Mahur Beste
Bu gün 6 mayıs, nerdeyse 40 yıl oluyor, ellerini hiç kana bulanmayan (Tam bağımsız gerçekten demokratik Türkiye ) dedikleri için üç genç insan idam edileli... O günden sonra ülkenin yüreği değişti ve sevgi sürgüne yollandı ağır ağır ve her geçen gün uzaklaştı bizden yüreğimiz...
Ama yinede sevgisiz kalmamak için ...yüreğini yeniden bulmak için çok neden var...
saygı ve hüzünle anıyorum
sevgilerle kalın , sevgilerimle...
MAHUR BESTE
Şenlik dağıldı bir acı yel kaldı bahçede yalnız
O mahur beste çalar Müjgan'la ben ağlaşırız
Gitti dostlar şölen bitti ne eski heyecan ne hız
Yalnız kederli yalnızlığımızda sıralı sırasız
O mahur beste çalar Müjgan'la ben ağlaşırız
Bir yangın ormanından püskürmüş genç fidanlardı
Güneşten ışık yontarlardı sert adamlardı
Hoyrattı gülüşleri aydınlığı çalkalardı
Gittiler akşam olmadan ortalık karardı
Bitmez sazların özlemi daha sonra daha sonra
Sonranın bilinmezliği bir boyut katar ki onlara
Simsiyah bir teselli olur belki kalanlara
Geceler uzar hazırlık sonbahara
Attilâ İlhan
Yazıcı-dostu sürüm
Arkadaşına gönder- 1186 defa okundu

Sibel Atasoy

en uzun koşuysa elbet
en uzun koşuysa elbet türkiye’de de devrim
o, onun en güzel yüz metresini koştu
en sekmez lüverin namlusundan fırlayarak...
en hızlısıydı hepimizin,
en önce göğüsledi ipi...
acıyorsam sana anam avradım olsun,
ama aşk olsun sana çocuk, aşk olsun!
(Can Yücel)
yunus, bu başlığı
yunus, bu başlığı açarken iyi düşündün mü? Birileri gelip, niyetini sorgulayabilir. Ne amaçla açtığını sorabilir. Vatan haini ilan edilebilirsin. Sevgi sürgüne çok önceleri yollanmıştı da bunu farkedemeyen bazıları için farkedilebilir hale geldiği gündür diyelim...
"Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan 6 Mayıs 1972'de idam edildiler. Onların idamlarına "onay" verenlerin tümünü tarih silip attı. Deniz, Yusuf, Hüseyin ise bütün gençlikleriyle yaşıyorlar.
İdam edildikleri tarihte Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan 25, Hüseyin İnan 23 yaşındaydılar. O dönemde (12 Mart Askeri Darbesi) iktidardan indirilen Süleyman Demirel, Denizlerin idamına "Evet" oyu veren Adalet Partisi'nin lideriydi. Nasıl "evet" dediğini gazeteci Altan Öymen 1976'da Cumhuriyet gazetesindeki köşesinde, bir başka "genç adam"la ilgili olarak anlattı:
" Süleyman Demirel , Mobilya Yolsuzluğu'ndan yargılanan yeğeni Yahya Demirel'le ilgili olarak '25 yaşında çocukla uğraşıyorlar' diyor. 6 Mayıs 1972'de idam edilen Deniz, Yusuf, Hüseyin'in idam kararları oylanıyordu. Süleyman Bey AP Grubu'nun en önünde oturuyordu. Elini "İdama Evet" için kaldırdığında arkasına dönüp baktı, herkesin kaldırıp kaldırmadığını kontrol ediyordu. Sonra vakur bir ifadeyle önüne döndü. İdamlar kabul edilmişti. Deniz ve Yusuf da 25 yaşındaydı. Hüseyin ise 23'ündeydi. Süleyman Bey onlar için hiç '25 yaşında çocuklar' demedi. İdam edilmelerini istedi. İsteğine ulaştı da..."
Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan ülkesini seven insanlardı. Bu uğurda ölümü göze almışlardı. İdam sehpasında taburelerini kendileri tekmeleyecek kadar cesurdular.
Asıldılar... Onları asanların beslendiği siyasi kulvar ise sürekli kırmızı bültenle aranan devlet adamları üretti. DGM dosyaları, İnterpol bültenleri, bankaların boşalmış kasaları, kendi ülkesini soyan ihaleler arasında ölüyorlar.
Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan her 6 Mayıs'ta yeniden doğuyor. Bugün de bir doğum günü... Bugün günlerden 6 Mayıs, bugün günlerden Deniz, Yusuf, Hüseyin."
Alıntıdır. Kaynak; http://www.pafuli.net/yenibirbakis/forum_posts.asp?TID=2929
KARŞIYAKA'NIN ÜÇ GÜLÜ
Asılmış bir al umuttan
Karagücün korku dalında
Şu can topraktaki üç fidan ölü.
Ve artık ölmezliğin son boyutundan
Göverir yeşil bahar yağmurlarında
Denizgülü, Yusufgülü, Hüseyingülü.
Ölümdür kimileyin kavganın tek ödülü.
Kançiçeği sökünü arkalarından...
Açmış böğrünü, hepsine ana sıcaklığında
Devrimin kankalesi Karşıyaka gömütlüğü.
Ve gençlik günlerine doymamışlık dağından
Bakar, alınlar mavide ve göğüs hep namluda
Gezmişgülü, Aslangülü, İnangülü.
İnanç bir deliçay ki yeşertir bir gün çölü.
Karşıyakanın üç gülü
Yürek dalıma gömülü
Karşıyakanın üç gülü
Tüm kançiçekleriyle
Göz pınarıma gömülü.
Tahsin Saraç
Deniz Yusuf Hüseyin
Olur mu ecelsiz üç canı almak..
Olur mu gülleri dalından kırmak..
Utansın karanlık, utansın toprak..
Ağlasın gökyüzü , kızarsın şafak..
Üç yürek ,üç fidan, üç güzel insan..
Devrimin üç gülü, dillere destan..
Deniz'im oy..
Yusuf'um oy..
Yoldaşım oy..
Hüseyin'im oy..
Zamanın gündüze çaldığı bir şafak!
İlkbaharı sonbahara çevirdi 6 mayıs
Dünyanın dönüşüyle ölüme aktı zaman
Güneş süsü verilmiş cellat!
Bembeyaz karanlığa alıp götürdü canları
Ve üç deniz, üç yusuf, üç hüseyin..
Üç yürek, üç can, üç SONSUZ..
Yürüdüler darağacına korkusuz!
Adımları hapsedilse de yargısız
Asılır mı bu üç yürek!
Deniz'lerin
Yusuf'ların
Hüseyin'lerin türküsüdür bu..
Dalgalar meydanlar ve dağlar söyler bu türküyü ..
Baldırandır yüreğimizdeki ey yoldas ..Gölgesiz ve kefensiz gidenlerin türküsüdür bu ..
Ağıtsız, ağlamaklı,halaylı,türkülü uğurlarız gidenlerimizi ..
Şİmdi .. şimdi savurup bütün hüzünleri köhne bir zamana ..
Meydan okumak zahir aynalara ..İlkbaharda kanayan bir yaprak misali ..
Savrulmak özgürlüğe esen rüzgarla ..
Bir sarkı , bir siir , bir ıslık , ve bir rüzgar selamıyla gidenlerin ..
Denizler'in Yusuflar'ın Hüseyinler'in türküsüdür bu ..
Ertuğrul Sönmez
Saygı ve hüzünle anıyorum..
bilinç buruşması
hiç kimsenin aklından çıkarmaması gereken utanç tablolarıdır belkide bunlar; yok biz oyuz yok biz buyuz diye övünen türk faşizan insan topluluğu ;
sen;
"ben osmanlı torunuyum diye aptal bir övünç duyarken unutmaki; sen 17 yaşındaki çocuğu bir gecede yalnızca asılabilsin diye yaşını 18 e çıkarmış, kendini tanrı sanan bir milletin evladısın.."
nasır tutmus
nasır tutmus 'yüz'
geçmişiyle yüzleşemez ancak 'yüzsüz'lüğüyle övünür..
“Sizin yalan ve hilelerinizle baş edemedim, bu bana dert oldu.
Ama sizin önünüzde diz çökmedim, bu da size dert olsun.” ( Seyit Rıza )
nasır yüzlü yüzsüz-lerin karşısında DİZ çökmeyerek en azından VİCDAN-sızlara dert olunmalı..
slm.
konusuz
deniz'leri demirel'in astırdığı UNUTULUR MU?
AÇIN TÜRKİYE'NİN ÖNÜNÜ 08.05.2010
Ümit Kıvanç
Deniz’leri Demirel’in astırdığı unutulur mu?
Açıklıktan korkan biri, kapalı yerde sinirleri boşalan bir başkası, denizden korkan biri, imkânı yok uçağa binmeyen öteki, hep beraber yolculuğa çıkmışlar, adına Türkiye denmiş. Elbette daha analizli dipnotlu tahliller yapılabilir, öylesine söylüyorum.
Memleketin en önemli travmalarından biri sanırım geçen hafta tedavi yoluna girdi. 1 Mayıs’ta, ben diyeyim 250 bin, bu sefer “yeni konsept” icabı bizi seven basın desin 500, yani çok, pek çok insan güle oynaya Taksim’de bayram kutladı.
“Yeni konsept” lafını İstanbul Emniyet Müdürü’nden duydum. Hüseyin Çapkın, “Konsept değişti” dedi, 1 Mayıs’ın “demek böyle de kutlanabildiğini” anlatırken. Evet, ben de fark ettim, konsept hakikaten değişmiş. Bu sefer kimse üstümüze ateş açmadı. Polis de sahiden başka bir konseptin polisi gibiydi. Her ne kadar “başbakanımızın inisiyatifi” diye özellikle vurguladıysa da polisin o günkü nezaketinde emniyet müdürünün mutlaka payı vardır. Böyleyse helâl olsun. Başbakan “Taksim’i açın!” diyebilir, ama Emniyet, “şunlara zehir edelim” konseptine göre davranabilir; çok gördük biz.
Yalnız başka birtakım konseptler hâlâ aynı sanırım. Alanda, üstelik birkaç tane, CHP altıoku, altında Deniz’in resmi, altında da “Deniz’lerin yolundayız” yazılı bayrak vardı. Deniz Gezmiş’ten sözediyorum, CHP’lilerin normal şartlarda “Deniz” deyince anlayacağı şeyden değil. Ne yazık ki, mâlûm Deniz’in partisinin bizim Deniz’i sahiplenir tutum ve davranışlar içinde olduğu değerlendirilmektedir. Ve buna fena halde içerlenmektedir. Bundan daha çok içerlenilmesi icap eden husus ise, bundan rahatsız olan solcu sayısının pek az oluşudur. Tıpkı nasyonal sosyalist TKP’nin 1 Mayıs alanında yer kaplamasından huzursuzluk duyanların azlığı gibi. Baktım da, kimse için önemli bir sorun değildi bu. Yeni İşçi Partisi hayırlı olsun.
Bizim Deniz’e döneyim. Deniz deyince, hem de 6 Mayıs vesilesiyle, etkileri hâlâ süren bir travmayı konu edebiliriz. Yolu bir şekilde sağcılıktan geçmiş insanlarda hâlâ yıkılmayan komünizm fobisine rağmen aslında pekâlâ onları da etkilemiş bir travmayı.
Maksadım, Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in, yirmili yaşlarındaki bu üç gencin vicdansızca, kahpece idam sehpasına gönderilmesinde “sivil” politikacıların, özellikle Süleyman Demirel ve onun simgelediği her ne varsa onun belirleyici rol oynadığını hatırlatmak.
Hemen, “Ama ordu?” diyeceksiniz; bir dakika! Ordunun günahı bini aştı. Ordu, Teşkilatı Mahsusa kuvvetleri ve polisin bugüne kadar bu memleketin insanları üzerinde yarattıkları travmalar gizli saklı şeyler değil; üstelik korkular aşıldığı anda rahat rahat ortaya dökülebiliyor bunlar. Fakat sivil Türk siyasetçisinin insanların yüreğine korku salınmasında zaman zaman oynadığı öyle kritik roller var ki, bunlar içinde bulunduğumuz değişim döneminde çoğumuzun ruh halini doğrudan etkileyebiliyor.
En basiti, Türk siyasetçisine güvensizlik, “neme lâzım, altından kimbilir ne çıkar” kaygısıyla, sonuçları pekâlâ olumlu olabilecek siyasî adımlara baştan karşı çıkmayı getiriyor. Aynı güvensizlik, parlamentoyu göstermelik bir kurum saymayı kolaylaştırıyor. Bizim korkunç yasalarımıza göre bile ölüm cezası verebilmek için epey takla atılması gereken bir durumda, gencecik üç insanı siyasî hesap uğruna idama gönderebilmiş bir müessese elbette itibar görmek için epey uğraşacaktır. Bugünler için belki daha önemlisi, bizi asıp kesenler ve hep asıp kesmiş olanlarla arasındaki ayrımı bize tekrar tekrar ispat etmesi gerekecektir.
Demem şu ki, muhtıraya direnmiş bir Meclis’i ve bu direnişin kahramanı politikacıları bu olaydan ötürü takdir etmeyene kızalım, tamam, ama gizli silahlı çete örgütlenmelerine dayalı bir devletten kurtulmaya çalışıyoruz diye bu memlekette başı dik alnı açık bir sivil siyaset geleneği, geçmişi varmış gibi konuşmak, tabiî ki başkalarının travmalarına sırtını dönmek oluyor. Başkaları derken, işte meselâ 1 Mayıs günü, “ulan acaba yine bir şey yaparlar mı?” kaygılarına rağmen o kadar yüz bin kişi halinde ortaya çıkabilen birilerinden bahsediyoruz.
Kendilerini sık sık utanç verici hallere düşüren solcu teşkilat ve siyaset babalarına, abilerine verip veriştirmek güzel de, bu zaman zaman yüz binlerce insanı yok saymanın bahanesi olabiliyor. Haydi bunu da bir yana bırakalım, başkalarının travmalarına göz kapamak, hem memleketi anlamada eksiklik hem geçmişle hesaplaşma konusunda irade zayıflığı yaratıyor. Böylece, eğer bu memlekette hiç değilse insan gibi bir demokratik siyasî hayat olacaksa mutlaka birbirini dinlemek zorunda olanların diyaloğuna zarar veriyor. İlaveten, bugünün siyasetçisinin, özellikle parlamentosunun, toplumdan saygı görebilmek için anlamlı taahhütlerle doldurması gereken boş sayfalara kesekâğıdı muamelesi yapılmasına imkân açıyor.
Deniz, Yusuf ve Hüseyin’i sağcı politikacı Süleyman Demirel astırdı. Ben bunu unutamam, yaşı elveren hiç kimsenin de unutabileceğini sanmıyorum. Ve maalesef böyle bilgiler, kimse oturup anlatmasa da kuşaktan kuşağa esrarengiz bir şekilde aktarılır.
Tersten düşünelim beraberce, meramımı daha iyi anlatabilirim: Askerlerin asmak istediği üç komünist genci, idama karşı oy vererek ölümden kurtaran bir sağcı siyasetçi görseydi bu topraklar... hayatımız bambaşka olmaz mıydı? Bunun için Deniz’leri sevmek zorunda değildi ki.
Buralardan geliyoruz... Ve buralardan bakınca, “konseptin” değiştiğine inanmak o kadar kolay olmuyor. Sahiden değişim isteyenin bunu da anlaması gerekir. Çünkü nâçizâne ifade etmeye çalıştığım şu duyguları paylaşan insanlar da –maalesef zamanında tamamen yok edilemedikleri ve üstelik arkadan yenileri geldiği için- memleketin oy hakkına sahip yurttaşlarıdır.
Su akar..Tıpkı nasyonal
Su akar..
"Tıpkı nasyonal sosyalist TKP’nin 1 Mayıs alanında yer kaplamasından huzursuzluk duyanların azlığı gibi. Baktım da, kimse için önemli bir sorun değildi bu. Yeni İşçi Partisi hayırlı olsun."
Nasyonal sosyalist diye ifade ettiğin parti en azından 1 Mayıs'ta yıllardan beri alanlarda, bu yazıyı yazan her kimse, büyük ihtimalle televizyondan izlemiştir. Sen sadece bak, öküzün trene baktığı gibi..
Denizlerin idamını da sadece Demirel'e yükle, askeriyeye yükle olsun bitsin, bu kadar kolay. Demirel son zamanlarda biraz muhalif bir tavır sergiledi ya, tamaaam suçlu bulundu.
"Buralardan geliyoruz... Ve buralardan bakınca, “konseptin” değiştiğine inanmak o kadar kolay olmuyor. Sahiden değişim isteyenin bunu da anlaması gerekir. Çünkü nâçizâne ifade etmeye çalıştığım şu duyguları paylaşan insanlar da –maalesef zamanında tamamen yok edilemedikleri ve üstelik arkadan yenileri geldiği için- memleketin oy hakkına sahip yurttaşlarıdır"
Vay be ne acılar yaşamışsın, Denizleri sevmek zorunda olmadan onları savunan adam, ne acılar yaşamışsın pencerenden izlediğin 1 Mayıslarda atılan göz yaşartıcı bombalardan.
Kendi duygularını ifade et sen, başkalarının duygularını ifade etmeden önce, nası bir cümleyse bu ;
"Çünkü nâçizâne ifade etmeye çalıştığım şu duyguları paylaşan insanlar da –maalesef zamanında tamamen yok edilemedikleri ve üstelik arkadan yenileri geldiği için- memleketin oy hakkına sahip yurttaşlarıdır"
hakikaten
nasır tutmus 'yüz'
Bazı isimlerin bu yazı altına yorumları, bana çok ilginç geldi.
neyse.. bu konuda pek bir şey yazmayacağım.
Timsah gözyaşlarını başka yerlerde akıtın.
Bu konu çok basit, oldu da bitti konusu değildir. Emperyalist oyunların uzantısını, ABD'nin onayını almadan 71 muhtırasını veremeyecek olanların, alavere- dalaverelerini, O dönemde çok az kişi anlayabildi.
Demirel O dönemde, Kağıt üstünde başbakan dı.. Tarihe mantık yürüterek bakamayız.
Gerçekçi olmak gerekirse; 12 Eylül sürecine kadar sürdürülen alavere- dalavere olaylarına alet olmuş, ABD mandasına girmiş, ""sözde Atatürk'çü"" çağdışı kafaların; çağdaşlığı öne sürerek ülkenin içini acıtan, 7 TİP'li olayına kadar dayanan, bazı "tetikçi uşakların" halen aramızda geziyor olmalarının gerekçesini, torunlarımıza hiç bir zaman anlatamayacağız.
Darbelerin gölgesinde yapılan her icraat'da, mutlaka karanlıklar olacaktır.
Bu günkü iktidarın tohumlarının atıldığı O günler de, Türkiye'nin kaderiyle oynayan, "sözde Atatürk'çü" çağ dışı zihniyete yazıklar olsun!
Yeni yorum gönder