madde / ide / bilim / felsefe
Aristotales ve Platon.. Eski Yunan'ın bu iki dehasını her zaman, her daim ve hemen herkesin övgü ve ilgisine mazhar kılan şey ne olmuştur derseniz eğer, o bu forum konusunu biraz aşar elbet.
Lakin gerçek biraz da böyledir.. Örneğin klisenin vazgeçilmezleri arasında bulunan Aristotales için Lenin de "materyalizmin kıyısına kadar gelmiştir" der. Ve Platon için bu kadar cömert olmasa bile, bütün felsefe tarihinin aslında o'nun yazdıkları üzerine tutulmuş notlardan ibaret olduğu benzeri bir komplimana yine de karşı çıkmazdı sanırım.
Aslında eski Yunan'ı anlamak biraz zordur..Çünkü birbiri ardına gelip geçmiş pek çok düşünür ve dahi, muhtemelen pek azımızın dikkatini çekmiş bulunan ve ilk bakışta çok da kolay farkedilmeyen bir bahçe içinde dolanırlar. Kısaca özetlemek gerekirse; tanrıların kabul edilip dinin reddedildiği bir bahçe diyelim.. Örneğin belki ilginç gelebilir ama, Hitler'in III. Reich'ı için düşlediği de buna benzer bişeydi aslında. Sadık SS'lerini mitolojik bazı kahramanlar eşliğinde resmettirdiği pek çok sanat eserinden tutun da, pagan görselliği ve bu görselliğin kendine özgü meydan okuyuşu ve estetiği ile şekillendirilmiş sayısız sivil/askeri tören ve şenlik, ve daha çok üst düzey nazilere ait farklı ve yine kendine özgü ilave ritüelleriyle faaliyet gösterecek olan özel kliselere kadar daha pek çok şey.. Ama şimdilik çok da ileri gitmeyelim.
Tekrar Aristotales ve Platon'a dönecek olursak, bu iki dehanın tarih boyunca ve nerdeyse kesintisiz bir şekilde devam eden yolculuklarını izlemek hemen her daim mümkün.. Örneğin İsa'nın ardından gelişip yayılmaya başlayan hristiyanlık, takip eden bir kaç yüzyıl içinde hem Aristotales'i hem de Platon'u çoktan hristiyanlaştırmıştı bile.. Ve Augutinus ile olgunlaşmaya başlayıp Aquina'lı Thomas'a kadar uzanan bu dönem öyle bir noktaya erişmişti ki, örneğin klise deyimiyle bir konu hakkında derin bir araştırma yapmak demek "Aristotales ve Platon o konuda ne demiş ona bakmak " demekti.. Daha derin bir araştırma ise bu ikisi hakkında yazılmış bir kitabı okumak (örn. Augustinus ve Aq. Thomas) olabilirdi ancak.. Bu iki filozofun etkisi o kadar büyüktü ki, nerdeyse bin yıldan fazla bir süre boyunca yerler ve gökler bile onların anlatılarıyla bilindi ve hiç şüphe edilmedi, dahası tüm bu anlatılar kutsal kitap tasvirleriyle özdeşleştirildi. Yani deyim yerindeyse, hazırı vardı herşeyin..Astronomi mi mesela, Platonun kusursuz küreleri ve o son kürenin üzerinde asılı duran yıldızlar yeterliydi..Zaten daha da ötesi yoktu ve orası evrenin son noktasıydı. Fizik derseniz, Aristotales'in söylemiyle yer cisimleri ölümlü ve kusurlu, gök cisimleri ise ölümsüz ve kusursuzdu. Keza mantık, ki çok uzunca bir dönem boyunca tanrının akıl yoluyla kavranabileceği ve inancın da akıl yardımıyla ispatlanabileceği savunuldu ve bunun matematik/mantık yolları zorlandı. (Tabi klise daha sonra bundan vazgeçti, daha doğrusu bu işin akılla olmayacağını kabul etti. Yanılmıyorsam 19. yüzyıl sonunda yürürlüğe giren klise kanunuyla Thomas Aquinus aziz ilan edildi ve onun fikirleri de katolik klisesinin resmi görüşü olarak kabul edildi.)
Öte yandan müslümanlar için de durum pek farklı değildi. Onlar da bu iki filozofla yakından ilgilendiler ve hatta hristiyanlara göre çok daha derinlemesine irdelediler, örneğin Aristotales'in sadece mantığı ile yetinmediler. Lakin okuduklarını da bir çırpıda ve nerdeyse bin yıllık bir suskunlukla unuttular. Yeni yetme bazı islami düşünürlerin vahy ile aklı uzlaştırma ve inancı akıl yoluyla ispatlama çabaları ise, tarih boyu hem matematik hem de mantık şablonları eşliğinde ve bütün ihtiyat birlikleri sevkedilerek verilmiş, ancak yine de kaybedilmiş bir büyük taktik/felsefi savaşın varlığından habersizce devam ediyor oluşu bakımından tuhaf ve trajikomik bir olgudur aslında. Yani işi felsefeye vurursak eğer, cami hala gerisindedir klisenin.
Bugün gelinen noktada Aristotales de Platon da hala yaşıyor. Kaderleri derseniz eğer, Aristotales'inki biraz da Kant'ınkine benzer. Çünkü bünyesinde hem materyalist hem de idealist ögeler barındırır, hatta biraz da kararsızdır, ve onun için; hani deyim yerindeyse isteyen istediğini seçip alır. Zaten sahip olduğu dualist ve karasız yapıdır ki, hem klise tarafından hristiyanlaştırılmasına, hem de Lenin'in iltifatıyla tanışmasına yol açmıştır.
Buna karşın Platon idealist felsefenin özünü teşkil etmesi bakımından hala saftır. O'nun varlığı açıklamak için kullandığı kavram "ide"dir ve bu ideler bildiğimiz nesnelerin maddi ve izafi olmayan asıl formları olarak, ebedi, göksel, ötesiz, doğumsuz, ölümsüz, zaman ve kayıt dışıdırlar. Zaten sahip olduğu teorinin asıl adı da; "nesnelerin maddi olmayan formlarının varlığı" teorisidir. Asıl ve mutlak varlığı bu şekilde "ide" ile özdeşleştiren Platon, ide'nin karşısına da "varlık-olmayan"ı koyar ki, bunu da madde ve mekan ile özdeşleştirir. Hissedilebilir dünyayı ide ile maddenin bir ara ürünü, daha doğrusu durumu olarak tanımlar. İdelerin aksine dünya objeleri sınırlı, izafi, zamana ve mekana bağımlıdır. Bilgi teorisi de buna uyum gösterir, örneğin Platon'a göre öğrenilen herşey aslında bir anımsayıştır. Ve böylece özünü idea'da, güvencesini ise sonsuzlukta bulur.
Belki daha sonra yine Platon üzerinden devam eder ve hiperküp ve boyutlar meselesini de aynı eksende irdeleyebiliriz.
Şimdilik herkese iyi geceler.
Yazıcı-dostu sürüm
Arkadaşına gönder- 3056 defa okundu

Sibel Atasoy

Bütün bazen birdir bazen
Bütün bazen birdir bazen çoktur, anlaşmazlık altında kendi kendinin düşmanıdır.
diyalektik
aristo ve platonun mantıgıyla;diyalektik mantık arasındaki farklılıklar nedir?
evrim ve değişim varmıdır?türler birbirine dönüşürmü?
evren sabitmidir?
sayın gamaro
yukarıdaki sorulara;cevap verirsen sevinirim...aristo ve platonun duruşu açısından...
birde şunu ekleyebilirsin;varlık va mahiyet bu düşünürlerde...
veririm ali k, sadece vakit
veririm ali k, sadece vakit sorunu had safhada bu aralar, biraz sabır.
fazla kendini üzmeden
kısa cevaplar verebilirsin;
şöyle;
mahiyet asıldır,varlıgın neliğini bilemeyiz..
aristo ve platon;türlerin birbirine dönüşümünü ve modern diyalektik bakışı,içinde barındırmaz gibi..
saygılar...
platonda ideye değinmişsiniz...
bu anlayış sonraki dönemlerde;yeni platonculuk ve hegelciliğe;kısmende islam tasavvufuna sirayet etmişmidir?
bu ide anlayışı ile;islam düşüncesinde özellikle şii imamet düşüncesinde ortaya çıkan;tanrısal insan ali yada hallac arasında korelasyon kurulabilirmi?
yani ide dediğimiz;ayrıcalıklı tanrısal zihin halimidir yoksa bütünlükçü logos halimidir?
Sayın ali k, yine gitmiş
Sayın ali k, yine gitmiş gelmiş bişeyler eklemişsiniz, elbetteki sizin tasarrufunuzdur ama böyle olunca ortam dağınıklaşıyor. Mesajlarınızı her okuyuşumda iletiye konu olan hacmin doğal olmayan yollardan bir süper şişmeye uğradığı hissine kapılıyorum.
Sorularınız öyle bir noktaya geliyor ki, Platon ve Aristotales'ten önce diyalektik ve metafizik gibi kavramların tarihselliğine bakmayı gerektiriyor. Çünkü diyalektik ve metafiziğin o dönemdeki (antik yunan) anlamları ve kullanımlarıyla modern zamanlardaki anlamları arasındaki farklılıkları tanımlayıp bunları birbirlerinden ayrıştırmadan yol almaya çalışmak sadece kafa karışıklığına yol açar.
Bugün kullandığımız haliyle diyalektik kavramı, aslında diyalektik teriminin ilk anlamının yeniden gözden geçirilmesi ve hatta bir yana atılmasıyla ortaya çıkmıştır. Antik çağdaki pek çok filozof (örn. Heraklitos, Pythagorasçılar ve miletli başka filozoflar) varolan herşeyin değişirliğini önemle belirtiyor, ve her özelliğin kendi karşıtına dönüştüğünü postullaştırıp dünyayı da bir süreç olarak ele alıyorlardı. Böyle söylüyorlardı söylemelerine ama, beraberinde şu ayrıntıyı da belirtmek gerekiyor ki; diyalektik terimi o çağlarda henüz kullanılmıyordu.
Diyalektik terimi (dialektike techne = diyalektik sanatı) aslında kök anlamıyla münazara ve tartışma sanatı olarak Elealı'larla (Elea'lı Zenon) birlikte ortaya çıkmıştır ve kelime anlamına uygun olarak soru ve cevaplar yoluyla münazaralar yapma, ve beraberinde kavramları sınıflandırma, eşyayı genel/özel türlere ayırma gibi süreçlerin işletildiği bir sanat olarak kabul edilmişti. Eğer Aristotales'ten bahsedeceksek şunu açıkça söyleyebiliriz ki, onun diyalektikten anladığı şey Heraklitos'un henüz adı konmamış olan diyalektiği değil, bilakis Elea'lı Zenon'un hareket ve çeşitlilik kavramlarının çelişik yanlarını tahlil etme (soru-cevap-münazara) ve sınıflandırma/ türlere ayırma girişimlerinden ibaretti. Zaten işin ironik kısmı da burası, çünkü Zenon'un diyalektik başlığı altında yürüttüğü bu girişimler aslında maddenin değişebilirliğini reddeden ve hareketin imkansızlığını ispatlamaya yönelik çalışmalardı ve bugünkü anlamıyla diyalektik olmaktan öte, bilakis diyalektiğin karşıtıydı. (Aristotales'in hayvanlar ve bitkilerle ilgili olarak yaptığı geniş sınıflandırmalar, hiyerarşik gruplandırmalar vs. yine aynı diyalektiğin bir parçası olarak değerlendirilebilir) Yine de o kendi farkını yarattı ve kesinlik taşıyan bilgi ile "zan" sahasında kalan ihtimali birbirinden ayrı tuttu (yani o dönemin diyalektik anlayışıyla ispat ve analiz bilgisini birbirinden ayırdı) ve kendi felsefesinin diğer dualist yanlarıyla birlikte materyalizmle idealizm arasında gidip geldi. (bu gidip geldi lafı aslında hiç de hoşuma gitmiyor benim ya, neyse..) Örneğin bütün evreni maddeden forma ve formdan maddeye zincirleme bir geçiş olarak görüyor, ancak burada maddeyi pasif bir ilke olarak düşünüp bütün faaliyeti hareketin gelişini ve yönelimini içine alan forma atfediyordu. (Form ile kasıt varlığın cevheridir ve bu cevher maddede bir imkanlılık olarak bulunan şeyin realitesini ifade eder.)
Görüldüğü gibi, bütün çekiciliğine rağmen Aristotales hakkında kısaca birşeyler söylemek pek de mümkün değil ali k. Ama ille de birşeyler dememiz gerekiyorsa, onun "form/cevher" teorisinin Platon'un idealizmine oranla bir hayli "objektif", bir hayli "genel" , ve genel olduğu için de bir hayli "materyalist" olduğunu söylenebiliriz. Bu felsefenin materyalist içeriği sonraki dönemlerde feodal toplum felsefesi içerisinde ilerici fikirlerin gelişmesinde etkin olmuştur. Bununla birlikte idealist unsurlar da içerir ve bu unsurlar Lenin'in de söylediği gibi; "Aristotales teorilerini her türlü araştırmayı, şüphe gösterme ve sorma modlarını reddeden ölü bir iskolastizm derekesine indiren" ortaçağ klisesince fazlasıyla çeşitlendirilip kullanılmıştır.
Platon'a gelince.. devam ederim bir ara..
Platon ise
Platon ise Elealı'ların izinden giderek gerçek varlığı aynı kalan, değişmeyen birşey olarak tanımlamıştı. Ama tam da burada ciddi bir "ama" ilave ederek devam etmek gerekiyor, çünkü Platon bu kabulün beraberinde şu sonuçları da benimsiyordu;
-varlık çelişkiler ihtiva eder, tekil ve çoğuldur, ebedi ve geçicidir, değişmeyen ve değişendir, hareket ve sükunettir.
-çelişki varlığın zaruri şartıdır, ruhu iç düşünmeye sevkeder. (sofist ve parmenides diyalogları)
Diyalektik sanatı Platona göre işte böyle birşeydi. Gerçi onun tüm bunları aynı anda söyleyebilmesi biraz kafa karıştırıcı görünebilir, ancak Platon'un "nesnelerin maddi olmayan formları teorisinde" ele aldığı şekliyle madde ve mekan zaten bildiğiniz anlamda varlık değil, bilakis varlık'ın karşıtı ve varlık olmayan şeylerdir. Yani mutlak varlık (ide) değişmeyen ve aynı kalan iken, duyumlarla hissedilen ve varlık olmayan (veya gerçek varlığın karşıtı) şeklinde tanımlanan nesneler ise çelişkilidir. (Yani Platon aslında maddenin çelişkilerini farketmemiş/ reddetmiş filan değildir, ama yukarda da belirtildiği gibi tüm bu çelişkileri "ruhu iç düşünmeye ve kusursuz idelere sevkeden" birer ara durum sinyalleri olarak betimlemiştir.)
Bilgi teorisi de bununla uyumludur, "Bilgi algıdır, algının yargısıdır, insan herşeyin ölçüsüdür ve herşey akış halindedir." diye başlar, ama sonra tüm bunları ters yüz edercesine bir ilaveyle ve "..ancak bu durum algılanan gerçekler için doğru, gerçek bilgi açısından ise yanlıştır" şeklinde devam eder. Çünkü Platon'a göre varlık bilgisi ancak gerçekten var olan formların (idelerin) bilgisidir ve bu formlar maddi değildir.
Bu bakımdan asıl bilginin kaynağı ölümsüz ruhun ve ideler dünyasının hatırlanmasıdır. Her öğreniş aslında bir anımsayıştır, çünkü ölümsüz ruh ölümlü bedene henüz girmeden önce ideler dünyasında bulunmuş ve onu izlemiştir. Bu anımsayış olmadan hissedilir dünyanın nesne ve fenomenleri hakkında gerçek bir bilgi edinemeyiz, ancak bir takım ihtimali kanaatlere ulaşabiliriz. (Aristotales'i Platona göre fazlasıyla objektif, genel ve materyalist yapan şey de zaten Aristo'nun bilgi teorisi içinde bu ihtimali kanaatleri ispat ve analiz bilgisinden ayrı tutması olmuştur) Oysa Platon ide ile hissedilir dünya arasına matematiğin rasyonel bilgiye açık nesnelerini koyar ve bilme sürecini en yüce kavramlara varıncaya kadar genelleme yapa yapa yükseliş, ve sonrasında en genel kavramlardan gittikçe daha dar genelleme ve kavramlara doğru iniş şeklinde, iki yönlü ve iki yanlı bir süreç olarak tarif eder. Bu süreçte iniş yanlızca formları (ideleri) kapsar, tek tek şeyleri kapsamaz. (Şu son cümlede anlatılan şeyin islami versiyonu, eğer yanılmıyorsam"Takva" filminin sonunda şeyhin dergahta yaptığı konuşma içinde izlenebilir, gerçi orda birden fazla iniş-çıkış süreci var ama hepsi de Platoncudur.)
Özetlemek gerekirse, Platon felsefesi objektif idealizmin klasik şeklidir. Dini ve mitolojik fikirlere bağlılık Platon'un idealizminin tipik bir özelliğidir. Bu bağlılık daha sonra Antik toplumun krizi sırasında yeni-platonculuk geliştiği zaman daha da güçlenmiştir, çünkü yeni-platonculuk aşırı mistisizm ile kaynaşmıştır. Bu durum ortaçağ boyunca felsefe hristiyan ilahiyatı ve belli bir dönem islam ilahiyatı boyunduruğuna girdiğinde daha da keskin ve kesin bir hal almıştır. Özellikle Aquinalı Thomas'tan sonra objektif idealizmin ana kavramı kesin bir biçimde platon'un "maddi olmayan form" kavramı haline gelmiştir.
Aristo ve Platon bugün
Aristo ve Platon bugün kabul ettiğimiz anlamda evrimci olarak değerlendirilemezler. Empedokles ve Aneksimandros canlılık ve evrim hakkında daha iyi referanslar sunar.
Aslında bu yazı diyalektiğin tarihi gelişimi ekseninde de uzatılabilir. Heraklitos'tan Marks'a kadar pek çok düşünür, hatta yeni platonculuğun kurucusu sayılabilecek Plotinos (205-270) bile diyalektiğin gelişimine katkıda bulunmuşlardır.
Örneğin Plotinos'a göre dünya süreci kavranamaz ve ifade edilemez olan bir tanrısal varlıkla başlar. Bu tanrı bütün varlığın ebedi kaynağıdır ve evrensel akıl olarak ilk o vardır. Daha sonra platon'un dünya ruhu gelir, bunun ardından varlık-olmayan şeyler (yani yine platon'a göre madde ve tekil cisimler) belirir, daha da sonra tekil ruhlar gelir ve ölümlü bedene girerler. Bu döngü içersinde insan hayatının amacı tanrıya, yani bir-olan'a ulaşmaktır, bu ise bir yandan nefse hakimiyeti, öte yandansa bilme güçlerini kapsayan manevi ve mistik güçleri geliştirmekle mümkün olabilir.
Şimdi bu denli mistisizmin içinde ne diyalektiğiymiş denilebilir? Ama bu diyalektiktir. Çünkü mistik de olsa burda karşıtların birliği ilkesi vardır ve bu ilke dünyadaki uyumluluk ve güzellikle, kötülük ve çirkinliği belirleyen ilkedir. Daha önce bir başka formda da dile getirmiştim, konu diyalektik olunca genel olarak bir materyalizm vurgusu yapmaya meyilli oluyor insanlar. Oysa diyalektik olmayan bir materyalizm ile, materyalist olmayan bir diyalektik çok farklı biçimlerde tezahür edebilir ve zaten etmiştir de.
ide ve logos meselesine
ide ve logos meselesine gelince...
Logos'un kelime karşılığı eski yunancada söz, akıl, sohbet anlamlarına gelmekle birlikte, felsefedeki ilk kullanımı "evrensel kanun" veya "dünyanın temeli" benzeri anlamlarda olmuştur. Daha doğrusu Heraklitos herşeyin ebedi, evrensel ve asli olan logos'a göre cereyan ettiğini söylerken bunu kastediyordu. Lakin yakın zamanların idealist filozofları (örn. Hegel veya Windelband) Heraklitos'un logos'unu yanlış bir şekilde ve "evrensel akıl" olarak ele almışlardır.
Logos stoacılar tarafından pantesit bir "birlik" anlamında da kullanılmıştır ve bu haliyle maddi ve manevi dünyanın kanunlarını ifade eder. Daha sonra M.S 1. yüzyılda Philon (iskenderiye okuluna mensuptu) logos doktrinini Platoncu idelerin birliğinin ve tanrı ile dünya arasında aracı bir yaratıcı kuvvetin ifadesi olarak geliştirdi. Yeni-Paltoncuların ve son dönem hristiyan skolastiklerin de logos'u buna benzer bir biçimde yorumladıkları görülür. (Örn. Erigena)
Hegel logos'u kendi felsefesinde mutlak bir kavram olarak ifade etmişti. ( kendi diyalektiği ile kendi felsefesine ters düştüğü noktalardan birisi de budur) Marksist literatürde ise logos kavramı kullanılmaz.
soru: "platonda ideye değinmişsiniz...bu anlayış sonraki dönemlerde;yeni platonculuk ve hegelciliğe;kısmende islam tasavvufuna sirayet etmişmidir?"
cevap: Böyle bir soruyu neden ve nasıl sorduğunuzu anlayabildiğimi söyleyemeyeceğim ali k, neyse...
sayın gamaro
---bu kadar yorulduğunuz için teşekkür ederim...
platonda ideye değinmişsiniz...
bu anlayış sonraki dönemlerde;yeni platonculuk ve hegelciliğe;kısmende islam tasavvufuna sirayet etmişmidir?
bu ide anlayışı ile;islam düşüncesinde özellikle şii imamet düşüncesinde ortaya çıkan;tanrısal insan ali yada hallac arasında korelasyon kurulabilirmi?
yani ide dediğimiz;ayrıcalıklı tanrısal zihin halimidir yoksa bütünlükçü logos halimidir?----
soru buydu....
hegelist-marksist öğreti ve islam düşüncesiyle irtibatını kurmak için sormuştum...
ide konusunu...
lenin bu konuda yeterlimidir engin birikiminize sığınarak soruyorum...
ide
malumunuz platonda bilge-filozof yönetim anlayışı vardır..ve toplum hıyerarşik olarak düzenlenmiştir,ama genel adalet gözetilir...
şiada veya osmanlıda farklı biçimlerde ortaya çıkan adaletli-ilmi yönetim modeli arasında bir benzerlik vardır...
bu benzerlik hangi noktada eşitlenebilir...
sorum buydu...
şöyleki;idealizm,tanrının zihin bütünlüğünün,küçük tanrı olan insanda sirayetidir..
bu benzerliği islamın adem anlayışındada görmek mümkündür..
insana tanrısal bir ruh üflenmiştir...
ilginçtirki;önderlik ve ilmiyyün sınıfı konusunda,hatta nübüvvet ve tanrıyı kavramsal degilde,içeriğinde bulundurmakla,marksizme varana kadar bir benzerlik vardır...
hatta ali şeriati derki;ayette ,tabiat gibi bir fenomendir...
bu baglamda ;insanın orijinine ;ontoloji ve epistemolojiye inmek gerekir...
tüm bu benzerlikler;tam insan(peygamber)sistemine dogru sıçramayı içinde barındırıyor olamazlarmı?
en evrensel manada;batı dinamiklerinde ortaya çıkmış olan;hegelist-marksist öğreti bütünlüğündan ,peygamberi(tam insan prototipi)ögretisine geçilebilirmi?
yukarıda 2 soru hakkında cevabınızı çok merak ediyorum...
Ali K. Kendi tanrını
Ali K.
Kendi tanrını ararken çok yönlü düşünmediğin kanısındayım.
Kendi tanrını arıyorsun zira insanın doğasını kullanıyorsun, bu doğa Darwin'in en yalın şekilde açıkladığıdır: İnsan ve evren bir süreç içindedir.
Adalet ve ahlak anlayışı ise toplum düzeninden başka bir şey değildir. Ms.600 yıllarında semavi dinlerden hiç etkilenmemiş TÜRK kavimleri veya afrikanın ortasındaki zulu kabilesinde bir ahlak ve adalet anlayışı yok muydu? Elbette vardı ve kendi toplum düzenlerinin içerisinde gayet mutlu ve mesut yaşıyorlardı. Tüm bu adalet vasıfları için bir peygambere veya bir tanrıya ihtiyaç olmadığı apaçıkdır.
Ve bir doğrulama istiyorsan; örnek gösterdiğin iki düzen de yıkılmıştır. Hem de kendi iç dinamikleri tarafından...
Kendi tanrını arama sürecinde, Aristo'dan çok uzakta Nietzsche'nin yakınlarında dolaşırken gene kendi deyiminle "insan olurken" insanın en yalın özelliği şüphe'yi kullanmaktan bir an olsun vazgeçmiyorsun. Yoksa Aristo'nun düz mantık oyunları içinde sadece tek argümanla yetinir dururdun: Varım öyleyse tanrı vardır.
Felsefe bir adalet düzeni kurma görevini üstlenmez. Felsefeci adaletin kralın iki dudağı olduğunu bilir. Bugünlerde buna hukuk diyoruz.
Doğru ise sadece kendi doğrundur. Bir gerçek arzetmez.
evren ve insan süreci
evren ve insan bir süreç içindedir..
bu süreç kalıtımsal-genetik-gurup standartlarını hem içinde barındırır hem aşar..
insan benliğinin sınır ve keyfiyetide mühimdir..
ontolojik ve epistemolojik yorum gereklidir..
varlıgın rastlansıl olmayan ve insan bilincinin tesadüfi olmayan ikili yorumu gereklidir,sonsuza açılan bakışta diyebiliriz...
kalıtımal -genetik-gurup standartlarını aşması;
doğanın ve toplumun sorumluluğunu taşıdıgını gösterir..
insan tüm dünyayı,tarihsel süreci,nesnel durumu tanıyarak hareket eder...
tüm sorun aslında varlıgın neliğiyle ilgilidir...
insana düşen mahiyetten yola çıkarak ;ontolojiye varabilmektir...
ali k nın yazı şekli bana
ali k nın yazı şekli bana wittgenstein in tractatusunu hatırlatıyor nedense.
wittgenstein
Wittgenstein’ın felsefe alanında yaptığı devrim, bazılarına göre haddinden çok fazla önemsenmiş olabilir. Ancak dikkat edilirse, asırlar boyu felsefenin temelini oluşturan metafizik ve diğer felsefi görüşlerin temelinde bulunan “töz” fikrinin yerini “cümle” almıştır. Anlamın resim kuramına göre, bağıntı cümlesinde iki ismin birbiriyle olan ilişkisinin tespiti, gerçeklik ya da anlamlılık fikrini ortaya koyar. Örneğin “Tanrı-evren ilişkisi”ni ele alırsak, Tanrıya “a” ve evrene de “b” dediğimizde “aRb” ifadesine ulaşmış oluruz. Tanrının belirgin olmaması, kendisini dilde yani dünyada açığa vurmaması, bu ilişkinin doğruluğunun kanıtlanamaz olduğunu gösterir. Böyle bir sonuç, “aRb” gibi bir ifadenin oluşamayacağı anlamına da gelir. Tanrı-evren ilişkisinin kanıtlanamaması, “f(a,b)” gibi bir fonksiyonu da olumsuz kılar. Kanıtlanabilen bir şeyin resmi de çizilir. Çünkü Wittgenstein’a göre kanıt, aynı zamanda resimdir (Wittgenstein, 1956: III: 22). Bundan kasıt, kanıtın bir sentetik olguyu göstermesidir. Kanıt, yalnızca bir şeyin öyle olduğunu göstermekle kalmaz, aynı zamanda nasıl öyle olduğunu da gösterir. Bu bağlamda dil, yaşam, dünya, önerme, resim ve düşüncenin hep birbirlerini imledikleri görülmüş olmaktadır. Erken dönem Wittgenstein felsefesindeki gerçeklik anlayışı, önermelerin anlamlı olup olmadığıyla ilgilidir. Bir önermenin doğru ya da yanlış olmasına bakılmaksızın, anlamlı ya da anlamsız oluşuna göre gerçekliğinin olup olmadığına karar verilir. Daha sonra ise anlamlı olan önermenin doğruluğu savunulabilir. Önerme, gerçekliğin bir resmi olmakla doğru ya da yanlış olabilir (TLP: 4.06). Böylelikle felsefede söylenebilir olanın ortaya konulmasıyla, söylenemez olanın alanı da belirlenmiş olur. Başkaca söylersek, felsefenin ya da söylenebilir olanın alanı dilden başkası değildir. Tasarımları dilde açığa çıkan şeylere ilişkin söylemlerin konuşulması, onların olgusal gerçekliklerinin bulunduğunu gösterir. Dile gelmeyen, yani anlamsal içerik olarak boş olan sözde-önermelerin gerçekliklerinin bulunmadığını söylemek de bu anlamda doğrudur. Dile gelen ve içerik olarak olgusal olan şeylerin gerçeklikleri vardır; dilde söylem olarak bulunsa bile, olgu alanının dışında bulunan her türlü değer yargıları, kavramsal açıdan incelendiğinde boş yahut saçmadırlar. Wittgenstein, Tractatus’un son cümlesinde bunu şu şekilde özetler: “Üzerine konuşamadığımız şeyler hakkında susmamız gerek.” (TLP: 7). Çünkü değer yargıları, üzerine konuşulabilecek şeyler değildir ve bu konular hakkında susmak gerekir.
benim kanaatlerimle kıyaslamak için verdim...(...)Olguların mantıksal tasarımı,düşüncedir.
"Bir olgu bağlamının düşünebilir olması"şu demektir:Biz onun bir tasarımını kurabiliriz.
Doğru düşüncenin toplamı,dünyanın bir tasarımıdır.
Düşünce,düşündüğü olgu durumunun olanağını içerir.Düşünülebilir olan,olanaklıdır da.
mantıksal olan hiçbir şeyi düşünemeyiz,çünkü o zaman mantıksız düşünmemiz gerekirdi.(...)
bu bölüm bana daha uygun...
ayet de tabiat gibi bir
ayet de tabiat gibi bir fenomendir dersen ali k, emin ol marksizmin içinde bile allahı kitabı peygamberi bulur insan.
Kullandığımız dil
Kullandığımız dil iletişim için en gerekli unsurdur.
Bağlantısız argümanları yanyana kullanman anlamsızlığını arttırıyor.
Neyse...
İnsan AYMAZDIR.
Şöyle söyleyelim: Ola ki, Dindarız, ve kitabın her dediğini yapma gayretinde kendimizi müthiş sorumlu hissediyoruz. İşte bu insan modeli tımarhane için en uygun olandır. Toplumdan uzak şeytanla dost...
Aymazlık... İnsanı kendinden kurtarıyor.
Epistomoloji mi demiştin? Ha bir de ontoloji...
Yere düştüler kurtar..."iyi" kurşunlarla vur kendini...
Sevgili arkadaşım işin
Sevgili arkadaşım, işin temeli o kadar da karışık değil. Ama sen kendi işini kendin zorlaştırıyorsun, tarif edilmez bir dil ve kavram "dağınıklığı" içindesin.
İdealizm dediğin şey, en basit tarifiyle maddi olmayanın asli, maddi olanın ise tali olduğunun kabülüdür. Bununla birlikte objektif ve subjektif olarak iki ayrı idealizmden bahsedilebilir.
objektif idealizm: şahsi bir zihinden üstün bir zihni (veya ruhu) realitenin temeline koyar. Asli olan bu ruh veya zihindir (veya evrensel akıldır) ,madde ise tali ve türevseldir. Yukarda da bahsettiğimiz Platon felsefesi objektif idealizmin klasik şeklidir ve takip eden dönemlerde teoloji ile kaynaşmış ve din için felsefi bir temel vazifesi görmüştür. (Madde, dünya ve canlılığın sonlu bir zaman ve mekan içinde tali/türevsel unsurlar olarak tarif edilmesi ve tüm bunların tabiat üstü ve maddi olmayan bir akıl veya ruhla (tanrı iradesi) amaçlandırılması)
subjektif idealizm: bu akıma göre ise gerçeklik bireysel bilince dayanır. Nesnel dünyanın insanın bilme faaliyetinden ve bilme yollarından bağımsız bir şekilde kabul edilemeyeceğini öne süren subjektif idealistler, bilme sürecindeki subjektif yanları abartır veya mutlaklaştırırlar. Ancak bu tavır çok zorlanırsa ulaşılacak son nokta var olan tek şeyin yalnızca insanın kendisi ve kendi bilinci olduğunun ve nesnel dünya ile insanların ancak bireyin zihninde var olduğunun kabulüne kadar uzanacağından (solipsizm) çoğu subjektif idealist bundan uzak durmaya ve solipsizm tehlikesini gördükleri anda birey-üstü, tanrısal irade ve jenerik gibi kavramlar öne sürerek yeniden objektif idealist bir tavır almaya yönelirler. (Bu bakımdan objektif idealizm ile subjektif idealizm arasındaki fark mutlak değildir)
Objektif idealizm çağdaş felsefede yeni thomasçılık tarafından temsil edilir. "Felsefe ilahiyatın yetiştirmesidir" ilkesi yeni thomasçılığın temelidir. Buna karşın subjektif idealizmin meşhur temsilcisi ise Berkeley'dir. (Mach ve Fichte de küçük şerhlerle eklenebilir)
Özet: Objektif idealizm kavramların rolünü ve soyut muhakemeyi mutlaklaştırıp abartır. Subjektif idealizm ise duyum ve sezileri abartıp mutlaklaştırarak onları nesnel dünyanın karşısına koyar.
peki bunlar neden olur?: işte bu soru karşısında ide'ye platon'a, thomas'a ali şeriatiye veya ayetin fenomenvari tabiatına filan sapmadan yapılması gereken şey idealizmin epistemolojik kökenleri üzerine adam akıllı okumaktır. Kaynak mı istiyorsun; materyalizm ve ampriyokritisizm.
Canlı beşeri bilginin
Canlı beşeri bilginin tabiatı karmaşık ve tartışmalıdır.. bilgi sürecinde duyumların ve kavramların gerçeklikten kopması ve hayalin realiteyi aşma imkanı her zaman vardır..
(bu arada yeni farkettim, ben diyalektik üzerine yazdıktan sonra mesajınızdaki cümleyi değiştirmiş ve başına modern zamanların diyalektik anlayışı diye eklemişsiniz..neyse.)
insan paradigması
hayır,tüm konuları,bir insan paradigması parelelelinde ele alıyorum..tarihin bir evresi ilefarklı bir evresi dagınıklık olarak görülmesin...
konular sayfalarca uzunlukta oldugu için ,kısa deginiler yapmak zorunda kalıyoruz....
insan ,aymaz olabilirmi
o zaman tüm risalete ne gözle bakacağız,
bitirir bu bizi...
tedhiş ,en hafif insanlara mahsustur...
zaten ,benim sorguladıgım,varlık ve mahiyet,ontoloji ve epistemoloji..
gamaronun dediği gibi;marksizmin sorgulamalarıda,bu meyandadır..
bu marksist olmamızı gerektirmez...
matrix mi, subjektif
matrix mi, subjektif idealizm işte..harun yahya da diyor işte, beyni alın kesin ama aslında o da duyumdan ibarettir.. peki ya maddenin aslı nedir? elektriki impulslar mı? sinir lifi üzerinde beyne taşınan akımlar mı? e otopsi masasında doğradığın beynin kendisi de sonuçta bir aldanma mı? impuls içinde impuls, elektrik içinde elektrik, haaa, peki ya evrim? dinazor da beynimizin içinde ve orda hiç ışık yok aslında bak sen.. fosil kayıdı diye de bişey yok zaten, e şimdi kuran, incil, tevrat, ayet, hadis, peygamber? onlarda mı sadece beynimin içindeler ve ama beynin kendisi de yok.. oldu mu, olmadı, dön geri tabi idealizmin subjektifinden objektifine..objektif olmak her zaman iyidir zaten, boşuna dememiş büyükler. (matrix'in senaristleri de kendileri icat etmediler marfeus'la neo'nun repliklerini)
Tarihin sayfalarına
Tarihin sayfalarına baktığımda, varlığın ceşitliliği büyük bir sorun olarak algılanmış diye düşünüyorum. Sadece canlılar bile sayılamayacak kadar çoklar ve birbirlerinden çok farklı görünüyorlar, binlerce yıl boyunca bu farklılıklar çok kafa karıştırmış olmalı...Bana kalırsa düşünce insanları bu kadar farklılığı analoji yaparak birleştirmeye çalışmışlar ve en büyük analoji de tanrı olmuş. Halbuki çağımızda durum böyle değil, bütün canlıların aynı atomlardan oluşmuş DNA iskeleti farklılıklarla değil benzerliklerle dolu. Köpeklerin tarih sahnesine çıkışı onbin yıl öncesine dayanıyor, ama yapay seçilim gücü ve mutasyonların yarattığı köpek çeşitliliği bu kadar kısa süre içinde bile inanılmayacak bir zenginliğe kavuşmuş. Eskiden birbiriyle uzlaşması hayal edilemeyecek canlı çeşitliliği tanrı potasında birleştirilmeye çalışılmış, bugünse aynı amaç için matrix benzerliği kullanılıyor, komiğime gitti:)
Eskiden piskopos bir timsaha
Eskiden piskopos bir timsaha bakardı bir leyleğe, bunların birbiriyle hiç alakası yok diye düşünürdü. Ne kadar yanlış bir düşünce, ayrılık gayrılık eskidendi:)
Analoji.. Kaminendo tespit
Analoji..
Kaminendo, tespit on numara.
(son günlerde 10 numara demek moda:)
Yeni yorum gönder