İYİLİK ve KÖTÜLÜK SORUNU
İyi ve Kötünün Göreceliği
Ahlaki konulara dair içgörüler ve çeşitli ahlaki sorunların yanıtları derin öz keşif süreci bir şuur düzeyinden diğerlerine ilerledikçe ve daha önce farkında olmadığımız bilgiler açığa çıktıkça değişim gösterir. Bir dereceye kadar gündelik konulara dair ahlaki yargılarımız üst şuur durumlarından ilham almadan, basit bir bilgi kazanımıyla bile oldukça köklü bir değişime uğrayabilir. Başta yararlı gibi görünen şeyler felakete dönüşebilir. Söz konusu şeyin derin ve tam anlayışını kazandıkça bir zamanlar yararlı gibi görünen faaliyetin zararlı olduğunu görebiliriz.
Burada örnek olarak; II. Dünya Savaşı’ndan sonra keşfedilen DDT adlı böcek ilacını verebiliriz. Başlangıçta DDT böceklerle bulaşan hastalıklara karşı oldukça etkili bir ilaç olarak yüceltildi. Binlerce ton DDT sarılık ve sıtmayı önlemek amacıyla dünyanın çeşitli yerlerindeki bataklıklara boşaltıldı ve böceklerle taşınan diğer hastalıklarla savaşmak için de geniş çaplı kullanıldı. Sınırlı bir bakış açısından bu oldukça yararlı ve övgüye değer bir projeydi. DDT insanlık için öylesine olumlu bir katkı olarak görüldü kü, kaşifi Paul Müller’e 1948’de fizyoloji ve tıp alanında Nobel Ödülü’nü getirdi. Ancak bir zamanlar salgın hastalık uzmanlarının hayali olan şey ekolojik bir kabusa dönüştü.
Bakterilerin DDT’yi ayrıştıramadığı ve baştan beri imal edilen tüm DDT’lerin kalıcı olacağı keşfedildi. Ayrıca yağlara olan benzerliği nedeniyle plankton, iri ve ufak balıklar, kuşlar ve memeliler aracılığıyla besin döngüsüne girerek etkisini artırdı. Kuşlardaki etkisi; uygun yumurta kabuğu yapmalarını engelleyecek kadar arttı. DDT’nin bazı bölgelerdeki pelikan, karabatak, doğan, kartal ve şahinlerin yok olmasına neden olduğunu artık biliyoruz. Coğrafi yayılımında Kuzey Kutbuna kadar ulaştı ve penguenlerin yağ dokusunda saptandı. İnsan meme bezlerinde ve anne sütünde de bulundu. Her ne kadar yıllarca önce satıştan kalktıysa da kadınlardaki meme kanserine olan etkilerinden yeni bahsediliyor.
İyi ve kötünün göreceliği Jean-Paul Sartre’ın “Şeytan ve İyi Tanrı” adlı oyununda sanatsı bir anlatımla dile getirilmiştir. Kahramanımız Goetz dinmek bilmez hırsı nedeniyle birçok suç işleyen ve şeytani faaliyetlerde bulunan, kötü ve acımasız bir askeri liderdir. Ordusunun kuşattığı kasabada patlak veren salgın hastalığın dehşetini görünce ölüm korkusu sarar ve eğer yaşamını bağışlarsa davranışlarını değiştireceğine dair Tanrı’ya söz verir.
O anda bir rahip mucizevi bir şekilde ortaya çıkar ve gizli bir yeraltı geçidinden kaçmasına yardım eder. Goetz sözünü tutar ve iyiliğe adanmış bir yaşam sürmeye başlar. Ancak bu yeni yaşam tarzı daha önceki acımasız ve şeytani fetihlerinden çok daha fazla kötülüğe neden olur. Sevgi mesajının kötü davranışlara neden olabileceği ve haya edilemeyecek acılara yol açabileceği Hristiyanlık tarihinde görülmüştür. Oyun, Sartre’ın bu konu üzerindeki yorumudur.
Kültürden kültüre değişen ahlak kurallarındaki farklılıklar ahlak konusunu daha da karmaşıklaştırır. Bazı insan toplulukları insan bedenine saygı duyar ve yüceltir, hatta kutsal sayar. Bazıları ise et ve fizyolojik faaliyetlerle ilgili her şeyin baştan sona saptırıcı ve kötü olduğuna inanır. Bazı çıplaklığı doğal ve normal karşılarken, diğerleri kadınların yüzleri de dahil olmak üzere tüm bedenlerini örtmeleri gerektiğini savunur. Bazı kültürlerde zina ölümle cezalandırılırken, eski Eskimo geleneğine göre ev sahibi misafirperverliğini göstermek için evini ziyaret eden tüm erkeklere eşini sunar. Hem kadının hem de erkeğin çokeşli oluşu insanlığın kültür tarihinde kabul görmüş toplumsal olasılıklardır. Yeni Kaledonya’daki bir kabile; biri dişi biri erkek olması halinde, ana rahminde ensest ilişkide bulundukları gerekçesiyle ikiz kardeşleri öldürürdü. Kadim Mısır ve Peru’da ise kanun gereği, kraliyet ailesinde erkek kardeş kız kardeşiyle evlenirdi.
İntihar; Japonya’da onur kırıcı bazı durumlarda önerilmekle kalmaz, uygulanması bir gereklilik bile sayılırdı. Çin’de diğer bazı bölgelerde hükümdar öldüğünde karısı ve hizmetkarları da öldürülür ve onunla birlikte gömülürdü. Hint geleneği Sati’de dul kadının ölen kocasıyla birlikte cenaze ateşine atlaması beklenirdi. Kız çocukların öldürülmesiyle birlikte sati 19. yy’da İngilizler yasaklayıncaya kadar uygulandı. İnsan kurbanı törenleri birçok insan topluluğunda uygulandı ve insan eti yeme Aztek ve Maoriler gibi gelişmiş toplumlarda kabul gören bir uygulamaydı.
Kültürlerarası ve transpersonel açıdan çeşitli psikobiyolojik ve toplumsal uygulamaları yöneten gelenek ve kuralların sıkı bir şekilde izlenmesi; kozmik şuurun isteyerek yaptığı bir deney olarak görülebilir ki, böylece tüm olası deneyim çeşitlilikleri sistemli olarak yaşanmaktadır.
Yaratılışın Ayrılmaz Parçası Olarak Kötülük
Holotropik hallerde ortaya çıkan en zor ahlaki yüzleşmelerden biri de; şiddetin doğal düzenin ayrılmaz bir parçası olduğu ve başka bir yaşam formunun hayatını almadan yaşamanın imkansız olduğu gerçeğidir. Hollandalı mikrobiyolog ve mikroskopun kaşifi Antonie van Leeuwenhoek bunu bir cümleyle özetler: ‘Hayat hayatla yaşar, acımasız ama Tanrı’nın isteği bu’. İngiliz şair Alfred Lord Tennyson doğaya ‘çenesi ve dişleri kanlı’ der. Darwin’in görüşleri hakkında yazan biyolog George Williams ‘Doğa Ana şeytani yaşlı bir cadıdır’ diyerek bunu daha çarpıcı bir şekilde dile getirmiştir. Sadizme adını veren Marquis de Sade kendi davranışını haklı çıkarmak için doğanın bu vahşiliğine göndermeler yapmıştır.
Hayatımızı ne kadar vicdanlı bir şekilde yaşasak da bu ikilemden kaçamayız. Alan Watts “Mutfaktaki Cinayet” adlı makalesinde et yeme ve vejetaryenliği tartıştı. ‘Tavşanların havuçlardan daha sesli çığlık atmasını’ havucu seçmesi için yeterli bir neden olarak görmüyordu. Joseph Campbell bir vejetaryeni ‘domatesin bağırışlarını duyacak kadar duyarlı olmayan biri’ olarak tarif ederken aynı düşünceyi nüktedan bir şekilde ifade ediyordu. İster hayvan ister bitki olsun, hayat hayatla yaşamak zorunda olduğu için, Watts birçok yerli kültürde –hem avcı/toplayıcı toplumlarda, hem tarım toplumlarında- bulunan bir paylaşımı çözüm olarak önerdi. Bu gruplar yedikleri şeyler için ve hem üretici hem de tüketici rolde besin zincirine katılımları kabul gördüğü için şükranlarını ifade ettikleri törenler düzenlerlerdi.
İlgili içgörü ve bilgi, şuurun normalde erişilemeyecek düzeylerinden, özellikle de ruhsal boyutlardan geldiğinde; ahlaki konular ve kararlar da karmaşık bir hal alır. Ruhsal kriterlerin gündelik hayata uygulanması aşırıya kaçar ve gerçekçi tavırlarla uyumlu bir hale getirilemezse insanı faaliyetten alıkoyabilir.
Ünlü Alman doktor, müzisyen, hayırsever ve filozof Albert Schweitzer’in yaşamından bir kesiti buraya örnek olarak vermek istiyorum. Bir gün Lambarene’deki orman hastanesinde ciddi bir zehirlenme geçiren Afrikalı bir yerliyi tedavi ediyordu. Elinde antibiyotik dolu bir şırıngayla beklerken, aklına bir insan hayatını kurtarmak için milyonlarca mikroorganizmanın yaşamını yok etme hakkını nereden aldığını sormak geldi. Neye dayanarak insan yaşamını diğer türlerden üstün gördüğümüzü sorguluyordu.
Joseph Campbell’a bir keresinde, ruhsal dünya görüşüyle gündelik yaşamda gerçekçi kararlar verme gereksinimini –buna hayat kurtarmak için öldürme de dahil- nasıl bağdaştıracağımız soruldu. Campbell örnek olarak; bir yılan tarafından ısırılma tehlikesinde olan çocuğu verdi. Bu koşullarda olaya müdahale ettiğimizde; yılanı öldürmek, evrensel planın ayrılmaz bir parçası ve kozmik düzenin anlamlı bir unsuru olan yılana ‘hayır’ demek anlamına gelmez. Bu, yılanın yaratılışının bir parçası olarak yaşama hakkını inkar değildir ve onun varlığına saygı duymadığımızı göstermez. Bu müdahale belli sınırlar içindeki belirli bir olaya verdiğimiz bir tepkidir, nihai ve kozmik ölçekte bir hareket değildir.
Kötülüğün Tanrısal Kökeni
Arşetipler dünyasının varlığını keşfettiğimizde ve bu dünyanın dinamiklerinin maddi dünyadaki olayları şekillendirmede etkili olduğunu fark ettiğimizde; ahlaki ilgilerin odağı kişisel ve kültürel düzeyden transpersonel (aşkın kişilik) düzeye kayar. Buradaki önemli konu; arşetipik gerçeklikte varolan kutuplaşmadır. Arşetipik varlıklar panteonunun hem yararlı hem de zararlı ilkeleri – endüstri öncesi toplumların terminolojisini kullanacak olursak; güler yüzlü ve hiddetli tanrıları- içerdiğini görürüz. Bu açıdan bakıldığında maddi dünyadaki olayların sorumlusu onlardır. Ancak er ya da geç bu varlıkların da bağımsız olmadığı ortaya çıkar. Onlar da kendilerini aşan ve yöneten daha üst bir ilkenin yaratılışları ya da tezahürleridir. Bu noktada ahlaki sorgulama yeni bir hedef bulur ve yaratıcı ilkenin kendisine odaklanır.
Bu doğal olarak, tamamıyla yeni bir sorular zincirini akla getirir: Zıtlıkları aşan ve iyi ve kötüden sorumlu olan tek bir yaratıcı kaynak mı var? Yoksa evren; biri iyi diğeri kötü iki kozmik gücün –Zerdüştlük, Maniheizm ve Hristiyanlıkta anlatıldığı gibi- çarpıştığı bir savaş alanı mıdır? Eğer öyleyse bu iki ilkeden hangisi daha güçlüdür ve sonunda galip gelecektir? Eğer Tanrı Hristiyanlıkta anlatıldığı gibi; iyi, adil, her yerde varolan ve her şeye gücü yetense varolan kötülüğü nasıl açıklayacağız? Milyonlarca çocuk daha günah işleyecek yaşa bile gelmeden nasıl olur da hunharca öldürülür ya da açlık, kanser ve salgın hastalıklardan ölür? Hristiyan din adamlarının ‘Tanrı bu kişileri gelecekte günah işleyeceklerini gördüğü için cezalandırdı’ şeklindeki açıklamaları pek de ikna edici değildir.
Bir çok dinde bulunan karma ve reenkarnasyon kavramları; böyle bir şeyin nasıl ve neden olabileceğini açıklamamıza yardımcı olur. Ayrıca yetişkinler arasındaki muazzam eşitsizlikler ve kaderlerindeki farklılıkları da açıklar. Benzer kavramlar Hristiyanlığın eski dönemlerinde, özellikle Gnostisizm’de görülmüştür. Gnostik Hristiyanlık, M.S.II. yy’da eklektik Kilise tarafından suçlandı ve IV. yy’da İmparator Konstantin’in desteğiyle gaddarca cezalandırıldı. Aynı ruhun reenkarnasyonu ile ilgili düşünceler, M.S. 553 yılında İstanbul’da düzenlenen özel bir kongreyle Hristiyanlıkta yasaklandı. Bu hareket, Hristiyanlığı; adaletsizlik ve kötülükle dolu bir dünyanın yaratıcısı olan, her şeye gücü yeten, adil ve iyi Yaratıcı sorunuyla kaçınılmaz bir şekilde baş başa bıraktı.
Reenkarnasyon inancı; varoluşun karanlık yönüyle ilgili mevcut sorulara yanıt verebilir, ancan karmik neden sonuç zincirinin kaynağını açıklamaz.
Holotropik şuur hallerinde; kötülüğün doğası ve kaynağı, varoluş nedeni ve yaratılıştaki rolü ile ilgili temel ahlaki sorular kendiliğinden ve büyük bir aciliyetle ortaya çıkar. Varoluştaki tüm acı ve dehşetten sorumlu olan ya da kötülüğe izin verip, hoş gören yaratıcı ilkenin ahlaki sorunu gerçekten de ürkütücüdür.
Kişinin varoluştaki kendi rolünü ve varoluşu gölgesiyle birlikte kabul edebilmesi sorunu derinlemesine yapılan felsefi ve ruhsal bir arayışta karşılaşılacak en zor konulardan biridir. Bu nedenle, kendi içsel yolculuklarında bu sorunlarla karşılaşmış insanları gözden geçirmek yararlı olabilir.
“Mutlak Şuur” ya da “Hiçlik”le özdeşleşme deneyimleri; iyi ve kötü kutuplaşması da dahil olmak üzere, zıtlıkların aşılmasına neden olur. En güzelinden en şeytani yönlerine kadar tüm yaratılışı tezahür etmemiş, saf potansiyel olarak içerir. Ahlaki konular yalnızca zıtlıkları içeren tezahür aleminde geçerli olduğu için, iyi ve kötü sorunu kozmik yaratılış süreciyle derinden bağlantılıdır. Ahlaki değerler ve kurallar da yaratılışın bir parçası olduğu için, kendi başlarına mutlak bir varlıklarının olmadığını anlamak tartışmamızın amacı açısından önemlidir.
Kadim Hint metni Katha Upanişad’da şöyle der:
“Tüm dünyanın gözü olan Güneş
Nasıl ki gözlerdeki kusur nedeniyle kararmaz
Tüm her şeyin İç Ruhunu da
Dünyadaki kötülükler kirletemez
Çünkü o kötülüklerin ötesindedir..”
Stanislav Grof - Kozmik Oyun
Yazıcı-dostu sürüm
Arkadaşına gönder- 395 okuma



Sibel Atasoy

butonunun üstüne gelerek yapmak istediğiniz işlemi seçiniz. Paylaşmak için sitemize üye olmanız gerekmez.
Güzel yere bağlamış.
Güzel yere bağlamış. Fakat özün kirletilemeyeceğinden bahsetmesine rağmen, kötünün kötü olduğunu da vurgulamış. Bu anlayışa göre; bir kuş yavrusunun kardeşini yuvasından atması kötülüktür. Aynı şekilde bir insanın kardeşini yaralaması, ya da öldürmesinin kötülük olduğu, kanunda cezası olduğu gibi. Böyle bir vukuat gazetelerin üçüncü sayfasından yayınlandığında hiç kimse u kötülük değildir demez. Buna rağmen, bahsettiğim olayı olgu olarak görüp kötü demez. Doğaya yapılan bu torpili anlayamıyor, doğa anayı ben de vahşi bir cadı olarak tanımlıyorum. Mükemmel ve adil bir melek olarak değil. Özünde iyi kötü barındırmasa da bütün varlıklar iyi ve kötüye tabidir. Ben iyi kötü bilmiyorum diyen birisi evine hırsız girdiğinde polise ifade verirken acaba aynı ruh halinde mi yaklaşıyor olguya? Sahip olduğu herhangi bir şey gasp edildiğinde yine ben iyi kötü bilmiyorum deyip sırıtabiliyor mu? :) Bu tür düşüncelerin yaşama tatbikatı zihinlerde travmaya neden olabiliyor...
Eklemem gerek sanırım.
Eklemem gerek sanırım. Üç altın kuralı bir kötülüğe uyguladığımızda sonucu bizim enerjimizin boş yere tükenmemesini sağlamak olduğu için uygulamanın kötülüğü onaylamak olduğunu düşünemeyiz. Kötüye kötü demeyi de şikayet olarak algılayamayız. Neydi üç altın kural; eleştirme, suçlama, şikayet etme...
Her kötüde bir iyi, her
Her kötüde bir iyi, her iyi de de bir kötü vardır. Her ölüde bir diri her diride de bir ölü vardır.
Öyle ise 99..... adın açılımından 1 çıkarmak gerekiyor.
1 üzerine eklediğimiz sıfırla çoğalır. Sıfır kendi başına hiçbirşeydir. Sıfırı anlamlandıran birdir. Öyle ise kötülük iyiliği iyilikte kötülüğü anlamlandırır. Şeytan Tanrıyı Tanrı Şeytanı anlamlandırır. İyi de bütün bunları neden anlayıp anladık. Yada anlama ve anlatmaya neden ihtiyaç duydu. Herşey birbirini yiyor. Bir yeme var. Yediğinde karnesi değişiyor yeni karnelere doğru yol alıyor... Reel karnasyon danda baksak islam dini inancından da baksak 1 var her daim... Sıfırda var her daim. Biz sıfırlar varolan biri anlamlandırıyoruz sanırım....
Olmasaydık 1 de sıfırda olmayacaktı. Ol dedi oldu işte ne uzatıyoruz ki. O dünyayı l varedeni temsil etsin. 1 sıfırı tamamladı oldu bitti. Müslüman olmakdabunu önermiyormu , Yaradanın birliğine inanın... Kader ve kazaya inanın....Hayır ve şerre inanın....Peygamberlere inanın....kitaplara inanın...Öldükten sonra dirileceğinize inanın....... Ne kadar güzel anlatmış ve herşeyi yoluna koymuş. Biz hayır diyoruz sana meydan okuyacağız. O da buyrun meydan sizin okuyun.... Kuranda ilk ayet OKU.... Allah'ın adı ile....Sonrada herşey denge üzerine kuruldu.... Burda da yasalardan söz ediyor... İyilikle kötülük bu denge içindir....Diye düşünüyorum. Yanılıyormuyum acaba?
Bence yanılmıyorsunuz
Bence yanılmıyorsunuz
Güzelliği, günün
Güzelliği, günün modasına uymadığı için çirkin ya da kabul edilemez olarak değerlendirmek, vahşi doğaya ait olan doğal neşeyi derinden yaralar. (C.Estes)
SONSUZ
GÜZEL BİR SÖZ ...
Su akar.." Sıfırda var
Su akar..
angelyasam'ın yorumundan alıntı;
" Sıfırda var her daim. Biz sıfırlar varolan biri anlamlandırıyoruz sanırım....
Olmasaydık 1 de sıfırda olmayacaktı. Ol dedi oldu işte ne uzatıyoruz ki. O dünyayı l varedeni temsil etsin. 1 sıfırı tamamladı oldu bitti. "
Olmasaydık 1 de sıfırda olmayacaktı.
Olmasaydık 1(Tanrı) da olmayacaktı, bu müslüman inancına ters, haşaa...
Selam. İyilik ve kötülük
Selam.
İyilik ve kötülük göreceli kavramlar değillerdir.
Eşyayı amacı dışında kullanmak kötülük problemini doğurur.
Mesela, ateş.
Üzerinde yemek yaparsın iyidir.
Kışın yakarsın ısıtır seni iyidir.
Ama elini sokarsan yakar, kötüdür.
Su akar.. hayata farklı
Su akar..
hayata farklı yönlerden bakabiliyorsun, bravo sana berguzar =))
Yeni yorum gönder