sordu mu' dedi. Bu Anayasa paketinin ABD ve Avrupalı emperyalistlerin ihtiyaçlarına cevap vermek için hazırlandığını belirten Levent Tüzel, bu sömürü düzenin ihtiyacı olan Anayasa'ya hayır dedi.

AKP'nin "12 Eylül düzeni ile hesaplaşıyoruz" dediğini ama 12 Eylül düzeninin dimdik ayakta olduğunu belirten Tüzel, AKP 12 Eylül düzenini daha da sağlamlaştırmak istiyor dedi.

Kapalı kapılar ardında darbecilerle pazarlıklar yapılıyor diyen Tüzel, AKP'nin yalanlarını her yerde teşhir edeceklerini belirtti. "Özelleştirmelerin önündeki Danıştay engelini kaldırmak için Anayasa değişikliği yapıyorlar" diyen Tüzel, "Yargı reformundan bahsediyorlar ama yargı zaten iktidarın arka bahçesi gibi. Bu değişiklerle birlikte daha da bağımlı bir yargı yaratmak istiyorlar" diye ekledi. Tüzel ayrıca, "Biz iktidar işçi sınıfının olsun istiyoruz o yüzden hayır diyoruz" dedi.

"Bu Anayasa değişikliğine işçi sınıfı kadar Kürt emekçileri de hayır demeli" diyen EMEP Genel Başkanı, AKP iktidarının, şiddetin devamı demek olduğunu söyledi. Tüzel, "Bu ülkenin gerçek sahipleri bu gidişe dur diyor. Bu daha başlangıç. 12 Eylül'e kadar daha çok çalışacağız. Ama Hayır demek yetmez. Çok çalışmak gerek" sözleri ile konuşmasını sonlandırdı.

Levent Tüzel'in ardından söz alan Halkevleri Genel Başkanı İlknur Birol, "Buradan çıkardığımız ses o kadar anlamlı ki, yankısını esas olarak sonra duyacağız" dedi. At izinin it izine karıştığını belirten İlknur Birol, bu ülkeyi işçiler için cehenneme çeviren Erdoğan'ın utanmadan sermayenin hegemonyasına izin vermeyeceklerini söylediğini hatırlatarak "Atma Recep" dedi.

Sosyalistlerin, devrimcilerin her zaman emekçilerin insanca yaşam mücadelesinde saf tuttuklarını belirten Birol, 30 yıl önce gerçekleşen 12 Eylül'ün sermaye egemenliğini sağlamlaştırmak için yapıldığını, bugün AKP'nin de sermaye egemenliğini sağlamlaştırmak için Anayasa değişikliğine gittiğini belirtti. Birol, emekçileri, kadınları, gençleri, engellileri referandumda "hayır" demeye çağırarak konuşmasını sonlandırdı.

İlknur Birol'un ardından söz alan ÖDP Genel Başkanı Alper Taş sözlerine "12 Eylül faşizmine zindanlarda, dağlarda, fabrikalarda, sokaklarda direnenler, devrimciler, sosyalistler merhaba. Aramızda olmayanları, Behice Boranları, Mustafa Suphileri, Deniz Gezmişleri, Mahirleri, İbrahimleri de selamlıyoruz" diyerek başladı.

"Bizi sürü yerine koymaya çalışıyorlar, bu yüzden hayır diyoruz. 2 haftada paket hazırladılar ve birbirinden bağımsız 26 maddeyi bize dayattılar. Biz bu dayatmaya da bu antidemokratik tavra da hayır diyoruz" diyen Alper Taş "Bunlara evet diyin gerisi gelecek diyorlar. Soruyoruz, bu maddelerin hangisi acildi? Bu maddelerde işsizler, çevre, seçim barajı, siyasi partiler yasası, Kürt halkının, Alevi halkının talepleri var mı?" diye sordu.

"Hayır diyoruz, çünkü bu Anayasa 12 Eylül'ün ruhunu koruyor ve yeniliyor. Bu anayasanın özü esasında iki noktada 12 Eylülün devamıdır" diyen Alper Taş, "Sermayenin sınırsız özgürlüğünü artıran 125. Madde 'yargı yerindelik denetimi yapamaz' diyor, bu ne demektir biliyor musunuz? Danıştayın kamu yararı gözetme yetkisini elinden alıyor özelleştirmeler rahat yapılsın diye" dedi.

Alper Taş sözlerini "Gerçek demokrasi ayakların baş olduğu düzende olabilir ancak. Bu da devrimdir. Bu yüzden biz işsizliğe, yoksulluğa, kapitalizme ve emperyalizme karşı inatla 'Tek yol devrim' demeye devam edeceğiz" diyerek bitirdi.

Alevi Bektaşi Federasyonu Başkanı Ali Balkız da mitingde bir konuşma yaptı. Balkız sözlerine "Bu meydan bizi tanır, 8 Kasım 2009’u unutmamıştır, o gün söylediklerimizi de. O gün dedik ki laik, demokratik ülke, eşit yurttaşlık istiyoruz. Bunun üzerine AKP Alevi çalıştayı başlattı. Ancak kısa zamanda görüldü ki bu AKP’nin kendi ajandasında yazan kirli işlerini yapmak için tasarladıkları bir şeymiş. Bunun için Aleviler AKP’ye hayır diyecekler" diyerek başladı.

"AKP’nin ardına takılan solculara, sosyalistlere de sesleniyorum: Tarihten ders çıkarın" diyen Ali Balkız "Bu arkadaşlarımız İran'ı, TUDEH'i unutmasınlar. Onlar da şah zulmüne karşı Humeyni'yi desteklemişlerdi, sonlarını herkes gördü. Biz biliyoruz ki Pensilvanya’daki cemaatçi de Türkiye’ye Humeyni'nin Tahran'a döndüğü gibi dönmek istiyor" şeklinde konuştu.

Balkız sözlerini "Biz bir ve beraber olduğumuz sürece onlar bunları rüyalarında görürler" diyerek sonlandırdı.

Mitingde söz alan bir diğer isim ise DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi oldu. Çelebi sözlerine "12 Eylül'le hesaplaşmak için alanlardayız. Herkesi DİSK adına selamlıyorum" diyerek başladı.

"Biz 30 yıldır 12 Eylül Anayasası'nı da, uygulamalarını da değiştirmek için mücadele veriyoruz. Makyaj değişikliklerle asla emekçileri kandıramazlar. Her yere evet afişi asanlar bilsinler ki halk hayır diyecek, o süslemeler boşunadır" diyen Çelebi "12 Eylül'le hesaplaşmak isteyenler; YÖK, RTÜK, seçim barajı, sendikalar kanunu ve dokunulmazlıklarla hesaplaşmak istemiyorlar. Onlar Anayasa değil 'banayasa' yapıyorlar. Buna karşı çıkmak için hayır diyoruz" dedi.

Çelebi sözlerini "12 Eylül'de patronlar gülme sırası bizde dediler. Biz o gülenlere de, mezardaki yatanları diriltmeye çalışan Gülen'lere de hayır diyeceğiz" diyerek konuşmasını sonlandırdı

sol.org

Vatan sevgisi sıkıntısı?

Başbakan:
- Bitaraf olan bertaraf olur

Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış:
- Bu pakete hayır diyenin ya aklında bir zoru vardır ya da vatan sevgisiyle ilgili bir sıkıntısı vardır

Adalet Bakanı Sadullah Ergin:
- Referandumda evet demek milletin seçip işbaşına getirdiği başbakan ve bakanların idam edilmemesi demektir

Bunlar şimdilik aklıma gelenler. Demek ki neymiş, öncelikle tarafsız olursak harcanacakmışız. Ve eğer hayır dersek, ya aklımızdan zorumuz varmış, ya da vatan haini imişiz (affedersiniz) vatan sevgisi ile ilgili bir sıkıntımız varmış. Üstelik bir de bakanlarımızı ve başbakanlarımızı idam edip duruyormuşuz.

Yönetmek (daha doğrusu hizmet etmek) için seçildiği bu ülkenin vatandaşlarının haysiyet ve onurünü düşünmeden her türlü tehdit ve hakarette bulunma özgürlüğüne sahip olduğuna inanan bu zihniyet (aptal yerine koymaya çalışmaları da cabası), demek daha fazlasını istiyor ki (ne yapmak için?) bu referanduma ihtiyaç duyuyor.

Değişimler her zaman zor

Değişimler her zaman zor olmuştur. İnsanlar yeniliklerden, yarasalar da ışıktan korkarlar.

propaganda

Evet propagandası almış başını yürümüş, kimin yazdığı astığı belli olmayan üstünde "bilmem ne istersen Evet de" yazılı pankartlar her yerde. Billboardlarda, gazetelerin komple arka sayfalarında Evet yazıyor. İftar yemeklerinde evet istemeler cabası. Belediyeler Hayır yazılı billboardlar yayınlamak isteyenlere, yerimiz yok cevabını veriyor. Ayrıca bu pankartların belediyelerin bütçesinden para alınarak yazıldığı asıldığı yönünde iddaalar var. Ben buna başbakanın kendisi devletin uçağı, otobüsü, kaynakları ile akp'nin evet propagandası için ülkeyi dolaştıktan sonra iddaa demezdim.
Ve tabii hükümet yetkililerinin yaptığı açıklamalar...bertaraf olanlar...
Zorlama ve haksız propaganda ile eveti yutturmaya çalışanlar bir de bunları yaparken "ne kadar demokratik olacağız ama bak" diye söylediklerinde bende zerre inandırıcılık uyandırmıyor. Demokrasiyi özümsememiş, ülkeyi, partisini babasının çiftliği zanneden zihniyetler görüyorum sadece.
Şimdi bütün bunlardan sıyrılıp Anayasa değişikliğinin maddelerini okuyup, anlamaya çalışıp bunların faydalı mı zararlı mı olduğu muhakemesini yapmadım. Yapmak mı lazım?

"Yasamatayyip"

"Yasamatayyip"

"Yürütmetayyip"

Referandumla birklikte;

"Yargıtayyip"...

13 Eylül sabahı "evet" kararıyla demokratik bir ülkede uyanacağını sananlara duyurulur...

Bu soruna yaklaşırken

Bu soruna yaklaşırken öncelikle şu sorunun sorulması gerekiyor:

Bu referendum kimin isteğidir?
Yabancı sermaye ve onun yerli işbirlikçilerinin mi, yoksa halkın mı?
Anayasanın değişmesi gerekmektedir. Bu doğru.
Bu anayasa bu toplumu yönetmeye yetmiyor. Bu doğru.
Yeni bir anayasa yapalım. Bu doğru.
Ancak bu referandum halkın istemi ve mücadelesi sonucu mudur, yoksa ülkeyi talan yerine çevirenlerin yağma ve talanı daha da katmerleştirecek yasalara gereksinim duyanların isteği midir?

AKP kimim partisidir? 12 Eylül 1980 sonrasında cuntanın ideolojik söylemi olan, "Türk İslam Sentezinden" arta kalan ılımlı islam modelini benimseyen islami kökenli sermayenin partisi değil midir AKP?

Konu gündeme geldiğinde, evet, hayır, boykot seçeneklerini ortaya koyan arkadaşlara ilk sözüm "Bu referandum kimin isteğidir?" sorusuydu.
Ben satranççıyım. Oyunun oynandığı yerden ve çevresinden başlayarak, hamleyi kim yapıyor ona bakarım. Hamlenin ne söylediğine değil, ne istediğine bakarım. Doğru bir analizde hamlenin söyledikleri, içerisinde isteklerini de barındırır. Ne varki isteklerini saklamak, başka bir şey istiyormuş gibi görünmek zaman zaman mücadelenin taktik araçlarındandır. Her türlü takiyyeyi taktik haline getiren AKP hükümetinin durduğu yere ve söylediklerinin arkasına bakınca her şey ortaya çıkıyor:

Referendum ne sosyalist solun, ne de halkın demokrasi savaşımı sonucu gündeme gelmiş değildi. Kim istiyordu bu referandumu?...

Bu ülke topraklarında daha rahat at oynatmak isteyen emperyalist sermaye!... Ve 12 Eylülün "Türk İslam Sentezi" safsatasının koynunda yetişip, daha sonra "Türklük" atından inip radikal islam kılıcını çeken, takunyalarıyla mecliste tutunamayınca da takunyaları Erbakan'a bırakıp, ılımlı islam çarşafına bürünerek Türkiye oligarşisine "kuma" olan AKP'nin temsil ettiği islami kökenli sermaye!...

Her ne kadar emperyalizmin 12 eylül 1980'e değin kullandığı "hanımlarınca" beğenilmese de, ABD kendisine "taze gelin" gelen bu "kara çarşaflı gelini" çok sevmişti ve Türk oligarşisinin üstüne "kuma" getirmekten de çok hoşlanmıştı... Bu "taze gelinin" kitleler nezdindeki cazibesi dururken zora dayalı yollara başvurmak hem pahalı hem gereksizdi... Çarşafın içindeki gelinin aslında bir "siyasi fahişe" olduğu, "düğüne" katılan kitlelerce anlaşılıncaya değin, bu geline bir çok iş gördürülebilirdi...

Şimdi referandumda evet çıkarsa ne olacak?
Bu konuda onlarca yorum internette mailler olarak dolanıyor. Ancak net olarak söylemek gerekirse: Emperyalizm Türkiye'ye doymuş değildir. Kendine uygun yasalarla ülkenin tamamen işgali planlanmaktadır. Ucuza kapatılmak istenen madenler, topraklar, yeraltı ve yerüstü sular, denizlerimiz, limanlarımız, neyimiz var neyimiz yoksa hepsini almak istemektedir emperyalizm. Bunun için Irak'ta ve Afganistan'daki gibi asker kullanmak istemiyor. İşbirlikçi ve halk destekli hükümetler ve bu hükümetlerin çıkaracağı yasalar yoluyla bu ülkeye sahip olmak istemektedir...

"Evet" çıktığı takdirde yapılacak olan işler ülkenin tamamen talan edilmesi olacaktır. Bunlara karşı gelişecek olan toplumal muhalefete karşı da hükümet yetkilerini artıracak, askeri kapı kulu, yargıyı hükümetin kadısı ve fetva makamı durumuna sokacak, karşı çıkanlara karşı da yeterince beslenmiş polis köpekleri ile saldıracaklardır... Gelmekte olan sivil faşist bir diktatörlüktür!...

Türkiye'nin şu anki durumu 1930'lardaki Almanya'ya çok benzemektedir. Hitler de o zamanlar halkçı söylemlerle iktidara yürüyordu. Faşizmin en belirgin özelliklerinden biri, "Yalan ve Demogoji" olarak belleklerimizdedir. Bu konuda son derece iyi bir hatibe de sahiptirler; Sosyalist solun değerlerine bile sahip çıkmaya kalkan bir demogog, yalancı, ikiyüzlü bir başbakan... Şimdilik faşist bir diktatörlüğe gerek yoksa da, emperyalizmin "hırsı" süreci hızlandıracak ve kısa bir süre sonra bu gerekli olacaktır. Gelişimin faşizm olduğunu bile anlayamadan, bir anda faşizm ile karşı karşıya kalacağız...

Evet eğiliminin ağır bastığı bir ortamda "boykot" kararı, evet demektir. Hayır ağır bassaydı boykot hayır anlamına gelirdi... Boykot kararını "ortada durup her iki tarafa da şirin görünmeye çalışmak, ancak haklıdan yana değil güçlüden yana olmak, kazara haklının kazanması durumunda haklılara da bir bağ kurma iki yüzlülüğü" olarak görüyorum...
Boykotçular ve evetçiler "sağındaki güçlerden medet ummaktadır"...
Boykot bu toplumsal tabloda evet demektir. O halde sandığa gidip "el çek tabip yaramdan; istemem senden derman" demek gerekiyor. HAYIR demek gerekiyor... Sonra da bu memlekette ne değişecekse, bu değişime öncülük edecek anlayışı ve değişimi ayrıca tartışmamız gerekiyor... El atına binen tez iner. Göreceğiz!...

"Zalim hükümetlerin önünde elinle şapkanla değil, silahınla adalet iste" der Zapata... Eğer bu referandum sizin "silah zorunuz" değilse, sizin dayatmanız değilse, ne'ye evet, ne'ye boykot diyorsunuz?!

HAYIR kardeşim, HAYIR!...

Kölelerin özgürlükleri

Kölelerin özgürlükleri için köle tüccarlarıyla pazarlık yapılır mı?

Madem bu kadar demokratik insanlar, süper özgürlükçü bir hükümet neden maddeleri ayrı ayrı oylamıyoruz.
Bundan çekinme sebepleri nedir?

sayın başbakan

kılıçtaroğlu nun "televizyonda tartışalım" teklifini neden kabul etmiyor?
merak ediyorum.

METİN AKPINAR NE DİYOR:

METİN AKPINAR NE DİYOR:

FETHULLAH GÜLEN HİLE Mİ YAPIN DİYOR
Fethullah Gülen konuşmuş, referandumdan “Evet” oyu
çıkmasının zorunlu olduğunu anlatmış, mümkünse ölülerin bile oy
kullanmasını istemiş. Gülen’in mesajı cemaatin denetimindeki gazetelerde,
televizyon kanallarında ve internet sitelerinde geniş bir biçimde yer aldı.

Bakın Fethullah Gülen ne diyor?

“Değil sadece kadını erkeğiyle, çoluğu çocuğuyla ve dünyanın
dört bir yanına dağılmışıyla hayatta olan insanları, imkan olsa mezardakileri bile kaldırarak o referandumda 'Evet' oyu
kullandırmak lazım. Mezardakiler bile kalksın. Ben zannediyorum
kalkarlar da, ben zannediyorum ruhları koşar da. Çünkü demokrasi
adına çok önemli bir adımdır.”
Gülen’in anayasa değişiklik paketini desteklemesinden daha doğal bir şey
olamaz, hiç kimse de ondan başka türlü bir tavır beklemiyor zaten. Ancak,
“İmkan olsa mezardakileri bile kaldırarak o referandumda
'Evet' oyu kullandırmak lazım” sözleri bir temenni değil, milyarlarca
dolarlık sermayeyi yönlendiren cemaatine, TC kurumları içine sızmış
militanlarına çok açık bir talimattır.
Şu ifadeye herkes dikkat etsin.
Fethullah Gülen, “ölü diri, herkes ‘Evet’ oyu kullansın” demiyor,
“ölü diri, herkese ‘Evet’ oyu kullandırılsın” diyor. Yazıdaki edebi bir
metin yaratma özenine baktığımızda, bunun bir dil sürçmesi olmadığını
hemen anlarız.

Gülen’in talimatı şudur:
Referandum cemaatimiz için bir ölüm kalım meselesidir.
Paketin geçmesini halkın kararına bırakamayız. Anayasa
değişiklik paketinin geçmesi için, ölüler ve diriler adına oy
kullanmak da dahil, her türlü hileye başvurmamız caizdir.
Geçmişte Gülen cemaatinin bildiğimiz bir özelliği vardı. Uzun vadeli
düşünür, hiçbir partiye açık destek vermez, iktidara gelme ihtimali olan
hiçbir partiye açıktan muhalefet yapmaz, onlarla da iyi ilişkiler kurmaya
çalışırdı. TSK’ya karşı bile tavır almaz, laiklik karşıtı söylemlerde bulunmaz,
hatta komutanları memnun etmek için kızların üniversiteye başı açık
gitmesinin dinen hiçbir mahsuru olmadığı şeklinde fetvalar verirdi.
Çünkü cemaat ister darbeyle olsun, ister demokratik yoldan olsun,
iktidar değiştiğinde elde ettikleri kazanımları kaybetmek istemezdi.
Ancak bu tavırları AKP iktidara geldikten, özellikle AKP son genel seçimleri
% 47 gibi yüksek bir oyla kazanıp Cumhur Başkanlığı koltuğunu da ele
geçirdikten sonra tamamen değişmiş, cemaat AKP’ye açık destek vermekte
bir sakınca görmemiştir.
Bu değişimin nedeni bellidir. Gülen hareketi ABD ve AB’nin de destek verdiği
Ergenekon davasıyla tüm AKP muhaliflerinin susturulacağı, TSK içindekiler de
dahil tüm Kemalistlerin tasfiye edileceği, rejimin, sonsuza dek öyle kalmak
üzere ılımlı İslam rejimine dönüşeceği düşüncesine kendilerini fena halde
kaptırmıştır.
Cemaat için muhalefet partileriyle ve TSK ile iyi geçinmenin önemi kalmamıştır.
Nasıl olsa, son muhalefet kırıntıları da yüksek yargının AKP’nin ele geçmesiyle
yok olacaktır.
Ancak son dönemdeki gelişmeler cemaatin büyük bir yanılgı içine düştüğünü
göstermiş, kendileri de bu yanılgının farkına varmıştır.
Terör olaylarının artışına, Kürt açılımına, PKK’nın muhatap alınmasını
savunan yandaş liberallere, yolsuzluklara ve yoksulluğa duyulan tepkiler,
ABD ve AB desteğine rağmen AKP’nin halk desteğini eritmeye başlamıştır.
CHP’nin Kılıçdaroğlu ile atağa geçmesi, MHP tabanının referandumda firesiz
“hayır” oyu vereceğinin görülmesi Gülen cemaati için kabusa dönüşmüştür.
Çünkü AKP ile omuz omuza görüntü veren, muhalefete saldıran, TSK’ya
olmadık iftiralar atan Gülen cemaatinin oya işler gibi büyük bir sabırla
kurduğu sermaye imparatorluğunun yıkılma, TC kurumları içindeki
örgütlerinin dağılma olasılığı ortaya çıkmıştır.
Fethullah Gülen’e, “İmkan olsa mezardakileri bile kaldırarak o
referandumda 'Evet' oyu kullandırmak lazım” dedirten işte bu
ölümcül olasılıktır.
Kabuslar görmeye başlayan Fethullah Gülen, cemaatine ve yandaşlara,
AKP’yi iktidarda tutacak her yolun mubah olduğunu bildiren bir fetva
yayınlamıştır.
Köşeye sıkışmış kedinin ne yapacağı belli olmaz derler, ama bu kedi ne
yapacağını kendisi söylüyor.
Başta muhalefet partileri olmak üzere, demokrasiye inanan
herkes Fethullah Gülen’in yayınladığı fetvayı çok iyi anlamalı,
sandığa militanca sahip çıkmalıdır.

A. Metin Akpınar

Ve işte bu yüzden... HAYIR!

Ve işte bu yüzden... HAYIR!
Ece TEMELKURAN / Habertürk, 04/09/2010

Halis Atış, çarşamba gecesi 23.00’te referandumla ilgili afiş asıyordu. Afiş 30 metre yüksekliğe asılabilsin diye vinç bekliyordu. Günde 16 saat çalıştığı için yorgundu ve İstanbul’da önceki gece kış gibi geçiyordu. Pankart bezine sarınıp yere kıvrıldı. Vinç geldi. Pankartın üzerinden geçti... Çaresizlikten referandum pankartına sarılmış yoksul bir adam ezilerek öldü. İki çocuğu vardı ve 8 kişiye bakıyordu.

Bir yoksul, başka bir yoksulun üzerinden geçti önceki gece, ezerek öldürdü. Muhtemelen biri bir taşeron, öteki başka bir taşeron için çalışıyordu. Muhtemelen ezen de yorgundu en az ezilen kadar. Muhtemelen o da açtı öteki kadar. “Kimse bakmıyor onlara, yoksullar sessizce birbirlerinin hikâyelerini izliyor şehirde” diye yazmıştım önceki günkü gazetede. Yetmezmiş meğer... Meğer “Yoksullar birbirinin katili yapılıyor sessizce” demek de gerekiyormuş, “Yorgun argın birbirlerinin üzerinden geçiyorlar”...

BIRAKMAM

Pankartın üzerinde “Evet” yazıyormuş, malum, AKP’nin referandum reklamları. “Hayır” da yazabilirdi. Yani, “‘Evet’ adam öldürüyor” makamını başkalarına bırakıyorum. Ama bu insanlık cinayetinin taşeronlaşmanın sonucu olduğunu, taşeronlaşmanın AKP’nin elinde bu kadar azgınlaştığı gerçeğini söylemeden bırakmam. Hele “teğet geçen” şu ekonomik krizin bedelinin günde 16 saat çalışan, yine de aç yaşayan Halis’lere ödetildiğini söylemeden hiç bırakmam. Kıdem tazminatı ödememek için her yıl iş akitleri sıfırlanan, buna direnince de Paşabahçe Devlet Hastanesi’nden atılan Türkan Hanım, üniversite harcını ödemek için çalıştığı inşaattan düşerek ölen Edebiyat Fakültesi öğrencisi Ömer... Onları bırakmam.

Ve işte bu yüzden sevgili kardeşim, ben referandumda “HAYIR” demeye karar verdim. Ben

“HAYIR” diyorum, size de naçizane tavsiye ediyorum. Çünkü...

MADEM ÖYLE PİSLENELİM!

Boykot edecektim, bu pis kavgaya girmeyeyim dedim. Böyle oluşan bir siyasal zemine “Lanet olsun” dedim. İktidar ve iktidar karşıtları dışında hiçbir kesimin dahil edilmediği bu “darlanmaya” dahil olmayayım dedim. Sadece siyasal olarak değil ahlaken de reddettim bu saçmalığı. Genel seçim havasına sokulan Anayasa değişikliğini aptalca, saçma ve kirli buldum. Nitekim birkaç kanalda ve yazılarda anlattım bu durumu. Bakınız “Bıktık!” başlıklı yazı.

Gel gör ki geçtiğimiz günlerde AKP’nin MKYK üyesi Ayşe Böhürler ile bir canlı yayına katıldık Habertürk’te. Ayşe dedi ki mealen, “Boykotçuların kendilerine göre nedenleri var tabii”. Sonrasında “hayır” oyu verenlere karşı konuştu. Tartışmasına tartıştık. Referandumun 12 Eylül’le hesaplaşma olduğunu savunan biriyle kafa kafaya gelmemiz kaçınılmaz. Hatta bu değişiklikle daha sivil, daha demokratik bir Anayasa’ya kavuşacağımız söylendiğinde... Biz de bir yerde hukukçuyuz, okuma-yazmamız var vesaire, sinirleniyoruz elbette. Fakat tuhaf da bir hava vardı. Sanki boykotçuya “fasulyeden” muamelesi çekiliyor gibi geldi. Fazladan bir şefkat söz konusu. Hani düşman olarak bile adam yerine koymama durumu. Ayşe için söylemiyorum, genel olarak böyle bu.

ENAYİLİK MESELESİ

Sonradan düşündüm. Bu referandum seçim havasına sokuldu mu? Sokuldu. Boykot yaparak eteğimizden silkip kurtulabileceğimiz noktayı geçtik. Görüntü netleşti. İstediğin kadar lanetle, istediğin kadar silk eteğini, zemin bu, ya girersin kavgaya ya tribünden izlersin. Sonradan, “Ay ben tarafsızdım” deyip kurtulunamayacak bir ahlaki sorumluluk da var içinde. Çünkü görüyorsun:

Memleket bildiğin enayi yerine konuyor. 12 Eylül hesaplaşması martavalını alan yürüyor. Paketteki bütün maddeleri beraber referanduma sunmada da nereden baksan bir şantaj, bir tehdit havası var. “HSYK, Avrupa’da da böyle seçiliyor” diyenlerin doğruyu söylemediğini biliyorsun zaten ama bir de Erdal Eren’in hatırasını kullanmak var, mide bulandırıcı. Mideler bulanadursun ama bir de şu Halis’in astığı pankartlardan biri yok mu...

“Yoksulluğa ve işsizliğe karşı Evet” demiyor mu o reklam! Utanmadan, sıkılmadan, ar damarı çatlamış gibi. Sanki Halis’in ölmemesi için HSYK’nın yapısının iktidar partisi lehine değiştirilmesi mecburmuş gibi. Kafamıza silah dayayıp, “HSYK’ya adam sokmamıza izin vermezseniz Halis ölür!” der gibi. “Bizim işimiz HSYK ile, yoksa Ömer’i unutun!” der gibi. “Türkan Hanım elimizde! Gidip evet oyu atmazsanız gerisini siz bilirsiniz” der gibi...

AYAR ÇEKME MECBURİYETİ

Ben bu Allah’ın belası kavgaya girmezdim de onları bırakamam. Düşmanım olan politikalar taraşından düşman olarak ciddiye alınmıyorsam boykot ettiğim için, bırakırım bu temiz pozisyonu, kirlenirim. Kimse bana, “MHP ile aynı noktadasın” zırvasını sıkmasın. Ben de onlara, “Hrant’ın kanına girenlerle, cinayeti savunanlarla, ‘Teröristler sünnetsiz’ diyenlerle aynı yerdesiniz” derim. “Ömer’in, Halis’in kanına girenlerle aynı yerdesiniz” derim. Diyarbakır’da “Kadın çocuk, gereği neyse yapılacak” diyenlerle... Orada da durmam, “Enayi yerine konmaya evet denmez” derim. Anayasa değişikliğinden sonra neyi ne yapacaklarını ayrıntılarıyla anlatanlar bir kerecik şu 12 Eylül şaillerini nasıl yargılayacaklarını niye anlatmadılar? Bunu sorarım. Daha da bin tane cümle kurarım. “Boykotla bu işin içinden sıyrılamayacağımız ortaya çıktı arkadaş!” derim. Yoksulun, açın, işçinin, Kürt çocukların düşmanı beni düşmanı olarak görmüyorsa, onu yeterince sinir etmiyorsam duruşuma ayar çekmem gerekir diye düşünürüm. Hayır çıksa daha demokratik bir ülke olmayacak burası, evet çıksa da. Bari enayi yerine konmayalım derim! Hayır derim, size de tavsiye ederim...

valla bana ne evet- ne

valla bana ne evet- ne hayır ne de boykot uyuyor, anarşistler ne derse onu yapacağım:)

Demokrasiye gelin

  • Antalya'da Hayır bildirisi dağıtan kadınlar ve Aydın'da bir mitingde Hayır pankartı taşıyan dört genç gözaltına alındı.
  • Belediye zabıtaları Pendik'te Hayır mitingine çağrı yapanlara saldırdı, bir kişi yaralandı.
  • AKP'liler Mersin'de Hayır oyu kullanılması için çalışma yapan gençlere saldırdı, gençler göz altına alındı.
  • Beyoğlu'nda Evet yürüyüşü sırasında Hayır standı mitinge katılanların ve polisin saldırısına uğradı...
  • AKP Bağcılar ilçe yöneticileri Hayırcı muhtarı tartakladı...
  • Kağıthane, Gaziosmanpaşa ve İçerenköy'de Hayır standlarına yapılan saldırılarda bir kişi yaralandı.
  • Gaziantep'de "Hayır" tişörtü giyen genç polis tarafından alıkonularak kameraya kaydedildi ve tişörtünü ters giymek zorunda bırakıldı.

Ah ahh, şimdi burada yasaklı olmasaydı ebubekir olacaktı ki bu demokrası karşıtlığının ve faşizmin hesabını soracaktı...

xenix

Arkadaşlar, Dil ele

Arkadaşlar,
Dil ele dökülmeye başladı. Kalplerindeydi, dillerine döküldü, şimdi ellerinde! Bu gelişmeler hiç iç açıcı değil. Almanya'da komünistlerden başlamışlardı. Burada askerlerden başladılar. Emperyalizm kendisine direniş gösterecek potansiyel unsurların hepsini bir bir yok ediyor. Sıra sonsuz us'a da gelecektir ve hiç şaşırmayın, burada demokrasiden dem vuran bazı arkadaşlarımız da işkencecimiz olmaktan zevk duyacaklardır. Herkes bulunduğu yerden kendi çevresini bu konuda uyarmak ve bilinçlendirmek zorundadır. Evet çıktığı takdirde önümüzdeki günlerin çok karanlık olacağı görünüyor. Ancak hayır çıksa da emperyalizmin bir başka iyilik (!) düşündüğünü düşünüyorum... Evetin sonuçlarını hesap ettik de, "hayır" çıkmasının sonuçlarını kurtuluş olarak görüp hesaplamadık. Ne olabilir bilmiyorum, ama hayır çıkarsa da böylesi bir tokadın iktidarı ve emperyalistleri nasıl kudurtacağı ve ardından gelecek hamleler hesaplanmalıdır... Ama evet olasılığına karşı "siper kazmaya" başlayın bence!...

ebubekir neden yasaklı ki?

ebubekir neden yasaklı ki? En özgür olması gerek süreçteydi oysa ki... Tersinim bile yazıyorken hem?

Gerçekten bu başlık için

Gerçekten bu başlık için hiç olmazsa yazı hakkı verilsin ebubekir'e. Olağanüstü koşullarda, olağan dönemin kuralları dışına çıkılabilir.

sonsuz us un tarihine geçer

sonsuz us un tarihine geçer hem, belki şeriat devrimi olursa cellat en azından vijdan azabı çeker tabureyi tekmelerken?

Şeriatçılar egemen

Şeriatçılar egemen olduğunda ilk ipi çekileceklerin başında Ebubekir gibiler olur. Zira Yobazlar için tek kuran gelenekçilerin vahşi kuranıdır. Önlerindeki ciddi engel başlarına bela olacak diğer kuran yorumcularıdır. Büyük ihtimal Bekir bunu iyi biliyor ve tahmin ediyordur.

ilhan selçuk, ölüm

ilhan selçuk, ölüm döşeğinde, bu ülkeye şeriat gelmez, paranın tadına vardılar, burjuvalaştılar demişti. benim şeriat korkum mizahtan ibaret...
tarih garip bir şey, size az bir yanılma payıyla yarını yazmanıza izin veriyor... bunun için bozunmuş anılar dışındaki tarihi iyi bilmeli, kimi yerde destanlar içindeki gerçeği çıkartacaksınız, kimi yerde gerçeği destanlaştırmak durumunda kalacaksınız ki bozunmasın; böyle zor iş işte...

Fevzi Budak

Fevzi Budak.

Erzurum Milli Eğitim Müdürü...

AKP iktidar oldu, 2003’te görevden alındı, mahkemeye başvurdu, haklı bulundu, Erzurum’a geri döndü. (Bir)

*
Beş gün sonra...
Görevden alındı, Şırnak’a gönderildi, mahkemeye başvurdu, haklı bulundu, Erzurum’a geri döndü. (İki)
*
Bir gün sonra...
Görevden alındı, Ankara’ya gönderildi, mahkemeye başvurdu, haklı bulundu, Erzurum’a geri döndü. (Üç)
*
Bir gün sonra...
Görevden alındı, Muş’a gönderildi, mahkemeye başvurdu, haklı bulundu, Erzurum’a geri döndü. (Dört)
*
Beş gün sonra...
Görevden alındı, Ankara’ya gönderildi, mahkemeye başvurdu, haklı bulundu, Erzurum’a geri döndü. (Beş)
*
Bir ay sonra...
Görevden alındı, Kütahya’ya gönderildi, mahkemeye başvurdu, haklı bulundu, Erzurum’a geri döndü. (Altı)
*
Bir ay sonra...
Görevden alındı, Çanakkale’ye gönderildi, mahkemeye başvurdu, Erzurum’a geri döndü. (Yedi)
*
Üç ay sonra...
Görevden alındı, İstanbul’a gönderildi, mahkemeye başvurdu, haklı bulundu, Erzurum’a geri gönderildi. (Sekiz)
*
(Başbakanımızın askerlik arkadaşı olan AKP milletvekili adayı, üç defa, Fevzi Budak’ın yerine Erzurum Milli Eğitim Müdürü yapıldı... Gözünü budak’tan sakınmayan Fevzi, üç defa mahkemeye başvurdu, başbakanımızın askerlik arkadaşını üç defa görevden aldırdı!)
*
(Fevzi Budak, Milli Eğitim Bakanlığı Müsteşarı Necat Birinci’yi şikayet etti. Yargıtay, Necat Birinci’yi görevini kötüye kullanmaktan beş ay hapis cezasına çarptırdı, para cezasına çevrilerek, ertelendi. Necat Birinci, AKP’den
İstanbul Milletvekili yapıldı.)
*
(Fevzi Budak, Milli Eğitim eski Bakanı Hüseyin Çelik’i altı defa manevi tazminata mahkûm ettirdi. Kazandığı tazminat miktarı, faizleriyle birlikte 100 bin lirayı buldu.)
*
Üç ay sonra...
Görevden alındı, Ankara’ya gönderildi, mahkemeye başvurdu, haklı bulundu, Erzurum’a geri döndü. (Dokuz)
*
Beş ay sonra...
Görevden alındı, İstanbul’a gönderildi, mahkemeye başvurdu, haklı bulundu, Erzurum’a geri döndü. (On)
*
(Milli Eğitim Bakanlığı Personel Genel Müdürü, kendisini camiada küçük düşürdüğü iddiasıyla Fevzi Budak hakkında soruşturma açtı. Ancak, mevzuata göre, sicil raporunun altı ay birlikte çalıştığı amiri tarafından hazırlanması gerekiyor... Fevzi Budak altı ay bir yerde kalamadığı için, rapor hazırlanamadı! Meslekten atılamadı!)
*
Üç ay sonra...
Görevden alındı, Ankara’ya gönderildi, mahkemeye başvurdu, gene haklı bulundu, gene Erzurum’a geri döndü. (On bir)
*
Dün...
Fevzi Budak tutuklandı!
*
Erzincan Başsavcısı’nı içeri tıkan Erzurum Savcısı tarafından ifadesi alındıktan sonra, dolandırıcılık ve yolsuzluk yaptığı gerekçesiyle hapse gönderildi.
(Aha bu da on iki)

xenix: Alıntı

Fevzi Budak

Şaşırdım, Ergenekondan içeri atmalarını beklerdim. Böylece hem iktidar karşıtı olduğu yaftasını boynuna asmış olurlardı, hem de diğerleri gibi yıllarca içerde tutabilirlerdi. Bu arada, eğer 13 Eylül sabahı evet oyları çoğunlukta çıkarsa, eminim ne ona, ne de Ergenekon sanıklarına bir daha güneş yüzü göstermezler. Çünkü yargının denetimi tamamen iktidara geçecek.

YSK'da bu konuda elinden gelen yardımı yaptı ve parmak boyasının kullanılmasını iptal etti. Ayrıca aniden ortaya çıkan 6-7 Milyonluk (özür dilerim tam sayıyı bilmiyorum) seçmen artışının mükerrer olup olmadığını bile kontrol ettiğine dair herhangi bir beyanatta bulunmuyor. Eğer mükerrerse ve parmak boyasının kullanılmamasında ısrar edilecekse, demek ki bu milyonlar birden fazla sandıkta birden fazla kere (eğer içlerinde rahmetli olanlar varsa, rahmetli olmayanlar onların yerine bile) oy kullanabileceklerdir.

Sadece siper kazmak değil,

Sadece siper kazmak değil, keşiflere de başlayın bence. Ya da kuzu kuzu oturun o zamana değin büyür, koyun olur boğazlanırsınız mez-bahane-lerinde...

Son Kuşlar (Sait Faik Abasıyanık) Özet:

Adalarda kış kendini göstermeye başladı. Herkes, kış için hazırlıklar yapıyor. Ben tembelliğim, hep kaçanı kovalayan hu­yumla, yazın peşindeyimdir… Şimdi bu kır kahvesinde bunun için bulunuyorum. Durmadan uçak sesleri geliyor. Vaktiyle bu Ada’ya bu zamanda kuşlar uğrardı. İki yıldır gelmiyorlar. Belki de, ellerinde ökselerle kuşları avlayanlar yüzünden, gelmekten vazgeçtiler.
Komşumuz Konstantin Efendi vardı. Pek de mütevazi idi. Ancak, kuş mevsimi geldi mi canavar kesilirdi. Kuşları görünce, “bizim pilavlıklar geldi” derdi. Mahallenin çocuklarını başına top­lar, onlarla beraber, küçücük hayvanları avlardı..
Ne zamandır kuşlar gelmiyor. Nesilleri tükenecek gibi. Kim bilir her mahallede kaç tane Konstantin Efendi var?
Kuşları boğdular, çimenlere söktüler…
Dünya değişiyor dostlarım. Günün birinde gökyüzünde, güz mevsiminde artık esmer lekeler göremeyeceksiniz. Günün birinde yol kenarlarında, toprak anamızın koyu yeşil saçlarını da göre­meyeceksiniz. Bizim İçin değil ama çocuklar, sizin için kötü ola­cak. Biz kuşları ve yeşillikleri çok gördük. Sizin için kötü olacak...

Hüseyin Aktaş: İnsanın genelleme yeteneği olduğunu düşünüyorum... Kimbilir bir kentte kaç imam vardır şimdi... Pek mütevazi görünürlerdi... Ama devrimcileri avlamak için ne çok muhbirlik yapmışlardı... Eskiden sokaklarda devrimciler vardı... Son kuşlar gibiydi devrimciler... O zamanlar belki seyirci kaldınız... Ama şimdi avcılar seyirciye, seyircinin yerine yurduna diktiler gözlerini, benden söylemesi... Deniz kenarında çıplak denize girebilmek için kaç binyıl savaşıldığını düşün kaybetmek üzeresin bu hakkını! Ay ışığında sevgilinin elini tutmak için kaç bin yıl savaşıldığını düşün...
Ben mi?
"Gece gündüz farketmez
ben herzaman hazırım" demişti Mustafa Özenç...
Ben kendi adıma hazırım!
Biz kaç bin yıldır çıplağız zaten
Kaç bin yıldır çırıl çıplak sevdik sevgilimizi
Sevdiklerimizin dudaklarında hep "ıslaktı imzalarımız"
Kurşun kalemlerle, kandan ve candan yazdık yazılarımızı
Bizi lütfen okuyun artık!...
Başkası için, bizim için değil, kendiniz için okuyun!...
Biz çok gördük çocuklar... İşkencehanelerinde yendik onları biz... Öldük ama yendik! Çok garip bir savaştır bu, yendik! Mağlup olduğumuz yolda galiptik biz!...

site üyesi anarşist varsa

site üyesi anarşist varsa görüşlerini almak olası mıdır?

ben sana tarihteki

ben sana tarihteki anarşistlerden örnek vereyim.

"OY VERMEK BiRSEYLERi DEGiSTiRSEYDi YASAKLANIRDI" (EMMA GOLDMAN)

Oyunu oynayanlar değil,

Oyunu oynayanlar değil, oynatanlar kazanır!...
Oyunu oylayanlar değil, oylatanlar kazanır!...
Oynayanların kazanma olasılığı doğduğunda yasaklanır oy verme, sandıklar ve saha kapatılır!...
Bu yüzden oynatanların ve oylatanların istediklerine hayır demek oynayanların kazanması demektir...

tümüyle akp

tümüyle akp karşıtlığından kendini bulan hayırcıların birebir değişen maddeleri rasyonel gerekçelerle analiz ederek neden hayır diyeceklerini temellendirmelerini bekliyorum..hamasi söylemler geçmişte yapılmış hatalar anayasa değişikliğinde hayır demek için bir neden teşkil etmemeli...

Neydi maddeler değişiklikle birlikte ne olacak? akp'nin kendi sitesinde madde madde yazılmış. eskisi ile yenisi birarada sunularak analizleri yapılmış. defalarca kez okudum hayır diyebilmek için ortada bir neden göremedim.

ben mesela- yerindelik

ben mesela- yerindelik denetimini- anlayamadım, anlatacak olan var mı pratikte ne anlama geldiğini?

Yetmez ama

Yetmez ama, Evet değil. Yetmiyorsa ve bunun farkındaysalar, daha iyisini hazırlasınlar, sunsunlar. Bu referandumda "evet" çıkarsa bir daha anayasa manayasa ellemez kimse 30 yıl.

Zaten bir çok maddenin referandumu yapılması ayıp. Meclisten kimse karşı çıkmayacaktır, onları değiştirmek için halka sormaya bile gerek yok.

xenix

kimse durup dururken

kimse durup dururken demokrasiyi getirme çabasına girmez, koşullar zorluyordur, bu koşullar demokrasi için onlarca yıl önce can veren bir direniş sürecinin ürünüdür ve altında kan-can olduğu için günümüze dek gelmiştir. Bu kan-canın da bedeli Avrupa'da silinmekte ve sosyal hakların geriletilmesi yörüngesine girilmektedir. Demokrasi bu bedelin sonucu olma görüntüsünden sıkılmakta ve anlamını açıkça bildirmeye girişmektedir.
Olaya siyasi parti farklı refarandum farklı diye bakmak cahilliğin ta kendisidir. Küreselleşemeye, ekonomi politiğin uluslarötesi biçimlenmesine şu anda AKP mi hızlandırıcı olmaktadır, o halde evet çıkacaktır. ( kahin in kehaneti)
Sınıfsal bakış açısı newton'un başına düşen elma değildir. ( Aktaş bu son tümceme artı 1 puan isterim)
Ne CHP ne AKP ne diğerleri; sistemin sürdürücülüğüne en yakın aday kazanacaktır, bu şu anda AKP dir. Bu CHP olaydı işte o zaman belki iran'ın islam devrimi zamanlarına dönebilirdik. ( islamist ve komünist dayanışması)
Hem küresel sistemle bütünleşmiş bir coğrafyanın sosyopolitik sisteminde recm mecm, şeriat falan bir yerden sonra demokrasinin mi umurunda olur?

(felsefeden anlayan katılımcılar günümüz demokrasi anlayışının toplumsal eğimde felsefik analizini yapsalar da okusak)

Demokrasi nedir ? Durup

Demokrasi nedir ? Durup dururken mi gelir ? Koşullar nelerdir ? Can veren direniş ha ? Anayasayı siyasi bir parti hazırlamamış galiba (Belediyenin çöp işçilerine fazla mesai verilmiş olmalı)

Akp yalan dolanına ve hırsızlığına kılıf giydirmek bu olsa gerek. En kahininden taşeron musun?

Sınıfsal bakış açısı! (bak burası önemli kafama 2 elma düştü)

İran devriminin nasıl olduğu hangi demokratik! evrelerden geçtiği sonsuz.us sayfalarında mevcut...

Küresel sistem! (burası daha da önemli... 3 elma düştü) Küresel sömürüyü bilmiyor olamazsın.

Sosyolojik demek istedin sanırım.

Agnostik'in aram'ı yanlış

Agnostik'in aram'ı yanlış anladığını düşünüyorum diyeceğim ama, aram'ı ben doğru anladım mı bilemiyorum?...

Ben felsefeyi öğrenirken, kendisini anlaşılmaz kılan bir sürü anlatımdan çok çekmiştim. O yüzden bir gün ben anlatırken aynı yanlışa düşmeyeceğim dedim kendime ama bazen ben de işi bilerek zorlaştırıyorum, öğrencimin biraz ders çalışması için. Sanırım aram da bize çıta yükseltiyor...

"Sınıfsal bakış açısı newton'un başına düşen elma değildir." +1:)
Sınıfsal bakış açısı elmayı kim düşürdü diye sormaktır...
"neden" ve "sonuç" sözcüklerini de kullanmaya çekinir oldum ama durumu anlatmak için henüz yerlerine başka bir soyutlama bulamıyorum...
Düşen elmanın kim tarafından düşürüldüğüne, neden düştüğüne, nereye düştüğüne, yuvarlanıp gideceği yere, nevton'un başınınacıyıp acımayacağına... daha bir çok nokta eklenebilir...

Böyle bakınca bu anayasa değişikliği "kimlerin isteği" diye bakmak gerek.benim de bir facebook sayfam var ve sayfanın alnına yapıştırdığım afiş kaç gündür duruyor, kimse sökemedi:

ZALİM HÜKÜMETLERİN ÖNÜNDE, ELİNDE ŞAPKANLA DEĞİL, SİLAHINLA ADALET İSTE! (ZAPATA)
Şimdi soralım:
Bu referandum bizim silahımızın zoruyla mı gündeme geldi?
Bizim demokrasi savaşımızın bir dayatması mı?
Halkın sokaklara dökülerek anayasa değişsin diye bağırdığını mı gördünüz?
Kim gündeme getirdi? Neden getirdi?
Bu referandum yabancı sermayenin ve onun ülke içindeki işbirlikçilerinin tezgahıdır.
Bunun için HAYIR!..

marmaramus'un yazdıklarına bakılırsa toplumsal analizlerin (referandum ile ilgili) çok dışında kalmış olmalı.

Antalya'nın Döşemealtı beldesinde bir Killik köyü vardır. Bu köyde "Koreli Celil" diye bir amca vardı. Bir kamyon alır ikinci el. Sanayiye gidip gelmekten tamir parası vermekten kurtulamaz. Kamyonu adam edecem diye bağını bahçesini satar. evin önünde çitle çevrili küçük, bir kaç evleklik yerler vardır adına "harım" denir. İşte birgün gene bozulan kamyon evin önünde yönü eve bakar şekilde, çalışıyor ama yürümüyormuş. Çalışırken de "harm, harm, harm" diye ses çıkarıyormuş. Bizim Koreli Celil birden kendisini Kore'deymişcesine dışarıya fırlatmış, geçmiş kamyonun karşısına "bağı bahçeyi yedin, harıma gözü diktin ...a k...duğumun malı" diyerek vermiş taşı, vermiş taşı kamyona...

Sermaye ve emperyalizm doymuyor. Doyması da olası değil zaten. Hırs emperyalizmin ruhunu oluşturur. Ülkeyi daha rahat talan edebilmek için daha farklı yasalara gerek duyuyor. Kan dökerek yapmaktansa din dökerek yapıyorlar. O yasalar şimdi çıkamaz mı? Çıkar ama direnen yargı organları var. Onların "bertaraf" edilmesi gerekiyor. İşte bu referandum bu sorunu çözmek için yapılıyor. Devlet içinde sivil bir darbedir bu.

Bundan rahatsız olanlar belki sermayenin bazı grupları da olabilir. Ancak evetin çıkması durumunda halka düşecek olanlar (ELMALAR ya da ALMALAR) nelerdir? Bu konuda yığınla çalışma var elimde. Herkes her işi yapamaz. Bazılarımız politik yönden, bazılarımız ekonomik yönden, bazılarımız analitik bazılarımız da diyalektik yönden çeşitli şekillerde incelemeler var. Bir tanesi marmaramus için gelsin:

Lehimize gözüken bir kaç maddeyle neleri kaybedeceğimizi biliyormuyuz...?

Mecliste yasa tasarısı eğer yasalaşırsa pek çok hakkımızı kaybedeceğiz (Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası (SSGSS) 5510 sayılı bekleyen şu anda.

Sağlık ve sosyal güvenlik haklarımızda oluşacak kayıplardan bazıları şöyle:

- Zaten kadınlar için 58, erkekler için 60 olan emeklilik yaşı hem kadınlar, hem de erkekler için 65'e çıkarılacak. (Madde 28)

- Emekliliğe hak kazanabilmek için yakın zamanda 5.000 'den 7,000 güne çıkarılan prim ödeme zorunluluğu 9,000 gün prime çıkacak. (Madde 27)

- Emekli maaşları% 23 ila% 33 arasında düşürülecek.(Madde 29)

-Yıpranma hakkı gasp edilecek

-Aylık geliri 1390,6 YTL'den fazla olan bütün vatandaşlar her ay 73 ila 475 YTLGenel Sağlık Sigortası primi ödemek zorunda kalacak. (Madde 88)

- Sadece ayakta tedavi olununca değil; hastalık, kaza, ameliyat gibi nedenlerle hastaneye yatmak gerekince de 'Katılım payı' adı altında bıraktı ÖDENECEK. (Madde 68)

- 'Katılım payı' Gerektiğinde beş Katına kadar arttırılacak. (Madde 68)

-Bütün Sağlık Hizmetleri Paralı olacak.

- Sağlık hizmeti alabilmek için bu Ülkenin VATANDAŞI olmak, üstelik vergi ödemek, dahası Genel Sağlık Sigortası primi yatırmak, hatta bir de 'katılım payı' ödemek yetmeyecek. Şimdi bir de'ilave ücret'adı altında para ödemek gerekecek. (Geçici Madde 5)

- Bütün dünyada anne sütünün önemi yeniden anlaşılır ve emzirme teşvik edilirken Türkiye'de "sigortalının çocuğuna bir ay anne sütü yeter 'mantığı geçerli olacak. Daha önce doğum yapan sigortalılara 6 ay süreyle verilmesi öngörülen altı emzirme yardımı bir aya düşürülecek.

- Hastalanan sigortalılara verilen iş görememezlik ödeneği % 16 azalacak. (Madde 18, 19, 80)

- Emekli Bağ-Kur'lularının maaşından10 yıl süreyle % 10 oranında Genel Sağlık Sigortası primi kesilecek. (Madde 88)

- Primini ödeyemeyen vatandaşlar sağlık hizmeti alamayacak, Hastane kapılarından geri dönecek. (Madde 88, 89, 90)

- Primini ödeyemeyen çiftçilerin pamuğuna buğdayına, üzümüne tütününe el konulacak.. (Madde 87)

Şu anda sadece Türkiye'de değil dünyanın pek çok ülkesinde benzer Politikalar uygulanmaya çalışılıyor. Devletler sosyal güvenlik ve sağlık harcamalarını azaltma çabasındalar. Fransa ve Yunanistan'da büyük grevler ve yürüyüşlerle bu yasalar engellenmeye çalışılıyor. Şu an yasanın getirecekleri ile ilgili yeterli Farkındalık yok. Biz de bu yasayı engelleyebiliriz. Biz karşı koyarsak bu yasayı geçiremezler!

Bu bizim sağlıkçıların araştırması olmalı.
Ortalama yaşın 50-60 olduğu, yarı sömürge bir ülkede 9 bin iş günü ne anlama geliyor marmaramus? Sanırım sen askerden yeni geldin iş hayatında deneyimin yok, anlaşılan. Ama hele bir başla, çişini tutamaz hale gel iş başında da, gör başına geleni ozaman...

agnostik; düşünce beyni,

agnostik; düşünce beyni, sözcük dili tartar,

şu yazıyı sağlam kafayla oku, olmadı bir daha oku, sonra taşeron sözcüğünü biraz ölç tart, sonra yine görüşürüz...

İnsan niyetini ancak bu kadar açık ifade edebilir

Neden HAYIR...

Cumhuriyet yazarı Ali Sirmen, bugün köşesinde referandumda vereceği oyu açıkladı. Kendisinden bekleneceği üzere "Hayır" oyu verecek olan Sirmen'in yazısında ilginç olan şey ise Sirmen'in Hayır gerekçesini
Tayyip Erdoğan'dan almış olması.

Eşinin okuduğu ve bunu yaz dediği, Erdoğan'ın bir açıklamasını köşesine taşıyan Sirmen, yazısında neden "hayır" vereceğini şöyle anlatıyor.

Son zamanlarda, artık "evet mi hayır mı?" sorularından bıkmaya başlamıştım ki, Mine cumartesi günkü gazetelerden birinde, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın bir açıklamasını okudu ve hemen buyurdu:
- Her şeyi açık açık anlatıyor. Sen de bunu yaz da herkes görsün!
Bir köşe yazarı, karısı yaz deyince, yazmaktan başka ne yapabilir ki? Ben de yazıyorum.
Bakın Tayyip Erdoğan perşembe günü katıldığı iftar yemeğinde ne demiş:
"İnanın ayaklarımızda pranga var. Biz prangaları çözemediğimiz sürece, sizler belki dışarıdan zannediyorsunuz ki, parlamentonun yüzde 65'ine sahipsin çöz de git! Neyi çözüyorsun?
Türkiye'de parlamentonun da, yürütmenin de üzerinde bir yargı gücü var. Seni engelliyor. Ben bugün vali ataması yapamıyorum. Seni engelliyor. Atadığım valiyi geri iade ediyor aynı anda. 23 kere bir müdürü geri iade ediyor (geri iade ediyor denmez ama üslup Başbakan'ındır aynen koruyorum A.S.) Ben bir yürütme ve hükümet olarak, istediğim müdürü istediğim yere atayamazsam, istediğim valiyi istediğim yere atayamazsam, bu ülkede ben nasıl icrai faaliyet yapacağım? Halkın karşısına o mu geliyor, ben mi geliyorum?.. Yarın beni siz yargılayacaksınız, vatandaş yargılayacak. İyi yaptın kötü yaptın diye bana diyecek olan kim. Onlar halkın karşısına çıkmıyor ki, ben çıkıyorum halkın karşısına. Hesabı veren ben, ama gelip bana zulmeden de o. Bu böyle yürümez. Onun için bu anayasa değişikliğine evet istiyoruz."
***
Tayyip Bey'in 23 Nisan 2010 yılında koltuğunu sembolik olarak küçük bir çocuğa bırakırken söyledikleri de şuydu:
- Artık mühür sende, ister asarsın, ister kesersin!
Tayyip Bey'in bu iki konuşması 12 Eylül'de anayasa referandumunda neden hayır oyu vereceğimi gayet iyi açıklıyor.
Görüyorsunuz Tayyip Bey kendi sözleriyle açıklıyor ki, 12 Eylül oylamasının asıl gerekçesi kendi astığı astık, kestiği kestik yönetiminin önündeki yargı engelini kaldırmak. Tayyip Bey'e bu açık sözlü konuşmasından dolayı çok teşekkür ederiz. Bütün aldatmacaların ardında, gerçek niyetin ne olduğunu şimdiye dek hiç kimse, bu kadar net bir biçimde anlatamamıştı.
Teşekkürler Tayyip Bey! "Hayır"ın en güzel en açık gerekçesini bizzat siz verdiniz.

Evet çıkarsa, daha çoook

Evet çıkarsa, daha çoook HAYIRLI RÜYALAR görürüz.

bence seçim denilen

bence seçim denilen uygulama her zaman için genel ve yerel seçimlerle sınırlı kalmalı.
"efendim halkımıza soralım"
halka neye soruyorsun. anayasa gibi son derece uzmanlık gerektiren bir konu halka sorulurmu. bu işin uzmanları yıllarca hukuk fakültelerinde eğitim görüyorlar, sonrasında sınavlar ve daha başka uygulamalara katılıyorlar falan.
e sen kalkıyorsun hukukun "h" sini bilmeyen insanlara soruyorsun.
evindeki elektrik tesisatı yanınca gidip manavımı çağırıyorsun.
hangi iş olursa olsun uzmanlarıyla ehil kişilerle yapılır.
anayasanın değişen bu maddeleri hangi kanunları nasıl etkiler?
bu maddelerin hukuksal uygulamaları hayata nasıl yansır? biliyormuyuz? hayır.

ekşi sözlük referandum yorumu

12 eylül 2010 anayasa değişikliği referandumuna ilişkin Ekşi Sözlük Yorumu:

- bir erkegin birden fazla kadinla evlenmesini "kadinlarimiz bekar, ac bilac sefil mi olsun?" gerekcesiyle anayasal esitlik ilkesinden siyirmanin kapisini araliyoruz. ("bu konuda alinacak tedbirler esitlik ilkesine aykiri kabul edilemez" --paradox generator v1.0)

- bilgi edinme hakki kanunu'nun 4. maddesini anayasaya'da koyuyoruz ki biri olur da ustune murekkep dokulurse oburunu okuyabilelim. yedekleme amacli.

- yine 5395 sayili cocuk koruma kanunu'ndan metinleri alip anayasa degisiklik metnine koyuyoruz. hem bu sayede "cocuklarimizi korumaya evet!" diyebiliyoruz.

- zaten 2009 yilinda 5918 sayili kanunla yururluge girmis olan askerlerin sivil mahkemelerde yargilanabilmesiyle ilgili yasal duzenlemeleri bir de anayasa'ya koyuyoruz ki referandumumuzu tanitirken "darbecileri yargilamaya evet!" diyebilelim.

- disk ve kesk'in uzlasmaz, terbiyesiz tavirlarina karsi uzlastirma kurulu'na itirazi engelliyoruz, kurulun sozu son soz oluyor. uzlasma sorun olmaktan cikiyor.

- tbmm baskanlik divani suresi 3 yil yerine 5 yila (yasama donemi) cikartiliyor. bunun ne skm yaradigini bilmiyorum ama yine de "5 yillik baskanlik divanina evet!" diyorum.

- yuksek askeri sura'nin "ilisik kesme" kararlarini yargi denetimine sokuyoruz. boylece "bu adam fethullahci beyler" deyip subay ilisigi kesmelerin onune geciyoruz.

- bakanlar kurulu, uzlastirma kurulu gibi devlet kurumlarinin kararlarinin danistay tarafindan uygunlugunun (bkz: yerindelik) denetlenmesini tamamen engelliyoruz.

- hakim sorusturmalarinin sadece daha kidemli hakimlere delege edilebilecegi sartini anayasa'dan cikartiyoruz. es kidemli ya da daha az kidemli hakimlerin denetim imkanlarina kapi araliyoruz.

- anayasa mahkemesi populasyonu dagilimini

yargi: %53, cumhurbaskani: %27, asker: %14, yök: %6

yerine

cumhurbaskani: %37, yargi: %27, tbmm (hosgeldin): %16, yök: %15, asker: %5.

yapiyoruz. yani gunumuzdeki "mecliste cogunluk teskil etmis ve kendi bunyesinden cumhurbaskani atamis" vaziyetinde durum suna donuyor (edit: yok'un de agirlilli cumhurbaskani + hukumet tarafindan atandigini atlamisim toplama ekliyorum):

cumhurbaskanli-sahane-iktidar: %68, yargi: %27, asker: %5

(anayasa degisikligindeki en uzun maddelerden biri bu oldugundan ozeti de uzun oldu).

- kanun yollarini tuketenlere anayasa mahkemesine gitme imkani yaratiyoruz. boylece bizzat avrupa insan haklari mahkemesi'ne basvurmayi daha da zorlastiriyoruz. zira tum kanun yollarini tuketmek zorundasiniz aihm'e gitmek icin, o yolu da tek bir alelade davanin 2 yil surdugunu dusunerek ne kadar uzattigimizi siz dusunun. torunlariniz aihm'e gider artik.

- yuce divan kararlarina itiraz imkani getiriyoruz.

- kenan evren'e 104 yasinda hapse girme imkani taniyoruz. ama kenan evren'i cok yasli diye affedebiliriz de zira hatirlarsaniz en basta "(yaslilara, kadinlara ozel) alinacak onlemler esitlik ilkesine ayri sayilamaz" demistik.

- hsyk uye sayisi 31'e cikartiliyor. ama iki tane asil uyenin nasil atanacagi belirtilmiyor. o yuzden 29 uye uzerinden yaptigim oranlamada

yargi: %100 olan uyelerin dagilimi:

yargi: %69, cumhurbaskani: %21, anayasa mahkemesi: %10, bildiginiz uzere anayasa mahkemesinin onerilen anayasada %68'i cumhurbaskanli yekpare iktidar tarafindan seciliyor. ve cumhurbaskanli iktidar formatimizda oranlama:

yargi: %72, cumhurbaskanli-sahane-iktidar: %28 oluyor. iktidar hsyk'ya da nufuzunu bu sekilde yerlestiriyor.

- hsyk'nin kadro dagitma yetkisini kaldiriyoruz ve meslekten cikarma kararlarina da yargi yolunu aciyoruz. ya hatta biraz daha ugrasip hsyk yetkilerini hukumete versek daha rahat olacakmis. ver sen o yetkiyi.

edit: parti kapatmayla ilgili maddeler oylamadan gecmedigi icin oneriden kaldirilmis. onlarla ilgili ozeti cikardim.

cifte bayram

Röportaj :
Cemile Bayraktar

Konu : Referandum Gölgesinde 12 Eylül Darbesi

C.B:
Sizi kısaca tanıyabilir miyiz?
12 Eylül dönemi ve bugüne dair kendinizi tanıtabilir misiniz?

**
N.Ö:
Adım Mehmet Nazım Öztürk. 56 yaşındayım. Elektrik mühendisiyim.Üç erkek evladım var.
Solcu-yum
Ateist-im
Eşitlik ve Demokrasi Partisi İstanbul il Y.K. üyesiyim.

12 Eylül darbesi olduğunda, Tüm Sağlık Elemanları Derneği yöneticisi idim. Aynı zamanda İlerici Gençler Derneği üyesi ve illegal T.K.P taraftarı idim. (lütfen şu anki milliyetçi sahte T.K.P ile karıştırmayın)

**
C.B:
12 Eylül dönemini o zamanlar nasıl okuyordunuz, ideolojiniz, fikirleriniz daha çok hangi tarafa yakındı?

N.Ö:
O zamanlar, toplu halk ayaklanması ve işçi sınıfının önderliğinde yapılacak bir devrim’e inanıyorduk. Sovyet tipi bir ülke kurulmasını istiyorduk.

Tüm sömürünün ortadan kalktığı ve halkın yönetimde olduğu bir ülke.
Bireysel şiddete karşıydık.
TKP’nin yasala çıkmasını, yasal parti olarak çalışmasını istiyorduk.
Parti,
silahlı eylemlere karşı idi. Fabrikalarda ve gençlik içinde örgütleniyorduk. Kadın,
Barış,
Sanatçılar,
Kırsal kesim örgütlenmeleri de yoğundu.

Ancak sol güçlü olmasına rağmen çok parçalı ve birbirleri ile anlaşamayan yapılar halinde idiler.

Bu günkü sol ile karşılaştırılamayacak kadar güçlü idiler aynı zamanda.

CHP dışı sol, 500.000 kişilik mitingler yapabiliyordu.
12 Eylül’ün arifesinde,
öldürülen Kemal Türkler’in cenazesi milyon kişi ile kaldırılmıştı.

Darbeyi Amerikancı generaller ve onun işbirlikçileri, yani ülkenin kaymağını yiyen Oligarşik gurubun yaptığını biliyoruz.
O günde,
bu günde aynı şeyi düşünüyorum.

**
C.B:
Bugüne geldiğimizde siyasi düşüncelerinizde herhangi bir değişiklik oldu mu?

N.Ö:
Elbette,
bu gün geldiğim noktada görüşlerimizde değişiklikler oldu.
O zamanlar, sol kendi içine kapanıktı.
Daha çok birbiri ile rekabet halinde ve karşıt sağ çetelerin saldırılarına karşı koymak üzerine konuşlanmıştı.
Gençliğimiz, cenaze kaldırmak, silahlı, bombalı saldırılara karşı koymakla geçiyordu.

Okula gidip gelmek, bir mahalleden diğerine gidip gelmek, ölüm riskleri içeriyordu. Ki ben gündüz Cerrahpaşa tıp fakültesinde, elektrikçi olarak çalışıyordum, gece de Yıldız Üniversitesine devam ediyordum..

Nerede ise tüm sağ görüşlüleri düşmanımız ve bize saldırabilecekler olarak görüyorduk. Ortalık toz duman idi. Bu gün oynanan derin devlet operasyonlarının, çok daha fazlası, tüm şiddeti ile tepemizde idi.

**
C.B:
O günden bugüne zihinsel değişimler yaşadık, bunu neye bağlıyorsunuz? Ya da değişim olduysa bu değişimi nasıl yorumluyorsunuz?

N.Ö:
Geçen otuz sene içinde ne değişimler olmadı ki.

Sovyetler ve diğer Sosyalist ülkeler birden bire çöküverdi.
Bu çöküşü, Amerikanın oyunlarına bağlamak, sığ tahlilinin yanında, Çöküşün hangi tarihsel hatalardan kaynaklandığını, sorgulamaya başladık.

Birer tabu halinde olan katı dogmatik ideolojiler, ve İsimler, tartışılabilir oldu. Tamamı ile olmasa da tabu olmaktan çıktı.

Tabulardan kurtulmayı becerebilenler, sorgulamaya başladı. Kendi ülkesini araştırmaya ve kendi halkını tanımaya başladı. Daha objektif bir bakışla, tarihimizi, kültürümüzü, irdelemeye, yeniden öğrenmeye başladık.

Benim gerçekten ezberlerim bozulmaya başladı.
Ve bu ezberlerin bozulması süreci halen de devam ediyor.

**
C. B:
O günlere dönmek istiyorum, bize 12 eylül öncesi ve sonrası Türkiye’de mevcut siyasi ve sosyal şartlardan bahsedebilir misiniz?

N.Ö:
Yukarıda da bahsettim. Sağ Demirel’in başkanlığında, M.C. idi, Sol legal- illegal sol gurup ve partilerin yanında, Ecevit önderliğindeki C.H.P idi. Bu günkü CHP’nin konumunda olan CGP vardı ve MC içinde idi. DİSK, TÖB-DER gibi örgütler çok güçlü idi.

Ülke,
geniş gümrük duvarları ile çevrilmiş,
sosyal hakların kıt olduğu,
yüksek karların ve ülke kaynaklarının,
Bir avuç sanayici, bankacı, ve asker-sivil bürokrasi tarafından talan edildiği bir dönemdi.

Bir general emekli olduğunda, bir sanayi kuruluşu ya da bir bankanın yönetim kurulunda yeri hazırdı.

Yükselen bir sosyal hareketlilik,
buna karşıda,
derin devletin örgütlediği çeteler ve onların katliamları vardı.

Bu süreç,
ister istemez, birçok kişiyi ve örgütlenmeyi, bu çatışma sürecinin içine çekmişti.

12 Eylül’den önceki yaklaşık iki yıl ülkede sıkıyönetim vardı.
Ancak günde 10-20 kişi ölmeye devam ediyordu.

Bakın burası önemli bir nokta.

Sanki birileri,
çatışmaların son sürat devam etmesini arzuluyor ve teşvik ediyordu.

Çatışan yada çatışmaya hazır kesimler arasında hiç bir diyalog ortamı yoktu.

Sol-sağ ile,
Sol-sol ile,
derin devletin çeteleri, tüm kesimler ile çatışma ve katliamlara varacak eylemler içinde idi.

Biz silaha tapan bir yapılanma içinde değildik.
Ancak silah bulmak o kadar kolaydı ki.

Çok geniş ve güçlü grevler yapılıyordu.

12 Eylül’de,
bu silahlar birden susuverdi. Aslında işin önemli noktası bu.

Darbeden sonra,
bir insan avı başladı.
Yıllarca kışkırtılan çatışma ortamından ve akan kandan bıkan, geniş halk kitleleri suskundu.

İstanbul’daki grev çadırları boşalmıştı, ancak darbeciler, ne olur ne olmaz diye, bir hafta dokunamadılar.

Belki de bir tepki bekliyorlardı.
Halk tepki göstermedi.

Legal ve kendini illegal sanan sol örgütlerin üzerine balyoz tüm şiddeti ile indi.

Dile kolay,
650.000 kişi tutuklandı,
işkence gördü,
asıldı, öldürüldü.

Birçok sol gurup illegaliteye çekildi.
Ancak bu her zaman çok kolayca olamıyor.
Bazıları dağa çıktı, bir kısım insan şu ya da bu şekilde ülke dışına çıktı.

**
C.B:
Bu günden 12 Eylül’e baktığımızda yorumlamalarınız değişti mi?

N.Ö:
Bugünde
12 Eylül üzerine olan düşünce ve kanaatlerim değişmedi.
Amerikan devlet adamları demeç vermişlerdi.
Bizim çocuklar iyi iş başardı diye.

Yıllar boyu,
senaryolar yazıp uyguladılar,
1 Mayıs 77′yi, tam göbeğinde yaşadım.

Çorum, K.Maraş vb. katliamlar bir türlü ortaya çıkartılamadı.

Bu provakasyonların,
Amerika’nın ve kontrgerillanın birlikte düzenlediklerine o günde ,
bu günde inanıyorum.

Ancak,
bugün şunu da görebiliyorum, sağa inanmış, Müslüman, milliyetçi, ve sol da olan birçok oluşumu bu oyunun ve provakasyonun içine çekebilmişler, ve bu büyük senaryonun figüranları haline getirebilmişler.

**
C.B:
Biraz çekinerek soracağım, malum bazı yaşadıklarımız geçmiştedir ancak ağırlıkları gelece yansımıştır. Siz o dönem yargılandınız mı, tutuklandınız mı? Bu süreci paylaşabilir misiniz?

N.Ö:
Darbeden sonra, ekim sonu gibi gözaltına alındım. Gayrettepe ve Selimiye’de 68 gün kaldım. Tutuklanmadım, çünkü tutuklanacak delil ve kendi ifadem yoktu.

Gayrettepe (ki orası ana işkence merkezlerine göre daha hafifti) belki de tam bir kıyım yeri idi.

Eski bir özel okul binasıdır o bina.
Mahallelerin ortasında.
Üç metrekarelik hücrelere ayırmışlar,
eski okulun alt iki katını.

Eskiden kantin olarak kullanılan katta idik.
Üç metrekarede altı kişi,
Işık yok,
yatacak oturacak yer yok.
Sadece bir tepsi büyüklüğünde bir tahta parçası var yerde.

onun üzerinde sırayla oturuyoruz.
Bizlerden para topluyorlar,
süt,
yoğurt,
bisküvi,
ekmek,
zeytin,
helva alıyorlar.
Bu malzemelerin kağıt ambalajlarını biriktiriyoruz yerde üzerine oturmak için.

Soğuk ve nemli.
24 saat işkence sesleri geliyor.
Hele de kadınların çığlıkları.
Hala geceleri kulağıma o sesler gelir.

İnsanları gözlerini bağlayarak alıp sorguya götürüyorlar.

Getirdiklerinde,
insanlığınızdan çıkmış halde geliyorsunuz.
Sorguya götürülüp günlerce sonra getirilenler var.

Bir aya yakın süre, lağımın içinde tutulan insanlar gördüm.
Vücutları yara içinde idi.

Tek yöntemleri,
işkence ile suçu kabul ettirmek,
hatta yapmadıklarını bile üstlenmeni sağlamak.

Ellerinde ne bilgi var, ne dedektiflik kabiliyeti.
Kemik kırarak, en zalim işkenceleri yaparak kabul ettirmek,
ve insanların çok ama çok insan ismini vererek, o insanlarında oraya getirilmesini sağlamak.

Tek amaçları bu idi.

Ve
hepsi aptal,
acımasız polislerdi.

Benden bir iki hafta evvel babam orada kalmış ve çıkmıştı.
Babamla benim aramdaki akrabalık bağını dahi kuramadı salaklar.

Ben kendi örgütümün soruşturması için değil, başka bir gurubun ” işlediği ” suç için alınmıştım. Bütün eziyetleri, üstlenmem doğrultusundaydı.

Çok yazıldı, çizildi söylendi o günler için.

Ben farklı bir şey söyleyeyim.

Çıktıktan kısa bir süre sonra Gayrettepe’nin tüm etrafını gittim, dolandım.

Apartmanlarla çevrili bir bölge,
Emniyet binasına 8-10 metre yakın apartmanlar var.
Aileler yaşıyor,
çocuklar oynuyor sokaklarda.
Ve
bir kaç metre yakınlarında, bir işkence merkezi çalışıyor.

Tüm feryatları ile ve çocuklar büyüdü o apartmanlarda.
Duyulsun, korkulsun
istendi
çünkü.

Birde BİT konusu var.
Hayatımda ilk kez bit ile tanıştım.
Aman ne kadar çok bit.
Her yer bit,
çığlıklar,
yürüyemeyen insanlar.

Alacakları ifadelerde, hayatınızı yazmanızı istiyorlar.
İlkokul öğretmeniniz kim.
Size ilk kitabı kim verdi.
İş arkadaşlarınızın ismi, okul arkadaşlarınız, akrabalarınız, samimi olduğunuz komşularınız.

Yanılıp ya da dayanamayıp bu isimleri yazdığınızda,
o insanlarda, ertesinde getiriliyor buraya.
Suç aramak falan yok.

Bir anektot daha,
gözlerinizi bir çaputla bağlıyorlar, sorguya götürülürken.
Ve sakın bu bağı çözmeyin diye hatırlatıyorlar.

Gözleriniz bağlı işkence görüyorsunuz.
Gözünüzün bağını ola ki çözdüğünüzde, tüm polisler, masaların arkasına tam siper atıyorlar kendilerini.

Tanınmayacaklar ya.
Peşinden de gelsin yeni metodlar.

Gözümü çözüp onların saklandıklarını gördükten sonra,
bir tanesi beni duvarlara vurdu. Nefessiz kaldım. Nefes alamıyorum…

**
C.B:
Çok özür dileyerek soruyorum, işkence desem…

N.Ö:
Yukarıda da anlattım. İşkence ikiye ayrılıyor.

Gözaltı süresindeki, konuşturmak, üstlendirmek, yeni insanların ismini almak için yapılanlar, ilki bu.

Gözaltı süresi 90 gün idi.
Bu süre içinde, kimse ile görüşemezsiniz. Sizin orada olduğunuzu bile söylemezler, sizi arayan eşinize, ananıza, babanıza.

Ya sorguda, işkencedesinizdir.
Ya da hücrede. Gece mi, gündüz mü bilemeyebilirsiniz.

Günde bir kez tuvalet izni çıkar, 2 dakika.
O iki dakikada da, hem ihtiyaç giderirsiniz, hem de içtiğiniz süt, yoğurt kabına su doldurursunuz heladan.

90 günün sonunda sizi askeri savcıya çıkartmak zorundadırlar.
Ancak,
gidip, savcılıkta bırakıldı gösterilip,
tekrar getirilip bir 90 gün daha kalabilen insanlara şahit oldum.

Her türlü işkence var orada, sıralamayayım şimdi.
Falaka,
kaba dayak,
su,
elektrik benim şahit olduklarımdı.

Ama
hücrede bir arkadaş, kedi ile birlikte bir çuvala konulduklarını, ve çuvala sopalarla vurduklarını, çılgına dönen kedinin arkadaşı kan revan içinde bıraktığını anlatmıştı.

Benim
işkenceyi anlatmam, en ağır işkenceleri gören, paramparça olan, orada son nefesini verenlerin yanında haksızlık olur kanısındayım.

Bu
gözaltı sürecinden sonra askeri binalara gidiyorsunuz. Askeri savcı sizleri bir kez daha sorguluyor ve ya tutuklanıp askeri ceza evine gidiyorsunuz, ya da tahliye oluyorsunuz.

Selimiye’de de diğer yerler gibi, oh işte işkencehaneden kurtuldum derken, hoş geldin dayağı ile karşılanıyorsunuz.

Bu dayak başka bir şey, İşkenceden farklı, Allah ne verdi ise, kırıp geçiriyorlar. Ayrıca savcı sırası beklerken, her an dayak yiyebilirsiniz.

İşkencenin diğer bir safhası askeri ceza evinde tutuklu ya da hükümlü olarak yatarkenkidir.

Diyarbakır,
Mamak,
Metris bunlara en acı örnektir.

Yıllarca, ve her dakika süren bu işkence,
sizi insanlığınızdan çıkartmak,
robotlaştırmak,
itaatkar insan yada itirafçı yapmak içindir.

Buralarda yüzlerce insan öldü, bu uygulamalarda, yüzlercesi de, çıkınca, dağa çıktı.

Yani işkence ikiye ayrılıyor.

Sorgu sırasındaki konuşturmak, itiraf ettirmek, üstlenilmesini sağlamak, dışarıdan yeni isimlerin getirtilmesini sağlamak için.

Ve
cezaevinde, robotlaştırmak, yıldırmak, itirafçı olmaya zorlamak için yapılanlar.

Tabii ki, birde, bu yatan insanların ailelerinin yaşadığı işkenceler var…

Ben içerden çıktığımda, 3-4 tırnağım yoktu. Oğlum daha 3-4 yaşlarında idi. Görmüş ve hafızasına kazımış.

1988 de tekrar gözaltına alındım, 9-10 gün sonra salındım. Eve geldiğimde, oğlum koşarak geldi ve hemen parmaklarıma, tırnaklarıma baktı.
Yerinde duruyorlar mı, bilmek istedi.

Son bir, not daha;
insana elektriği cinsel organından ve kulağı ya da parmağından kabloları bağlayarak veriyorlar.

Benimle dalga geçmişlerdi,
”Artık bir daha çocuğun olmayacak, i.ne oldun” demişlerdi.

Yaşları 13 olan ikiz oğullarıma bakınca, hep hatırlarım bu lafı.

Gözlerinin önünde karısına tecavüz edilenler mi desem,
ya o kadınların çığlıkları…

**
C.B:
12 Eylül sonrası malum birden kargaşa ve şiddet ortamı duruldu, neredeyse darbe ile sona erdi, bunu nasıl yorumluyorsunuz?

N.Ö:
Yine yukarıda bahsettim.
Derin devlet,
vesayet rejimi,
Amerikancı oligarşi, ne derseniz deyin,
bu ülkeyi 100 yıldır zulümle ve birbirine düşürerek, halkları, birbirine düşman ederek, ve kanlı senaryolarını, uygulamaya, tüm kesimleri de figüran olarak olaya katarak sürdürdü.Hepsi, kendi yağma düzenlerinin sürdürülmesi için.

İşlerine geldiğinde dozajı arttırarak ortalığı kana verdiler,
Darbe ile başa geçtiklerinde,
ortalık sütliman oldu.

Burada bir şey anlatmalıyım.
Gözaltında iken, bir sol örgütü olduğu gibi toplayıp getirmişlerdi.

Hepsi hepsi 30-35 kişilik bir örgüt.
Küçük ama ismi büyük.

Ciddi suikastlara adları karışmıştı, ciddi de soygunlara.

Bu örgütün
3 numaralı ismi ile aynı hücrede kaldım; Tuncay.
Adam bir yüksek rütbelinin oğlu, karısı da Gayrettepe’de. Örgütün kasası. Paralar onda duruyor.

”Örgüt” şüpheleniyor, adamın evini basıyor, ve hepsi orada toparlanıp geliyorlar.
Adam ajan çıktı.
3. numaralı adam.

O örgütün nerede ise yarısı idam cezasına çarptırıldı.

Tuncay nerede,
hangi ülkede,
hangi isimle yaşadığını,
devlet açıklasın.

**
C.B:
Peki, darbe döneminden sonra hayatınız hem içsel olarak hem de sosyal olarak normale döndü mü?

N.Ö:
Darbeden sonra, çoğu insan karamsarlığa kapıldı.
Bir kısmı her şeyden elini eteğini çekti. Ya iş adamı olmaya çalıştı, ya da alkole sığındı.

Ben hala inandığım değerleri savunuyorum.
Aynı ideolojik çizgide değil belki, ama zulmün, yoksulluğun, ortadan kalkması, gerçek adaletin sağlanması vb. konularda mücadelem farklılaşarak sürüyor.

Sosyal yaşamımız, çok etkilendi tabii ki, bizlerdeki ani parlamalar, zaman zaman agresifleşmeler, bu dönemin ürünü.

İş yaşamımızda, hep ötekileştirmenin acılarını yaşadık…

Darbe
sonrasını,
kendimi işime vererek,
yoldaşlarımla bağlarımı koparmayarak,
ülkemi tanıyacak çok ama çok kitap okuyarak,
en az psikolojik zararla atlattım diyebilirim…

Ancak,
5-6 yıl yarı illegal olarak yaşamak, askerliğimi 33 yaşımda yapmak gibi çok zorluklar yaşadım.

**
C.B: Sizce darbe nedir? Şartlara göre gereklidir, diyebilir misiniz?

N.Ö:
Darbe, bir sınıfın yada çıkar gurubunun, iktidara ve iktidarın nimetlerine, şiddet yolu ile kaba olarak, hile ile el koymasıdır.

Asla gereklidir diyemeyiz.
Gereklidir diyenler, korkutulmuş insanlardır.
Ya da, ” hırsız çalsın, kaçsın, dökülenler bana yeter” diyen zavallılardır.

Ne yazık ki, ülkemizde, yüzyılların getirdiği ötekileştirmeler, suni yaratılan korkular, darbecilerin değirmenine su taşıyor.

**
C.B:
Bugün malum Ergenekon yapılanmasına dair itiraflara şahit oluyoruz, halen süren bir dava var, 12 Eylül ve Ergenekon ya da derin devlet siyaseti arasında bağlantı kuruyor musunuz? Ya da 12 Eylül’ün mimari sizce kimlerdi?

N.Ö:
Bu gün,
değil
12 Eylül’ü,
12 Mart’ı,
27 Mayıs’ı yapanlarla, Ergenekon’un arasında bağ kurmak, ”31 mart gerici ayaklanmasını” tezgahlayanlarla bile bağ kuruyorum.

Bu
100 yıllık bir sürecin günümüz versiyonu.
Ergenekon’un kökü, 31 Mart ”ayaklanmasını ”tezgahlayanlara kadar gidiyor bence.

Burada,
Amerika’nın rolünü de unutmamak lazım.
Değişen dünya şartlarında, bugün niçin darbeleri rahatça yapamıyorlar.

Amerika’nın, şu an işine gelmemesi de bir nedeni olmasın sakın?

**
C.B:
Türkiye malum militer bir yapıya sahip, hatta birçoğumuz için ‘ her Türk asker doğar ‘. Darbe yıllarını yaşamış biri olarak, TSK algınız nedir?

N.Ö:
İmparatorluk artığı bu topraklarda, onlarca ulusu harmanlayıp, o çağın kapitalist dünyasının ihtiyacı olan ULUS DEVLETİ yaratmak pek kolay olmamış, hatta başarısız olmuş günümüzde gelinen nokta itibariyle.

TSK derhal, asli görevine dönmeli, elini siyasetten ve ekonomik ilişkilerden çekmelidir.

Dünyada,
ülke içindeki 5. büyük holdingin sahibi, başka bir ordu var mı, Allah aşkına?

1.000.000′na yaklaşan bir ordunun, içinde
150.000 asker, emir eri olarak görev yapıyormuş,
70.000 kadar da, orduevinde hizmetçilik yapan asker varmış.

Tayland ordusunda, böyle bir şey yok ya…

**
C.B:
Biraz da gündeme dönmek istiyorum. Önümüzde bir Referandum süreci var, özel değilse Referandum oyunuz nedir ve oyunuzun gerekçeleri nelerdir?

N.Ö:
Oyumun rengini, değil saklamak, sokaklarda haykırıyorum.
BUGÜN EVET,
YARIN YENİ BİR ANAYASA,
DEMOKRASİ İÇİN EVET, YETMEZ, AMA EVET.

Ülkemin,
en az Avrupa’da olduğu kadar demokrasiye kavuşmasını istiyorum.

12 Eylül darbecilerinin,
ördüğü, kalın duvarda, bir delik açılmasını arzuluyorum.
Oradan içeri güneş ışıklarının gireceğini, bir sonraki hamlede, askeri vesayet rejiminin anayasasının değişebileceğini umuyorum…

Bizlerin,
Alevi,
Sünni,
Kürt,
Türk,
inanan,
inanmayan,
kadın,
erkek,
gidecek başka bir ülkemiz var mı?

Bu ülke sınırlarında doğduk, yaşadık yüzyıllarca, ve yaşıyoruz.

Bizleri ötekileştirenler,
bu ülkenin kaymağını yalayıp yutanların, onlarca ülkeleri var, gidecek…

Bizleri bir arada, huzur içinde yaşatacak, suni karşıtlıkları ortadan kaldıracak olanda adaletli demokratik bir sistemin yerleşmesidir.

Bu
değişiklikler,
ufak,
az,
korkarak
yapılmış değişikliklerdir,
Ama
bir sivil başlangıçtır.

Çocukluğumdaki bir anı geldi aklıma.

12 Mart günleri, 15-16 yaşındayım.
Babam,
amcalarım,
ağabeyim tutsak.

Kartal Maltepe askeri ceza evindeler.

O gün
amcamın duruşması var,
avukatla beraber, dinleyici olarak gittim Selimiye ye.

Amcam söz istedi, ilk duruşması.
Ayağa kalktı, ve işkencede makatına nasıl cop sokulduğunu anlatmaya başladı.
Hakim bağırmaya başladı, amcamı azarladı, iki asker geldi ve sertçe amcamı oturtup susturdular.

Amcam
yayınevi sahibi idi,
suçu kitap.
Yargılayanlar,
askeri üniformalı
kişiler.

Sivillerin
bu değişiklikden sonra askeri mahkemelerde yargılanmayacak olması,
devlete karşı suç işleyen, çete oluşturan askerlerinde sivil mahkemelerde yargılanacak olması,
yeterli neden
değil mi?

**
C.B:
Toparlayacak olursak 12 Eylül darbe yıllarını yaşadıklarınızdan yola çıkarak nasıl yorumluyorsunuz?

N.Ö:
Ülkemde yapılan bütün darbeler,
yaşanan süreç,
Ergenekon gerçeklerinin su yüzüne çıkması,
hemen herkese göstermeli ki, bu ülkede en başta eksik olan
ADALET,
DEMOKRASİ,
ve
REFAH’ın ADİLCE PAYLAŞILMAMASI.

Tüm,
namuslu insanlar,
insanlığından nasibini almış tüm kişiler,
bu ülkenin sivilleşmesi, demokrasinin tüm kurumları ile oluşması için mücadele etmeliler.

Darbeciler,
650.000 kişiyi tezgahlarından geçirdiler, hayatlarını kararttılar,

bitti mi?

30 yıllık savaşta
40-50.000 kişi öldü,
17.000 faili meçhul var.

Milyonlarca insan
yerinden yurdundan oldu.
Aileler hala kayıplarını arıyorlar.
Bir bölgenin halkı ağır travmalar yaşadı, bedenlerinde, ruhlarında…

Çok anlattım belki.

İsteğim ve amacım,
tüm mazlumların,
tüm vicdan sahibi olanların,
tüm insanım diyenlerin, birlik olması.

Ötekileştirme
planları ile ayrıştırılanların,
birbirlerini tanımaları, anlamaları.
Mahalleler arasına örülen duvarların yıkılması.

Demokrasinin
tüm kuralları ile gerçek yaşamda yer bulması. Sivil bir anayasa,
sivillerin yönettiği bir ülke.

Tabii ki, en başta refahın adaletli bölüşümü…

C.B:
Vakit ayırdığınız için çok teşekkürler.(alinti)

**

"..
-Bugün demokrasi için en büyük engel yargı oligarşisidir

-Referandum paketindeki hiçbir değişiklik şu an var olan maddelerden daha kötü değildir

-Ve
sadece darbeler değil, ben de değiştirebilirim.

‘Yetmez ama evet’çiler herkesi bu ülkede
‘ben’ demenin,
vatandaş olmanın siyasi erdemine davet ediyorlar...(Etyen Mahcupyan)

**
bu vesileyle tüm arkadaslara merhaba..

not:
aram´in "ebubekir ne icin yasaklandi ki" sorusuna ilave
"ebubekir hangi sucundan yargilandi" sorusunu sorup konuyla ilgili tartismayi cifte bayram olacak olan (seker ve refandum bayrami) sonrasina birakiyorum..

ya
hayir
cikarsa ?

Etyen Mahcupyan´i dinleyelim;

"..‘hayır’ oyları daha fazla olursa,
kimse AKP’den yeni bir reform veya çözüm adımı beklemez.
Ayrıca
bu imkân tanınmadığı için hükümet mağdur konuma itilmiş olur ve
seçimlerde epeyce yüksek bir AKP oyu ile karşılaşırız.

‘Hayır’cılar ya bu basit siyaset öngörüsünü yapmaktan bile acizler, ya da – daha gerçekçi olarak – AKP’nin reform yolunda giderek muhalefeti siyaseten bitireceğini öngörüyorlar.

Dolayısıyla
bu onlar için bir ölüm kalım mücadelesi...

Böylesine muhafazakâr bir zihniyetin ve özgürlük korkusu çeken destekçilerinin de doğrusu başka bir şansları yok..."(Etyen Mahcupyan)

yani ?

yine

cifte bayram..

slm.

ebubekir, sanırım herkes

ebubekir, sanırım herkes darbe olayı konusundaki maddelerde aynı düşüncede, sorun yargı hukukunu ilgilendiren maddelerde düğümleniyor. Seçime az kala bunların biraz irdelenmesi gerekiyor. yoksa yukarıdaki alıntıya kimsenin itiraz ettiğini düşünmüyorum (?, önlem soru işareti)

seçime az kala bu maddeleri- artık ne kadar anlıyorsak- ya da bunların ifade ettiği genellemeleri tartışmalı...

eski yasada HSYK'nın tüm

eski yasada HSYK'nın tüm üyelerini cumhurbaşkanı seçiyor ve adalet bakanı da zaten başkanı... yeni öneride adalet bakanı yine başkanı ve cumhurbaşkanı 4 üyesini seçiyor.

bu bilgide bir yanlışlık- disinformasyon var mıdır?

aram yazdi; "bu bilgide bir

aram yazdi;
"bu bilgide bir yanlışlık- disinformasyon var mıdır?..."

"..Saat geceyarısını geçmiş, ben Habertürk kanalında biri AKP’li, biri CHP’li iki hukukçu siyasetçinin referandum tartışmasını izliyorum.

(bende izledim)

İkisi de “anayasa hukuku” profesörü.

CHP’li olanı çok ateşli.

Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun yapısını değiştiren maddeyi “devrimci” bir heyecanla eleştirip, yerden yere vuruyor.

“Yargıyı siyasallaştırıyorlar, yargı AKP’nin denetimine giriyor, diktatörlük kuruluyor” mealinde ürkütücü açıklamalar yapıyor.

HSYK’nın, AKP’nin denetimine sokulduğuna dair en büyük kanıtı da şu:

“Kurulun başkanlığını adalet bakanı yapacak.”

Üstelik üye sayısı “yirmi ikiye” çıkarılan kurulun “dört” üyesi de cumhurbaşkanı tarafından seçileceği için “kurul tümüyle” AKP’nin kontrolünde olacak.

CHP’li profesörün anlattıklarından,
“demokrat” bir yapının yıkılıp yerine “diktatörce” bir sistemin kurulduğu görüntüsü çıkıyor.

Lakin
benim yapılan değişiklikler hakkında bildiklerimle,
profesörün anlattıkları birbirini pek tutmuyor.

“Belgelere” bir bakmak gerektiğini hissediyorum.

Önce,
profesörün “değiştirilmesine” karşı çıktığı bugünkü HSYK’nın “başkanı kim” diye bakıyorum.

Şu andaki yasaya göre kurulun başkanı zaten adalet bakanı.

Eskiden de başkan adalet bakanı, şimdi de başkan adalet bakanı.

Acaba CHP, AKP bu kurulun yapısını değiştirmeye kalkmadan önce neden
bu
“diktatörlüğü”
değiştirmek için harekete geçmedi?

Bunu
değiştirmeye kalkmadığı gibi,
benim hatırlayabildiğim kadarıyla, hep HSYK’nın destekçisi oldu.

Acaba,
22 kişilik yeni kurulun “dört” üyesinin cumhurbaşkanı tarafından atanması mı bu diktatörlüğü yaratıyor?

Şu anda geçerli olan maddeye bakıyorum yeniden.

Aaa, o da ne?

Şu andaki yasaya göre,
“bazı üyeler” değil, bütün üyeler cumhurbaşkanı tarafından seçiliyor.

AKP,
sekiz yıldır iktidarda,
HSYK’nın başkanı sekiz yıldır AKP’li adalet bakanı,
kurulun bütün üyeleri cumhurbaşkanı tarafından seçiliyor.

Niye CHP hiç rahatsız olmamış?

O zamanki
kara kuvvetleri komutanının emriyle ve AKP’li adalet bakanının da katılımıyla Şemdinli savcısı görevinden atıldığında niye
yeri göğü inletmemiş?

CHP,
bu kurulun başkanının adalet bakanı olmasına,
bütün üyelerini cumhurbaşkanının seçmesine karşı çıkmamış,
şimdi niye karşı çıkıyor, niye bunu “korkunç” bir değişiklik olarak sunuyor?

Kurulun başkanı değişmediği,
AKP kökenli cumhurbaşkanının yetkisi azaldığı halde,
CHP’nin böylesine rahatsız olmasının nedeni ne?

Bunu anlamak için
neyin değişmediğine değil,
neyin değiştiğine bakmak gerekiyor...."(A.Altan)

slm.

peki ne degisti ? "..Şu

peki ne degisti ?

"..Şu andaki yasaya göre,
kurulun beş üyesi de Yargıtay’dan ve Danıştay’dan,
Yargıtay ve Danıştay üyelerince belirlenip cumhurbaşkanına sunuluyor.

Yeni yasa,
kuruldaki Yargıtay ve Danıştay hegemonyasını kırıyor.

Yeni kurulun
22 üyesinden
dördü cumhurbaşkanınca,
üçü Yargıtay’ca,
ikisi Danıştay’ca,
biri Türkiye Adalet Akademisi’nce,
on üyesi ise yargıç ve savcılarca seçiliyor.

Bunlara adalet bakanıyla, müsteşarını da ekleyince sayıları yirmi ikiye ulaşıyor.

Bu değişiklikte,
CHP’lileri ve onlar gibi bu değişime karşı çıkanları çıldırtan,
adalet bakanının kurul başkanlığı değil, zaten otuz yıldır kurulun başkanı adalet bakanı,
onları
çıldırtan,
üyelerin
sadece
Yüksek Yargı tarafından seçilmemesi...

Kemalizm’in muhafızları olan
Yüksek Yargı’nın adalet sistemi üzerine kurduğu hegemonyanın yıkılması, generallerin emriyle savcıların artık işten atılamayacak olması,
Ergenekon soruşturmalarını engelleyecek gücü kaybetmeleri.

Gerçeği söyleyemedikleri için sahtekârlığa vuruyorlar işi,
“karşıyız çünkü başkan başkanlık ediyor” diyorlar,
buna karşıydınız da
Şemdinli savcısı görevden menedildiğinde sesiniz niye çıkmadı?

Bu anayasa değişikliği,
halkı ve adaleti baskı altında tutan Kemalist sistemi can evinden vuruyor.

Sistem yandaşlarını,
toplantı basmaktan,
yalan söylemeye kadar her yolu denemeye iten delirmenin esas nedeni bu.

Onun için
bir yandan “hayır” diye bağırıp,
bir yandan sahtekârca oyunlarla hiç utanmadan insanları kandırmaya çabalıyorlar...."(A.Altan)

**

"adalet olsun diye bir sagdan bir soldan astik" (cunta sefi, k.evren)

"hayiiiir"
bir tercihtir sonucta..

yine de

kimin
ve
kimlerin
ekmegine yag sürdügüne bir baksin derim hayir diyenler..

slm.

o zaman yeni yasada, eskiye

o zaman yeni yasada, eskiye göre; HSYK'ya sadece yargıtay ve danıştay üyeleri değil diğer kesimler de aday öneriyor.
Bunun içindeki benim anlamadığım tersliği, olası zararlı sonucu hayırcı arkadaşlardan biri anlatabilir mi?

Önyargı oluşmasın diye; şu anda ne evetçi, ne hayırcı ne de boykotçuyum.

Sahtekar?

Bir köşe yazarı hayır diyenlere sahtekar diyebiliyor ve bir arkadaş da bunu onaylar bir şekilde foruma taşıyor. Sanırım sözün bittiği yerdeyiz.

Ama insanız neticede, düşünmeden edemiyoruz. Anket sonuçlarına göre hayır diyeceği tesbit edilen, Türkiye"nin yaklaşık % 50"lik kısmı sahtekarlardan mı oluşuyor acaba? Ve bu köşe yazarı bunu nasıl, hangi kıstaslarla tespit etmiş? Yoksa sadece düşünce yapısı uyuşmuyor diye insanlara hakaret etme hakkına sahip olduğunu mu düşünüyor?

Ve bu düşünce yapısındaki insanların onayladığı bir karar, neden bende ters etki yapıyor?

Ben 12 Eylül"de hayır diyeceğim ve sahtekar olmadığımı da biliyorum, aynen vatan sevgisi konusunda sıkıntım olmadığını bildiğim gibi.

Saygılar...

Tuzla

diyor ki;
"..Bir köşe yazarı hayır diyenlere sahtekar diyebiliyor ve bir arkadaş da bunu onaylar bir şekilde foruma taşıyor. Sanırım sözün bittiği yerdeyiz..."

Sn. Tuzla,
yaziyi dikkatli ve önyargisiz okudugunuzda "hayir"diyen veya diyecek olan vatandasin elestirilmedigini görür ve anlarsiniz..

nitekim
yazarin elestirisi gayet acik ve net;

"Gerçeği söyleyemedikleri için sahtekârlığa vuruyorlar işi,“karşıyız çünkü başkan başkanlık ediyor” diyorlar,buna karşıydınız da Şemdinli savcısı görevden menedildiğinde sesiniz niye çıkmadı?.." (A.Altan)

**

Bir bilmecem var çocuklar

Haydi sor sor seslerini duyar gibiyim.

İşadamıdır:
AKP’nin iktidar olmasını istediğini
ama
kendisinin CHP’ye oy vereceğini söyler.

Solcudur:
Hayatı 12 Eylül’e küfrederek geçer,
Geçici 15. madde kalksın diye bağırır
ama
30 yıl sonra birgün anayasadan 12 Eylülcülerin yargılanmasını engelleyen geçici 15. madde (formalite bile olsa) kalkarken sırf bunu yapan iktidarı sevmediği için Kenan Evren’in yanına düşer.

Sendikacıdır:
Anayasa paketine hayır oyu vereceğini söyler
ama
toplu sözleşme masasında o paketle gelen sendikal haklardan yararlanmak için pazarlıkların referandum sonrasına bırakılmasını teklif eder.

Ulusalcıdır:
Başına gelen her kötülüğün anası olarak ABD’yi görür, tam bağımsız Türkiye ister, sevmediği herkese “Amerikanın adamı” der,
ama
bir hükümet ABD’ye rağmen bir BM kararında hayır oyu verince “Eksenimiz kayıyor” diye ortalığı birbirine katar.

Tam bağımsızlıkçıdır:
“IMF bizi sömürüyor”, “IMF’ye hayır” der
ama
bir hükümet ilk kez IMF ile anlaşamaya yanşamayınca “krizi çıkacak” lobisine katılır.

Eşitlikçidir:
Herkese parasız sağlık hakkını savunur ama doktorlara özel muayenelerini kapattıran, onları hastanelerde daha çok çalışmaya yönelten Tam Gün Yasası’na karşı çıkan Tabipler Odası solcu olduğu için hastaların değil doktorların yanında yer alır.

Vatanseverdir:
Bir Türk dünyaya bedeldir der ama bir gün İsrail o dünyaya bedel Türklerden 9’unu öldürünce sırf ölen Türklerin fikirlerini paylaşmadığı için İsrail’e hak verir.

Laik,
Kemalist,
solcu,
ulusalcı deyince akla hemen onun adı gelir.

Tamam şimdi bulmuş olmalısınız…

Uyan da balığa çıkalım (Y. Oğur)

slm.

SOSYALİST PARTİ'NİN DEĞERLENDİRMESİ:

İşçilerin Sosyalist Partisi; SOSYALİST PARTİ Şu Açıklamada Bulundu:

Demokratik bir Anayasa için; Referandumda Hayır

Başbakan, hazırlanan paketin 12 Eylül darbesiyle hesaplaşmak amacında olduğunu anlatmak üzere, 12 Eylülcüler tarafından idam sehpalarında katledilen yoldaşlarımız Necdet Adalı ve Erdal Eren’in adlarını kullandı. Nevzat Çelik’in ünlü şiirini okudu ve ek olarak da Mustafa Pehlivanoğlu’nun asılmadan önce annesine yazdığı mektubu okuyup ağladı. Bu insanları başka hiç bir zaman aklına getirmemiş, sekiz yıllık iktidarında bu konuda tek bir laf etmeyip tek bir adım atmamış birisinin, referandum oylaması söz konusu olduğunda gözyaşları içerisinde karşımıza dikilmesini samimi olarak kabul etmek için bir çocuk kadar naif olmak gerekiyor.

Hazırlanan paketin birçok maddesinin daha uygulamayla yüz yüze gelmeden bin bir yoruma izin verecek derecede muğlâk ifadelerle kaleme alınması hükümetin hileli yaklaşımının bir göstergesidir. 15. madde bunun en tipik örneklerinden birisidir.

Anayasa’nın 15. maddesi, 12 Eylül darbecilerinin eylemleri dolaysıyla “haklarında cezaî, malî veya hukukî sorumluluk iddiası ileri sürülemez ve bu maksatla herhangi bir yargı merciine başvurulamaz.” diyerek yargılanmalarını engelliyordu. AKP’nin hazırladığı pakette yukarıdaki madde iptal edilmek suretiyle, anayasanın darbeciler ve işbirlikçileri için getirdiği koruma da ortadan kaldırılmış oluyordu. Böylece12 Eylülle hesaplaşmak da mümkün olacaktı. Bundan en çok da 12 Eylülün zulmünü yaşamış insanlar etkilendiler. “İçinde başka ne olursa olsun, sırf 12 Eylülcülerin yargılandığını görmek için diğerlerine de göz yumarım!” diyenler oldu. 12 Eylülün halklarımıza yaşattıkları akla getirilince bu anlaşılmaz bir duygu değil. Herkes birbirini en zayıf yerlerinden yakalayarak ajite etmeye başladı.
Ancak var olan hukuk, böyle bir hesaplaşmayı devrim koşulları olmadığı müddetçe engellemektedir;
—Anayasa’nın 38. maddesine göre, hiç kimse “işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz”.
—Türk Ceza Yasası’nın (TCY) 7. maddesinde de, “işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanuna göre suç sayılmayan bir fiilden dolayı kimseye ceza verilemez. İşlendikten sonra yürürlüğe giren kanuna göre suç sayılmayan bir fiilden dolayı da kimse cezalandırılamaz” denilmektedir.
-TCY’nın 7. maddesinde, “suç işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanun ile sonradan yürürlüğe giren kanunların hükümleri farklı ise, failin lehine olan kanun uygulanır” deniliyor.
Bu yasa maddeleri ortada dururken, hukuku altüst etmedikçe otomatik olarak bir yargılama sonucunun ortaya çıkmayacağını ve AKP’nin bunu istemediğini, maddenin en asgari hukuk bilgisi ile değerlendirilmesi ortaya koyarken, DTP ve CHP’nin verdiği ayrı ayrı iki değişiklik önergesi de ortaya koydu. CHP’liler “darbecilerin yargılanabilmesi için Anayasa’ya açık bir hüküm konulması” yönünde bir önerge verdiler. (bu önergeyi samimi olduklarından dolayı değil AKP’yi kıstırmak ya da anayasa mahkemesinin bozma imkanını yaratmak için vermiş olsalar da gerçek değişmez) AKP’liler bu değişiklik önergesini reddettiler.
Yetmedi BDP’liler de, “işkence ve darbe insanlık suçudur. İnsanlık suçları için zamanaşımı uygulanamaz” ibaresinin anayasaya dahil edilmesini önerdiler; o da AKP oylarıyla reddedildi.
Anayasanın geçici 15. maddesinin sağladığı korumanın bu anlamda geçerli olamayacağını iddia eden hukukçular da bulunuyor. Mesele AKP’nin ne yapmak istediği, Başbakanın akıttığı gözyaşlarının anlamının ne olduğu noktasına yönelik olarak ele alındığında, gerçekten 12 Eylülcülerle hesaplaşmak isteyenin böyle tereddütlü bir durumda ne yapması gerektiği meselesine gelip dayanıyor. Yargılama konusunda birçok hukukçunun tereddüdünü doğuracak bir maddeyi geçirmek yerine, yapılan uyarıları göz önünde tutarak maddede birkaç küçük değişiklik yaparak, yargılama açısından yoruma yer bırakmayacak bir açıklık sağlanabilirdi.
BDP ve CHP’nin önergeleri bu açıklığı sağlar mahiyette iken AKP’nin bunu engellemiş olması, ne yapılmak istendiğini de apaçık ortaya koyuyor.
Muğlâklık bilinçli yaratılmıştır ve bunun ortadan kaldırılmasına da izin verilmemiştir. Bu kadarı AKP’nin darbecilerle hesaplaşma diye bir amacının olmadığını göstermeye yeter sanırız.
O nedenle, Demokratik Bir Anayasa için referandumda AKP aldatmacasına HAYIR diyoruz!

Değişiklik paketi inkarcı ve yok sayıcıdır
Eşit haklı bir hukuksal zemin için demokratik anayasa

Açılımdan bahseden hükümet, anayasa değişikliği ile ilgili olarak gündeme, inkar edilen milliyetlerle ilgili tek bir madde getirmiyor. Toplumda oluşan demokratik bir anayasa ihtiyacı, esas olarak Kürt Halkının mücadelesi sonucu ve diğer ezilen kesimlerin hak talepleriyle gündemleşti. Ancak değişiklik paketinde ne Kürt sorununun eşitlik temelinde çözümüne zemin oluşturacak bir madde var, ne de alevilerin, kadınların taleplerini karşılayacak bir madde. Hükümetin istediği halde askeri vesayet nedeniyle bu adımları atamadığını ileri sürenler, son YAŞ kararlarıyla birlikte böyle bir bahanenin geçerli olmadığını görmüş olmaları gerekir. AKP hükümeti askerlerin yetkilerini kıstığını, askeri vesayeti ortadan kaldırdığını iddia ettiği değişiklikleri “askere rağmen” yapabiliyor, ama halka ait olabilecek demokratik haklar konusundaki değişiklikleri ise asker izin vermediği gerekçesiyle yapamıyor. Bu aldatmacaya inananlar ya çok naiftirler ya da bilinçli bir biçimde halkı aldatmaya ortak olmaktadırlar. Kuşkusuz işin içinde naifler de var düzenbazlar da!
AKP, kapitalist sistemin bugünkü ihtiyaçlarını gözeterek, neoliberal politikaların gereği olan özelleştirme talanına, kuvvetler ayrılığı nedeniyle engel teşkil eden bir takım anayasal pürüzleri, yürütmenin yargı üzerindeki denetimini artırma yoluyla aşma amaçlı değişiklikleri esas almaktadır. İşin özünü bozmayacak mahiyette, kimi kesimlere yem olacak nitelikte maddeleri de değişiklik paketine koyarak, esas amacını bu yem mahiyetindeki maddelerle kamufla etmektedir.
125. Maddeye eklenen ve ne hikmetse pekde dikkat çekmeyen; “Yargı yetkisi, idarî eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimi ile sınırlı olup, hiçbir surette yerindelik denetimi şeklinde kullanılamaz” ibaresi, bunun ne anlama geldiğini bilmeyen birisi için hukuki bir ifade olarak görülebilir. Ama bu cümlenin altında yatanın ne olduğunu anlamak için sermaye sözcülerinin; “Kamu yararı gibi subjektif bir kavramla birçok özelleştirme kararı iptal edilmiş, küresel sermayenin Türkiye’de yatırım yapması ile ilgili birçok zorluk çıkarılmıştır. Sadece 90’lı yıllarda Telekom’un özelleştirilmesine mani olunması sonucu Türkiye, yaklaşık 25 milyar dolarlık zarara uğratılmıştır” serzenişlerine bakmak gerekiyor.

Şimdiye kadar, varolan berbat 12 Eylül anayasasının tanıdığı haklardan yararlanarak Macahelliler, Rizeliler, Muğlalılar ve de Lastik-İş Danıştaya başvurarak, özel mülkiyetin en büyük savunucusu, neoliberalizmin özel siparişiyle oluşmuş 12 Eylül anayasasının 35. maddesinde yer alan “Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz”” türünden maddelerine dayanarak, çevre hakkını ve haliyle yaşama hakkını korumayı başardılar. Dahası Lastik-İş sermayeye peşkeş çekilen Petkim özelleştirmesinde yürütmeyi durdurmayı ve işçilerin tasfiye edilmesini önlemeyi başardı.
Artık 125. maddedeki değişiklikle “kamu yararı, sosyal fayda gibi subjektif kavramlarla” neoliberal talan politikalarının çevreyi tahrip etmesinin, yaşam hakkını yok etmesinin, özeleştirme furyasıyla kaynakların sermayeye peşkeş çekilmesinin kısmen de olsa engellenmesi anayasal olarak ortadan kaldırılarak, istenen ihalenin istendiği gibi yapılmasına, istenen yere istenen HES ya da nükleer santralın kurulmasına, istenen yerde altın aranmasına, hatta istenen yere nükleer artıkların depolanmasına yol açılmaktadır.

AKP, değişiklik paketindeki kimi olumlu görünen maddelerde bile hile yolunu seçmiştir. Örneğin; 10. madde yapılan değişiklikle kadınlara yönelik pozitif ayrımcılık getirildiği iddia edilmektedir. Bu tam bir aldatmacadır. Getirilen değişikliğin hiçbir yerinde pozitif ayrımcılık ve kota kavramları yoktur. Üstelik, “Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir” dedikten sonra, “Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz” denmektedir. Buradaki “imtiyaz” lafı pekala pozitif ayrımcılığa karşı kullanılabilir.12 Eylül Anayasasından daha kötü bir Anayasa olamayacağı için, yapılan her değişiklikten sonra biraz daha iyi bir anayasaya sahip olduk denebilir. Ama bu değişikliklerin sonucu olarak, demokratik bir anayasaya sahip olabildiğimizi söylemek olanaklı değildir. Şimdiye kadar yapılan değişikliklerle görece iyileştirmelerin olduğunu söylemek mümkündür. Ancak yapılan her yama 12 Eylül hukukunu devam ettiren bir işlev görmüştür. Anayasada yapılacak olan yeni değişiklikler de böyle bir işlev görecektir.
Kürtleri yok sayarak, alevilerin, kadınların, işçilerin taleplerini görmezden gelerek demokratik bir anayasa yapılamaz. Aynı zamanda talepleriyle ortaya çıkan toplumsal dinamiklerin, yeni bir anayasa yapılmasının özneleri durumunda olmadığı hiç bir anayasanın demokratik bir anayasa olabilmesi de mümkün değildir. Bir anayasanın “siviller” eliyle yapılıyor olması da o anayasanın demokratik bir anayasa olacağının garantisini oluşturmaz. Dolaysıyla anayasanın muhtevası kadar yapılış biçimi de bir o kadar önemlidir.
Bugünkü durumda Kürt sorununun demokratik çözümü ve çok kimlikli çok kültürlü bir toplum yapısı, ancak eşit haklı bir hukuksal zeminin yaratılmasıyla olanaklıdır. Bu ise tekçi yaklaşımdan kurtularak, inkar ve yok sayma anlayışını terkederek, egemenler dışındaki toplumdaki her kesimin taleplerini dikkate alan ve onları işin özneleri olarak gören bir anlayışla gerçekleşebilir.
AKP hükümetinin yaptığı anayasanın kimi maddelerindeki değişiklikler, demokratik bir anayasanın yapılış yöntemine uymadığı gibi, hile ve tuzaklarla dolu, özü itibariyle sermaye eksenli değişikliklerdir.
Böyle olduğu ve demokratik bir anayasa için kendi talepleriyle varolan kesimleri yok saydığı için AKP’nin anayasa deği¬şikliğine referandumda HAYIR diyoruz.

Demokratik bir Anayasa için HAYIR!

Kamu işçilerine grev yasağı!
Grevsiz toplu sözleşme geriye gidiştir!

Anayasanın 53. maddesinde:
“Memurlar ve diğer kamu görevlileri, toplu sözleşme yapma hakkına sahiptirler. Toplu sözleşme yapılması sırasında uyuşmazlık çıkması halinde taraflar Kamu Görevlileri Hakem Kuruluna başvurabilir. Kamu Görevlileri Hakem Kurulu kararları kesindir ve toplu sözleşme hükmündedir” şeklindeki değişiklikle, kamu işçilerine toplu sözleşme hakkı tanındığı iddia edilmektedir. Kimilerine göre “toplu görüşme” yerine “toplu sözleşme” sözcüğünün anayasaya girmiş olması eskisine göre bir ilerlemedir. Hayır değildir! Çünkü yapılan değişiklikle, uluslararası anlaşmalara göre kamu işçileri için de kabul edilmiş olan toplu sözleşme ile ayrılmaz biçimde birbirine bağlı grev hakkı, anayasa da birbirinden ayrılarak yasaklanmaktadır. Bu madde anayasada yer almasa, mesele uluslararası bir sözleşmenin yasa olarak kabul edilmesiyle halledilebilecekken, şimdi artık grev hakkı, anayasa ile önüne Kamu Görevlileri Hakem Kurulu dikilerek engellenmiş bulunmaktadır.
Anayasanın “Milletlerarası Andlaşmaları Uygun Bulma” başlıklı 90. Maddesinde yapılan 07.05.2004 tarihli değişiklikle, “usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir... Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile ilgili Anayasa mahkemesine başvurulamaz” ibareleri eklenmek suretiyle, uluslararası anlaşmalara yasa gücü kazandırılmıştır. Yani bu kararların altına imza atan TC devleti, kamu işçileri için grev hakkını yasalaştırmış durumdadır. “Sendika özgürlüğü ve örgütlenme hakkının korunması” ve “Toplu sözleşme ve grev hakkı” ILO’nun kabul ettiği sekiz temel hak arasında sayılmaktadır.
Konunun uzmanları: “Avru¬pa İnsan Hakları Sözleşmesinin sendika hakkını tanıyan 11. Maddesi ve bu hakların kullanımında ayırımcılığın önüne geçen 14. Maddesinin bile tek başına toplu sözleşmenin dayanağını oluşturmakta” olduğu kanaatindedirler.
Türkiye kendisini bu söz¬leşmelerin bazı maddelerinden koruyabilmek için “Avrupa Sosyal Şartının Örgütlen¬me Hakkı”nı tanımlayan 5. ve “Toplu Pazarlık hakkı”nı tanımlayan 6. Maddesine çekince koymayı sürdürmektedir. Ancak taraf olduğu diğer uluslararası sözleşmeler toplu sözleşme ve grev hakkını güvence altına almaktadır. Hükümet, bu yükümlülüklere uymadığı için daha önce ILO sözleşmelerine bağlı olarak Strazburg’da altı ayrı kararla mahkum oldu.
Bu çerçevede eğer anayasaya, “toplu sözleşmede uzlaşmazlık olması durumunda Kamu Görevlileri Hakem Kurulu’na gidilmesi ve onun kararlarının kesin olması” ibaresi eklenmemiş olsaydı, yapılan değişiklik ILO sözleşmeleri gereğince doğrudan doğruya grev hakkı anlamına gelecekti. Ama AKP hükümeti çok kurnazca davranarak, bir yandan ILO’ya işte “toplu Sözleşme hakkını” kabul ettik demekte, diğer yandan da grev hakkını anayasal olarak yasaklamaktadır.
Altına imza attığı kararlara karşı bu kadar lakayd davranabilen bir hükümetin oluşturacağı Kamu Görevlileri Hakem Kurulununun (KGHK), kendi denetimi dışında davranmasına imkan tanıyacağını beklemek olanaklı değildir. Böylece uzlaşmazlık durumunda (hükümet her istediği durumda bunu yaratabilir) başvurulması zorunlu hale gelen KGHK aslında toplu sözleşmenin de yerine geçmiş olmaktadır. Daha önce hiç olmazsa yasanın emrettiği böyle bir zorunluluk olmaması dolaysıyla direnişe geçebilen kamu işçileri, şimdi artık anyasaya aykırılık iddiasıyla yüzyüze geleceklerdir. Böylece 1936 İş Yasasının öngördüğü kesin grev yasağını anlatan “mecburi tahkim sistemine” geri dönülmüş olmaktadır.
54. madde de iptal edilen kimi ibareler dolaysıyla da abartılmış propagandalar yapılmaktadır. Anayasanın 54. maddesi gerçekten işçi sınıfının boynuna geçirilmiş tam bir boyunduruk idi. Madde içinden çıkarılan, “grev esnasında greve katılan işçilerin ve sendikanın kasıtlı veya kusurlu hareketleri sonucu, grev uygulanan işyerinde sebep oldukları maddi zarardan sendika sorumludur…Siyasi amaçlı grev ve lokavt, dayanışma grev ve lokavtı, genel grev ve lokavt, işyeri işgali, işi yavaşlatma, verim düşürme ve diğer direnişler yapılamaz” ibareleri nedeniyle, artık “siyasi grev, genel grev serbest oldu!” Gibi uydurma haberlerle işçi sınıfı da avlanmaya çalışılıyor. Birincisi, zararlardan sendikanın sorumlu tutulmaması hiç kimsenin sorumlu tutulmayacağı anlamına gelmiyor. Patron kasıt unsurunu bin bir türlü yoldan ispatlayabilir. İkinci ise, bu paketin işçilere siyasi amaçlı grev ve hatta işyeri işgali hakkını tanıdığıdır. Gerçekten de taslağa bakıldığı zaman 54. maddeden çıkarılan ibareler sonucu bu söylenebilir. Acaba gerçekten böyle mi? Bundan sonra işçiler özgürce fabrikaları işgal edebilecekler mi? Yeni yasa maddesinin içinde bu yasakların olmaması serbest olduğu anlamına mı geliyor? Yoksa başka bir hile mi işletiliyor yine?
“Grev hakkı ve lokavt iyi niyet kurallarına aykırı tarzda, toplum zararına ve millî serveti tahrip edecek şekilde kullanılamaz.””Grev ve lokavtın yasaklandığı hallerde veya ertelendiği durumlarda ertelemenin sonunda, uyuşmazlık Yüksek Hakem Kurulunca çözülür. Uyuşmazlığın her safhasında taraflar da anlaşarak Yüksek Hakem Kuruluna başvurabilir. Yüksek Hakem Kurulunun kararları kesindir ve toplu iş sözleşmesi hükmündedir.” “Greve katılmayanların işye¬rinde çalışmaları, greve katılanlar tarafından hiçbir şekilde engellenemez” gibi maddeler dururken, genel grev, siyasi grev vb. özgürlüklerin tanındığı nasıl iddia edilebilir? Bunun neresi eskisinden daha iyi oluyor? Yürütmenin kendisini böylesine güçlendirdiği, edindiği güvenle artık kimseye mihnetinin kalmadığı bir durumda aynı şeylerin bu sefer yasa ya da kararname yoluyla geri gelmeyeceğinin güvencesini nerede bulmaktayız? İşte “kaşıkla verip kepçeyle çıkarmak” diye buna denir!
Bütün bu aldatmacaları ve hileleri yutmadığımızı göstermek için referandumda HAYIR diyoruz!

Anayasa değişikliği değil
Yeni demokratik bir anayasa

Yapılan değişikliklerden bazılarının kısmen olumlu görünmesi, bu değişiklikler teker teker oylansaydı kimilerine olumlu oy verilebilecek olması, paketin tümüne birden evet denilmesine olanak vermez. Olumlu görülebilecek maddeler, köklü değişiklikler getirmeyen değişiklikler olarak, ancak balık tutmakta kullanılan yem görevi görmektedirler. Dolaysıyla halkın demokrasi taleplerine yönelik söz konusu yemler aracılığıyla, yürütmenin güçlendirilmesinin ve AKP iktidarının sağlamlaştırılmasının aracı olabilecek olan bu değişikliklere hayır denilerek, yeni bir anayasanın demokratik usullere uygun bir biçimde yapılması için demokratik bir anayasa hareketi oluşturmak gerekiyor.
Mahiyeti, yürütmenin daha da güçlendirilerek yargının denetim altına alınmasıyla neoliberal politikaların daha pervasızca uygulanmasının önündeki engelleri kaldırmak olan bu değişikliklerden demokrasi beklemek, boş bir hayaldir. Boş bir hayaldir, çünkü bunun böyle olduğunun açık kanıtı, mevcut Anayasanın aynı argümanlarla yarısının değiştirilmiş olmasına karşın, hala elde kalanın antidemokratik bir anayasa olmasıdır. Üstelik 12 Eylül Anayasasında yapılan her tadilat onu meşrulaştırmaktan ve demokratik bir anayasa talebini sönümlendirmekten başka bir işe yaramamaktadır.
Bütün bu tartışmaların ortaya koyduğu gerçek, esasında temeli tümden sakat bir yapı üzerinde yapılacak olan değişikliklerin bir yere varamayacağı, yapılan değişikliklerin hepsinin bir aldatmacadan öteye gitmeyeceği ve çürüyen, dökülen eski yapının güncellenebilmesi için, askeri vesayet-demokrasi çarpışmasının kullanılmakta olduğudur. Evet, hayır, boykot diyen sosyalist ve demokratların hepsi, yeni ve demokratik bir anayasanın baştan yapılması gerektiğini savunuyorlar. Ne var ki birbirleriyle yan yana gelme ve etkili bir muhalefet geliştirme şansına bir türlü kavuşamıyorlar. Çözümün, oligarşinin kendi iç çelişkilerinin oluşturduğu yalancı seçeneklere karşı, kendi güçlerimizin oluşturacağı bir anayasa cephesinde aranması, ulaşılması zor bir seçenek değildir.
Bugün ve bundan sonraki süreçte eğer anayasa meselesinin kazandığı aktüaliteyi koruyup, geliştirmek istiyor isek bunu kendi gücümüzle sürdüreceğimiz, oligarşiden bağımsız bir anayasa cephesini örerek yapabiliriz.
Oluşturulacak böyle bir hareketin temel yaklaşımı, yeni bir kurucu perspektifle hareket etmek olmalıdır. Tekçi kurucu anlayışın gelinen noktada, toplumsal dinamiklerin istem ve talepleri karşısında ön açıcı olma şansı kalmamıştır. İlerletici ve değişimci misyonu tükenmiştir. Gelişmeler ve toplumsal dinamiklerin istem ve talepleri dikkate alınarak, demokratik bir toplum ve ülke yaşamı artık çok kimlikli ve çok kültürlü bir toplum kurgusuyla olanaklıdır. Yeni anayasa, şimdikinden farklı olarak bu gerçeğin kabulü üzerinden yapılırsa, Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun adil demokratik çözümü yönünde çok önemli bir olanak yaratmış olur. Bunun için:• Türkiye Cumhuriyeti'nin yapılanması yeniden düzenlenmeli, iller kendilerini idame ettirebilecek büyüklükler olarak düzenlenirken, milli özellikler göz önünde bulundurulmalı ve merkezin müdahale edemeyeceği bir özerkliğe anayasal olarak sahip olmalıdırlar. Yerel yönetimlerin demokratik yapısı da kendilerine ait bir anayasa ile güvence altına alınmalı, kuvvetler ayrılığı prensibi yerel düzeyde de geçerli olmalıdır.
• Merkezi ve yerel vergiler yeniden düzenlenmeli, gelir vergisinin en büyük kısmı yerel yönetimlerce toplanırken, yerel parlamentoların kendi vergi yasalarını kendilerinin tayin edebilmesi olanaklı olmalıdır. Merkez, bölgesel eşitsizliklerin giderilmesi için merkezi bir fon oluşturarak yerel yönetimler arasındaki dengesizliklerin ortadan kaldırılması görevini yerine getirmelidir.
• Merkezi erki temsil eden yapı ikili meclis sistemine sahip olmalı, meclislerin biri nispi temsille gerçekleşirken, ikincisi il temsilcilerinden oluşmalı ve merkezin iller üzerindeki istenmeyen tasarruflarını denetleyici olmalıdır.
• Merkez ulusal ve uluslar arası düzeyde gerekli fonksiyonları yerine getirirken, yerel olarak halledilebilecek öğretim vb fonksiyonlar yerel iktidarlara bırakılmalıdır.
• Farklı kültürlerin ve kimliklerin varlığı ve kendilerini koruma ve geliştirme hakları hukuksal güvenceye kavuşturulmalıdır.
• Mevcut Anayasanın 42. maddesindeki 'Türkçe'den başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına anadilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez' hükmü kaldırılmalı ve ana dilde eğitim ve öğretim hakkı anayasal güvence altına alınmalıdır. Demokratik bir anayasa, ancak demokrasi güçlerinin mücadelesinin bir ürünü olabilir. O nedenle:
Yeni, demokratik bir anayasa için referandumda HAYIR diyoruz!

Demokratik bir Anayasa için HAYIR

12 eylül ve biraktigi miras

650 bin kişi gözaltına alındı.

1 milyon 683 bin kişi fişlendi.

Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı.

7 bin kişi için idam cezası istendi.

517 kişiye idam cezası verildi.

Haklarında idam cezası verilenlerden 50’si asıldı.

İdamları istenen 259 kişinin dosyası Meclis’e gönderildi.

71 bin kişi TCK’nin 141, 142 ve 163. maddelerinden yargılandı.

98 bin 404 kişi örgüt üyesi olmak suçundan yargılandı.

388 bin kişiye pasaport verilmedi.

30 bin kişi sakıncalı olduğu için işten atıldı.

14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı.

30 bin kişi siyasi mülteci olarak yurtdışına gitti.

300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.

171 kişinin işkenceden öldüğü belgelendi.

937 film sakıncalı bulunduğu için yasaklandı.

23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu.

3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi.

400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi.

Gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi.

31 gazeteci cezaevine girdi.

300 gazeteci saldırıya uğradı.

3 gazeteci silahla öldürüldü.

Gazeteler 300 gün yayın yapamadı.

13 büyük gazete için 303 dava açıldı.

39 ton gazete ve dergi imha edildi.

Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi.

144 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.

14 kişi açlık grevinde öldü.

16 kişi -kaçarken- vuruldu.

95 kişi -çatışmada- öldü.

73 kişiye -doğal ölüm raporu- verildi.

43 kişinin -intihar ettiği- bildirildi.

Askeri rejimin bize bıraktığı ağır miras bu...

Referandumda AK Parti karşıtlığı yapmaya kalkışılırken,
nispi özgürlükler getiren ve 12 Eylül rejimini hafiften budayan pakete “hayır” demek, yukarıdaki kara bilançoya ve dolayısıyla 12 Eylül rejimine “evet” demek değil mi?

Otuz yıldır bu siyaset kurumu sayesinde bizi kuşatan ve bunaltan
bu askeri zihniyete meydan okumanın yolu köklü bir rejim değişiminden mi geçiyor yoksa AK Parti’yi yıkmaktan mı?

AK Parti’yi yıkmaktan geçtiğini düşünüyorsanız,
12 Eylül rejimini tuz buz edeceğini söyleyen ve bunu yerine getireceğini söyleyen bir alternatif aday var mı? (alinti)

slm.

Sn. Ebubekir

Sanırım yanlış anlamışsınız. Ben eleştirilmeye karşı değilim ve evet diyen vatandaşları da eleştiriyorum. Ama eleştiri ile hakareti birbirine karıştırmayın. Madem ki yazıda hakaret olmadığını düşünüyorsunuz, size inanıyorum. Ancak yine de, söz konusu köşe yazarının tüm evetçileri kasdettiğini düşünüyorum.

Şemdinli savcısının kabahati yanlış generale çatmaktı. Bu generale daha sonra hükümet tarafından madalya verildiği ve zırhlı araç tahsisatı yapıldığını biliyor olmalısınız. Aynı zamanda başbakanın Dolmabahçe sırdaşıdır kendisi.

12 Eylülcülerin yargılanması ile HSYK değişikliğinin ilgisi nedir? Neden sadece geçisi 15'inci madde kaldırılarak yargı yolu açılmıyor? Ve yine aynı soruya dönmüş oluyoruz ama, neden maddeler ayrı ayrı oylanmıyor?

Hükümet ABD'ye rağmen BM kararında hayır oyu verdi ve yanında durduğu İran, söylediği bir sözle Türkiye'nin değil Türkiye karşıtlarının yanında yer aldı. Daha sonra da kıvırmaya çalıştı.

Anayasal paket ile gelen sendikal hakların ne olduğunu bilmiyorum. Madde madde belirterek açıklarsan öğrenmiş edinmiş olurum. Ancak giden hakları Hüseyin AKTAŞ yukarıda gayet güzel açıklamış.

Parasız sağlık hizmeti ile tam gün çalışma yasası arasındaki ilgiyi kuramadım. Doktorlar mesai saatleri dışında muayenehanelerinde çalışınca devlet, örneğin bir süre once okuduğum haberdeki gibi, küçük bir kızcağızın, yenilenmediği için duymadığı ve bu yüzden üç yıl aynı sınıfta okumasına neden olan bin beş yüz lira tutarındaki kulaklığını almaktan aciz hale mi düşüyor? Bu yüzden mi emeklinin on sekiz yaşını doldurmuş ve okumayan çocuklarını sağlık kapsamından çıkarıyor? Bu yüzden mi hastane yapılsın diye bağışlanan arsa, alışveriş merkezi projesiyle TOKİ'ye devrediliyor?

Saygılar...

"12 Eylül rejimini tuz buz

"12 Eylül rejimini tuz buz edeceğini söyleyen ve bunu yerine getireceğini söyleyen bir alternatif aday var mı?"

"Hayat acıdır, biber de acıdır, öyleyse hayat biberdir"

Ebubekir, bu mantığı senin her bakışında bulmak olası. Alternatifin olmaması, alternatif gibi olana; görünene boyun eğmemizi gerektiriyor, öyle mi?

Bakın, AKP'nin yargı üstünde kurmak istediği "üstünlüğü" bir sosyalist olarak aynı gücü elime geçirsem bile istemem!... O erki kim eline geçirirse potansiyel bir diktatördür!...

AKP halka yapmak istediği hukuksuzluğun önündeki engel olarak gördüğü AYM'ni nötürlemek istemektedir.
8 Yıldır bu iktidarın halk için ne yaptığına bakmak gerek. 5510 sayılı yasa ile daha şimdiden halkın canını yakmaya başlamışlardır. 5510 sayılı yasanın AYM tarafından iptal edilen maddeleri ise, referandumdan sonra hemen gündeme gelecektir. ya da bir başka şekilde. AKP temsil ettiği sermaye grubunun (islami kökenli Anadolu sermayesi) çıkarları bakımından baştan beri bu ülkeyi talan etmekte ve "babalar gibi satmaktadır" (Unakıtan: "Satarım işte, babalar gibi satarım" demişti.) Alıklaştırılan kALA-B-ALIKLARDAN bir farkınız olmalı burada konuşuyorsanız. Geçmişi ve pratiği ne çabuk unutup da bu kadar kolay aldanıyorsunuz?

Hukukun üstünlüğü vaz geçilmezdir! Omuzların üstünde başın durması gibidir bu!

Yargı insanın başı üstündedir! Üstünlüğü oradan gelir! BAŞIMIZIN ÜZERİNDE İSE HUKUK VARDIR!... Ama sizler insanın başı üstüne tanrıyı koyanlar, sonra da tanrının yerine kendini koyanlar, en fazla kalbinizle ve midenizle hayatı yönetmeye çalışıyorsunuz. Başkalarından da aynı aptallığı beklemenize hakkınız yok!

Bu başlığı siteye ben önerdim. Yasaklı arkadaşların yasak dışı olmasını da, daha burada yazılmadan önerdim. Amacım ortak bir hafıza oluşturarak, tarihsel bir belgesel oluşturmaktı. Yazılanlar tarihiniz olacak! Ona göre konuşun!...

Ahmet Altan'ın savları

Ahmet Altan'ın savları geçersiz! Dahası çarpıtma!
Çünkü önerilen yapılanma ile AYM'ni ve HSYK'nun çoğunluğunu iktidar partisi oluşturuyor! Tehlikeli olan budur! İktidarda kim olursa olsun, iktidar sahipleri dışındakiler açısından bu durum diktatörlük demektir!...

"Hukuk hava gibidir, varken kıymetini bilemezsiniz"
Yarın iktidar ağzını kapattıkça göreceğim ben Ahmet Altan'ın peşine takılanları!

12 Eylül'ü askerle

12 Eylül'ü askerle birlikte hayata geçiren yobaz takımı ne çabuk sosyalist olmuş!

12 Eylül'den nemalanan kim?
Nakşibendi ve nurcu takımı...

Ne konuşur hala bu yobazlar neden bahsederler... Hepsi yalan...

Dahası 12 Eylül'ü harekete geçiren sömürgeci güçleri kim yargılayacak ? Ki bugün hepsinin götünü küreselleşme adı altında yalamaya devam eden bu hükümet değil mi?

Tek kelime :

Hayır

Kılıçdaroğlu, NTV'de

Kılıçdaroğlu, NTV'de Başbakan Erdoğan'a seslendi
08 Eylül 2010 Çarşamba, 19:40:44

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu NTV'ye konuştu.

Kılıçdaroğlu 12 Eylül'deki anayasa değişikliği referandumu öncesinde Can Dündar'ın sorularını CHP Genel Merkezi'nde yanıtladı.

Konuşmasına vatandaşların Ramazan Bayramı'nı kutlayarak başlayan CHP Genel Başkanı, "Benim villam Başbakan'ın malikanesi ile eşitse, ben takas etmeye razıyım. Böyle bir takas gerçekleşirse, o malikaneyi Kızılay'a bağışlayacağım" dedi. Ayrıca mitinglerdeki üslubu Başbakan'ın sertleştirdiğini söyleyerek, "Ne anamız kaldı, ne babamız" dedi.

Kılıçdaroğlu'nun açıklamalarından satırbaşları şöyle:

"VİLLAMI TAKAS ETMEYE RAZIYIM"
"Başbakan'ın evini ziyaret etmek niyetim yok. Ama Başbakan arzu ederse bir TV programında kendisine o konutlar ile ilgili soru soracağım. Ben gazetelerdeki fotoğrafları görüp, onun üstüne bu ifadeleri seslendirdim. Ben o kadar lüks bir konuta da girmek istemem.

Benim villam Başbakan'ın malikanesi ile kıyaslanacaksa, eşitse, ben takas etmeye razıyım. Eğer böyle bir takas gerçekleşirse, ben o malikaneyi Kızılay'a bağışlayacağım.

Başbakan'ın talihi siyasete atıldıktan sonra döndü. Kayıtlar ortada, Başbakan belediyede işe CHP döneminde başladı. Kendisine vekillik yolunu da biz açtık, çünkü anayasal yasaklarla halkın seçtiği kişilerin önünü kapatan bir parti değiliz.

"O KADAR LÜKS BİR YERDE OTURMASI DOĞRU MU?"
Bu ülkede aç olarak ölü bulunan insanlar var. Bu dramların yaşandığı bir yerde Başbakan'ın o kadar lüks bir yerde oturması, etrafını Çin Seddi gibi duvarlarla örmesi doğru mudur?

Bir gün Başbakan karşıma çıksın, yandaş yargı nedir, kendisi ile ilgili karar verenler şimdi nerelerdedir tek tek ortaya dökeceğim.

"TOPLUMUN YARISI DARBECİ Mİ?"
Madem ki hayır diyenler darbeci, toplumun yarısı darbeci oldu. Biz 'evet' diyenlere kızıyor muyuz?

CHP'li arkadaşlarımız darp ediliyor, gözaltına alınıyor.

"12 EYLÜL'DE BEDEL ÖDEMEYENLER HESAP SORUYOR"
Ben 12 Eylül günü bürokrattım ve gittim 'Hayır' oyu verdim. Evim aranmadı, sadece asker sokağa çıkma yasağı ilan ettiğinde bir kere evim arandı herkes gibi.

Bizim acılarımızı sömürüyorlar. Bu takiye kültürünün doğal sonucu. Bedel ödemeyenler hesap soruyor.

"'EVET' DİYECEK SANATÇILARA SORMAK İSTERİM"
'Evet' oyu verecek olan sanatçılarla bir TV programında tartışmak isterim. Onlara evlerinin bir gece yarısı basılabileceğini, telefonlarının dinlenebileceğini ve kendilerini dinleten savcıyı da şikayet edemeyeceklerini anlatırdım.

Ben o sanatçılara, "Bu ülkede üniversiteler neden sessiz?" diye sormak isterim.

Otobüs biletlerine zam gelince sokaktaki vatandaş hak arayabiliyordu. Şimdi bu hakkın aranamayacağı bir anayasaya hangi sanatçı 'evet' diyecek?

"BELKİ BİZ ANLATMAKTA YETERSİZ KALDIK"
Belki biz anlatmakta yetersiz kaldık. Onlara 'Neden evet diyorsunuz diyemem" Ama sanatçı sisteme muhalif olan, eline meşale alıp toplumu ileri götüren insandır. Bu değişiklik 12 Eylül'ün hangi izini kaldırıyor? YÖK mü kaldırıldı? Seçim barajı mı kaldırıldı?

Biz bu ülkede her türlü özgürlüğün olmasını ve kurumların güvencede olmasını, medyanın özgür, yargının bağımsız olmasını isteriz. Çağdaş demokraside ne varsa bizim anayasamızda da o olsun.

"YENİ BİR ANAYASA YAPARIZ, REFERANDUMA BİLE GEREK OLMAZ"
Eğer seçimden 'Hayır' çıkarsa, yeni bir anayasayı kendi ellerimizle, mutabakatla yaratacağız. Sonuçta amacımız güzel bir anayasa yapmak. Bunu seçimden önce de yapabiliriz. Toplumun farklı kesimlerini de içine katacağız. Göreceksiniz, referanduma ihtiyaç bile olmayacak.

"HAYIR ÇIKMASINI BEKLİYORUM"
Ben 'hayır' çıkmasını istiyorum ve 'hayır' bekliyorum. Ben Başbakan'a yeni bir anayasayı beraber yapabiliriz diyorum. Toplumun yüzde 95'inin mutabakatı ile neden yeni bir anayasa yapmayalım biz. 'Benim dediğim doğrudur' düşüncesini kafamızdan atalım.

"BU BİR GÜVEN OYLAMASI DEĞİL"
Bu bir güven oylaması değil. AKP için de değil, CHP için de değil.

Birçok başka sorun varken, gittik yargının ele geçirilmesi için çaba harcadık. Baskı görüldükçe kaybedecek olan AKP'dir.

"ERDOĞAN VEKİL OLURKEN UZLAŞTIK"
'Hayır' diyelim ki, uzlaşma kültürünün önünü açalım. Biz de oturalım uzlaşalım, Başbakan'a milletvekilliği yolunu açarken, uzlaştık, şimdi neden uzlaşmayalım?

"ÖRGÜTLENME ÖZGÜRLÜĞÜNÜ ALIYORLAR"
Daha önce bir memur sürüldüğünde, davayı üye olduğu sendika açıyordu. Şimdi sendika açamayacak, memur kendi açacak. Peki memur o avukat parasını nasıl bulacak? İşte insanların örgütlenme özgürlüğünü alıyorlar.

"NE ANAMIZ KALDI, NE BABAMIZ"
Ben 'cibilliyetsiz, şerfesiz' sözlerini gündelik hayatımda da ağzıma almam. Başbakan bunların hepsini söyledi. Ne anamız kaldı, ne babamız kaldı. Bu mudur siyaset! Başbakan'ın üslubu bu yönde.

Benim boyumu tartıştı, o bitti soyumu tartışmaya başladı.

"RAHİBE AFİŞİNİN GEREĞİNİ YAPTIK"
Bu rahibe afişi bizim afişimiz değildi. Birileri kullanmış, ama biz gereğini yapıp, disiplin kuruluna sevk ettik.

"RİZE BELEDİYE BAŞKANI'NI MALZEME ETMEDİK"
Bakın bu afişin gereği yapıldı ve tartışıldı. Ama Rize Belediye Başkanı'na ne oldu? 'Güneydoğu'dan kadınlar getirilsin, ikinci evlilik yapılsın' dedi. AKP gereğini yaptı, biz de malzeme etmedik. Bu bizim siyasi olgunluğumuzdur.

Külhanbeyi olmak ayrı, yiğit olmak ayrıdır. Kızabilir Başbakan ama öfkesini dizginleyebilmeli. Çünkü o iktidar, biz muhalefetiz. Adı üstünde. Biz bir konuyu çözeriz dediğimizde, 'Hayır, bunlar çözmek istemiyor' diyor meydanlarda. Çünkü o zaten çözmek istemiyor bu sorunları.

"DEMEK Kİ ÇÖZÜM SİLAHLA OLMUYOR"
Bir yerde sorun varsa, çözüm üretmek siyasetçinin görevidir. Sayın Başbakan ile görüşürken dedi ki, 'Asker ne istiyorsa verdik'. Demek ki bu işin çözümü silahla olmuyor. Biz çözüm önerimizi şu an olgunlaştırıyoruz. Bu konuda yetkin insanlarla çalışacağız ve çözeceğiz. Biz toplumu entegre ederek, toplumsal uzlaşma ile çözmek istiyoruz."

NTV

bizi seçimler

bizi seçimler özgürleştirir, gel gör ki ak koyun kara koyun, ak oyun kara oyun, ak oy, kara oy ve sonuçta kimin bu oyun sonu oy oy diyeceği iyice karışmış, pragmatizmden oportünizme, bilgiden disinformasyona, marksizmden kemalizme, ümmetçilikten nasyonalizme, eşitlikten sermaye paylaşım kavgasına, derin devletçilikten parlamenter demokrasiciliğe, sivil asker ideolojik melezleşmesine, etnik öz savunmalardan ırkçılığa, reformdan statükoculuğa, tuğladan duvara bir içiçelik almış başını gitmiş,
masalın sonunda efendim?

valla toltec öğretisi haklı ise evet geçer çünkü öğretide geçen niyet kavramı evet tarafında daha bir güçlü görünüyor. Benim açımdan bu psiklojik mikroya dek inen tarihsel çalkalanma yararlı görünüyor; çalkalanmadan tarih bi ileri adım atamıyor.
Samire ne derdi acaba?

Koyun dedin de aklıma geldi

Şartlı refleks ve pavlovun koyunları.

xenix

‎''Beyaz adam bize bir

‎''Beyaz adam bize bir çok söz verdi ama bir tanesini tuttu; -topraklarınızı elinizden alacağız, dediler ve aldılar'' ...

Başbakan referandum sonuçlarına ilişkin konuşurken bu söz geldi usuma...
Son olarak da iki bayramı yaşadığını sırada üçüncü bayram olarak Milli Maçı söyledi ama, bu bayram şeker bayramıydı, bence sıradaki Kurban Bayramı!...

Hep beraber göreceğiz, nasıl pervasızca hak gasplarının yaşanacağını...
Evet diyenler, Boykot ederek evete hizmet etmiş olanlar, çok büyük bir sorumluluk altındadırlar... Evetçilerin içindeki, aldatılmış kitlelere, iktidardan beslenenlere sözüm yok, ama kendisine demokratım- devrimciyim, "yetmez ama evet" diyerek, bu sonuca ortak olanlarla, çok yakında görüşeceğiz...

Hayır diyen arkadaşlar da şunu bilmeli ki bu bir hezimet değildir. Bu süreçte hayır diyenlerin önemli bir bölümünün de evet diyenlerin çoğunluğu gibi neden hayır dediğini bilmediğini biliyorum. Ancak tüm bunlara karşın "Hayır" oyları ile "evet" oyları yan yana konduğunda, hayır diyenlerin daha aydın ve bilinçli bir kesim olduğunu söyleyebiliriz. Bu %42'in %30'u kendi içinde örgütlendiği zaman, bu ülkede her türlü devrimi yapabilecek güçtedir. Şimdi bunu düşünmeliyiz...

çok romantiksin bu gece

çok romantiksin bu gece Aktaş,
hayır diyenler homojen, aynı ilkeler etrafında birleşmiş, aynı niyette ve eylemde ve sosyal-sınıfsal kesimden olsalardı 42 nini 30 u değil 5'i de yeterdi her türlü devrime...
dediğinin çok azı olsa zaten buraya dek gelinmezdi.

şimdi bunu düşünmeliyiz derken; bu saatte senden başka da düşünen olmaz; diye düşünüyorum.

Korkma Hüseyin, altı

Korkma Hüseyin, altı üstü bir çember sakal bırakıp cüppe giyeriz. Ben şimdiden sakalı bıraktım. Sadece toplayıp saçları kestireceğim o kadar. Siz düşünün artık.

VE "ic ses/vicdan" kazandi..

degisime direnenler : 0
degisimden yana olanlar : 1

degisime direnenler
nasil bir
"evrensel inkilap" ile devrileceklerini kac kez yazdim..

VE

"ic ses/vicdan" kazandi..

simdi
her sey
cok daha "güzel" olacak..

slm.

Korkanı....

Korkanı....

Toruk Makto sanırım,

Toruk Makto sanırım, insanımıza bulaşan hastalıkları tarif etmeye çalışmış; güçlüden yana dönmeyi, dönekliği, ikiyüzlülüğü, işbirlikçiliği ve bireysel olarak kendini kurtarmanın yolunu tarif etmeye çalışmış.

Tabii kendinizi yok saydığınızda kurtulmuş olursunuz. Yok oluş temel olarak ikiye ayrılır: Düşünsel ve bedensel yok oluş. Her ikisinin de binbir türlü yolu vardır ama binbir türlü yolun da bir sonucu vardır: Yok oluş!

Kanımın son damlasına, silahımın son mermisine değin savaşacağım...

50 milyon seçmen vardı.

50 milyon seçmen vardı. Yüzde 58 EVET, Yüzde 42 HAYIR sonuçla bir oylama geride kaldı.
700 bin oy geçersiz sayıldı. (Bu noktaya dikkat). Ve halkın yüzde 23’ü oy kullanmadı.

Öncelikle;

Bu süreçte, milyarlarca liralık rüşvet, sadaka, yardım, iktidar partisi eliyle dağıtıldı. Tüm basın yayın araçlarında propaganda makinası EVET! diye bağırtıldı. Diyanet, cami imamları, EVET kampanyası yaptı. Tüm illerde Valilikler, ve kaymakamlıkların imkanları kullanıldı.,

Anlamamız gereken ilk mesele millet ÖZGÜR İRADESİYLE ‘EVET’ dememiştir.
Karnı aç, beyni aç bırakılmış olanlar, ne olduğunu bilmedikleri ve dillerinin bile dönmediği bir ‘referandum’un içinde yeralan 26 maddeye EVET basmışlardır. Anayasa değişiklikliğinin ülke yararına olacağına birileri tarafından; köydeki, mahalledeki imam, güvendiği arkadaş, aile ve aşiret reisi ve her gün ekranda gördükleri kuklalar tarafından İKNA edilmişlerdir.
Batı eksenindeyiz’ diyerek, ABD’ye göz kırparak, ‘AB’ye biz sizi sokacağız!’ diyerek, ‘kürt raporlarından’ sözederek, birbirinden beter işlere bulaşmış partilileri yüksek görevlere getirerek, Amerikan istihbaratı ile Soros’la görüşüp, Bilderberglerde ağırlanarak, yolsuzlukları kanıtlanmış belediye mensuplarını parti içinde tutarak, çarşaf ve başörtüsü söylemini ‘kullanarak’ ve ‘beyaz Türk’ burnu büyüklüğü içindeki öncü kadroları, aç sefil halkla temasa sokarak, bir noktaya varılamayacağı kanıtlanmıştır.

Şimdi tarih 13 Eylül. 3 ay önce bıraktığımız yerde, satılan fabrikalar, her dört gençten birinin işsiz olduğu, nüfusun yüzde 14ünün de aç bilaç işsiz sokaklarda dolaştığı, her gün şehitler verdiğimiz ve ekranlarda ‘açılım’ın ve ‘özerkliğin’ tartışıldığı bir Türkiye vardı. 3 aydır, millete referandum tartışması dayatıldı. Şimdi başbakanın deyişiyle ‘BÜYÜK KAPI açıldı!’ ‘Tarihi eşikten geçmiş bulunuyoruz!’

-Önümüzdeki birkaç ay içinde , Başbakan’ın teşekkür ettiği ‘Okyanus ötesi’ (sadece cemaat değil ama ABD yönetimi), Başkanlık sistemini ve federasyon anayasasını devreye sokacak. Böylece üniter devlete bir nokta koyma çalışmaları hız kazanacak.
-İktidar eliyle yeni bir anayasa yapılacak. Bu anayasada ‘Türkiye’nin bölünmez bütünlüğü’ maddesi olmayacak.
-Yargı, Yürütme ve yasama ile birlikte ABD- AKP arzularını yerine getirmekle mükellef olacağı bir sisteme sokulacak.
-Önümüzdeki süreçte, ‘halkın psikolojisi’ ile ince ayar oynanarak Türkiye topraklarından çalınarak kurulacak bir kukla devlet fikri fiiliyata geçirilecek.
-Ermenistan ve Patrikhane konusunda ABD’nin AB’nin istediği adımlar hayata geçirilecek.
-Medyada daha büyük bir yandaş dalga ortalığı saracak.
-Ve Silivri’den geride kalan muhalif aydınlar büyük risk altında olacak.

Ülke SEVR haritasında ve bu oylama sonuçlarını gösteren haritalarda yansıdığı gibi, üçe bölünmüş haliyle de kalmayacak, ABD’nin atadığı ‘krallar’ca yönetilen, şehir devletçiklere bölünerek yokoluşa gidecektir.

Kendini bilmezlerce söylendiği gibi ‘Atatürk ilkeleri’ toprağa gömülecek ‘EVRENSEL HUKUK’ teranesi kılıfında faşizm egemen olacaktır!

Aristo: Bok yiyen

Aristo: Bok yiyen milyonlarca sinek yanılıyor olamaz...

Günün sorusu ebubekire

degisime direnenler : 0
degisimden yana olanlar : 1
daha çok değişim isteyenler: ?

xenix

Pek çok ilde 12 eylül

Pek çok ilde 12 eylül 80 darbesi için suç duyuruları savcılıklara verilmeye başlandı, sürecek gibi görünüyor. İzlemekte yarar var...

Neticede daha oyunu

Neticede daha oyunu kullanmaktan aciz, zavallı bir adam a kalmadı bu ülke.

Savcılıklara verilen

Savcılıklara verilen dilekçeler külah yapılarak içine çekirdek konup, dilekçe sahiplerine dağıtılacak....

Deniz Ülker,

“Bağnazın kafası gözbebeği gibidir; ne kadar aydınlık olursa o kadar küçülür.
bu sözü sana hitaben yazma gereği duydum.

Bu referandumu tartışmanın yada bir şeyleri yazma gereği kalmamıştır.
Evet'e saygı duyuyorum. Ve geleceğimden de kaygı....

.

xenix yazdi; "....Günün

xenix yazdi;
"....Günün sorusu ebubekire....daha çok değişim isteyenler: ?.."

"daha cok degisim" isteyen o "bir"in icinde olup
"yetmez ama evet" diyenlerdir zaten..

tepki alacagini bile bile "evet" diyen sezen aksu´ya mahalle baskisi uygulayan bagnaz kemalist zihniyet sahiplerinin "daha cok degisim" istedigini iddia etmiyeceksin dimi ?

slm.

oyunu kullanamayan zavallı

oyunu kullanamayan zavallı bi adama kalmadı bu ülke doğru ama, bu ülkenin bi adama kalması için bu adamın yolsuzluk , sömürü, diktatörlük yapması gerekiyor değil mii.

daha bu seçimde neye oy

daha bu seçimde neye oy vereceğini anlamamış ama sözleriyle herşeyi çok iyi anlatıyolar.ironik bir durum sorsanız bunun demokrasi sınavı olduğunu savunur ama söylemleriyle de bilinç altındakini ve mevcut gerçeği ortaya çıkarıyor ki yapılan bu şey ülkenin bir adama kalma meselesinden ibaret olması. saklama çabası ve itiraf

Tam olarak öyle değil

Tam olarak öyle değil Hüseyin. Aksine varoluşa devam etme denebilir. Bu meseleyi karailer başlığı altında uzunca tartışmıştık. "Çıkarları için" kelimelerine takılıp hemen hemen senin bahsettiklerinden dem vurmuştum. Mesele karailer olduğunda onları akışkanlık kahramanları ilan edebiliyoruz. Bu yaklaşım güncel meselelere uyarlandığında, yaklaşımı sergileyenlere bir çoğumuz dönek, adi, şerefsiz sıfatlarını ekleyiveriyor.
Diyelim ki korkularınız gerçek oldu ve bu ülkede islam devrimi benzeri bir yapı meydana geldi. Eski kemalistler çember sakal bırakıp cübbe giydiğinde adi dönekler olarak tanımlanacaktır. Bahsetmek istediğim olabilecek en kokunç gelişmenin bile varoluşumuza kast edemeyeceği.
Eski shaman meksika kızılderililerinin bazıları İspanyollar tarafından yok edilmemek için şeklen hristiyan olmuşlar. Bazıları kilisede papazlık bile yapmış. Buna rağmen gizliden gizliye dünya yorumlarını değiştirmeden yaşamlarına devam edebilmişler. Bu insanlara yok olmuş diyemeyiz.

Hatırlatma: http://www.sonsuz.us/node/2802

İslamcı sermaye şeriat

İslamcı sermaye şeriat kalkışmasıyla bindiği dalı keser mi Aktaş ya da büyük bir sermaye haline gelmiş ordu darbe yaparak keser mi bindiği dalı?
Sınıfsal bakış açısına sahip olduğunu biliyorum, tarihsel süreçler ile kesitler arasındaki ayırımı bildiğini biliyorum.
Varolan kapitalizmin iç çelişkierinden başkası değildir, değil mi?
Farklı düşünüyorsan, lütfen...

Bu gerçeğin farkında olanlar neden korkuyorlar?

"İslamcı sermaye şeriat kalkışmasıyla bindiği dalı keser mi Aktaş ya da büyük bir sermaye haline gelmiş ordu darbe yaparak keser mi bindiği dalı?"

Korkuların nihai temelinde şeriat ve diktatörlük var. Bu korkuları taşıyanlar, korkularının gerçekleşmeyeceğini çok iyi bilen insanlar. Geriye ne kalıyor?

AKP'den şeriat

AKP'den şeriat bekleyenlerin avcunu yalaması gerektiğini daha önce yazmıştım...
Ancak bir diktatörlük beklemek gerek. Bu diktatörlüğün de ideolojik araçlarından biri yine din olacaktır... Diğeri de "demokrasi" söylemleri olacaktır... Ya da ideolojik kılıf ne olursa olsun, sermaye ki artık AKP de sermaye temsilcisidir, bir süre sonra faşizan bir diktatörlüğe gereksinim duyacaktır. Çünkü iktidarını pekiştirdikten sonraki TALAN girişimlerine karşı yükselecek olan toplumsal muhalefeti nasıl bastıracak?...
Bir arkadaşım bugün şöyle bir söz etti; "Bunlar kapitalistleşiyorlar da burjuvalaşamıyorlar"... Yani kar hırsı ile her işi yapıyorlar ama kapitalizmin öncü gücü burjuvazinin, feodaliteye karşı öncülük ettiği demokrasi anlayışının gereği olan yaşama uygun olarak, yaşam biçimlerini değiştiremiyorlar...

Aslında burada şöyle bir "umut" görünüyor; yabancı sermaye ile ilişkilerini korumak için, burjuvalaşmaları... İkinci bir umut; temsil ettikleri sermayenin üretim alanlarındaki emekçilerin, her ne kadar şimdilerde biat kültüründen gelen tarikat katılanları olsa da, bir süre sonra sınıf bilincine ulaşmaları, efendilerinin kendilerini sömürdüğünün farkına varmaları...

Semayenin dini imanı olmaz. Sermayenin kullandığı dini ve parası olabilir ama inanç olarak dini yoktur... Ne demiş Marks kapitalisti tarif ederken; "%10 kar ile her zaman iş yapmaya hazırdır; % 20 ağzını sulandırır; % 50 için o ülkede darbeler yaptırır; %100 için ise anasının ipini çeker"

AKP'nin temsil ettiği islami kökenli sermaye bu hırsa bulaşmaktan öte kendisini kaptırmıştır. Kullanılabilirliği bakımından da emperyalizmin gözdesi durumundadır... Din yoluyla istismar ettikleri yoksul halk kitlelerinin destekleri harukulade boyuttadır. Bu kitlelerin sınıfsal bilinçle buluşmaları çok uzun zaman alacaktır. Ancak, Türkiye Patogonya değil, azımsanmayacak bir sınıf mücadelesi birikimi de vardır ve bu birikimin sahipleri seslerini yükselttikleri zaman, onları bastıracak bir diktatörlük gerekiyor. Bu diktatörlüğün ise, "demokrasiyi amaç olmaktan ziyade araç olarak gören" (RTE'ın sözleridir) AKP önderliğiyle, yaslanacağı yer din olacaktır ve yaslandığı için de dini vecibeler doğrultusunda baskı ve terör uygulayacaktır...

Bir de şu nokta var: Radikal İslam 28 Şubat sürecinde bir çıkmaza girdi. Dahası ABD "radikal islam" kartının ters tepmeye başladığını görünce bu kartı oynamaktan vazgeçti ve radikallerden rahatsız olmaya başladı dünyada... (İran- ABD çelişkisine bakmak gerekir bu noktada...) Bu yüzden acaba diyorum: takiyyeyi politik manevra haline getiren radikal İslam, oturdu ve şunu mu dedi: "Recep, Abdullah, Abdüllatif, çocuklar siz bizden ayrılın, siz biraz ılımlı islam rolü oynayın, şu iktidara (hükümete değil; iktidara) bir yerleşelim, sonra herşeyi yerli yerine yerleştirelim..."
Yani AKP ABD'ye de madik atmaya hazırlanan Radikal islamın bir "truva atı" mı?
Çünkü ABD'ye kafa tutan Radikal İslam da dünyada bir güç, "bende varım" diyen bir çıkar grubu...

Neyse, daha bakacağız... Sinirlerimiz iyice gerildi, biraz da afaki yorumlar oluyor zaman zaman, tarihin tekerleğinin hızlı döndüğü dönemlerde olur bazı eksiklikler... Daha sonra bakar düzeltiriz...

Easy son, easy. :)

Easy son, easy. :)

"Ne demiş Marks kapitalisti

"Ne demiş Marks kapitalisti tarif ederken; "%10 kar ile her zaman iş yapmaya hazırdır; % 20 ağzını sulandırır; % 50 için o ülkede darbeler yaptırır; %100 için ise anasının ipini çeker""

Marx bunu hangi kitabında söylemiş?

Toruk Makto! ingilizce

Toruk Makto! ingilizce sözlerinle ne demek istedin?
Şu mu: "Yavaş oğlum, yavaş!"

Ya da ne? Açıklama bekliyorum. Anlaşılır bir Türkçe ile açıklama bekliyorum...
İkincisi; Dünkü yazdıklarına ilişkin. Yahudiler de ikinci dünya savaşında "hayatta kal" diyorlardı. Yani hayatta kalmak için her yolun mübah olduğunu söylüyorlardı. Benim tarihimde ise "Biz buraya dönmeye değil ölmeye geldik" (Mahir Çayan- Kızıldere) diyen insanlar var. Sen kendine göre her yolu mübah sayabilirsin. Bizde ise yaşamak ölmekten geçer bazen, kaldı ki "yaşamak; ölümü göze almaktır"...

Farabi; Sözün hangi kitapta olduğunu şu an anımsamıyorum. Bulur bulmaz bildireceğim...

Not: Toruk, yorumuna ben eksi vermedim... Eksik gördüklerime eksi vermiyorum. Fazla olanlar eksi alıyor. Tam olanlar artı, eksik olanlar hoşgörü...

"eksi veren" her kim ise

"eksi veren" her kim ise "evrensel dogru"larla ile bir problemi var ama
"evet"in nimetlerinden onlarda faydalanacak bu da isin güzel tarafi..

sözde
halkci özde SIKI kemalist karaoglan
halkin sectigi "basörtülü" bir bayani
halkin meclisinde gördügünde nasil bir "sindirim sorun"u yasadigini biliyoruz..

escinsel
travesti
homo vs. gibi marjinal egilimlere karsi "sindirim bozuk"lugu yasamiyanlarin
bir basörtülü gördügünde kirmizi görmüs "boga"ya döndügünü de biliyoruz..

basörtülü "firstlady" istemezük cü "sözde cagdas" 367 mucidi marifetlere de yabanci degiliz..

yeni-ye
degisim-e
dünyalasabilenler alisti dünyalasamayan bizimkiler de alisacak elbette zor ama mümkün..

"tüm gercekler üc asamada olusur,
önce alay edilir,
sonra siddetle karsi cikilir,
son olarakta
"zaten belli olan birsey" denir ve kabul edilir...." (Arthur Schoppenhauer)

slm.

Amerikan yapımı western ve

Amerikan yapımı western ve aksiyon fillmlerinde sıkça duyduğumuz bir söz. Anlamı; "sakin ol oğlum/evlat sakin ol" Dublajda "sakin ol dossstuuuuum" olarak geçer.
Tabi burada daha derin bir anlamda kullanmış oldum. Ben bunu Hüseyin AKTAŞ'a yazıyorum, x kişiye yazmıyorum. Senin anlayacağını ya da anlamazsan soracağını düşünüyordum. İkinci ihtimal gerçekleşti.
Eskiden bu tavırla (easy son easy) bana verdiğin haklı nasihatlar aklıma geldi. Kendini yiyen kurt olmaktan vazgeçiyorum ben. Seni, sinirli, fevri, gereksiz yere enerjisini tüketen bir halde görünce, sadece bunu yazasım geldi.
Sende kendimi gördüm. Henüz olmamış şeyler üzerine varsayımlar yaparak kendini üzmen de cabası. Bunları bir saldırı olarak algılama. Ben öyle olmadığını söylüyorum, sen de hissedebilirsin.

Not: -leri artık önemsemiyorum. Eskiden -lerin adaleti sağlama ihtimalini ve -21 olup yok yere siteden banlanma ihtimalimi önemsiyordum. Şovalyelik ortaçağla birlikte tarihe gömüldü.

Aram ekonomik girizgah

Aram ekonomik girizgah yapmış;

Kapitalizme ayak uydurdular artık şeriat meriat gelmez gibi... (Herkes bunu söylüyor)

Hıh... 3-5 islam baronu dışında halkın aç olduğunu, kömüre ve başbakanlarının! verdiği ianeye muhtaç olduğunu görmüyor gibisin...

Hani memur, işçi, köylü, çiftçi her sene karayiplere tatile gidiyormuş da bizim haberimiz yokmuş gibi...

Özellikle aç bırakılıp partiye muhtaç edilen bu kesimler hala sadakadan medet umuyor, ne olacak diyen yok...

İşte şeriat diktatoryası tam bu anlarda aniden geliverdiğinde ve ortam hazırlandıktan sonra durduracak birini arayıp durduğunda sesine ses verecek hiç kimseyi bulamazsın.

Sadaka dağıtanlar asla samimi olamaz, başka birşeyi ve dahasını düşünmem imkansız...

"escinsel travesti homo vs.

""escinsel
travesti
homo vs. gibi marjinal egilimlere karsi "sindirim bozuk"lugu yasamiyanlarin"

Ebubekir

Ebubekir, sen yukarıda saydıklarına- hele de doğru bile yazmayı beceremediklerine- karşı sindirim bozukluğu yaşıyor musun?
Bu saydıkların sindirilecek şeyler midir?
homo, ne demektir, abi ebubekir'e çay getir, bir de tavla getir birader, kahvehanemizin değerli entel abisidir!

bu ne saçmalıklar silsilesidir ebubekir?

"Aram ekonomik girizgah

"Aram ekonomik girizgah yapmış; "
oik0s

yazdığının gerisini bile okumadım.

önce ekonomik girizgah ile sınıfsal analizin farkını bildiğini, ekonomik girizgah diye çay kahve modunda öylesine yazıp yazmadığından emin olayım, öyle okurum gerisini...

Sınıfsal analizmiş? Breh

Sınıfsal analizmiş? Breh breh diyelim. Yan gelip yatalım.

İslamcı sermaye şeriat kalkışmasıyla bindiği dalı keser mi Aktaş

Bu ne ola ki... Sen bizi moron mu zannediyorsun ?

Veyahut üstten bakan ulu analizci misin. Haddini bil...

o ne ola ki dediğini İlhan

o ne ola ki dediğini İlhan Selçuk demiş idi...

ben seni ( bizi derken hangi aidiyete sığınıyorsun ya da siz kimsiniz?)

sezginde yanılmamışsın, moron anlama güçlüğü anlamında moronluk, hatta hala ekonomik ile sınıfsalın farkının sana anımsatılmasına brehlik çekiyorsan, mosmor onsun da diyebilirim.
( gülümseme işareti)

Not: hadi al eline sazı bakalım...

Sen bi sınıfa koyunca o

Sen bi sınıfa koyunca o sınıfın örtmeni mi oldun şimdi ? İlhan Selçuk söyleyince herşey tamam ve direk sınıfsal analiz (sınıfsal! Hımm oldukça sınıfsal aferin) oluyor galiba. Bak ben de güldüm:) Hatta gülmekten öleyim istersen...

Hadi ordan yahu... Aklımızla dalga geçme bari... Bi senin gibiler eksikti tamamlandı.

Oik0s: "Usually" de oğlum. Yujuli.. Hayır olm jujuli... Ya ben ne dedim ? Bak baştan alalım; yujli...Yujuli... Hayır jujli... Sonsuza doğru...>

oikos şimdi baktım

( ..........) oikos

şimdi baktım yazının altına (..........), ben islam SERMAYESİnden söz ederken sen yoksul islami kesimi anlamış, ondan söz etmişsin. Şeriatı isteyen istemeyen, isteyebileceker; eşitlik, adaleti önceleyip bunu islami bir devrime dönüştürecek potansiyel tabii ki taşıyorar,
70 lerdeki sol gençiğin ulusal burjuvaziye karşı devrimcileşmesi ile bu zamandaki yoksul islami sosyal kesimin, burjuvalaşmış islami sermayeye karşı islami eşitlik söylemiyle devrim talebi ile gelebilmesi arasındaki benzerliği göremiyor musun (..............)?
yok, senin işin; BİZ demek, haddini bidirmek ( gören de haddometresi var diyecek, (..............) insana had bil diyorsan kriterini de ver de ona göre bilsin)

neyse, çağımız entelektüelimsileri yazıları gluteus maximus'undan ( kıç, gemi kıçı) okuyor ve şaha kalkıyor, aha da böyle manifesto yapıyor.

not: bu kadar çabuk pes etme, söyeyebileceklerin var daha; öyle usually deliliğine sığınma:)

Hakaret etmen haklı olman

Hakaret etmen haklı olman anlamına gelmez ve hiç bir şeyi değiştirmez... (Yazını yayından kaldırdım)

1- Ben "yoksul islami kesim" falan anlamadım. Böyle bir tespit de yapmadım. Ben halkın kendisinden bahsettim ve ister alevi, ister laik, ister islamcı olsun bir fark gözetmedim.

2- Gözetmem gerekeni sana soracak değilim.

3- Senin doğruların beni ilgilendirmez.

had sormak hakaretin ta

had sormak hakaretin ta kendisi oikos, ne iyi ettin de sordun:)

dedim ki had soracaksan kriterini de ver, neye göre haddimi bileyim değil mi? ekonomik analiz ile sınıfsal analizin kategorik farklılıklarında mı haddimi bieyim? Sen bir kriter vermeyince öööyle kaldım; haksızlık ettin burada:)

moronluğa gelince; moronluk sözünü sen tükettin, baktım; haklıydın...

saldıracaksan doğru dürüst saldır, saçma sapan şeylerle gelme oikos, sonra da yok sildim mildim deme.

geçmiş olsun...

Toruk, ben sana ya da bir

Toruk, ben sana ya da bir başkasına bu tonda burada hiç hitabım olduğunu anımsamıyorum. İkili iletişimlerimizde olmuş olabilir. Ama burası ikili ilişkiler alanı değil. Söylediğin deyim şık durmuyor.

Sana bunu söyleten soru ise dün aklıma gelen bir soru değildir. AKP SP'den ayrıldığında beynime düştüğüm bir dip nottur. Felsefe soru sorar, bilim arar. Bu sorunun yanıtını bulmak için ekonomist arkadaşların Türkiye'deki sermaye itifaklarına, ilişki ve çelişkilerine, para hareketlerine bakmaları yeterli olacaktır. Tabi dünyaya ve İran'a da...

AKP'nin gerçekten SP'den koparken Radikal islamdan da kopmuş olması, tarihsel olarak onların sistem içine dahil olmaları demektir ki, bu durumda şeriat falan beklenemez bu oluşumdan. Ancak onların tarihi süreçlerine, bu süreçlerde kullandıkları taktik yöntemlere bakıldığı zaman sorduğum sorunun araştırılması da gerekir...
Ben şahsi olarak bir korku içerisinde değilim. Üç kez idama mahkum edilmiş ve ölümle yüzleşmiş, ve bu dünyadaki yaşamı adeta ikinci yaşamıymış gibi, sanki fazladan yaşıyormuş gibiyim. Çocuklarım için de korkum yok. Ama bu ülke için korku duyuyorum. haytta kalmak için gerekirse çember sakal bırakıp, cüppe giyecek olanların bu korkuyu anlaması olası olamaz...

Her ne olursa olsun, gelişim sivil faşist bir diktatörlüğe doğru gidiyor. Geleceğe ilişkin düşünceler sunmak, olmamış olayları olmuş gibi düşünmek herkesin yeteneği olamaz. Önderlik önceden görmektir. Kimisi bir gün sonrasını görür, kimisi yıl, kimisi on yıl...

İktidar seçimlere değin olan süreçte, topluma bazı "şekerlemeler" sunacaktır. Seçimlerden sonra ise asıl sogun ve talan girişimleri başlayacaktır. Sonraki süreçte yükselecek olan toplumsal direnişi ve başkaldırıyı ezebilmek için de gerekli yasal düzenlemelerini yapacaki "iktidarını" pekiştirecektir... Hatta seçimlere değin olan sürede bu hükümet 1980 cunta üyelerini de bir yolunu bulup yargılayabilir. Onları hapse atabilir. Aramızdan bir takım embesiller de "İşte bak darbeleri yargılıyoruz" diye şişinebilirler. Oysa;
Tam burada bir anekdotumu aktarmalıyım:
Bir gün içerde
Genciz o zaman
Ahmet Arif'in deyimiyle; "namlu gibi, barışa bayrama hasret"
İşkencecileri bir gün yakalarsak nasıl cezalar vereceğimizi konuşuyorduk. İçimizdeki öfke ile bizler de türlü işkence modelleri geliştiriy...orduk düşsel konuşmalarımızda. Biraz daha aklı selim bir arkadaşımız dediki;
- Arkadaşlar işkencecileri cezalandırmak demek, onları var eden koşulları ortadan kaldıracak örgütlenmeyi yeniden gerçekleştirebilmek demektir...

Evet, 12 Eylül 1980 darbesi "24 Ocak 1980 Ekonomik Kararlarını" uygulamak için gelmişti...
12 Eylülü yargılamak demek Kenan Evren'i yargılamak demek de değildir.
12 Eylülü yargılamak demek, 24 Ocak Kararlarıyla başlayan (aslında çok daha önce tabii...) ekonomik yıkımı ter yüz edebilecek bir sınıf hareketini örgütlemektir.

Anımsarsan bir zamanlar senin"başbuğunu" da şöyle cıyyaklatmışlardı: "Fikrimiz iktidarda kendimiz hapisteyiz"...

12 Eylül 1980'e dayanak yapılan 1980 öncesi terörün aktörlerinden biri MHP idi. Sermaye MHP hareketini, sınıfsal hareketinin ve sosyalistlerin önüne sürmüş ve bizleri çatıştırmıştı. Sonra da işi bitince çöpe atmışlardı.

"Kullan kullan at" Amerkan pragmatizminin bu anlayışı gereği, sermaye 1980 cuntacılarını şimdi hapse atabilir, ceazalandırabilir. ( Her nekadar, anayasanın 38. maddesi ve TCK'nın 7. maddesi buna engel ise de) Ancak bu 12 Eylül 1980 ile ya da darbecilerle hesaplaşmak değildir. 1980 darbesinin asıl amacı terör değil, 24 Ocak 1980 kararlarını uygulamay koymak ve o ana değin yükselmiş olan sınıf savaşımını bastırmak içindi. (100.000 işçi grevde idi ve 80.000 işçinin de ertelenmiş grevi vardı...) Görevinide gayet güzel yaptı...

Şimdi darbelerle hesaplaşma demek, 24 ocak kararlarıyla başlayan, Özal ve tansu Çiller ile devam eden, en sonuda "biraz da bize" diyen AKP'nin soygun ve talan düzenini teryüz etmek demektir! SOYGUNU VE TALANI DURDURMAK DEMEKTİR!...

Çok iddialı görebilirsiniz belki ama şunu söyleyebilirim: 12 Eylül 1980'de türlü işkencelerden geçerek, savunma hakkı gaspedilmiş, üç kez idama mahkum olmuş, 11 yıl hücre ve hapis yatmış birisi olarak, bugün ben iktidarın başında olsam, Kenan Evren2i bağışlayabilirim ama onları bu eyleme süren sermaye temsilclerini diri diri ellerimle boğabilirim!
Darbelerle hesaplaşma söyleminin bir aldatmaca ve demogoji olduğunu görmek gerekir....

Şimdi bakın bakalım;
24 Ocak kararlarıyla başlayan soygun devam ediyor mu etmiyor mu?
Her gelen hükümet 12 Eylül mentalitesini sürdürdü mü sürdürmedi mi?
AKP diğer hükümetlerden daha fazla soydu mu soymadı mı?
Daha da fazla soyacak mı soymayacak mı?
İcraatları halktan yana mı sermayeden yana mı?

Peki kendilerine karşı yükselen toplumsal muhalefeti nasıl bastıracaklar?
DİKTATÖRLÜKLE!
Gelen sivil faşist bir dikatatörlüktür. Bunu herkesin görmesi gerekir.
Sinirliyim farkındayım ama şuurumu yitirmiş değilim... Rahatım. İçinde bulunduğum heyacan bir satranç turnuvasunda maça başlarken duyduğum heyacandan ibaretttir!...

Not: OikOs ve Aram, birbirinizi yanlış anladığınızı ve gereksiz gerdiğinizi düşünüyorum. Dilerim bu gerilimden nur topu gibi bir dostluk doğar:)...

yazdığının gerisini bile

yazdığının gerisini bile okumadım.

önce ekonomik girizgah ile sınıfsal analizin farkını bildiğini, ekonomik girizgah diye çay kahve modunda öylesine yazıp yazmadığından emin olayım, öyle okurum gerisini...

Bunu sen yazmadın mı?

Ne hakla ?

Hangi aşağılık kompleksiyle ?

Sen önce bunun cevabını ver sonra tekrar haddini bil...

GÜCÜM BURAYA KADAR BAĞIŞLAYIN...

Şok şok…

12 Eylül referandumu MHP’yi parçaladı. Bu sütunlarda yazdığım Zehirli Balık yazımda derinliğine belirtmiştim, cemaat dokunduğu her şeyi zehirleyip dağıtıyor, diye. Ağar’ın partisi, Milli Görüş, Büyük Birlik ve nihayet MHP cemaatin ölümcül dokunuşuyla darmadağın oldu. MHP Devlet Bahçeli’nin büyük çabalarına karşın varlık sebebi-her şeyi olan Orta Anadolu’da hüsrana uğradı. Sadece Ankara’nın son belediye seçimlerini düşünün, Mansur Yavaş ve CHP’nin oyları AKP’yi kıl payı ikiye katlıyordu. MHP tam bir parçalanma yaşıyor. MHP 12 Eylül öncesi dinamizmini anti-komünizmden alıyordu ve MHP saflarını oluşturan köylü kitlelerle şehirli kitlelerin ayrışması hiç hissedilmiyordu. Şimdi MHP’li kitlelerinin hiç affedemeyeceği AKP’nin Habur ve Suriye sınırının satılması olayına rağmen oylarının nerdeyse yarıdan çoğunu kaybetmesi, Türkiye’ye yepyeni ve beklenmedik bir şok yaşatıyor. Bu inanılmaz şok’un boyutlarını ilk görmek isteyen ise Devlet Bahçeli’dir, anında erken seçim çağrısında bulunup, gerçek hasarın boyutlarını öğrenmek zorunda kalmıştır. 1960’lı yılların sonundan beri Orta Anadolu’da esip gürleyen MHP tam anlamıyla bir felaket yaşıyor.. Devlet Bahçeli’nin cemaate karşı tavrı çok iyi bilinmesine rağmen, cemaate karşı tavrını çok yaygın ve kitlesel olarak meydan meydan dillendirmemesi bugün feci bir hüsranla sonuçlandı. Oysa Devlet Bahçeli’yle MHP Türkeş’in dahi rüyasında göremediği oy oranlarına kavuşmuş ve yine Devlet Bahçeli’yle MHP hem şiddetle mesafe koyup hem mafyatik kabadayı çapulcu denilen kitlelerle bağını kopartıp tam bir şehir partisi olmuştu. Sonunda Türkiye’deki her şehirli partinin acı sonunu paylaştı, MHP de köylüleri şehirlilerinden fazla Orta Anadolu’nun partisiydi şimdi o da hem de başta Yozgat, Erzurum, vs., olmak üzere aforoz edildi ve yok olmak üzere..

Velhasıl seçim sonuçlarını en iyi tahmin eden anket şirketi yine o, bu, şu değil, rahmetli Aziz Nesin çıktı.

Seçimin mağlubu yine aynıdır ve Türkiye’nin sosyolojik gerçeğine ayak uyduramayan şehirli oylar, varoşlara ve köylülere karşı yine büyük bir hezimet yaşamıştır. AKP’nin oy aldığı aynı bölgeler elli yıldır sağ siyaseti besledi. Değişen bir şey yok, daha önce Menderes, Demirel, Özal, Mesut Yılmaz ve Tansu Çiller ve benzerleri, köylü, kurnaz, göz göre göre insan evladını utandıran yalan ve hırsızlıklarıyla seçimi nasıl kazanmışlarsa sağcı oylar yine aynı yoldan Türkiye’nin siyasetini belirlemeyi sürdürmüştür.

Bu seçimde değişen ise, büyük medyanın tümüyle bu köylü varoş gerçeğini kabullenip hayati bir can simidi gibi bu yalan ve hırsızlıkları hem örtbas etmiş hem de her sağcı siyasetçi gibi bu gerçeğe ayak uydurmayı tek çıkar özgürlük yolu olarak görmüş olmasıdır.

GÜNEŞ PENSİLVANYA’DAN DOĞDU DOĞACAK

Sizler, ey okuyucular, siz de yarın bir istikbaliniz olsun istiyorsanız, bu köylü, kurnaz, hırsız, yalancı düzenbaz gerçeği bugünden, henüz yirmili yaşlarda fark edip kendinizi bizim gibi fazla yormayın..

Daha dün devletin en mahrem en gizli dairelerinden sınav soruları çalındı ve onlarca yıldır aynı yoldan çalınıp savcılar ve polisler yetiştirilip devleti ele geçirme planları açığa çıkmıştı. Bu kadar açık hırsızlıklara rağmen, AKP yüzde 58 oy alıyorsa, yaşasın Hırsızlar, Yaşasın bu hırsızları bağrına basan örtbas eden medya diye, takdir etmekten başka ne yapabiliriz.

Ey ülkesi için üzülen genç çocuklar, alkışlayın hırsızları, alkışlayın hırsızlıkları kim yaptı diye hiç sormayan özgürlükçü medyanızı.. Bugünden tezi yok kararınızı verip saflarınızı değiştirin, hırsızlar cemaatçiler yandaşlar Türkiye’yi ele geçirdi, sadece TRT’nin on-onbeş kanalı var, birinde olsun iş bulabilirsiniz, yolunuz Engin Ardıçlar’ın Yeni Şafaklar’ın Milli Görüşçüler’in Mehmet Ali Birandlar’ın Mehmet Barlaslar’ın Vakitçiler’in yolu olsun.. Şaklabanlık yalakalık rehberiniz olsun.

Yürüyün hırsızlar kim tutar sizi..Bu kadar aleni, fesupanallah dedirten yalanlara rağmen büyük kitleler yine size oy veriyorsa, bu ülkede hiç aç kalmazsınız, talihiniz sonsuza kadar açık olsun.

Genç adam, gördünüz işte elli yılın sağ iktidarlarının hazırladığı acı gerçeği, siz siz olun bu hayal kırıklığını bir daha yaşamayın. Gördünüz işte dağ başını hırsızlar almış, güneş ise Pensilvanya’dan doğdu doğacak. .Bugünden tezi yok, maaşlarınız düzgün öngörüleriniz hep sağlam ve siz ziftlenirken halkımız hep yanınızda sırtınızı gururla sıvazlayacak, bu acayip tabiat gerçeğine karşı fazla direnemezsiniz, fareler dokuz dokuz aslanlar tek tek çoğalır, insanlık ülküsü demokrasiye teslim olun, siz de bugünden tezi yok Okyanus Ötesi’ne selam durun.

HAYIRLI OLSUN

Velhasıl bize de takdir etmek düşer, sınav sorularını çalan derin devletin sahipleri kendilerini daha derin kılmak için bu çalınmış sınav sonuçlarıyla on yıllarca polisler savcılar yetiştirdiler ve hepsinin gayretiyle işte adaletine özgürlüklerine ve ahlak’ına hayran olduğumuz müthiş bir iktidar yola çıktı, insanlığa hayırlı olsun..

Referandum sonuçları Pensilvanya’ya hayırlı olsun, Amerika’ya hayırlı olsun, AB sözcülerine hayırlı olsun, yandaş medyaya ve bilumum köşe yazarlarına hayırlı olsun, büyük medyanın Turgay Ciner’ine hayırlı olsun, NTV’nin sahibi Ferit Şahenk’e hayırlı olsun, maden ruhsatlarına eline geçirenlere hayırlı olsun, derelere hidroelektrik santralı için yola çıkanlara hayırlı olsun, eski kaşarlanmış solculara eski köfte ülkücülere hayırlı olsun, buğdayın ithal edildiği ülkede Konya’da yüzde seksen oy verenlere hayırlı olsun, et ithal edildiği bugünlerde Afyon ve Kütahya’dan yüzde yetmiş oy verenlere hayırlı olsun, devleti ele geçirmek için soruları çalıp kendi polis ve savcılarını yetiştirenlere ve göz yuman medyaya hayırlı olsun, kalan yaşamını Kanada’da sürdüren haham Tuncay Güney’e hayırlı olsun..

SKY’dan beni kovanlara da hayırlı olsun, sonra çalıştığım Avrasya TV’yi Digitürk’ten kovup yerine Melih Gökçek’in kanalını koyanlara hayırlı olsun. Yediğimiz ambargo ve sansürler yetmiyormuş gibi adımıza yazımıza programlarımıza Cumhuriyet Gazetesi’nde, Halk TV’de dahi ambargo koyanlara da hayırlı olsun.

Altmış yılın sağ iktidarları Menderesler’e Demireller’e Çiller’e Mesut Yılmazlar’a, hepsine kucak dolusu teşekkürler, işte büyüttüğünüz Türkiye, öpüp koklayın, tıka basa yiyin tıksırın doya doya..

Bana da yuh olsun, Silivri’de hala niye tutuklandığını bilmeyenlere de yuh olsun.

AYRANIMIZ BU, YARISI SU

Yalnız bir tek sana yazıklar olsun Mustafa Kemal Atatürk, yurdumuzu esaretten kurtardın ama ağadan şeyhden kölelikten kurtaramadığın için, kabrinin kutsallığına sığınıp elli yıl sağ iktidarlarla koyun koyuna siyasetçilik yapıp yan gelip yatanların elinde Cumhuriyet oyuncak olduğu için..

Ne bekliyordunuz, paçasını ruhunu cemaate kaptırmış milliyetçi muhafazakar oylar mı umuyordunuz. Devrimci olacak gücü kendinde bulamayanlar sadece köpeklerdir, köpeklerin yalnız kapıları ve sahipleri değişir. Daha dün bir umuttur belki deyip uçmayı bekliyordunuz, bugün mutlak zafer alkışları içinde başbakan ilk konuşmasında Pensilvanya’ya şükranlar gönderip nihayet karanlıklardan aydınlığa çıkacağımız müjdesini veriyor.

Bu toprağın ve Cumhuriyet’in çocukları, yenilgi bizim için sürpriz yeni ve hiç de ilk değil, altmış yıldır alışığız, boy diyenler soy diyenler mezhep diyenler cemaat diyenler, hırsızlar, yalancılar altmış yıldır kazanıyor, ayranımız bu, yarısı su, işinize gelirse..

Artık önünüz açıldı, buyurun Haburlar’a kaldığınız yerden devam edin, artık yandaş medyanızın maaşlarını ikramiyelerle referandum primleriyle ödüllendirin. Artık kime satarsanız satın, artık tıksırıncaya aksırıncaya kadar sabahlara kadar halkın oylarıyla gönül rahatlığı içinde yiyin efendiler, sizi artık kim tutar. Kızılırmaklar’ı Fıratlar’ı ne kalmışsa sekiz yılda yarından tezi yok parçalayın bölüşün üleştirin. Halkın oyunu aldınız mı aldınız, Allah şahit yalnız ve yalnız siz haklısınız. Camii kapılarında sizi alkışlayan Müslümanlara hayırlı olsun, milli görüşçülere hayırlı olsun, artık tek vücut oldunuz, artık tek beden büyük devasa bir halk gücü oldunuz, yürüyün AKP’liler, ilk hedefiniz Akdeniz, bir sahiller mi kalmış, Toros’un dağlarında birkaç köy, Tunceli’de birkaç Alevi mi kalmış, alın ıspanaklarınızı makarnalarınızı hücum AKP’liler, ilk hedefiniz Pensilvanya..

Tuz şeker suda ne kadar kalır, eridik bittik işte, kaç tane dava açtılar hiçbiri bizden diyeceğimiz gazete ve sitelerde dahi haber olmadı, kaç yerden kovulduk, bizden diyeceğimiz yerlerin hepsi dahi karanlıkta boğulmamızı sadece seyrettiler.. Ne bitmez iftiralara suçlamalara maruz kaldık çoluk çocuk dahi bu iftiraları utanmaksızın alayla çoğaltıp şahsımıza hücuma geçtiler.. Geçen bu sekiz yılda en çok yazı yazan en çok konuşan ve en çok dava açılan ve tek bir avukat dahi bulamayan bir yazar olarak, içerden diyebileceğimiz ne kalleşlikler gördük, ne yapalım deyip sustuk.. Şimdi ambargo koyanlar iftira atanlar açık farkla kazandı, yolunuz açık olsun..

Birkaç yalan daha ha gayret, birkaç fırıldak daha, birkaç kömür yardımı daha, rötatifleriniz, milyar dolarlarınız, ihaleleriniz her şey ülkemizin menfaati için, adalet hukuk için, ha gayret az kaldı. Ülkemiz artık yarına kalmaz özgürlük ve hürriyetlere kavuşacak. Halk size oy verdi mi verdi, artık milyar dolarları utanarak gizleyerek değil aleni açık gün ortasında yemeniz için kapılar ardına kadar açıldı. Utanılacak gizlenecek dokunulmazlıklara sığınılacak hiçbir yasa kalmadı. Nasılsa hesap soracak hakim savcı hukuk kalmadı, artık size oy verenlerin “Ya Allah Bismilah Allahüekber” sloganlarıyla cami önlerinde topluca “euzubillah” der amin der yersiniz.

Size de yuh olsun, yandaş medyanın ekranlarına gidip güya horoz dövüşü yapan sahte kahramanlar, onurunuzla köşenizde bir başına oturmayı beceremediniz. Liberallere övgüler düzen ek’ler çıkartan, kuyruk yağından kakırdak gibi Cumhuriyet Gazetesi’nden ne bekliyordunuz, ne yaptığını kimsenin bilmediği Halk TV’de televizyonculuk oynayanlardan ne bekliyordunuz, ülkesinden habersiz, şahsi bencillik ve kaprislerinin adını ilerici solculuk koyanlardan ne bekliyordunuz? İktidarın bir tokadını yiyip korkudan ebediyen susup kaçanlardan ne bekliyordunuz, bertaraf oldunuz işte, paracuklarınıza ışıltı ekranlarınıza hanım spikerlerinize sabahlara kadar doymadığınız tartışmalarınıza, hayırlı olsun..

Ne bekliyordunuz, bu toprağın ekmeği sağcılara portakal dilimi şeftali gibi hep sulu yumuşacık iştahlı ve şehvetli, bize hep taş gibi kemik gibi hep sert oldu..

GÜCÜM BURAYA KADAR, BAĞIŞLAYIN

Şimdi dünden daha yalnız ama dünden daha güzelim.. Onların oy çuvalları var bizlerin her biri ayrı değer milyonlarca tek tek kendi örgüt gücü var. Onların gücü çöl tozu gibi tozu dumana katan medya örtbasları, yalanlar, iftiralar, bizlerin gücü ise doğru dürüst cesurca söylenmiş tek tek kelimeler, her biri üzüm tadında.

Şimdi başlıyor dünyada var olma heyecanı, insanlıktan süzdüğüm tek bilgi, düşünen hiç kimse ağalara şeyhlere siyasilere kolay av olmadı..

Çekeceğimiz daha çok acılar var, daha çok yanıp kavrulacağız, meyve şekerinin tadından kim usanmış, kim usanmış güzelden.

Şimdi başlıyor ülke cumhuriyet bağımsızlık aşkınızı bu en karamsar günden başlayarak ebediyen sınamaya..

Ben de bilmiyorum kardeşlerim gözlerini aşka aşkla kapatanların, gözlerini iftira ve yalanlara kapatanlarla savaşı nasıl ne şekilde sonuçlanır, vallahi bilmem..

55 yaşındayım dayanamazsam da artık sabredeceğim, bu maçı daha ne çok maçı kaybettik kaybederiz, ama Sadi’nin lafıdır, kimse sevgilime çirkin diyemez, sırtımdan bıçaklar yesem de…

Bir de özel notum var, referandumdan birkaç gün önce söylemiştim, artık yazacak konuşacak maddi gücüm imkanım kalmadı, ambargolara ve bedava yazıp çizmelere ve bitmeyen mahkemelere karşı bugüne önceden yazdığım 25 kitaptan birkaç lirayla gıdı gıdına geldik, kararım şu, gelecek seçimlerden bir iki ay önce yine yazıp konuşma imkanım olursa çıkar görevimi yaparım, içinizde en çok konuşan en çok yazı yazan kardeşinizim, gücüm buraya kadar.. Bağışlayın.. Belki arada bir Serdar Akinan’ın Mızıkacılar Sitesi’ne çıkar beş on dakika konuşuruz. Nazım’ın hiç bilinmeyen ama en güzel şiiridir, ‘rüyamda yari gördüm şöyle belden yukarı, bulutların ardından ay gibi gider, o gider ben giderim, hepsi bu kadar..’ Şimdi bırakmadan önce yazarlığı son satırına gelmişken yazarlığım, şiirimiz ne diyor yorumlamak istiyorum, son cümlem:, ‘rüyamızda bulutların ardından akan yarimizi görmüştük, hepsi buydu, hayat dünya her şey işte hepsi bu kadarcık..’

Nihat Genç
Odatv.com

Bu muydu had kriterin

Bu muydu had kriterin (..........)?

kamyonlardaki istihap haddi; bu daha sağlıklı kriterler sunuyor be oikos...
Yolun istiklale düşerse gel çay içelim. Burayı faza meşgul etmeyelim.

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır. (Üyelik için, Davetiye maili almak isterseniz mail adresinizi ekleyin)
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd><img><hr><u><blockquote><sup><sub>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.
  • Kolay link ekleyebilirsiniz. Örnek site içi arama linki için [s: aranacak kelime]

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
Spamları engellemek için denetlenmektedir. Lütfen soruyu yanıtlayınız.
İçeriği paylaş