Felsefenin Son Demdeki Hali...

marmaramus kullanıcısının resmi

neden son yüzyıldır yaratıcı etkili fikriyat zincirleri ile toplumları etkileyecek filozoflar ortaya cıkmıyor?

yaşamın karmaşıklığı bilginin herkesce anında ulaşılabilmesi modern hayatın tüm eklemleri sistematik düşünmeyi dayatıyor sanırım birçoklara. sonuçta filozof olmak bir ayrıcalık olmaktan öteye geçip aşkınlaşıyor, hayat her demde düşünmeyi seven herkesi filozoflaştırıyor usul usul. bilginin tekeli kırıldıkça sirayet ettikçe yaşama, eskinin düşünce erkleri ortadan mı kalkıyor.

felsefe tarihin eski sayfaların yerini almaya mı hazırlanıyor,

felsefe can mı çekişiyor?

Senin oyun: None

Yorum görüntüleme seçenekleri

Yorumların gösteriminde tercih ettiğiniz şekli seçiniz ve değişiklikleri "Ayarları kaydet"e tıklayarak kaydediniz.

Düşünce Atı

"ölürse ten ölür canlar ölesi değil" (Yunus Emre)

Filozofların can çekiştiği kesin:)
Ancak "her canlı doğar, büyür, kendine benzer bir varlık bırakarak ölür", Felsefe ölürse yerine mutlak bir evlat bırakacaktır...
Ne var ki, can çekişen kitleler olduğu sürece, sorgu devam edecektir ve daha uzunca bir zaman felsefe "gösteren" olmaya devam edecektir. Uzunca bir süredir yeni filozofların çıkmayışı henüz eskilerin tüketilemeyişi olsa gerek. Hatta eskilerin tükendiği noktalarda bile "kullanılmaya" devam edilebilmesi içinde bulunduğumuz durumu sürdürüyor... Bilginin hızlı dolaşımı tekelin kırıldığı anlamına gelmiyor. "Enformasyon bombardımanı" doğru analizlerin yapılmasını engelliyor.
Dün 6 Mayısı anarken, şiir okuyan bir şairimiz şöyle dedi: "6 Mayısı anarken unutma ve unutturulma tehlikesiyle karşı karşıyayız, yani bu anmaların onu unutmaya dönüşmesi tehlikesi vardır"... Bu gün hala bu sözün etkisindeyim. Bir şeylerin edebiyatı, aynı zamanda o şeylerin ölümü olabiliyor...

Ben umutsuz değilim. Önümüzdeki yüzyıl bana göre felsefenin "tavan yapacağı" yüzyıl olacaktır. Yeni filozofların çıkmayışının esas nedeni, yeni üretim ilişkilerinin gelişmemiş olmasıdır. Eskiyi yıkamayanlar bu yüzyılda yine de yıkamayacak olsalar bile, en azından neden eskiyi yıkamadıklarının esaslı bir sorgulamasını gerçekleştireceklerdir diye düşünüyorum. Bu süreçte, bilimde ve teknolojideki gelişmelerin felsefeye aktarılması sağlanacaktır ve bunu başaran düşünürler toplumları derinden etkileyeceklerdir. Eskiler etkilemeye devam etseler de derinden etkileme gücünü yitirmiş durumdadırlar... Taze kan gerekmektedir...

"İki kişi bir ata binince biri arkada oturmalı"

Milyonlarca insanın bindiği "düşünce atında" (belki de "uzay gemisinde") en önde oturanlar, filozoflar olmaya devam edeceklerdir...

marmarus M.Kemal Atatürk

marmarus M.Kemal Atatürk gibi düşün...

Güzel tespit

"...hayat her demde düşünmeyi seven herkesi filozoflaştırıyor usul usul..."

Artık herkes kendi hayatının filozofu olmaya başlıyor. Olması gereken oluyor. Hala kendisinin yerine bir şeylerin düşünülüp sunulmasından hoşlananlar ya da düşünmemenin gerekliliğini savunup hatta diğerlerine bunu empoze etmeye çalışanlar olsa da filozoflaşanlar giderek artıyor...

"Artık herkes kendi

"Artık herkes kendi hayatının filozofu olmaya başlıyor"
Bence herkes kendi hayatının zaten filozofudur. Bırakın insanı, konuşturun bir böceği, örümceği, vardır onun hayatının da bir felsefesi. "Sıradan insan en korkunç insandır" der adamın biri...

Ama "bir kimsenin kendisi için söylediği, o kimse için referans olamaz" der bir başka biri. Böyle olunca da başlıyor sorun ve filozofluk "ayrıcalık" olmaya devam ediyor... Mutlak eşitlik de olmadığına göre, filozoflar can çekişse de ölmeyeceklerdir...

"Herkes benim gibi düşünürse, yanlış yapmaktan korkarım" der bir diğeri de... Geçen bir arkadaş bir karikatür yapıştırdı: http://www.sonsuz.us/node/3037

Sürünün diğer bireyleri de sürüden ayrılanı takip edince yeni bir sürü oluşuyor. Bu durum da sürüden ayrılacak yeni kahramanlar gereksinimini doğuracaktır. Herkesin filozof olduğu bir dünya düşünemiyorum. Herkesin kendisini filozof sandığı bir dünya ise olabilir ki, zaten var gibi...

M.Kemal Atatürk gibi

"M.Kemal Atatürk gibi düşün..."

sayın alaiye07,

kendimizi kurtarıcılardan, efendilerden, padışahlardan ebedi şefler-paşalardan kurtarabildiğimiz an bize özgürlüğümüz-özgünlüğümüzle gelen tüm dünyaların kapıları acık olacaktır, işte o an felsefe yapabilir, üretebilir sorgulayabiliriz filozof edasıyla..

Her dem marmaramus gibi

Her dem marmaramus gibi düşünenler olmuştur. Her defasında insanın, düşüncenin, sanatın yepyeni eserleri ortaya çıkmıştır. İnternetin bilgi kirliliğinin filozofları için hayat hep güzeldir zaten...
Ve zaten hala eserler verilmeye devam edilmektedir. Ünlü veya ünsüz düşün insanları düşünmeye devam ediyor ve İnternete rağmen düşünmeye devam edecek...

E.M. Cioran / Çürümenin Kitabı'ndan bir alıntı yapmak istiyorum:
Sayfa 37 - Bölüm : Alacakaranlık Düşünürleri

Atina ölmek üzereydi; onunla birlikte, bilgiye tapınma da... Büyük sistemler yaşayacakları kadar yaşamışlardı: Kavramsal alanla sınırlandıkları için, ıstırapların müdahalesini,- kurtuluş arayışını ve acı üzerine düzensiz meditasyonları reddediyorlardı. Sona ermekte olan site, insani rastlantısallıkların teoriye dönüştürülmesine imkan tanıdığı için, herhangi bir şey -bir aksırık veya ölüm- eski meselelerin yerini alıyordu. Çare bulma saplantısı bir uygarlığın sonunun belirtisidir.; selamet arayışı ise bir felsefenin sonunun...

Hepsini alıntılamak niyetim yok merak eden alır okur. Özetle şöyle devam ediyor:

Bu selamet arayışının nihai sonu : DİNLERDİR. Artık bilgelik yerini küçümsemeye bırakmıştır. Kuşkuculuk yokolmuş çağın negatif kahramanları tarafından düşünce aşağılanmıştır. Bizi ne hegel ne kant kurtaramaz artık. Paragraflar yerini çığlıklara bırakır.
Şüphelere sahip çıkarak akıl yordamımızdan tanrıyı çıkaralım. Ve bu halde felsefenin kenarındayız sonuna rıza gösteriyorsak eğer.

oik0s : zavallı ben henüz felsefeyi bitiremedim. Bitirmişler için elbet bir son vardır.

Son yıllarda ......bunlar

Son yıllarda ......bunlar bunlar çıkmıyor olmuyor demek için madem felseden konu açtınız, sanatta ve düşün'de ortaya çıkan fikirler ve bu fikirlerin sahibi şahıslardan bahsedip "bunların dışında" falan demeniz gerekiyor gerçi o zaman da bu cümle anlamı itibari ile garip duruyor. Modern yaşamın sistematiğini reddeten ve arayış gösteren çağdaşları izlemek, takip etmek gerekir, kendi adıma çağdaşları yoğun izleyen ve ürünlerine, işlerine ulaşmaya çalışan biriyim. Kavramsal sanat 60lardan günümüze felsefe ile uğraşmış, sanat felsefesi üretmiştir, Josep beuys ve ekolü-okulu üretmeye bugün de devam eder..toplumları etkileyen filozoflar genellemenizden biraz bahseder misiniz? kimlerden bahsediyorsunuz?

Bilginin tekel oluşu muydu geçmişte birilerini filozof yapan? öte yandan bugün geleceğin filozoflarını üretiyor ve bu gelecek geçmişte olduğu kada uzak değil...sanıldığından daha hızlı akımlar ,fikirler, etkileşimler ve geçmiştekinden daha hızlı düşünsel etkiyle bir araya gelmeler söz konusu..örnekler üzerinden ilerlersek laflar havada, bilginin adı üzerinden boşlukta kalmaz..tartışalım bakalım, madem geçmişin etkisinin sona erdiğini, felsefenin (neden böyle düşünüyorsanız, ki hala dünyanın felsefe kürsüleri ve burada çalışan insanlar var "yok" demek için google'ı baz almamak gerekir diye düşünüyorum) ben niye parantezde yazdım ki bunları? açparantez'e selamlar:) konu keyifli örnekler üzerinde konuşursak faydalı olur.

Marsseh: Herkes kendi "dünya görüşünü" ortaya koyar usul usul mu ivedi mi bilemem ama felsefe sistematiği olan düşüncedir..

slovan jijek, Cioran, Terry

slovan jijek, Cioran, Terry Eagleton, Derrida.... felse içinde oldukça "çağdaş-bize zaman olarak yakın"ve felsefe tarihinde müthiş izler bırakan ekol olan isimlerdir. Jijek yaşıyor ve son okuduğum kitabında popüler kültür üzerinden felsefe yapıyor, Estetiğin İdeolojisi gibi kült bir eseri yazan Eagleton sanırım hala hocalık yapıyor, Derrida 97'de istanbul'a felsefe konferansları vermek için misafir olmuş 2004'te ölmüştür bunlar okuduğum takip ettiğim ve aklıma gelen ilk isimler. Çağdaş ve sizin kriterinizle "düşünen kitleleri etkilemeye devam eden" isimler. Olmadıkları bilgisine nereden ulaştınız?

zizek ve derrida ile ben de

zizek ve derrida ile ben de belli bir süre ilgilendim.

ancak zaman kaybı olarak nitelendirmeden geçemeyeceğim kendi adıma.

sokrates'in, aristo'nun marx'ın, nietsche'nin yanına yaklaşabilirler mi sizce bu isimler?

ya da bunların dışında günümüz filozoflardan kaçı bu filozofları aşabilmiş? coğu yuzyıl önce temeli atılmış fikirsel şemaların etrafında dolanmakta...ve hala bu filozofları tartışaduruyoruz..marx hala birçok tartışmanın başat unsuru, nietsche o karmaşık uslubuna rağmen hala okunaduruyor...

lisans eğitimi görmüş kaç felsefeci sizin bahsettiklerinizi tanıyor? bunu sadece akademinin eksikliği olarak mı acıklamalıyız?

beklentim asla söylediklerimin onaylanması değil, yazdıklarınız sorgulamama yön verecek, emin olun bundan.

ancak benim kanaatim doğa bilimlerinde meydana gelen büyük ihtisaslaşma-gelişim sonucunda artık ideolojiler üzerinde yorum yapan filozofların yerini iktisatçılar, uzay-evren ve paralelinde hayat hakkında yorum yapan filozofların yerini astrofizikçiler almıştır...ve bilim yoluyla edinilen bu bilgilerin güvenilir olması göreceliliğin yarattığı boşluktan sıyrılmayı hedef kılan ve asıl bilgiye ulaşmaya cabalayan insanlar için cok daha anlamlı geliyor.

artık bilinmeyene dair kanaat-bilgi edinme cabası için başvurulan filozofların yerini bilim adamları alıyor...kısacası felsefenin geçmişte üstlendiği rolün kapsamı bu yüzyılda büyük oranda daralmıştır...belki de değişmiştir diyelim, hışmınıza uğramamak adına:)

Felsefeyi sizin deyiminizle

Felsefeyi sizin deyiminizle "düşünce erk"lerinin tekelinde görecek olursak; "yeni düşünce erkleri çıkmıyor" ya da "çıkan düşünce erklerinin erki zayıf" diyebiliriz. Fakat artık felsefe demek; yine sizin değindiğiniz gibi;

"ancak benim kanaatim doğa bilimlerinde meydana gelen büyük ihtisaslaşma-gelişim sonucunda artık ideolojiler üzerinde yorum yapan filozofların yerini iktisatçılar, uzay-evren ve paralelinde hayat hakkında yorum yapan filozofların yerini astrofizikçiler almıştır..."

Quantum fizikçileri eskinin yunan erklerinden daha erkli gibi görünüyor bence. Fakat buradaki durum, bu erkin çok geniş bir alana yayılıyor olması. Tekelleşmenin olmaması.

Kendi forumumuzdaki "bilgisev" (Haluk BERKMEN)'de bu anlamda geniş alana yayılmış erkin shiplerinden sayılabilir. Nitelikleri bu kadar yüksek olmasa da foruma herhangi bir fikrini eklemiş kişi de bu erkten nasibini almış sayılır.

Derrida'nın Nietzche'yi sorguladığı "mahmuzlar" isimli eserini okumuştum. Açıkçası kendi mahmuzu Nietzche'ninkinden oldukça güçlü olduğu için incecik kitabı bitirmem normalden fazla zamanımı almıştı. Diğer iki kişiyi bilmiyorum ama eski efsanelerden eksik olduklarını sanmıyorum. Belki, yüz yıl önce gelselerdi onlar da bir efsane olabilirlerdi. Artık "efsane" olma, "profosyonel filozof" olma devri bitmiştir.

Hüseyin AKTAŞ demiş;

"Milyonlarca insanın bindiği "düşünce atında" (belki de "uzay gemisinde") en önde oturanlar, filozoflar olmaya devam edeceklerdir..."

Belki de zihnimizdeki "Profosyonel filozof" kavramını sorgulamamız daha yerinde olur.

Aslında konu bir hayli

Aslında konu bir hayli geniş ve dağınık. Bir start noktası bulmanın zorluğu içerisinde yazmaya çalışacağım, ve eğer ben de dağınıklık yaparsam şimdiden kusuruma bakmayın..

Felsefeye olan ihtiyaç dünyanın genel unsurlarını ve kanunlarını incelemek ve bunu yaparken de bir mantık ve düşünce metodu geliştirmek gerekliliğinden doğmuştur. Düşünce ve varlık arasındaki ilişki dış dünya ögeleri ile zihinsel olan arasındaki bir gerilime denk düşer ki, insan içinde yaşadığı her ortam ve zamanda bu problemle yüzleşmek ve yine ne zaman ve nerede olursa olsun kaçamayacağı bu gerilimi öyle ya da böyle hafifletmek, ya da daha doğru bir ifadeyle bunun araçlarını (kavram üreticiliği, bilgi, bilgi metodu, yöntem) geliştirmek zorundadır. Bu açıdan bakıldığında felsefe insan bilgi ve faaliyetinin güçlü bir aracı ve onun pratiğini daha ileriye taşıyan aktif bir faktördür.

Tüm bunlara rağmen, çağdaş bazı söylemler ve teoriler içerisinde felsefe karşıtı eğilimlerin bulunduğu doğrudur. Aralarında bazı farklılıklar olsa da hemen hepsi yeni pozitivizm kökenlidirler ve insanın dünyayı kavrayışını metafizik özelliklerden arındırma gibi dahiyane bir misyon üstlendiklerini beyan etmelerine rağmen, sahip oldukları hatalı ayrıştırma ve eklektik yapılanma nedeniyle bunu yapamadıkları gibi, bazen de tam aksi yönde bir işlev görerek çağdaş bilimsel keşif ve buluşların yorumlarında ileri sürülen idealist kavramların şekillenmesinde etkili olurlar. Zaten sahip oldukları detaylı bilimsel dile rağmen felsefenin temel problemlerini çözme noktasında da fazlaca güçsüzdürler, hatta deyim yerindeyse acziyet içerisindedirler. Aslında konu sadece bu bağlamda bile ayrıca ve derinlemesine irdelenebilir, ama ben şimdilik sadece felsefeyle devam etmek istiyorum..Şimdilik mola.

Bir yandan da şöyle

Bir yandan da şöyle diyesim ( ya da sorasım) geliyor aslında; "Yoksa felsefe bugün hala var oluyor olmasını biraz da Marx'a mı borçlu? "

Marmaramus'un attığı forum başlığını felsefe tarihi eşliğinde düşündüğümde, bir an için -eğer Marx'ın büyük ve yeni hatırlatması gerçekleşmemiş olsaydı- felsefenin son demi vurgusuna layık olabilecek bir dönem yaşanabilir miydi acaba diye sordum kendime...Ve sonra bunun aslında yakın geçmişte (sanayi devrimi sonrası ile günümüz arasında bir zaman diliminde) ve felsefenin "bilimler bilimi" olarak dahi varlığını korumasının yavaş yavaş imkansızlaşacağı bir süreç içinde mümkün olabileceğini düşünür gibi oldum diyeyim..

Birey hakikatin önüne geçerse...

Öncelikle böyle güzel bir konu seçildiği ve bu konuda düşünüldüğü için son derece siteden memnunum. Artık burasının sıradan üyelerden var olmadığı açık açık gözüküyor.

Felsefeye gelince bu konuda biraz sitemkar görünebilirim ama sadece filozofmu çıkmıyor,sanatçı,düşünür,yazar,bilim adamı çıkıyormu..çağımız bu yöndemi hareket ediyor dersiniz. Yoksa araya serpiştirilmiş birkaç icadla bencilliğe giden bir dünyadamıyız?
Eskiden toplumlar vardı ve o toplumu gözleyenler. Zamanla gerekli reformlar batıda oluşmuş bilimin ve felsefenin hayata katkısı anlaşılarak kitle bulmaya başlamıştır. Toplumun ihtiyaçlarına göre düşünceler gelişmiş,şekillenmiş ve yol katetmiştir. Schopenhaur derki "insan bir kez özgürlüğe aşık oldumu onun uğruna feda edemeyeceği şey yoktur" Bizler toplumu bir kenara iterek önce topluluklara ayırdık. Sonra onların içerisindede çatışma yaratacak gruplar oluşturduk. Bunu daha da geliştirip birey dedik özgürlük dedik herbirimiz güzel bir tüketici olduk.

Ben tv nin yapılışını detaylı bilmiyorum çevremde bilen varmı...?...İnternet teknolojisinin manyetik alan teorisini bilmiyorum...bilen varmı...Hepsi pc de mevcut diyeceksiniz önemseyen varmı? Felsefede böyle işte düşünmek önemli değilki Filozofluk önemli olsun. Popülizm hayatı belirler bizler uygularız. Umarım anlatabilmişimdir.

Felsefe üretimi ile

Felsefe üretimi ile felsefenin toplumu oluşturan bireyler/katmanlar/sınıflar içinde (ve bu grupların gündelik hayatlarında) önemli /hatırı sayılır bir yer işgal etmesi aynı şey olarak değerlendirilmemeli diye düşünüyorum.

Örneğin Antik Yunan'ın pek çok dehasına ve bugün dönüp baktığımızda dahi çoğu zaman insanı hayrete düşürecek zenginlikteki felsefi üretimine rağmen, bu üretim ve farkındalığın site içerisinde ve kendi kapılarını dahi kendi üzerine kapamış akademiler bünyesinde etkili olduğunu söyleyebiliriz ancak. (Köleleri zaten saymıyorum, Aristotales gibi bir dahi bile onları saymamışken..)

Ortaçağ derseniz, antik yunan'dan farklı olarak çok merkezli ve merkezler arası iletişimin çok daha aktif olduğu bir felsefi üretim sürecine rağmen, yine de toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan sıradan ve ortalama insanın hayatında felsefe'nin etkin bir yeri ve anlamı olduğunu iddaa edemeyiz sanırım.

İşin aslı bu durum günümüzde de böyledir ve bence bunda şaşıracak fazla birşey yoktur.

Ama felsefe üretimi elbette ki daha başka bir şey. Marmaramus'un bu bağlamda açtığı konu için kendi bilgim dahilinde kafa yordum biraz. Felsefe tarihine bir göz attığımızda, felsefenin en başta insanlığın objektif dünyaya ait bilgisinin TÜMÜNÜ kapsayan bir bilim olarak doğduğunu, daha sonra artan sosyal üretim ve bilgi birikimi ile farklılaşan bazı bilimlerin felsefeden ayrıldığını, (bu arada felsefenin de yavaş yavaş bağımsız bir bilim olarak farklılaştığını, ayrıca felsefenin bazı spesifik problemleri işlenirken bunların da büyük oranda özelleşip - etik, estetik, epistemoloji, ontoloji vs.- felsefeyi alt başlıklar halinde farkılaştırdığını ) görüyoruz.

Bunlara ilaveten, bilgi boşlukları ve henüz keşfedilmemiş tabiat kanunları gereği felsefenin bilinenden yola çıkarak bilinmeyendeki gedikleri kendi üretimi ve önermeleriyle doldurması da vardır ki, bu da felsefenin bir süre sonra bir bilim olmaktan çok bir "bilimler bilimi" şeklinde adlandırılmasına yol açmıştır.

Ama özellikle son bir kaç yüzyıldaki inanılmaz bilgi artışı ile birlikte felsefe bir "bilimler bilimi" olarak dahi tutunamayacak duruma gelmişti ki...Marks olmasaydı felsefenin hali ne olurdu sorusu da tam burada takılıp duruyor zaten zihnime.

Felsefe olmasaydı Marks'ın

Felsefe olmasaydı Marks'ın hali ne olurdu acaba?...

Althusser "Sanat üzerine

Althusser "Sanat üzerine yazılar" isimli kitabında (...)Bir felsefeciden başka bir şey olmayan ben, yine de tiyatrodan söz etme cüretini gösterebiliyorum, çünkü bana öyle geliyor ki tiyatroyu bilen Brecht veriyor bana bu izni. Brecht, tiyatro ile felsefeyi doğrudan ilişkilendirmekten yaşamı boyunca geri kalmamıştır.1929'da "Tiyatronun geleceği felsefededir,"diye yazar (Son Aşama:oidipos).1953'te yani bunu yazdıktan yirmi dört yıl sonra, aynı savı ona tüm gücünü vererek yeniden ele almıştır ("Bir sosyalist görüşmesi",7mart1953) ve o zaman şunları yazar "Benim tiyatrom...felsefi-bu kavramın ilk anlamıyla kullanıyorum sözcüğü-bir tiyatrodur.(Louis Althusser, sanat üzerine yazılar, ithaki yayıınları, syf 80-81)

Althusser de 1990larda yaşama veda etmiş bir felsefecidir, marx ve Lenin'den sonra zorlamasız her dilin ideolojik olduğunu öne sürüp sanatı ve dünyayı marx okumalarıyla etüd etmiş ve ardından özgün düşüncelerine ulaşmış bir felsefeci.

"Gelecekte herkes 15 dakikalığına ünlü olacak" ve “Her şey poptur, pop her şeydir." diyen pop art'ın ünlü ve renkli ismi, Marliyn Monroe serigrafları ile bildiğimiz ready made çalışmalar otaya koyan iletişim dahisi Andy Warholl'un pop'un kendiliğindenliği üzerinden yaratıma gitmesi ve belki 1960larda POP ama bugün neredeyse klasikleşen(!) çalışmalarını takip edince popüler ya da klasik üretimin ve düşüncenin herdem akışkan doğası içinde evrilierek dünyayı yorumlamanın ötesinde değiştirdiğini söylemek mümkün. thecyberian'ın " bilginin kaynağının ve doğasının önemsenmediği" serzenişine katılıyorum ancak; POP'un varlığı felsefenin doğasına müdahale olarak algılanmamalı diye düşünüyorum. Örneğin sanat felsefesi eser üzerinden düşünmeye devam eder, okur ya da okumazsınız, bilir ya da bilmezsiniz, okur ya da okumam, bilir ya da bilmem fakat hep bir gün öğrenmem için oradadır ya da ondan hep kaçmam için oradadır....

Benim kanaitim pop olanın felsefe yapan bilim adamları olduğu. Bilim adamlarının bilimle daha çok uğraştığı belki daha subjektif ve ispat gerektirmez olduğu için felsefe yapmadığı bir gelecek diliyorum gezegene.. başına sonuna "paralel evren" yazınca kesin satan fikirlerin felsefe kabul edildiği bir çeyrekte POP ve cançekişen, sabote edilen bence bilimin kendisidir.

Bir açıdan

Bir açıdan bakıldığında sabote edilen şey bilimin kendisi olarak görülebilir ve bu da pop olabilir.Bir başka açıdan bakıldığında ise bu sabotajın felsefeyi iğdiş edenlerin elinde gerçekleştiği de söylenebilir.

Ayrıca pop olanın felsefe yapan bilim adamları olduğu da bir bakıma doğrudur, ama felsefeyi yadsıyan, hatta bilinen anlamıyla felsefe karşıtı bir formasyonla konuşanların yaptığı şeyin felsefe mi olduğu (yani bunların gerçekten de felsefe yapan bilim adamları mı olduğu) da bence tartışmaya açık bir konudur.

Eğer burada kastedilenler örneğin kuantumcular ise, evet çok şey anlatıp felsefe yapar gibi görünüyorlar ama mesela ben onların potansiyel olasılık dalgaları ve gözlemci varlığı üzerinden düşünce ve varlık problemini nasıl bir felsefe ve yöntemle ele aldıklarını anlayabilmiş değilim. Hatta tam aksine, ifade ettikleri onca matematiksel denkleme ve kullandıkları pek çok bilimsel argümana rağmen, hizmet ettikleri en iyi şeyin nedense kuantum ile ilgili deney ve çalışmalara ait yorumlara idealist ögelerin eklenmesini kolaylaştırmak olduğunu ve toplumu daha çok bu yönde etkilediklerini düşünüyorum. Ya da güya felsefe yapan bu bilim adamları bir gün kazayla ahlak/ etik gibi konulara değinmek durumunda kaldıklarında felsefenin en temel problemlerini dahi görmezden gelerek ya da onları sanki sahte problemlermiş gibi ele alıp bir kenara iterek, bir anlamda konuyu kendi bağlamından dahi koparıp bir masala evirebiliyorlar.

Neyse, şimdilik herkese iyi geceler..

Bilim ve Felsefe

İnsanlık tarihinde bilim ile felsefe daima birbirlerini etkilemişlerdir. Daha doğrusu, felsefe bir dünya görüşü olarak o döneme ait dünya ve evren hakkında bilinenlerden hareketle sistematik bir "kozmogoni" oluşturmuştur.

Kozmogoni insan,evren tanrı üçlüsü üzerine kurulu bir düşünce yapıtıdır. 17ci yüzyıldan sonra yavaş yavaş tanrı bu üçlü yapının dışında kalmış ve felsefe insan ile evren konularını irdelemeye çalışmıştır. Yani, felsefeden metafizik dışlanmış yerine fizik alınmıştır. Karl Marks materyalizm diyalektik felsefesi ile insan ve ekonomi temelli maddeci bir bakış üretmiş, maneviyatı ve dini tümüyle ret etmiştir.

Günümüzün felsefesi de büyük çapta insan, toplum ve ekonomi konuları ile ilgileniyor. Pozitif bilim son 300 yıldır insan öğesini dışlamış, ölçümü ve nesnelliği ön plana çıkarmıştır. Bilime insan öğesini geri getiren ilk modern bilim Kuantum Kuramıdır. Bu bakımdan modern felsefeye Kuantum kuramının katkısı kaçınılmaz olarak belirgin olmaktadır. Ancak Kuantum kuramını doğru yorumlamak ve abartılı duygusallıktan kaçınmak gerektiği görüşündeyim.

Kuantum kuramı sanıldığı gibi sadece atom-altı parçacıklara uygunlanmaz. aynı zamanda insana da uygulanabilir. Zira "Gözleyen ve gözlenen birbirlerini etkiler" sözü insanın gözlemdeki yorumu ve katkısını açıkça ortaya koymaktadır. Artık biliyoruz ki var olan dış dünya iç dünyamızdan (yorumumuzdan) tümüyle bağımsız değildir. Bu görüşün çok temel ve eski bir felsefi soru ile ilgisi vardır. "Acaba bizim dışımızda ve bizden bağımsız bir evren var mıdır?" ve ayrıca "Nesne denilen yapı tümüyle bağımsız ve yalıtık bir varlık mıdır?" bu sorulara aydınlanma dönemi denilen pozitif bakış dönemi "evet, bizden bağımsız bir dış dünya vardır" şeklinde yanıt vermiş ve Newton fiziği bu varsayım üzerine oluşmuştur.

Kuantum kuramı ise bu görüşe karşı çıkar ve belirli bier dünya yerine belirsizliği, olasılığı, seçimlerimizin önemini vurgular. Artık mutlak bir gerçek yerine olası bir gerçek vardır ve insan kendi seçimiyle bu olasılığı somut gerçekliğe çeviri. Kuantum kuramında bu dönüşüme "dalga fonksiyonunun çökmesi" denir.

Görülüyor ki Kuantum kuramına dayanan veya ondan etkilenen bir felsefe önemli bir atılımla eski tabuları ve varsayımları yıkıp yerlerine yeni görüşler getirebilmektedir. Bu yazıyı gamaro'nun anlamdığı bu bakış açısına açıklık getirmek amacıyla yazdım. Eğer sorularınız varsa yanıtlamaya hazırım.

Bilgisev'e: (İsim vererek

Bilgisev'e:
(İsim vererek sorayım da bir önceki sorum gibi güme gitmesin:)

"Karl Marks materyalizm diyalektik felsefesi ile insan ve ekonomi temelli maddeci bir bakış üretmiş, maneviyatı ve dini tümüyle ret etmiştir." Diyorsunuz ya;
buna katılan ve diyalektik materyalist felsefeye göre dünyayı anlamaya çalışan biri olarak, Marks'ın "maneviyatı ve dini tümüyle ret etmiş" olmasının, bu redle birlikte oluşturduğu kendi önermelerinde, "insanın dışına" ait alanda son derece zenginlikler üretirken, "insanın içine" ait alanda bir çoraklığa neden olmuş mudur?...

Ben Marks sonrası toplumsal hareketlenmelerde bireyin ikinci plana düşmesini, yer yer yok sayılmasını bir "felsefi ve sol savrulma" olarak düşünüyorum. Bunun nedeni, Marks'ın (aslında marksizmin...) yıktığı maneviyatın yerine konulamayan bir "maneviyat boşluğu" mudur?...

Sayın Bilgisev, uzun bir

Sayın Bilgisev, uzun bir aradan sonra sizi tekrar okuyabilmek güzel, aslında vakit olsa daha uzun yazmak isterdim ama hazır konu açılmışken kısaca sorayım, örneğin kuantum fiziğinin geliştirilmesinde , matematiksel yapısının ve deneysel verilerin yorumlanmasında geniş sorumluluklar üstlenmiş bazı fizikçilerden Heissenberg, Weizsaecker, Bohr ve Varilov arasındaki farkı yaratan şey nedir? ( Ya da bir fizikçi olarak doğrudan sizin kanaatinizi sorayım, siz mesela dalga parçacık ikiliğini nasıl yorumluyorsunuz? Parçacık özelliği ile dalga özelliği arasında bir iç birliğin varlığından söz edilebilir mi ya da bunlar aslında birbirlerine kapalı ama karşılıklı olarak birbirlerini tamamlayan özellikler midir?)

Kuantum özelinde felsefe ve bilim hakkında bir şeyler söylemek gerekirse, benim söyleyebileceğim felsefeye her zaman ihtiyacımız olduğu ve olacağıdır. Ancak buradaki ayrım, düşünmek ve düşünce üretmek ile felsefe yapmak arasındaki farka ait bir ayrımdır ve bu nokta gözden kaçırılmamalıdır diye düşünüyorum. (Bir fizik ve matematik cahili olarak haddimi aşmış olabilirim ama insan kendini ikna etme süreci yaşarken böyle densizlikler yapabiliyor maalesef, şimdiden özürlerimi de beraberinde iletiyorum )

Yanıtlar

Hüseyin AKTAŞ'a:

Karl Marx'ın felsefesi Hegel'e uzanır ve onun diayalektik (eytişim) mantığının topluma uygulamasıdır. Hegel ile Marx arasındaki temel fark Hegel'in idealist, Marx'ın materyalist oluşudur. Aralarında da bir dünya görüşü farkı var. Hegel bir Alman Rasyonalisti olmasına karşı, Marx İngilterede yaşamış Anglosakson pragmatizminden ve ampirizminden etkilenmiştir.

İngiliz Hume felsefi yazıalrında dini ve maneviyatı ilk ret eden düşünürdür ve bu da Marx'ın felsefesinde etkin bir görüş olmuştur. Ayrıca İngiltere'de 19cu yüzyılda teknoloji ile işçi sınıfı gelişmiş ve işçi-işveren çatışmaları boy göstermiştir.

Tüm bu etkilerin esas kaynağı "insan, çıkarcı ve kendi faydasını düşünen bir yaratıktır ve insanın dışında bağımsız bir gerçeklik vardır" görüşlerinin bulunduğu kabul edilebilir. Oysa ki günümüzde tüm bu varsayımları Kuantum Fiziği geçersiz kılmış ve dünya ile insanın bağımsız olduğu görüşünü çürütmüştür. Kendi görüşüm "insan değil ama, beşer çıkarcı ve kendi faydasını düşünen bir yaratıktır". Yani, insan ile beşer arasında önemli bir fark olduğu görüşündeyim. İnsan adını verdiğimiz canlı türü beşer olarak doğar ve eğer kendini geliştirmezse beşer kalır. Geliştirirse (hem dünyevi hem uhrevi boyutta) insan olur. Demek ki maneviyata ve mistisizme gerek vardır. Bir diğer ifade ile hem fiziğe hem metafiziğe gerek vardır.

Özetle, Karl Marx felsefesi beşer için yeterlidir ama insan için yeterli değildir.

gamaro'ya:

Adını verdiği Planck, Heisenberg, Weizseker, Pauli ve Schrödinger gibi fizikçiler belli bir dönemin ürünüdürler. 20ci yüzyılın başlarında klasik Newton fiziği ile açıklanamayan birtakım deneyler ve gözlemler yapıldı. Bu deneyleri açıklamak için işe girişen fizikçiler Almanya'nın Heilderberg üniversitesinde bir araya gelip tartıştılar. Birinci dünya savaşı öncesi tüm Avrupa bir bilim, teknik ve felsefe hatta sanat atılımı içinde idi. Picasso ve Kuhn da o döneme damgalarını vurdular. İşte Kuantum kuramı böyle bir ortamda doğdu. Bu fizikçiler dahi değillerdi ama ortam onlara yardım etti. Tek dahi bence Einstein idi ama o da Kuantum fiziğini bir türlü kabul edemedi.

Dalga parçacık ikiliğini açıklamak isterim. Her var olan nesne hem dalga hem parçacık özelliği taşır. "Her var olan" derken sadece atomaltı temel parçacıkları kastetmiyorum. Genelde Kuantum kuramının sadece atomlara ve atom altı parçacıklara uygulanması gerektiği sanılır. Oysaki deneyler göstermiştir ki maddi parçacıklar de makro nesneler de dalgasal özelliğe sahiptirler.

Bu ikili özellik nesnenin bazen dalga bazen parçacık olarak davrandığı anlamına gelmez. Siz nesneye hangi tür soru sorarsanız, nesne size o yönünü gösterir. "dalga mısın?" yanıt "evet", "parçacık mısın?" yanıt "evet". Bu da nesnelerde bu iki özelliğin ayrılmaz bir şekilde birlikte oluşu anlamını taşır. Aynı bir paranın yazı ve tura yüzü gibi. Havaya attığınız bir para yere ya yazı veya tura olarak düşer. Ama parada yazı ve tura yüzleri ayrılmaz olarak bulunur. Parayı dikine bölseniz gene bir yüzü yazı diğer yüzü tura olur. Aynen mıknatısın bir ucu kuzey diğer ucu güney oluşu gibi. Mıknatısı ikiye bölseniz gene bir ucu kuzey diğer ucu güney olur.

Demek ki evrende her var olanın iki bölünmez ve bütünsel özelliğ vardır. Olaylara ve nesnelere "ya-veya" yaklaşımı ile değil, "hem-hem" yaklaşımı ile bakmak gerekir. Bu da farklı bir mantık türüdür. İnsan örneğin, hem beden hem de ruhtur. Ruh dini bir kavram olarak ret edilimiş olsa da siz ister ona tin deyin ister ruh, sonuçta her insanın metafizik bir boyutu vardır. Sadece beden ve madde sananlar, işte diğer yönü ret ettiklerinden eksik bakmışlardır. Sadece ruh önemlidir diyenler de bedeni ihmal ettiklerinden insanı eksik tanımlamışlardır. Olay ya-veya değil, hem-hem olayıdır.

Aristo mantığı ya-veya ayırımı ile karşıtları kabul eder. Hegel'in eytişim (diyalektik) mantığı aynı şekilde ya-veya ile başlar ama onları birliğe getirmek gerektiğini söyler. Tez-antitez-sentez yaklaşımıdır eytişim. Hem-hem mantığı ise karşıtları temelden ret eder ve onların insan tarafından pratik olarak kabul edildiklerini iddia eder. Karşıtlar doğada yoktur. Doğada her var olan çevresi ile tam bir uyum ve paylaşım içindedir. Dost-düşman ayırımı suni bir tanımdır. Doğada ne dost vardır ne de düşman. Yaşamın devamı için gerekli olan enerji nerden ve nasıl en kolay ve kısa yoldan alınıyorsa o yol seçilir. Buna "minimum enerji" ilkesi denir ki fizik biliminde bu ilkenin diğer adı "enerji korunumu" ilkesidir. Bu ilke cansız nesneler kadar canlılar için de geçerlidir.

Ancak bu ilkede bencillik değil, paylaşım vardır. Çünkü amaç enerji kaynağını kurutmak değil ondan sürekli yararlanmaktır. İşte Marx'ın göremediği bu gerçektir. Kapitalist sistem işçileri sürekli sömürmenin sonunda isyana ve kendi kaynaklarının kurumasına neden olacağını gördü. İşçileri fabrikaya ortak yaptı. Onlara hisse verdi ve hisse senedi çıkararak onları birikimlerini de kendi yararına kullanmayı başardı. Bu açıdan -kanımca- akıllı kapitalizm komünizmden daha başarılı olabilir. Ama önemli olan "akıllı" olmak ve çıkarcılığı, oportünizmi, bencilliği frenlemesini bilebilmektir.

Umarım yanıtlayabildim. Eğer açıklanması gereken noktalar bırakmışsam çekinmeden sorun, tartışın.

araya

araya giriyorum:)

bilim-teknoloji cağında artık felsefe bilgi olma iddiasında bulunmuyor, bilgi olmadığı gibi artık eskisi gibi bir güç de değildir.

bilim ve tekniğin ilerlemesi sonucunda filozofların özel av sahası olarak yordukları insan/toplum davranışları bile artık psikolojinin sosyolojinin elinde. felsefedeki temel motto, artık diğer disiplinler tarafından sağlanan bilgilerden haraket eden bir düşünme biçimi olarak görünüyor.

hukuk felsefesi fizik felsefesi din felsefesi bilim felsefesi ...modern fizikte ortaya cıkan kuantum kuramının kuantum felsefesini ortaya cıkarması gibi ya da genetik bilimindeki sonuçların ahlak felsefesini beslediği gibi.. yani felsefi düşüncenin ruhu değişmemiş, hatta konusu inanılmaz ölçüde zenginleşmiştir. eksikliğini hissettiğimiz temel ölçü, bugünkü bilgi-düşünme sürecinde gelişen muazzam bilginin artık tek bir elde toplanamamasının yarattığı imkansızlık, ve bu noktada büyük güç kaybeden düşüncenin belli bir sistematiğini oluşturabilecek filozofların var olabilme ihtimali. envai çeşit alana yayılmış bilimin sunduklarını bir potada eritip yeksenak bir akım bir düşünce şablonu üretebilmek bugünkü bilgi çağında artık imkansızlaştı. bunun yerine bütün içerisindeki parçaları eklemlemeye çalışan uzman zihinler ortaya cıkmak zorunda.

Önemli olan bugünden

Önemli olan bugünden geçmişe bakıp hangi soruyu kim doğru çözmüş somutluğunda cevaplar aramak olmamalı diye düşünüyorum. Evet, verdiğim isimler kuantum bağlamında erken dönem isimlerdir ve herbiri kendi dönemindeki bilgi birikimle yetinmek durumunda kalıp subjektif idealizmden materyalizme kadar farklı noktalara ulaşmışlardır.

Ama bugünden düne bakıp konuşmak işin kolay tarafı, peki ya siz Bilgisev, siz bir fizikçi olarak aynı dönemi paylaşmış olsaydınız, dönemin mevcut bilgisi ile ne tür bir yöntem izler ve nasıl düşünürdünüz? Kendinize böyle bir soru yönelttiğinizde nasıl bir cevapla karşılaşıyorsunuz acaba?

Vakit bulunca tekrar

Vakit bulunca tekrar yazacağım, ama söylemeden geçemeyeceğim bir şey var ki, o da dalga parçacık ikiliğinde gelinen noktada ( bilgisev'in de yorumunda ifade ettiği şekilde bu iki özelliğin ayrılmaz birlikteliği (iç bağlılığı, hem..hem oluşu) nedense İbn-i Rüşt felsefesinin tarih içerisindeki macerasını hatırlattı bana.

İbn-i Rüşt tarafından öne sürülen ve Gazali'nin mistisizmini eleştiren çifte hakikat doktrini felsefe ile ilahiyata ait hakikatlerin birbirlerinden bağımsızlıklarını ifade eden bir doktrindi ve felsefede ilahiyatın ilahiyatta ise felsefenin kabul edemeyeceği şeyler bulunduğunu ileri sürüyordu. Çifte hakikat doktrininin ortaya çıkışındaki asıl neden ve işlev, aslında ortaçağda din tarafından konulmuş pek çok engelin bilim tarafından sarsılmaya çalışılmasının bir yansımasıydı. Zaten dönemin islamiyeti ve klise tarafından da şiddetle mahkum edilmişti. Lakin aynı çifte hakikat doktrini yakın geçmişte ve enteresan bir biçimde, bu kez de bilimsel materyalist dünya görüşünün karşısında dinin savunulması maksadıyla bazı ilahiyatçılar tarafından kullanılmıştır..Buyrun burdan yakın denilebilecek bir durum dersem fazla abartmış olmam sanırım:)

İşte ben buna benzer bir durumu dalga parçacık ikiliğinin açıklanmasının tarihselliği içerisinde de gördüm ve açıkcası çok şaşırdım. Çünkü kuantumun erken dönem sonuçlarının yorumlanmasını kendi tarihselliği içerisinde incelediğimizde şöyle bir durumla karşılaşıyoruz;

Mesela okuduğum kadarıyla, idealist açıdan muhakeme yürütenler (yürütmek isteyenler) dalga parçacık ikiliğini ele alırken gözlemci ve aletlerin oynadığı rolü abartma yönünde çok büyük heves göstermişler ve bunu mikro dünya ile makro dünya arasındaki nedenselliğin objektif tabiatını reddetmeye gidecek kadar ileri götürmüşler. (Bu etki bugün dahi devam ediyor, ancak benim anlayabildiği kadarıyla zaman içerisinde Kuantum mekaniğindeki paradoksların atom altı parçacıkların dalga parçacık ikiliğine ait objektif özelliklerin bir yansıması olduğu doğrulanmış durumda.)

Dalga parçacık ikiliğinin subjektif idealist (pozitivist) yorumlanmasında ise atom altı parçacıkların dalga özellikleri ile parçacık özellikleri arasında herhangi bir iç birliğin varlığının kabul edilmediğini görüyoruz. (Örn. Bohr ) Aksine, bunların birbirine kapalı ve birbirini reddedici farklı özellikler oldukları ve sadece karşılıklı olarak birbirlerini tamamladıkları öne sürülüyor (Buna tamamlayıcılık ilkesi deniliyor ve bir fenomeni bilmenin yolunu o fenomene konu olan ögelerin objektif tabiatından değil, öğrenme sürecine ait bazı özellikler üzerinde tamamlamak şeklinde tarif ediliyor )

Ama işin asıl ilginç kısmı daha başka ;

Çünkü tüm bunlar olup biterken bazı bilim adamları da dalga parçacık ikiliğinin tutarlı bir materyalist yorumunu bulabilmek için çabalamış (örn. Varilov) ve makro dünya ile atom altı dünya arasında sıkı bir iç bağlılık bulunduğu ve bu anlamda dalga parçacık birliğinin sadece soyut mantıki formulasyonları değil, aynı zamanda bu birliğin taşıması gereken özel çizgileri de ifade etmesi gerektiğinden yola çıkarak şunu söylemişler ; " Atom altı mikro parçacıklar sadece dalga ya da parçacık olarak değil, fakat bambaşka birşey olarak, yani dalga ve parçacıkların bir sentezi olarak görülmelidirler"

Elimdeki çok eski (sanırım 1960'lı yıllara ait) ve sovyetler birliği kaynaklı ve kötü çevrilmiş bir makalenin son satırında konu şu şekilde bağlanıyor; "Ne var ki bu yorum elle tutulur bir açıklığa henüz kavuşmamıştır. Ancak bu açıklık günümüzde temel parçacıklar hakkındaki yeni çalışmalarla desteklenir görünmektedir"

İlginç değil mi?

Ama benim anlamakta zorluk çektiğim bir şey var..

O da şu ki, tıpkı İbni-i Rüşt felsefesinin tarih içerisindeki garip yolculuğu gibi, ben de kendi dönemine ait temel bir kuantum tanımını daha o günden çok başarılı bir biçimde yapmış olduğunu gördüğümüz bazı "materyalistlerin" bugün nasıl idealistleştirildiklerini anlayabilmek noktasında tıkanıyorum...evet ben bunu anlamakta gerçekten zorluk çekiyorum, ayrıca materyalizmin ne ile itham edildiğini de (ki aklıma sevgisizlik demek geliyor nedense) anlayamıyorum. Ya da marmaramus'un dediği gibi, belki de felsefe gerçekten ölmüştür.

kendi yorumum

gamaro soruyor: "Ama bugünden düne bakıp konuşmak işin kolay tarafı, peki ya siz Bilgisev, siz bir fizikçi olarak aynı dönemi paylaşmış olsaydınız, dönemin mevcut bilgisi ile ne tür bir yöntem izler ve nasıl düşünürdünüz? Kendinize böyle bir soru yönelttiğinizde nasıl bir cevapla karşılaşıyorsunuz acaba?"

Yanıtı kolay. Bugün nasıl bakıyorsam o zaman da öyle bakardım. Bugün standart fizik bakışı dışında yorum yapan ve düşünen bir kişi olduğumu sanıyorum. Örneğin, Kuantum kuramının sadece mikro evrene değil, makro evrene de uygulanabilecek olan bir model olduğunu iddia etmek her fizikçinin harcı değildir. Fizikçi olmayan amatörler böyle bir iddiada bulunabilirler. Ama meslekten bir uzmanın aynı iddia ile ortaya çıkıp savunması bir bakıma cesaret ve ileri görüş gerektirir.

Kanımca Kuantum kuramının hem felsefesi hem de mantığı gelecek nesillerin ciddiyetle ele alacakları ve üzerinde çalışıp sosyal olaylara uygulayacakları konulardır. 20. yüzyılın başında yaşasaydım hem isatatistik mekaniği hem de kuantum fiziğini olanca gücümle desteklerdim. Nitekim, Karmaşa (Kaos) kuramını da samimiyetle savunuyorum ve onda büyük bir potansiyel olduğu görüşündeyim. Bu içinde bulunduğumuz 21. yüzyıla karmaşa (kaos) kuramı damgasını vuracaktır.

marmaramus: felsefe ölmüş olduğu görüşüne katılmıyorum. Çünkü düşüncenin kendi üzerine dönüşmesi ve insanın kendini sorgulaması bitmez. Elbette ki güncel bilimden etkilenecek ve ondan esinlecektir. Ama, düşünce yapıtı olarak bilimden bir adım ilerde olmayı sürdürecektir. Çünkü bilim "nasıl" sorusuna yanıt ararken, felsefe "neden" sorusu ile ilgilenir. Neden? sorusu ise pozitiflik ve nesnellikten öte kimlik ile ilgilidir. "Bu evren neden var?" sorusunun yanıtı "çünkü büyük patlama oldu" değildir; "çünkü Allah yarattı" da değildir. Soru derindir ve hâlâ yanıtı kesinlikle verilebilmiş değildir.

Yani, felsefe bitmez ve ölmez. Bazen duraklar veya dinlenir ama bir süre sonra eskisinden daha hızlı koşmaya başlar. En azından ben buna inanıyorum.

Bilgisev, siz eğer 20. yy

Bilgisev, siz eğer 20. yy başlarında yaşasaydınız ve söylediğiniz gibi tavır koysaydınız, bu sizin materyalist olarak değerlendirilmenize yol açardı sanırım. Ben felsefe ölmüştür derken bunu materyalist olanın idealistleştirilmesi bağlamında ve bir kara mizah örneği olarak söylemiştim. Parçacık dalga ikiliğinin tanımlanmasına ait tarihselliğe de bu amaçla değinmiştim. Son mesajım duruyor, elimden geldiğince anlatmaya çalıştım, artık olduğu kadar diyeyim.

Neyse, ben haddimi aştım mı onu da bilmiyorum aslında..Şimdi içimden Hume din ve maneviyat tanımaz biri olmasına rağmen aslında bir materyalist değil, bilakis idealist bir düşünürdü diye devam etmek ve bu bağlamda felsefenin ilk bakışta kolayca anlaşılamayan noktalarına değinmek istiyorum ama.. yoruldum, biraz mola.

Hüseyin Aktaş'a

Hüseyin Aktaş soruyor: "Ben Marks sonrası toplumsal hareketlenmelerde bireyin ikinci plana düşmesini, yer yer yok sayılmasını bir "felsefi ve sol savrulma" olarak düşünüyorum. Bunun nedeni, Marks'ın (aslında marksizmin...) yıktığı maneviyatın yerine konulamayan bir "maneviyat boşluğu" mudur?..."

Her ne kadar daha önce yanıtlamışsam da şunu eklemek isterim ki, insanın yok sayılması sadece marksizm tarafından değil, tüm batıda gelişmiş olan pozitivist bakışın yaklaşımıdır. Poztitivizm her nesnenin (canlı veya cansız) ölçülebilir olması gerektiği görüşündedir. Olayları da bu açıdan incelediği için insanlar-arası ilişkileri ölçülebilir kavramlara indirger. Günümüzün psikolojisinde, sosyolojisinde ve ekonomisinde bu yaklaşım tarzı ön plandadır.

Pavlov'un köpeği deneyini herkes bilir. Şartlı refleks ölçülebilen bir olgudur ve bu yaklaşım esas alındığında her davranış şeklinin ölçülebilir olduğu varsayımı ortaya çıkar. Oysaki insan karmaşık, kaotik ve belirli olmayan, beklenmedik reaksiyonlar verebilen fizik yönü kadar metafizik yönü de bulunan bir canlı türüdür.

İşte hem pozitivist hem de materyalist bilim adamları ve felsefe üreten düşünürler insanın metafizik yönünü dışlamışlar, görmezden gelmişlerdir. Nedeni de metafizik yönümüzün ölçüye ve sayıya vurulamayışıdır. Dediğin gibi, maneviyat yıkılmış ve yerine hiç bir şey konamamıştır. Anglosakson ülkelerinde (kuzey Avrupa'da) din yok denecek kadar zayıftır. Amerika'da din yerine materyalist ve oportünist dini gruplar vardır. Onların da asıl amacı insanların dini duygularını sömürüp para kazanmaktır.

Metafizik deyince ne anlamamız gerekir? benim görüşüm şu ki birçok duygu metafizik kaynaklıdır. Örneğin maymunlar ağlamaz ama insan ağlar. Ağlayan insan o anda fizik ötesi bir etki ile duygulanmış ve duyguları bu şekilde, göz yaşlarıyla ortaya çıkmıştır. Duyguları sayıya ve ölçüye koymayı kimse bugüne kadar başaramamıştır. Ancak, duygu derken içgüdüsel tepkileri kastetmiyorum. Onlar şartlı refleks olarak duygulardan ayrılırlar.

Peki ama ne yapılması gerekir? Öncelikle duygularımızı bastırmayalım. Onları açığa vurmaktan utanmayalım. "Erkek adam ağlamaz" maço varsayımlarını terkedelim. İkincilikte başkalarının duygularına saygılı olalım ve onları küçümsemeyelim. "Kadın duygusaldır ve ciddiye alınmaz" varsayımını da bir yana bırakalım. Üçüncü olarak sezgilerimize güvenelim. Eğer bir olay veya kişi karşısında sezgilerimiz ile mantığımız çelişiyorsa sezgilerimizi ciddi olarak sorgulayıp nedenlerini araştıralım. Gerektiğinde sezgilerimizi dinleyelim. Nihayet, maddi dünyanın ötesinde bir metafizik gerçeklik olduğuna tarafsız gözle yaklaşalım. "Olamaz" diye kesip atmak yerine, "belki de olabilir, bu konuya daha çok eğilip incelemem gerekir" diye yaklaşalım.

Ben bu şekilde olaya yaklaşıyorum. Sizlerin de bu şekilde yaklaşmanızı tavsiye ederim.

Teşekkürler:) Günlük

Teşekkürler:)
Günlük yaşamın pençesinde kıvranarak bir nefeslik bakışlar içerisindeyim foruma karşı ama yazılanları izliyor ve düşünüyorum. Önümüzdeki hafta biraz zaman bulabileceğim. Yeni sorularım olacak. Önerilerim de. Güzel bir noktadayız bu tartışmada. Üreten ve sunanlara teşekkür ediyorum. Kolay gelsin...

Marks dünyadaki ekonomik

Marks dünyadaki ekonomik ilişkileri, güç ilişkilerini, işçi emeğini vs, bir bakıma kapitalist sistemin gerçek yüzünü açığa çıkarmış ve bunun karşısına nasıl bir ekonomik model koymamız gerektiğini ifade etmiş.

Maddeci yaklaşım, maneviyatı yok saymak ifadeniz çok garip geldi bana. Yukarıda tanımlamışsınız, maneviyat birçok duyguyu içerdiği gibi ağlamayı da barındırır.

Marks İnsanlar Ağlamaz mı demiş, madem ki maneviyatın tek ölçüsü din değil, ki bence zaten din maneviyatın ölçüsü olamaz; bu durumda Materyalizm ile maddeciliği birbiriyle eş tutmaktan vazgeçin artık.

Anladığım kadarıyla

Materyalizm bir ideolojidir ve her ideoloji gibi olaylara belli bir açıdan bakar. Materyalizm ile maddeciliğin farkı olmadığı görüşündeyim. Biri fransızca diğeri Türkçe. Eğer aralarında ince farklar varsa açıklayın. Marx'ın teorisi de "Diyalektik Materyalizm" olarak bilinir. Yani, karşıt grupların (işçi ve işverenin) maddi çıkar çatışması.

Kanımca Marx'ın kuramı küçük çaplı "komün" adı verilen köy tipi yerleşimler üzerine kurulu. Zaten bu yüzden komünizm denmiş. Bu sözde dahi komünlerin özel durumu ortaya çıkıyor. Bugünkü geniş toplumlarda ve kalabalık şehirlerde komün türü ekonomik model başarılı olmadığı biliniyor. Komünlere en yakın oluşum kooperatiflerdir ve onlar da ancak kırsal ortama uygundurlar. Rusyadaki kolhoz sistemi çok kısa süre başarılı olmuş ve terkedilmiştir. Tabii ki bir marksist olarak bunları benden daha iyi biliyorsunuz.

Ben Marx insanlar ağlamaz demedim, maço erkeklerin sözü budur dedim. Lütfen yazımı bir kere daha dikkatle okuyun.

Bu yazdıklarınızdan sonra

Bu yazdıklarınızdan sonra Diyaektik Materyalizm ve Komünizm ile ilgili konuşmak, hatta ve hatta materyalizm ve maddeciliği kıyaslamak için bile öncelikle Marks'ı okumanızı tavsiye edebilirim; çünkü konuya dair az da olsa bir birikiminiz olması gerekir öncelikle. Ücretli Emek Sermaye ya da Ücret Fiyat Kar, temel kitaplardan, onlarla başlayın.

Bilimsel Komünizmi savunurdu Marks.

Materyalizmin, Türkçe'ye maddecilik olarak geçmesinin ise, anlam açısından uygunsuz olduğu ve bu yüzden birçok insan tarafından karıştırıldığı düşüncesindeyim. Çünkü maddecilik dediğimizde aklımıza gelen sadece maddi şeylere önem veren bir insan oluyor, çoğu kişi ben materyalistim dediğinde de bunu algılıyor.

Öte yandan,

"Kanımca Marx'ın kuramı küçük çaplı "komün" adı verilen köy tipi yerleşimler üzerine kurulu."
İlginçtir ki buradaki ifadeniz ile,

"Marx'ın teorisi de "Diyalektik Materyalizm" olarak bilinir. Yani, karşıt grupların (işçi ve işverenin) maddi çıkar çatışması."

BU ilk ifadenizin ne kadar çeliştiği bariz. Köy tipi yerleşimlerden kastettiğiniz tarımsal üretime dayalı feodal yapılar anlaşıldığı kadarıyla; oysa bahsettiğiniz işçi-işveren çatışmalarında çoktan kapitalizme geçilmişti.
Üstelik maddi çıkar çatışması ancak işverenler arasında olabilir, emek-diğer bir deyişle artıdeğer- sömürüsüne dayanan kapitalist sistemde.

Üstelik sizin

Üstelik sizin yazdıklarınızı dikkatle okudum; fakat sanırım siz benim soruyu ne yönde sorduğumu anlayamadınız? Sizin maço erkeklerin sözüdür bu dediğiniz 'Erkekler ağlamaz' ifadesi.

Benim sorum "Marks, İnsanlar Ağlamaz mı demiş" ise sizin materyalizmin insanı yok saydığına(buradan kastettiğiniz insanların duygularıydı), ve metafiziği ise insanların ağlamasıyla açıklamanızaydı.

Hadi materyalizmin çevirisi

Hadi materyalizmin çevirisi "maddecilik" olsun , ben orasında değilim.. de, hangi materyalizm?

Hint ve Çin kökenli ilk materyalistlerin materyalizmi mi? Antik yunan materyalizm mi? Ortaçağ materyalizmi mi? Antropolojik materyalizm mi? 17-18 yüzyıl veya 19 yüzyıl materyalizmi mi? Vulger materyalizm mi? Diyalektik materyalizm mi?

Bunu sormak durumundayım, çünkü materyalizme bağlılık gösterenlerin tutumlarını gayri ahlaki bir davranış biçimiymiş gibi gösterenler ve materyalistlerin bilincin mahiyetini kavrayamadıklarını iddaa edenler, nedense materyalizmi hep onun ilkel formları ile özdeşleştirme peşindeler.

Kısa öykü:

Diyalektiğin tarih içindeki serüveni M.Ö 5. yüzyılda Elealı'lar ile başlar.Aslında Elealı'ların diyalektikle olan ilişkileri en basit ifadeyle "diyalektiğe karşı" olan bir ilişkidir. Ama felsefe tarihi okursanız görürsünüz ki, ulaştıkları tüm metafizik sonuçlara rağmen (varlığın değişebilirliğini ve hareketin imkansızlığını iddaa etmişlerdir) bunları inkar ederken başvurdukları ispat girişimleri ile varlığın ve hareketin çelişik özelliklerinin mantıksal kavramlar içerisinde ifade edilebilirliğinin yolunu açmış olmak gibi çok kritik bir tarihi ilk etkiyi de ortaya çıkarmışlardır.

Çok fazla mı teorik oldu?

O zaman ben Elealılar tarafından 24-25 yüzyıl önce imkansız olarak nitelendirilen "hareket" kavramının bugün gelinen noktada diyalektik materyalist açıdan izahatını yazayım ;

"Hareket hem bir yerde olmak, hem o yerde olmamak demektir, hareketi mümkün kılan şey zaman ve mekanın süreklilik ve süreksizliğinin birliğidir."

(Felsefe bilgisi olmayan/az olan bir insana bu açıklamanın son derece materyalist bir açıklama olduğunu söyleseniz ne derdi acaba?)

Zaten diyalektik materyalizm

Zaten diyalektik materyalizm kavram olarak ilk defa Marks ile ortaya çıkmamıştır; ama fark edersiniz ki cevaplarım bilgisevin yorumuna yönelik ve orada bahsedilen şahıs Marks, dolayısıyla bahsedilen onun materyalizm anlayışı, bu da açık. Diğerleri de ayrı bir tartışma konusu olabilir tabii ki.

"Marx'ın teorisi de

"Marx'ın teorisi de "Diyalektik Materyalizm" olarak bilinir. Yani, karşıt grupların (işçi ve işverenin) maddi çıkar çatışması."

Marks'ın teorisi diyalektik materyalizm olarak bilinmez, Marks'ın teorisi Marksizimdir. Marksizm ise karşıt grupların (işçi ve işverenin) maddi çıkar çatışması değildir.Tüm bu ifadeler indirgemeci bile olamazlar, sadece baştan savma oldukları söylenebilir.

Dayan gamaro geliyorum:)

Dayan gamaro geliyorum:)

marksizm marks'ın deyimi

marksizm marks'ın deyimi ile "proleterya'nın kurtuluş teorisidir". yöntemi diyalektik, ideolojisi materyalizmdir. üç saçayağından oluşur; felsefe, siyasal ekonomi ve bilimsel sosyalizmdir. her biri bütünlüklü bir dizgenin birer olmazsa olmaz parçalarıdır.

"Marksizm" Marks'ın deyimi

"Marksizm" Marks'ın deyimi mi ki?

"yöntemi diyalektik,

"yöntemi diyalektik, ideolojisi materyalizmdir"

Dayanamadım. Bu tümceyi şimdilik şöyle düzeltsek: "Yöntemi diyalektik, felsefesi materyalizmdir"... İdeoloji değişken ya da daha hareketlidir. Yerel koşullara göre değişir. Marksizme göre bir ülkede sosyalist devrim öngörülürken, bir başka ülkede demokratik halk devrimi öngörülebilir örneğin. Marksizm içerisinden bir çok ideoloji üretilebilir ama bir çok marksizm üretilemez. (Gerçi onu da üretenler çıkabilir, ayrı konu...)

Misafir de doğru bir soru sormuş. Marks marksizmi yaratmamıştır, marksizm Marks'ı yaratmıştır. Daha önce gamaro'ya çatmıştım hafifçe, felsefe olmasaydı marks'ın hali ne olurdu diye. Değinmek istediğim konu buydu. Hegel gibi "tepe üstü" dikilmeyelim diye anımsatmak istedim...

Zaten bu tür tartışmalar

Zaten bu tür tartışmalar açıldığı zaman sıklıkla materyalizm nedir, diyalektik nedir, diyalektik ve materyalizmin biraya gelmesi neyi ifade eder, (ya da tersten sormak gerekirse diyalektik olmayan bir materyalizm veya materyalist olmayan bir diyalektik neye benzer) herşey birbirine girer..Çünkü herkesin bildiği bir materyalizm ve diyalektik vardır, ve başında sonunda diyalektik ya da materyalizm olan herşey aynı şeye döner..

Benimse vaktim yok, ya da daha yalın ifade etmek gerekirse daha önemli işlerim var..Saat gece yarısını geçiyor ve hala bilgisayar önünde çalışmak durumundayım, what a wonderfull world..

(Gençken sadece felsefe okurdum. Ve birisi bana bir de felsefe tarihi diye birşey var dediğinde, bunun belli felsefi akımların içinde toplandığı bir antoloji olduğunu filan sanmıştım.)

Tekrar edeyim

Galiba herkes kendi bildiğinde israr edip karşındakine kapalı yazıyor, konuşuyor. Marx'ın mantığı diyalektiktir, buna yöntemi de diyebiliriz. Elbette ki çıkış noktası işçi-işveren çatışmasıdır. Bu durum da 19cu yüzyılın sonlarına doğru İngiltere'de ortaya çıkmıştı. Ondan önce işçi sınıfı diye bir şey yoktu. Olaya böyle bakmak gerekir. Yoksa tüm teorik bir Marksist felsefeden söz etmiyorum.

Marx'ın kuramına Diyalektik-Materyalizm denir. Marksizm sonradan onun görüşlerine verilen isimdir. Eğer bu kurama "proleteryanın kurtuluşu" diyorsanız o zaman Marx'ın önerisini ciddiye alın. O devlet otoritesi yerine "komün" denen küçük birimleri önermiştir. En azından benim bildiğim budur. Yukarıda yazdım ama hiç kimse bu konuya değinmedi. Çünkü yazan kişiler pratik uygulamalarla ilgilenmiyor, onların yerine üst düzey akademik tanımlar yapmayı tercih ediyorlar. hiç kimse komünizmin uygulamalarından söz etmiyor. Varsa yoksa teorik marksizm. Devam edin bakalım.....

İyi de ben ne yapayım?

İyi de ben ne yapayım? İkibin yıldan fazla bir düşün sürecini takiben materyalizm ve diyalektiğin buluşması üzerine birşey söyleyecek oluyorum, ama bir bakıyorum konu marksizm olmuş. Tam marksizm mi diye konuşacak oluyorum, bu kez tarihteki komünizm uygulamaları (bundan kasıt reel sosyalizm deneyimleri sanırım) öne sürülüyor. Fikir ve akımları bir ayet okur gibi doğru/yanlış, geçerli/geçersiz kutupluluğunda değil, her birini kendi tarihsellikleri ve aynı zamanda ait oldukları büyük düşün tarihi içerisinde ele alalım diyorum, bu kez de iş dönüp dolaşıp kamil insana filan bağlanıyor..Bir felsefe, bir ekonomi politik, sonra dön gerisin geri maddecilik, ve ben tüm bu dağınıklık içerisinde nereye ne yetiştireceğimi şaşırıyorum elbette.

Tamam, küçücük komüncükler içindi herşey...

Zaten içinde materyalizm, diyalektik, sosyalizm, komünizm, marksizm vs geçen ne varsa bunların hepsi birdir, hepsi aynı şeydir, sadece çeşit olsun diye farklı isimler verilmiştir..Siz de bu yoldan devam edin o zaman.

(Hangi yazarın sözüydü o, "Amerikalıların marksizm hakkında bildikleri en iyi şey marksizmi sevmedikleridir" diyordu.)

sovyet süreciyle marksizmi

sovyet süreciyle marksizmi tenkit edebilmemiz için öncesinde marksist teorinin temellerini en iyi şekilde irdelemek sonrasında bolşevik sürecinde yaşananlarla birlikte analiz etmek gerekir. şayet bunu yapabilirsek sovyet sürecinde işleyen sistemin marksizmle olan bağının cok zayıf olduğunu görebiliriz. tasavvur edilen ile koşulların dayattıkları arasındaki muazzam uçurum bolşeviklerin ve tüm proleter sınıfın hedeflediklerine ulaşmalarına engel olmuştur.

basiretsiz yönetici-burokratik klik, tabulaştırılan ideoloji,insan-toplum sürecinin göz ardı edilmiş olması, gelişememiş işçi sınıfı, kapitalist hegemonyanın yoğun baskısı v.b hengameler incelendiğinde anlaşılacaktır ki çöken marksizm değil sosyalist sürecin ilk adımına dahi varamamış bolşevizmdir.

pozitivizm

Pozitivizm, bildiğimiz anlamda felsefeyi inkar eden, felsefenin temel problemlerini deneyimle doğrulanmamış sahte/metafizik problemler olarak değerlendirip daha en başından reddeden ve güya özgün bir metodoloji veya bilim mantığı yaratma iddasında subjektif idealist bir akımdır. Bu bağlamda pozitivizm ile materyalizmi aynı kefeye koymak nasıl mümkün olabiliyor, ben anlayabilmiş değilim.

Ayrıca, fizik ve diğer doğa bilimleri ölçülebilir büyüklükler üzerinden çalışıyor olabilir, ama doğası gereği kolay ölçülebilir olmayan şey'lerin fizik ötesi ögeler olduğu kanaati nasıl bir gerçeklik ifadesidir, ya da buradaki ifadenin kendi gerçekliğinin kriteri nedir, onu da anlamış değilim. Daha açık sormak gerekirse, bildiğimiz anlamda (gr, cm, metreküp vs. cinsinden) ölçülebilir ve yazdırılabilir olmayan şeylerin (örn. duygular) metafizik ögeler olarak kabul edilmesi gerektiğinin düşünsel ve pratik dayanakları nelerdir?

Örneğin yaratıcı zeka.

Yaratıcı zeka da metafizik bir öge midir? Eğer öyle ise zihin fonksiyonları içinde nasıl ifade edilmelidir, mesela daha üst ve evrensel bir zekanın insan beyni ve zihnindeki tezahürü olarak mı tarif edilmelidir?

Peki ya şiddet? Şiddeti de metrik olarak ölçemiyoruz, o da mı metafizik bir etkinliktir? Ya da sosyal bilimlere konu olan ve doğrudan ölçülemeyen pek çok etken ve parametre, onlar ne olacak?

Aslında asıl soru şu; Diyalektik ve materyalizmin bir araya gelmesini sanki gayr-i ahlaki bir ilişkiymiş gibi ifade etmenin gayesi nedir? ( Ve ille de pratiğe dair bir soru sorulacaksa şunu da sorabilir miyiz yeri gelmişken; Eğer diyalektik/tarihsel materyalizm olmasaydı idealizmi tutunduğu son siperlerinde, yani toplum ve insan üzerine verdiği o "dahiyane" (!) hükümlerinde mağlup etmek acaba nasıl mümkün olabilirdi? Yoksa söylenmek istenen asıl şey materyalizm karşısında alınmış bu mağlubiyetin şerefli bir mağlubiyet olduğu ve aslında idealizm ve eklentilerinin her zaman gönüllerin şampiyonu olduğu gibi birşey midir?)

Neyse..

Pek çok dogmatik öğretiye, -sahip olduğu onca iç tutarsızlık, yapısal anomali ve bir kaç bin yıldır insanlığa ödettiği onca kanlı bedele rağmen- sayısız de fakto "fayda" atfedenlerin, insanın kendini anlama tarihi içerisinde yadsınamayacak bir değer ve önem taşıyan bazı düşünsel üretimlere hala "sapık ideoloji" muamelesi yapıyor olmaları da metafizik bir partizanlık gereği sanırım..Gören de beni marksist filan zannedecek.

Merhabalar,"herkes aklını

Merhabalar,

"herkes aklını pazara çıkarmış, en sonunda kendisininkini alıp gelmiş."

Güzel paylaşımlar umduğum bu başlık altında düş kırıklığına uğradığımı söyleyebilirim...

Uzun zaman oldu, okumaya gençlikteki gibi zaman ayıramıyoruz. Ana baba ekmeği yerken kolaydı işler. Toplumsal yapılanmalar, insanın entellektüel çalışmalarını gaspetmek üzerine kurulu... Gençlikten daha fazla merak ve istek içinde olmama rağmen, okuma, aydınlanma, üretme için gerekli zamana sahip olduğumu söyleyemem. Unutmaya da başladığım şu günlerde bir söz ortaya atılınca, yanlış birşey söylememek adına kaynakları tarama ihtiyacı duyuyorum, ama buna bile zaman yok. Kaldı ki yeni şeyler peşpeşe geliyor, elektron hızında dolaşıyor tartışmalar, bilimsel gelişmeler. Bizler ise bilimsizliğe mahkum edilmiş olarak çırpınıyoruz, "ağacın köküne inmek isteyen yaprak" misali...

Arkadaşları okudukça kendimi cahil duyumsadığım anlar da oluyor. Ancak daha sonra "dağların fare doğurduğu" zamanlarda moralim de bozuluyor ve kendi aklımla dönüyorum pazardan...

Bilgisev arkadaş, "beşer" ile "insan" arasında nasıl bir fark vardır?

" "insan değil ama, beşer çıkarcı ve kendi faydasını düşünen bir yaratıktır". Yani, insan ile beşer arasında önemli bir fark olduğu görüşündeyim. İnsan adını verdiğimiz canlı türü beşer olarak doğar ve eğer kendini geliştirmezse beşer kalır. Geliştirirse (hem dünyevi hem uhrevi boyutta) insan olur. Demek ki maneviyata ve mistisizme gerek vardır. Bir diğer ifade ile hem fiziğe hem metafiziğe gerek vardır.

Özetle, Karl Marx felsefesi beşer için yeterlidir ama insan için yeterli değildir."

Bu sözleri söylerken "beşer" ile "insan" sözcüklerinin aynı anlamda kullanmadığınız açık ama, bu sözcükler aynı anlamdadır. Felsefede "beşer" başka bir anlam mı içeriyor?

Ben "yıkılan maneviyat" derken, Marks'a değin var olan insanın ruhsal dünyasındaki tanrı ve tanrıya bağlı birikimlerin yıkılmasını kastettim... Bu birikimleri kafasından atamayan insanlar sosyalist uygulamaları bir tür dayatma olarak mı algılamıştır? Bunu araştırmak istedim. Siz ise aldınız yere vurdunuz Marks'ı da, materyalizmi de...

İnsan yavrusunun bencil doğduğunu ben de kabul ediyorum. Buna ilişkin satır arası sorularım oldu bu sitede zaman zaman. Hatta bu bencilliğin insanlığın en büyük sorunu olduğunu da söyleyebilirim. Bu soruna karşı neler yapılabilir? Bu noktada benim de önerilerim olacak... Bu önerilerimi açmak fırsatı bulabileceğimi umuyordum bu başlık altında ama bakalım...

Benim bu güne değin anladığım, Marks diyalektik ve tarihi materyalizmi yazarken, bilimlere bakmıştır ve keşfedilen doğa yasalarına göre, toplumun da gelişim yasaları olduğunu söylemeye çalışmıştır ve adam akıllı da söylemiştir. Bunlardan bir tanesi "karşıtların birliği ve savaşımıdır"...

Siz "doğada karşıtlık yoktur" derken bunu nasıl kanıtlıyorsunuz? Neye göre söylüyorsunuz? Örneğin Engels'in "Doğanın Diyalektiği" adlı eserinde "iten ve çeken kuvvetler" tespiti çürütülmüş müdür? Bugün dünyanın güneş etrafında dönerken bir yörüngeye oturmuş olması "iten ve çeken kuvvetlerin biriliği ve savaşımı" değil midir? Bunlardan biri olmasa ya güneşten uzaklaşırdık, ya da güneşe gömülürdük. Bu ikisinden biri yine olacaktır da. Çünkü karşıtlar arası savaşım birbirine de dönüşümü getirecektir. Evet "enerji akışı" doğru, karşıtlar biribirine enerji akıtırlar ve bu akış nedeniyle birbirlerine dönüşürler. Doğum ölümü, ölüm doğumu içerir. Her şey kendi zıddını içinde taşır ve onunla savaşım içerisindedir. Zamanla zıtların birbirine uyguladıkları "enerji akışı" onların yer değiştirmesine de neden olur. Bu yüzden Marks'ın diyalektiği "ya veya"cı değil, "hem hem"cidir de sizin deyiminizle... Bir şey hem kendisidir, hem de karşıtıdır yani. Ancak bundan "diyelektik materyalizm hem fiziktir hem de fizik ötesidir" önermesini çıkarmak ise, "ya veyacı" bir mantığın ürünü olabilir...

Doğada karşıtlık vardır, toplumdaki karşıtlıklar da bunun yansımasıdır. kendinizin verdiği mıknatıs örneği de aslında karşıtların birliği ve mücadelesidir...

Ben "filozoflar can çekişiyor" derken, Marks'tan sonra bilime dayalı, doğa yasalarına dayalı yeni çözümlemelerin yapılamadığını, Marks'tan sonraki bilimsel gelişmelerin felsefeye aktarılamadığını söylemek istedim. Günümüz felsefesinin eksiğinin bu olabileceğini söylemek istedim.

Kuantum fiziğini bilmiyorum. Zaman ayıracağım öğrenmek için. Bilen arkadaşlar kuantum fiziğini ve bu fiziğin "diyalektik materyalizmin" hangi yasasını çürüttüğünü anlatsınlar bize.

Felsefe soru sorar, bilim ise araştırır. İlk çağlarda bilimlerin felsefe kucağında gelişmiş olması, ilk soru soranların filozoflar olması nedeniyledir. Bilimin serpilip gelişeceği alan felsefe olmuştur. Ancak günümüzde bilimler ayrı bir alan haline gelmiştir. Tıpkı Arşimed'in, kendisini öldürecek olan Sirakuzalı askere "dairelerimi bozma" deyip başını bile kaldırmadığı gibi, günümüz bilim adamlarının da toplumsal olaylarda başını kaldırdığı yok... Bu durum da aslında filozofların ilk çağlarda olduğu gibi, bilimle içiçe olma gerekliliğini doğuruyor. Oysa günümüzde filozoflar bilimsel gelişmelerin gerisinde kalıp, gelişmeleri felsefe açısından yorumlamakta geç kalmışlar, bilimsel gelişmeler parelelinde felsefe ile kurulması gereken bağlar kurulamamıştır. Şimdi gerekli olan da bu açığın kapatılmasıdır. Sosyoloji diye bir bilimin doğmuş olması, toplumsal sorunlara tek başına çözüm getiremiyor.

Daha doğrusu hiç bir bilim dalının, tek başına insanın yükünü kaldıramayacağını düşünüyorum. Ben bir pratikçiyim ve 30 yıldır sorularım var, önermelerim var, ancak bilimsel yetersizliğim nedeniyle söyleyemiyorum. Biyolojiye, genetiğe, sosyolojiye, fiziğe, psikolojiye asgari olarak gereksinim duyuyorum. Oysa "bir insan ömrünü neye vermeli"?... Bir insan kendini kaça bölebilir?... Kaç alanda uzmanlaşa bilirsiniz ki? Bu yüzden günümüzde felsefe üretmek de tek başına bireylerin; filozofların işi olmaz diye düşünüyorum. Kurullar, bir çok bilim dalından ve filozoflardan oluşan kurulların bu işi yerine getirebileceğini düşünüyorum. Forumlar antik çağda olduğu gibi, çağımızda da bu işi üslenebilir mi bilmiyorum. Ancak bu siteye gelirken hep aynı ümidi taşıyorum. Kolektif bir üretim. Ben soru sorayım. Diğeri kuantumu açıklasın. Biyolog insanı, genetikçi hücreyi...ve diğerleri diğerlerini...

Bugüne değin gördüğüm bir de, her filozof tuttuğu yerden tarif etmeye çalışmış dünyayı ve olayları. Herkes bir doğru bulmuş kendince ve bu doğru etrafında örmeye çalışmış tüm teorisini. Bu da "körün fili tarifine" dönüşmüş. Ne zaman her filozofun, karşıtlarım da dahil, felsefeye bir şeyler kattığını kabul edip, bütünleyici bir yaklaşıma sahip olabilirsek, gelmiş geçmiş tüm filozofların, bu günkü felsefenin "ruh eşleri" olduğunu görebilirsek, o zaman insanı saran bir şeyleri söyleme olanağına ulaşabileceğimizi düşünüyorum...

Evet sözüm var, söyleyeceğim. Daha bitmedi, bitmez de. Ancak zamana yenik düşüyoruz. Bigisizliğe de, ilgisizliğe de, sevgisizliğe de, bir çok şeye yenik düşüyoruz. Bu çaresizlik içerisinde, tek başımıza çare üretemeyeceğimizi, kollektif olarak bir şeyleri başarabileceğimizi düşünüyorum.

Bir mektuba yazmıştım Mamak'tan, şimdi milletin dilinde kaynağı belirsiz bir söz olarak dolaşıyor:

Çare'siz'seniz çare siz'siniz!...

Bunu da askeri yargıca şöyle seslenirken yakalamıştım:

-Bu güzel adalet sözcüğü sizlerle birleşince neden "adaletsizler" oluyor?(Savunmamdan)
Sonra da "Çaresizseniz çare sizsiniz" demiştim bir arkadaşıma mektubumda.

Çare ne yazık ki, çaresizlerin elinde, bizlerin elinde. El birliğinde, iş birliğinde, düş birliğinde...
Düş kuranlara, soru soranlara, arayanlara, bulup paylaşanlara selam olsun...

farkli seslere pek tahammül edemediginize sahit oluyorum

".. Düş kuranlara, soru soranlara, arayanlara, bulup paylaşanlara selam olsun..."

derken Hüseyin kardes
bu düs´ün makbul olmasi icin sadece sizin fraksiyondan olmasi mi gerekiyor ? farkli seslere pek tahammül edemediginize sahit oluyorum da..

slm.

Bir dedem ozan diğer dedem

Bir dedem ozan diğer dedem molla idi Ebubekir. Ben ozan dedemin adını almışım. Ve onun sazını çalmışım.

Farklı sesler olmasaydı fesleğen kokulu türküler yakamazdım insanlara. Müzik bana göre seslerin ve sessizliklerin emek katılmış estetik birliğidir.

Benim tahammül edemediğim senin farklı sesin değil. Susman gereken yerde de konuşmandır. Susmayı da becerdiğinde sesinle birlikte güzel bir şarkıya dönüşebilirsin. Hele hele susman gereken yerde bir de insanları inciten davranışları bırakırsan anlayacaksın.

Nereden başlayacağını bilemiyor olabilirsin. Nerede susacağını bilemiyor olabilirsin. Bu durumda ara-sıra susmakla işe başlayabilirsin. Bu ara-sıra susuşlar daha sonra doğru yerde ve zamanda susmaya dönüşecektir... Örneğin bu gün öfkelisin. Bu gün biraz susmayı denesen iyi olur. Yarın daha farklı bakacağından eminim. Bu günkü susuşunla yarınki seslerini birleştirmeyi dene bir kez. Zararlı çıkmazsın... Selam...

Aile hekimliği kavramı ilk

Aile hekimliği kavramı ilk kez 1920'li yılların başlangıcında Dr. Francis Peabody tarafından ileri sürülmüştür. Artan tıbbi bilginin etkisiyle günden güne çeşitlenip derinleşen ileri uzmanlık dalları arasında hastanın bir bütün olarak ele alınma şansının kaybolacağını öngören Dr. Peabody genel tıbba geri dönüş yapılması çağrısında bulunmuştu..

Zaman Dr. Peabody'i haklı çıkardı..1920'lerle kıyaslandığında bugün çok daha ileri boyutlara sıçramış bulunan tıbbi bilgi-birikim ve buna eşlik eden ultra uzmanlık alanları mevcut, ama tüm bunlara rağmen bazen sadece tek bir organ, bazen sadece tek bir doku veya hücre grubu olarak değerlendirilen hastanın bunca ileri uzmanlık ve tıbbi disiplin arasında "sahipsiz kalması" ve "kaybolması" tehlikesi de eskiye oranla çok daha ciddi bir sorun teşkil etmekte.

Ben bu durumun felsefenin gerekliliği açısından bir örnek oluşturduğuna inanıyorum.Her bir uzmanlık alanı yeni ve detaylanmış bilimsel bilgi grubunu teşkil ederken, aile hekiminin oynadığı rolü ise felsefeye benzetiyorum. Eğer aile hekiminiz olmazsa, pek çok uzman ve profesyonel tarafından -ama tek bir organ doku ya da hücreye indirgenerek- takip edilir ve elinizde irili ufaklı sayısız reçete ile hastane hastane gezinirsiniz. Oysa bir aile hekimi teker teker bütün bu uzmanlardan daha az şey bildiği halde sizi bütüncül, kapsamlı ve sürekli bir bakıma tabi tutar ve bunca "ben bilirimci" arasında yolunuzu kaybetmenizi ve kaybolmanızı engeller. Bu bakımdan, birey olarak felsefeye her zaman ihtiyacımız olacağı inancındayım.

Peki çağımızdaki felsefe

Peki çağımızdaki felsefe üretimi için ne denilebilir...Bence bu iş temel eğitimini felsefe üzerine almış ve sonrasında bilimsel gelişmeleri takip ederek (hüseyin bey'in de dediği gibi insan zaten neyi kadar takip edilebilir ki) düşün üretiminde bulunmakla mümkün olamaz..Bu insanlara üzerinde çalışabilecekleri ve sürebilecekleri daha verimli bir tarla teslim etmek gerekli olabilir..(tıpkı bütün ortaçağ boyunca pek çok ilahiyatçının bir kaç sayfa kutsal metin üzerinden felsefe ürettikleri gibi)

Bence asıl problem felsefenin temel problemlerine vakıf , aynı zamanda felsefe yapmaya meraklı ve "gerçekten" felsefe yapabilecek bilim adamlarının mevcut olmaması..

Her insanın bir felsefesi

Her insanın bir felsefesi var. Felsefe ile ideolojiyi karıştırmasak daha iyi olur... Birinin peşine takılıp bu felsefedir dersek bu ideolojiye girer değilmi. Her insan özel ve her insanın kendine özgü felsefesi mevcuttur. Kimi bilim yolunda kimi de evde minik bebeğini büyütme yönünde... Felsefe yapmayanlar düşünmeden davranış sergileyenlerdir ki bunlar Egosal hazlarını düşünmekten öteye zaten gitmezler.

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır. (Üyelik için, Davetiye maili almak isterseniz mail adresinizi ekleyin)
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd><img><hr><u><blockquote><sup><sub>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.
  • Kolay link ekleyebilirsiniz. Örnek site içi arama linki için [s: aranacak kelime]

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
Spamları engellemek için denetlenmektedir. Lütfen soruyu yanıtlayınız.
İçeriği paylaş