Beyliğe Reddiye
nezaket hanımın beyi
nazik eşini çok kıskanıyor
pabuç bıraktığı yok sana, bana, ona
nezaket hanım yalvarıyor oysa beyine
beni bıraksana, bana dokunmasana
dönüyor nezaket bana sana ona
ne olur beni de aranıza alsanıza
sen, ben, o biz olabiliyor
hayranım size
neden gelmiyorsunuz bize
olmaz nezaket hanım olmaz
bizimkiler size sığmaz
ben sen o çok kalabalığız
sizin ev bizi almaz
alsa da beyiniz razı gelmez
siz buyurun bize,
kırmaz da gelirseniz eğer
geçin şu sazdan köşkümüze
siz sığarsınız bizim içimize
inceliği bölüştük biz
daha incedir sizden her birimiz
nezaket hanımın beyi
yarısını çok kıskanıyor
tamamını istiyor bey-efendi
bu yüzden nezaket hanımın beyi
katliam yapıyor
kıyıyor sana bana ona bize
devam edin bey-efendi
katillik çok yakışıyor size
bana sana ona bölününce
benliğimizde görününce
güzeldir bizimle nezaket
ama sizinle çok eğreti duruyor
işte matematik
nezaket+biz= nezaketiz biz
nezaket+siz
eşittir nezaketsiz
halkın dilinin intikamıdır bu beyler
sizinle her güzel değer-siz
güzel sizinle güzelsiz
yer sizinle yersiz
adalet sizinle adaletsiz
etik, estetik, çekim, itim, hepsi sizinle yetim
yok bu yerlerde yatacak yeriniz
çareniz yok bunu değiştirmeye, çare sizinle çaresiz
haydi marş marş bakalım siz
geldiğiniz yere ortaçağa gidiniz
dilim dilim doğradınız dilimi
anlatamıyorum, dil sizinle dil-siz
ortaçağdan beri çıkın yola
sen ben o kol kola
yürüyün gelin
göreceksiniz arkadaş
yoldaş olacaksınız yolda
senli benli olacaksınız/ o’nu da alacaksınız aranıza
biz olacaksınız gelince aramıza
biz siz olmayacağız ama
çünkü bizimle siz oluyor biz-siz
sizsiz oluruz da
bizsiz olamayız biz…
Yazıcı-dostu sürüm
Arkadaşına gönder- 613 defa okundu

Sibel Atasoy
Beyliğe Reddiye-2
Başlarında kayan yıldızları yok
Çoban Yıldızı var
Geçip gitmiş Beyleri de
Kalmış sade
Bir vefalı çobanları
Ama hala atlaslarda
Bey Dağlarıdır adları
Dinleyin
Ey haritacılar!
Bu bir ozan fermanı
Bundan böyle
Çoban Dağları olsun
Bu güzelim dağların adları! ... ( METİN DEMİRTAŞ)
Çoban da bir baş ama, hayvanları güder, insanları gütmekten milyon kez daha insancıldır çobanlık...
Arkadaşlar,
Bu güne değin bu forumda, bana "Hüseyin bey" diye hitabeden arkadaşlardan bir dileğim var ki, bu hitap tarzı beni rahatsız ediyor. Çoğu arkadaşın yaptığı gibi ben de tek sözcüklük cinsiyet içermeyen bir takma ad kullansaydım, kimse bana "bey" takısını takamayacaktı. Takanların bundan sonra takmamasını istiyorum. "Rica ediyorum" demiyorum. İstiyor, diliyorum.
Kimse kimsenin yaşını bilmez. Ben de merak etmiyorum. Forum katılanlarının ortalaması üzerinde olduğumu düşünüyorum yaş olarak. Ancak herkesin bana "Hüseyin Aktaş", "Hüseyin" bilemedin "Hüseyin Arkadaş" olarak "seslenmesini" yeğ tutuyorum. Benden küçük olan da büyük olan da bana "Hüseyin" desin isterim...
Şu ana değin bazı arkadaşlarla düşünsel yakınlaşmalar yaşadık. Bazıları ile uzaklaşmalar... Dalaşmalar... Tartışmalar... Hepsinde de ben "içten" davrandığımı söyleyebilirim. Yakınlaşırken de uzaklaşırken de içtendim. İçtenlik her zaman sevgi barındırmaz, öfke de içtendir. Duygu ve düşüncelerin içten söylenmesi durumunda değerli olabileceğini düşünürüm. Gösteriş budalası değilim asla. İçten davranışla "içten pazarlıklı olmayı" ayırmak gerek. "Her kuşun eti yenmez." Yiyenler olabilir...
Burada yalnızca düşünceler paylaşıldığını düşünmüyorum. Duygular da paylaşılıyor. Bunun yanlış olduğunu da düşünmüyorum. Duyguların sunumu da sonuçta düşünsel üretimlerin temellerindendir. Önce duyarız çünkü, sonra düşünceye erişiriz. Erişemediğimiz de olur. Duygunun yerine düşüncenin, düşüncenin yerine duygunun geçtiği, ikisinin birbirine karıştığı, birinin diğerine ağır bastığı iletilerimiz de olabilmektedir ve ben bunun yanlış olduğunu düşünmüyorum. Hoşgörü ne güne duruyor?...
Beyliği ve bey sözcüğünü feodal bir kalıntı ve burjuva kültürü tarafından sahiplenilen bir iki yüzlülük olarak algılıyorum ve bu kültürü ret ediyorum! Bizler bizim dağlarımızdan kovduk beylikleri de beyleri de... Kentlerimizde de kovmaya devam ediyoruz... İyi niyetli ve bir nezaket ifadesi olarak bana "Hüseyin bey" diyen arkadaşların bundan böyle dememeleri dileğimdir...
"Sayın" sözcüğü bir demokrasi kültürüdür ve demokrasinin insanı "saymasına" dayanır. Genel olarak soy isim önüne konarak kullanılır. İlle de "nezaket" iletilecekse hitapta, "sayın"ekinin kullanılması yeğlenmelidir... Gerçi “demokrasi insanları sayar, tartmaz ve bu anlamda "sayın" da tam anlamıyla insanın inceliğini iletmez insana. Ancak şu an için demokrasi gereği daha iyisini bulabilmiş değiliz. Sosyal pratikten başka bir terazimiz yok ki, herkesin ağırlığını, darasını bilelim... Sayın olmasa da saymaya devam edeceğiz karşımızdaki şahsı ki, sayıldıkça sıraya girsin, aramızda bir yer bulsun o da kendine... Ama bey, efendi, ağa gibi feodal kalıntılar arasında gördüğüm sıfatları ret ediyorum.
Bu konuyu bir süredir düşünüyorum: Bir arkadaşımla söyleşirken "yasa ile de kalktı zaten bu sıfatlar" dedi. Ekledi; "bey derken beraber bir erk yüklüyorsun karşıdakine ve bu erkin etki alanlarını meşrulaştırmış oluyorsun"...
Nezaket dediğimiz incelik, kişinin ilişkilerinin içerisinde, duruşunun içeriğinde varsa değerlidir ve bu varsa kendisine de en kalın sözcüğü bile incelterek ifade etmesini bilir incelik... En kalın iplerden en ince kumaşlar dokumayı bilir o... Sözcüklerin yalan yere hakedilmeden şahsa yüklediği incelik, onu kabalaştırmaktan başka bir işe yaramıyor... Sözde değil özde incelik olmalı. Özde olmadan söze konulanı taşa çalmalı...
Saygılarımla... Hüseyin!
HÜSEYİN..:)
Alçakta yüksekte oturan erenler
Ayrılık derdinin dermanı nedir
Bir bakışta dört köşeyi görenler
Ayrılık derdin yar yar dermanı nedir
Küseyim küseyim kimden küseyim
Siyah zülfün ak gerdana asayım
Kerbela da yatan Hasan Hüseyin
Ayrılık derdinin yar yar dermanı nedir
Aklıma geldi ya hüseyin....
"Bülbül gibi
"Bülbül gibi bağlamışım kareler
ayrılık derdine nedir çareler
merhem kabul etmez dilde yareler
seher yeli sevdiğimdem ne haber" diye sorar Sıtkı...
"Ölüm ile ayrılığı tartmışlar, elli dirhem fazla gelmiş ayrılık" der bir başkası...
"Ölüm ver allahım ayrılık ver me" der "kara kaşların fermanına" vurulan...
Ayrılığın dermanı kavuşmak olsa gerektir. Başka çare bilmiyorum!...
Sayın AKTAŞ, siz de bana
Sayın AKTAŞ, siz de bana "değerli" demiştiniz bir aralar.. Çok teessüflerimi iletiyorum, nedir yani bu değerli, anlamadım mı sandınız? Lütfen efendim, güya kıymetli arkadaşım der gibi yaptınız ama asıl niyetiniz başkaydı, çok açık ki beni red kit'in köpeği ile bir tutmak istediniz.. Ben buna fena halde bozuldum sayın AKTAŞ, davranışınızı hiç etik bulmuyorum, ve hislerim diyor ki, yakında düldül de yaparsınız beni, yazık..çok yazık, tövbe ediniz sayın Aktaş, tövbe ediniz :)
Sayın Gamaro, "Hayır"
Sayın Gamaro,
"Hayır" için "günaha" girmeyi severim!!...
Tövbe etmeyi bilmiyorum...
Sizi incitmiş olduğumu anlarsam, intihar bile edebilirim...
Kaçıncı haliydi maddenin o hani, "plazma" halinde olduğum anlar oluyor, "değerli" o anlara denk geldi galiba...
Ben beylikten iltica etmeye çalışırken, atın itin yerine nasıl koyabilirim ki insanı?...
Tövbe tövbe tövbe:)
(Bilmediğimiz beş vakit namaz
onu da kıbleye dönsek kılarız biz
anlaşılmazsak muhabbetin içinde
saçımızı başımızı yolarız biz...)
:))
:))
En iyisi
En iyisi sayın aktaş, siz yine "matazan" olun. Böylece beydir, beyfendidir, gibi şeyler kalkar. İsimle üye olup hele ki soy adınızı büyük büyük harflerle yazarsanız elbette herkes sizle konuşurken bey deme gereği hisseder.
xenix
Sayın Xenix, Sizin
Sayın Xenix,
Sizin önerinizle Hüseyin AKTAŞ olmuştum. (Soyisim büyük yazılır, bu benim "böyyüklüğümden" değil, yazım kuralıdır, e tabi değişmez de değildir...)
Gerçeğimi düşlerime yedirdim bir zaman, şimdi ikisini birbirine yedirme zamanı... "Ekin idim oldum harman", şimdi ömrümün harman zamanı, ismimin içine birikmek istiyorum artık...
Sayın Aktaş sıklıkla
Sayın Aktaş sıklıkla geleneğe vurgu yaptığınıza dikkat ettim.
Ağalık, ağabeylik, beylik, derebeylik..
Merakım şu yöndedir ki geleneksel algılayış var iken nasıl olacakta bu beylik düzeni yok olacak?
Burjuvanın narsisizmini konu dahi etmiyorum bu arada.
Günaydın
Günaydın Yabancı,
Günaydın diyorum çünkü ben şu an sabahın ilk saatlerindeyim...
Sabahın bu saatlerindeyim ya, bu yüzden günaydın diyorum ya, duruşum sabah ya benim, duruşuma uygun konuşuyorum ya, yaptığım budur işte...
Yani algılayışımız geleneğin baskısı altında olsa da
karşı çıkışımız sözde kalacak gibi görünse de
karşı duruşum, çıkışım, yaşam içerisindeki karşı duruşumdan kaynaklıdır. Bu sözlerimle "haydin namaza haydin namaza" çağrısı gibi, ahaliyi "ibadete-eyleme" çağırmaktan ziyade, ben eylemin içerisindeyim. Eylem içerisinde yoldaşlarım var. Yoldaşlarımla oluşturduğum bir karşı duruş var ki bu yalnızca dilde değil, elden-omuzdan-kafadan dile gelen bir söylemdir. Ve her savaşım; her emek faaliyeti kendi dilini yaratır. Sorun benim açımdan budur.
Birey olarak ben, yaşamımda erk içeren, otorite içeren, içerip de, çocuğumun-eşimin- kardeşimin- komşumun çevremde bulunan herkesin, boyun eğmesine ve boyun eğdirmesine hizmet her türlü düşünsel ve eylemsel oluşa karşı duruyor durmaya çalışıyorum... Yalnız değilim, çoğalıyorum... İşe ise kendimden başladım çok önceden...
"Saf algı" yoktur... Toplumsaldır... Var olan nasıl oluşmuşsa öylece "yokoluşacaktır"... Yeni doğan ve gelişmekte olan küçük olabilir, içerdiği potansiyele ve işaret ettiği yöne bakarsak sorduğunuz "nasıl" sorusunu yanıtlamak olasıdır... "Nasıl" sorusu daha önceden var olan ve hiç değişmeyecek olan bir sorudur. Ama bu sorunun yanıtları sürekli değişmektedir!... 30 yıl önce sorduğumda "öyle" idi. Bugün soruyorum "böyle"... Yarın ise "yok öyle"...
"Yok öyle yağma" diyoruz ya, yağmaya karşı durduğumuz zaman, duruşumuzun dili de değişecek, algısı da değişecek vergisi de....
Yok eğer, siz kitlelerin bu sürece nasıl katılacağını soruyorsanız, kitleler bu sürecin evriminin içerisindedir zaten, onların bilim ve aydınlanma ile buluşmasıdır gereken... Bu ise "kendiliğinden" bir süreç elbette olamaz, iradi; örgütlü oluşum kesinkes şart!
Yok buradan da "örgüt de bir otorite değil mi" diye soruyorsanız, evet otoritedir ama dünyayı yöneten 350 ailedir ve dünya gelirlerinin % 70'inden fazlasına el koymaktadır. Onlara bunları sağlayan, ezilen, sömürülen, dünya emekçilerinin olmayan örgütü ve otoritesidir kastım. Bu otorite yoktur ama olmalıdır, dünyanın geçeceği son "otoriter" toplum olacaktır o... Olmak zorundadır... Ateş sönerken de ateştir henüz, kor iken de ateştir, kül iken korlar vardır içerisinde... Sınıflı toplumların doğuşundaki yok edici ateş sınıflı toplumların yok oluşunda da sonuna değin kendini "muhafaza" edecektir... Ta ki "bizim barış çocuk" son közünün üstüne -belki de küçük çişini- suyunu dökene değin...
Örgütsüz hiç bir savaş kazanılmamıştır. Savaşları var eden koşulları ortadan kaldırdığımız zaman örgütler de otoriteler de ortadan kalkacaktır. Dil de daha duru bir dil olacaktır o zaman... Barış çocuk bir büyürse ne güzel konuşacaktır...
Bizlerin çabasının, haraket halindeki bulutların arasında ara sıra çakan şimşeklerden ibaret olduğunu biliyorum... Ama bulutlar hareket halinde ya, yağmuru da haber veriyorum işte...
Barış çocuk iyi bir
Barış çocuk iyi bir kurguymuş. O çocuk büyümez, büyüse de adam olmaz galiba.
Evet, hiç büyütmeyecek ve
Evet, hiç büyütmeyecek ve adam etmeyeceğiz onu zaten:)
"Büyümek" bir hastalıktır henüz teşhis edilemeyen...
Yeni yorum gönder