4 Mayıs Dersim Tertelesini Anma Günü
Dünya yüzleşti, biz hala beceremedik. Yüzleşmeye çalışanları da vatan haini ya da dış güçlerin oyununa gelmiş cahiller olarak adlandırdık.
"Dersim soykırımına ilişkin olarak yapılan toplantıda "Hükümet 4 Mayısı Dersim soykırımı olarak tanısın" sonucu çıktı.
6 Mart 2010 tarihinde Dersim soykırımına ilişkin olarak yapılan toplantı sonuç bildirgesi
4 MAYIS Dersim soykırımını Anma Günüdür
Türkiye’den ve Avrupa’dan çok sayıda aydın, yazar, akademisyen, sanatçı ve çeşitli Dersim kurum temsilcilerinin katılımıyla 6 Mart 2010 Tarihinde Almanya’nın Köln şehrinde Dersim 1937/38 katliamı üzerine geniş bir toplantı gerçekleştirildi.
Yapılan tartışmalar sonucunda aşağıdaki kararlar alınmıştır:
1937/38 Dersim soykırımını sadece bir defaya mahsus yaşanmış bir katliam değildir; 1937/38 katliamı, Osmanlı-Türk devlet yapısına aykırı yaşam tarzına, siyasi, sosyal ve kültürel kimliğe sahip bir topluluğa karşı yönelmiş, grubun yaşam tarzını ortada kaldırmayı hedeflemiş, başlangıç yılları onyıllarca geriye giden uzun bir siyasi kampanyanın en tepe noktasını oluşturmuştur.
Dersimliler, egemen Osmanlı-Türk devlet geleneği ile çelişen yaşam tarzları, sosyal-siyasal ve kültürel kimlikleri nedeniyle sistemli olarak baskı, terör ve asimilasyon altında yaşamışlar ve bir imha politikasının hedefi olmuşlardır.
1937/38 Dersim Teltelesi Dersim halkına yönelik baskı ve asimlasyon politikalarının toptan bir imha haline dönüşme tarihidir ve 4 Mayıs, Dersim Tertelesi’nin günü olarak kabul edilmiştir. Dersim 38 Tertelesi`nde katledilen insanların anıları önünde saygı ile eğilirken, katliamı uygulayan, gizleyerek suç ortaklığı yapanları şiddetle kınıyoruz.
4 Mayis“in hükümetçe de Dersim 38 Tertelesi‘nin anma günü olarak kabul edilmesini istiyoruz. İş başında hangi hükümet olursa olsun her yıl 4 Mayıs‘da resmi bir açıklama yapılmasını, üzüntülerin dile getirmesini ve katliamda hayatlarını kaybedenlerin hatırlanarak, anılarına saygı gösterilmesini istiyoruz.
Tarihi hatırlamanın ve katledilenlerin anıları önünde saygıyla eğilmenin, ülkemizde ilerde benzeri kitlesel katliamların engellenmesi; insan haklarına saygılı, barışı sağlamış demokratik bir toplumun kurulabilmesi için çok önemli olduğuna inanıyoruz.
GEREKÇE:
4 Mayıs’ın Dersim 38 Tertelesi‘nin anma günü olarak seçilmesinin nedeni şudur: “Tunceli tenkil harekatı“ olarak bilinen Dersim halkına yönelik toplu imha kararı 4 Mayıs 1937’de yapılan bir Bakanlar Kurulu toplantısında alınmıştır. Aynı gün Dersim toprakları bombalanarak; yüzlerce, kadın, erkek, yaşlı, çocuk sivil öldürülmüştür. Yaklaşık olarak iki yıl süren askeri operasyonlarda onbinlerce Dersimli katledilmiş, bir o kadarı da bilinmedik yerlere sürgün edilmiş, aileler parçalanarak, tek tek köylere, ilçe ve vilayetlere dağıtılmıştır. Dersim 38 Tertelesi ile Dersim’in önde gelenleri haksız hukukdışı bir şekilde idam edildiler. İdam edilen Dersim Seyitlerinin yakınları, bugün hala dedelerinin mezarlarını aramaktadırlar. 1938‘de evlatlık verilen ya da kimsesizler yurduna verilen binlerce çocuk vardır. Gazeteler hala kayıp kardeşlerini/ yakınlarını arayan insanların haberleriyle doludur. Dersim 38 ile koca bir nesil anasız-babasız bırakıldı. Bizler, nenemizi, dedemizi ve yakın akrabamızı tanıma olanağından mahrum edildik. Çoğumuz kardeş, amca, dayı, hala duygusundan yoksun büyüdük. Annesiz, babasız, yakın akrabasız yaşamanın ne demek olduğunu belki de Dersimliler kadar kimse bilemez. Bu duyguyu ancak benzeri soykırımlara uğramış topluluklar bilir ve anlarlar.
BAKANLAR KURULU
6 Mart 2010 tarihinde Dersim toplumunun geniş bir kesimini temsil eden katılımcılar olarak yaptığımız toplantıda, 4 Mayıs 1937 Bakanlar Kurulu kararının yaşanan nihai imha ve sürgün süreci açısından bir başlangıç teşkil ettiği ve bu nedenle tarihi öneme sahip olduğu tespit edilmiştir. 4 Mayıs 1937 Bakanlar Kurulu toplantısı ile alınan karar çok açıktır: Farklı dillere, inanca ve kültüre sahip bir halkın planlı ve sistemli olarak yok edilmesi karara bağlanmıştır.
Türkiye’nin Medeni Dünya’da Hakettiği Yeri Alması İçin:
Çağımız tarihle yüzleşme ve geçmiş hatalardan dolayı özür dileme çağı olarak anılıyor. Medeni ülkeler, farklı dil, inanç ve kültürleri bir zenginlik olarak kabul ederek koruma altına alıyorlar. Kendisinden farklı olanlara karşı yapılan haksızlıkların sorumluları, kendi gerçekleri ile yüzleşerek mağdurlardan özür diliyorlar. Yahudilere karşı Hitler’in soykırım politikası ile yüzleşen Almanya, 1911/47 yılları arasında sömürgeci politikaları yüzünden Libya’dan özür dileyen İtalya, yıllar önce kendi coğrafyasından kovduğu Musevilere yönelik politikalarıyla yüzleşen İspanya, II. dünya savaşı öncesinde ve sırasında Asya’da mağduriyete sebep olan politiklarıyla yüzleşen Japonya; yakın bir tarihte çalınmış kuşak‘tan ve Avustralya yerlileri Aboriginilerin torunlarından özür dileyen Avusturalya, 1990’lara kadar sürdürülen asimilasyon politikalarıyla yüzleşen ve yerlilerden özür dileyen Kanada ve Amerika bunlardan sadece bazılarıdır. Holocaust sırasındaki rolleri nedeniyle komisyonlar kuran, bu rolleri nedeniyle özür dileyen Baltık ülkelerini, Romanya ve İsviçre‘yi saymıyoruz bile.
DEMOKRASİNİN YOLU
Tarihleriyle yüzleşmek bu devlet ve toplumları küçük düşürmedi aksine saygınlık kazandırdı. Türkiye de ancak kendi tarihi ile yüzleşebilirse, bu onurlu toplumlar ailesine katılabilir . Ülkemizde barış ve demokrasinin yolu geçmişin acıları ile yüzleşmekten geçer.
Evet bu ülkelerde yüzleşmelerden sonra kıyamet kopmadı, tersine buralarda toplumsal iç barışa ve yaşanan trajedilerin unutulmasına yönelik önemli gelişmeler oldu. Bunun için yeni olanaklar ve yollar açıldı.
Özür Dileme ve Yeni Bir Yarın:
Bizler, 1937/38’de yaşananlar için resmi bir özür bekliyoruz. Dersim 38 katliamının mağduru Dersimlilerden, onların torunlarından maruz kaldıkları acı, keder, hüzün ve ızdırap için bir özür çok mu acaba? İnsanlık değerleri ayaklar altına alınarak imha edilen büyüklerimizi, onurlarının iade edilmesini istiyoruz. Tüm bunların toplumsal barış, iç huzur, adalet ve kardeşlik için şart olduğuna inanıyoruz.
Dersim Halkı hiçbir zaman kan davası gütmedi. Töremizin, kültürümüzün bize öğrettiği insan sevgisidir, intikam duygusu değil. Şu yazdıklarımızı da bir intikam veya kan davası duygusuyla yazmıyoruz. Tam aksine, toplumsal barışa, kardeşliğe bir çağrıdır bizim yaptığımız. Devletin kendi insanını „tehdit“ olarak gören politikalarının sona ermesini, toplumsal barış ve huzur için, geçmişte yaşanmış acılarla yüzleşilmesini istiyoruz. Dersim 1937/38‘de yaşanan tarihi haksızlıkların açığa çıkmasını istiyoruz.
Vicdanı ile muhasebe yapacak, tarihi hakikatler ile yüzleşecek namuslu ve vicdanlı bir hükümete ihtiyacımız vardır. Türkiye insanı artık tarihi ile yüzleşmeyi onur sayacak bir hükümet istiyor. Halka sürekli olarak yalan söyleyen ve genc kuşakları yalan ile besleyen hükümetler istemiyoruz. Yalanı ve iftirayı politika haline getirmiş, insanların kitleler halinde öldürülmesini „terörizmle mücadele“ olarak sunan hükümetler bize yakışmıyor.
DERSİM KATLİAMI DEDİNİZ
4 Mayıs Dersim 38 Tertelesi gününde ölülerimiz için dua etmek istiyoruz. Onların anısına mum yakmak, kurban kesmek ve niyaz dağıtmak istiyoruz. Coğrafyamızda yaşanan katliamların bilinmesini, tarihimizin, kültürümüzün, dilimizin ve inancımızın yaşamasını ve yaşatılmasını istiyoruz.
Buradan Sayın Başbakan Erdoğan’a açık bir çağrıda bulunuyoruz: “Dersim Katliamı“ dediniz, „elimde belgeler var“ dediniz, bu sözlerinizi geleceğimize ilişkin bir umut ışığı olarak görmek isteriz. Eğer samimi iseniz, Dersim’in acılarını basit politik bir argüman olarak suistimal etmiyorsanız “Dersim Katliamı“na ilişkin elinizde var olduğunu söylediğiniz belgeleri bizlerle ve kamuoyu ile paylaşarak adaletin yerini bulmasına yardımcı olmanızı bekliyoruz. Siz de bilirsiniz ki, cinayetin belgesini ve bilgisini saklamak suçtur. Cinayetin belgesini rakiplerinizi tehdit için kullanmak yerine, yarınlarımız aydınlatmak için kullanınız. Arşivler açılsın, bilinenler açığa çıksın ki Türkiye kendi gerçekleri ile yüzleşebilsin ve karanlıklar aydınlansın. Elinizdeki bilgileri saklamaya devam ettikçe bizi de kendinizi de, Türkiye insanını da karanlıkta bırakmaya mahkum ettiğinizi biliyorsunuzdur. Karanlıklardan bıktık. Gelin hep beraber aydınlık yarınlara gidelim.
Sayın Başbakan, sayın Cumhur Başkanı, 4 Mayıs’da bizim ile beraber anmalara katılın; Dersim 38 mağdurlarının üzüntülerini paylaşın. Sizlerden, 4 Mayısı resmi anma günü ilan ederek katledilen onbinlerce kadın, çocuk, yaşlı mahsum insanın anısı önünde eğilmenizi bekliyoruz.
Demokrasi‘den, insan haklarından, insan sevgisinden, ve adaletden yana olan herkesi bu acılı günümüzde aramızda görmek istiyor, tüm insanları yanımızda olmaya çağırıyoruz."
"dersimnews.com"'dan "www.ensonhaber.com" alıntılamış
Anıyoruz; kefensiz gidenleri... (Gürkal GENÇAY)
Kefensiz gidenleri anlamak ve artık kefensiz gidenler olmasını istemediğimiz için anıyoruz. Facebookta her gün kızılderili şarkısı dinleyip onlar için yas tutan ama kendi kızılderililerini göremeyenler de görebilsin diye anıyoruz... (Toruk Makto)
| Ek | Boyut |
|---|---|
| tertele.jpg | 166.24 KB |
Yazıcı-dostu sürüm
Arkadaşına gönder- 860 defa okundu

Sibel Atasoy

4 Mayıs PKK katliam günü
4 Mayıs PKK katliam günü yok mu? Hayret alala ? Ölenler kaç kişi ki ne olmuş yani alt tarafı 30-40 bin pislik TÜRK...
Dersim çevresini bir kan gölüne dönüştüren KÜRT - YOBAZ işbirlikçilerinin dış güçler tarafından silahlandırılıp topyekün ayaklanıp AYRI bir devlet istemeleri bir olay değildir zaten, gayet normaldir olağandır. Ne zaman ayaklanma bastırılır bu olaydır. Madem meraklısın tarihe, osmanlı kaç ALEVİYİ katletmiş bi bak istersen internet orada ,bizler de bu vesileyle bi anma günü tertip edelim.
Çok klasiksin agnostik
Onları zaten yıllardan beri görüyoruz. Körler bile görüyor. Görünmeyenleri görmeye ihtiyacımız var artık. Her şeyi görmeye. Siz bazılarını görüp bazılarını görmemeye devam etmek isteyebilirsiniz. Buyrun öyle yapmaya devam edin. Zorlayacak değiliz.
Bunlarda aleviydi. Osmanlının katlettiği alevileri görüyorsunuz da bunları neden görmüyorsunuz?
Buraya bunu yazarak sadece
Buraya bunu yazan sensin, sadece neyi gördüğünü anlıyoruz. Diğerlerini yazmayan sensin... Yaz ki anlayalım, ne istersin ?
Sahi ne diyorsun?
Ben yazılmayanları
Ben yazılmayanları yazıyorum. Başını nereye çevirsen, yazmamı istediklerini göreceksin zaten. Herhangi bir konu hakkında başlık açan kişinin mevcut bütün muadillerini de eklemesi mi gerekli? Sen hangi muadil katliamların başlığını açtın bugüne kadar? Şimdi de benim niyetimi mi okumaya çalışıyorsun? Niyet okumaktan, önündeki yazıyı okuyamıyorsun...
Sen özelsin demek
Sen özelsin demek ki...
Katliam ifşacısı oldun yani , Nasıl oldun kendi kendine mi? Çok uğraştın mı?
Çok kutsal bi iş devam et... Hayırlara vesile olur.
Soru şu hangi hayır ? Katil cumhuriyetçiler... Peki ya sonra ? Katil nurcular diyecek misin ?
Masallar ve çocuklar, iftiralar ve özel olmalar, kürtler, nurcular demokrat laikler pislik... Anladım özelsin...
Kompleksli ve tehlikeli işler,
Mesela son durum: Anayasa mahkemesinin 3 üyesini meclis geri kalan 14 üyesini cumhurbaşkanı atayacak.
Kokunç demokrat canım tabii, Nurcular anayasa mahkemesini oluşturacak ve demokrat olunacak hadi bakalım görelim neler olacak. Niyeti siz okudunuz bile... Ne olacağını biliyorsunuz.
Her doğru her yerde söylenmez!
"Çok kutsal bi iş devam et... Hayırlara vesile olur. "
Konuya nereden baktığın belli oluyor. Hayır getirmeyecekse her türlü katliamı, haksızlığı sümen altı et!
Ona katliam dersen Kürtler gelir başa.
Buna demokratiklik dersen nurcular istila eder ülkeyi.
E siz düne kadar kafanıza göre Cumhurbaşkanı seçtirip kafanıza göre veto ettirirken iyiydi de bugün nurcular daha beterini yapınca kötü mü oldu?
Siz böyle her doğruyu her yerde söylememeye devam ederseniz; nurcular gelir tabi ki başa. Çünkü sizin doğruları asla söylemeyeceğinizi bilen bu millet ne yapsın, belki bunlar söyler diye yetkiyi onlara veriyor sürekli. Onlarda ağızlara sizin sürdüğünüz acı biber yerine bir parmak bal sürüp sürüp gemilerini yürütüyorlar.Nurcularda uyanık tabi ki. Sizin beceremediğniz kadar Atatürkçüler. Her yerde Atatürk posterleri vardır. Tek kelime Atatürk aleyhinde laf duyamazsınız. Yurtdışındaki okulalrında, yabancı çocuklara istiklal marşı söyletirler ki Türkiyeden gelen enayi diplomatlar "aa helal olsun bu nurculara, elin gavuruna bile İstiklal marşı söyletiyor" deyip böbürlene böbürlene ülkelerine dönüp nurculara yol açsınlar. Bu nurcular çok uyanık. Katliam yapacak kadar enayi değiller. Yapsalar da biz yapmadık diyecek kadar enayi değillerdir.
Ne kadar onaylamasak da bu nurculadadan öğreneceğimiz şeyler var sanırım. Bunlar daha güzel dans ediyorlar. Benim dansözlükte gözüm olmadığından faydalanamıyorum. Belki siz faydalanırsınız da hayırlara vesile olmuş olur...
sen önce bunları bir oku istersen
Alevilik açılımını düşünmek ya da sırrı faş eylemek
Ramazan Akkır
Netameli bir siyasal sürecin içerisindeyiz. Sürekli ıskaladığımız ve kangren olmaya yüz tutmuş birçok sorunun baskısı altındayız. Bir taraftan toplumsal kutuplaşma derinleşirken diğer taraftan siyasi riskler çoğalıyor; dönüşü olmayan bir noktaya doğru hızla sürükleniyoruz. Zaman geçtikçe çözüm biraz daha zora giriyor. Acil çözüm bekleyen sorunlarımızın başında Kürt sorunu, Alevilik sorunu, sivil anayasa, askeri vesayet vb. geliyor.
Alevilik, “Kaldır gitsin senlik benlik hatalar / benliğe yok dedi güzel atalar / kesilen kurbanlar, yenilen lokmalar / Hasan ile Hüseyin aşkına” diyen; ancak siyasal sistem tarafından görmezden gelinen, ötekileştirilen, oldukça senkretik dinsel bir gelenek… Siyasal olarak ise, 1950′li yıllara kadar kırsal kesimde yaşayan, siyasal hayata katılmayan; 70′li yıllar boyunca dışlanmanın ve şifahi kültürün verdiği bir ruhla sosyalizme savrulan; 80′lerde ise İran İslam Devrimi’nin de etkisiyle yükselen radikal İslamcılığa karşı panzehir ve laik siyasetin müttefiki; 90′lı yıllardan itibaren kendi kimliğini fark eden ancak demokrat, hümanist eksene doğru savrulan siyasi bir topluluk…
Böylesine karmaşık ve farklı güzergahta yol alan Alevilerin sorunları nasıl çözümlenebilir? Ak Parti tarafından organize edilen Alevilik Çalıştayları, kanayan bu yaraya merhem olabilir mi? Toplumsal kutuplaşmanın oldukça yoğunlaştığı bir dönemde, toplumun farklı kesimleri senlik-benlik kavgasını aşarak bu çok boyutlu sorun ile başa çıkabilecek mi? Ya da tüm bunların da ötesinde, içimizdeki ötekiyi anlayıp kendi sosyo-kültürel tarihimiz ile yüzleşerek “sağlıklı bir toplum”a doğru evirilebilecek miyiz? Farklı kimliklerin ve değer sistemlerinin hayat bulduğu bu mümbit coğrafya, bu inanç sahiplerinin vatanı olabilecek mi?
Uzun zamandan beri siyasi tablonun dışında bırakılan Alevilerin sorunlarını çözmek amacıyla Ak Parti tarafından Alevi açılımı hayata geçirildi. Ve bu süreçte Alevi’sinden Sünni’sine, basın mensubundan yazarına ve sivil toplumun birçok temsilcisine kadar, toplumun pek çok kesimi ile bu “tarihsel yük” tartışıldı, tartışılmaya devam ediyor. Peki, gelinen noktadan ümitvar olmalı mıyız; yoksa bu tarihsel yükü omuzlarımızda taşımaya devam mı edeceğiz?
İlk olarak, tarihe mal olmuş Alevilik gibi kökeninde Osmanlı-Safevi iktidar mücadelesinin olduğu bir sorunu Alevilik Çalıştaylarıyla “mutlak” anlamda bir anda çözmek veya çözüm beklemek hayalden öte bir anlam ifade etmez. Çünkü tarihsel ve toplumsal kaynaklı sorunlara bir anda çözüm bulmak mümkün değildir. Bu tür sorunları, ancak çözüm iradesini sürekli canlı tutarak, -zamana yaymanın rehavetine de kapılmamak kaydıyla- süreç içerisinde çözümleyebiliriz. Bu açılım ile beraber, ötekileştirilen Aleviler siyasal sistem tarafından “makul dinsel inanç ya da kimlik” olarak kabul görmeye, meşrulaşmaya başladılar. Sözgelimi TRT’de Alevilik inancına daha fazla yer verilmeye başlandı. Ardından yine bu sürecin ürünü olarak, siyasi aktörler muharrem törenlerine katılarak toplumsal kutuplaşmayı önleme imkanına sahip adımlar attılar.
Alevilik sorunun çözümlenebilmesi için cumhuriyetin din politikasını yeniden tartışmalıyız: Cumhuriyetin kurucu miti ve din politikasını belirleyen ana ilke laikliktir. Ve cumhuriyetin kurucu aktörleri, Müslümanlığı/İslam’ı terk edip başka bir dini benimsemek gibi, bir kararları yoktur. Aksine İslam’ı yeni düzenin ve modernliğin ruhuna uygun olarak yeniden kurgulamak ve inşa etmek niyetindeydiler. Islah edilmiş, kontrol edilebilir makul bir İslam… Özetle kurucu iktidarın ve seçkinlerin din algısını, “dinin tekil yorumunu tekel altında tutmak” biçiminde tanımlayabiliriz. Tekke ve Zaviyeler Kanunun kabulünden itibaren cumhuriyet idaresi, herhangi bir mezhep, tarikat ya da cemaati meşru görmüş veya özel muamele yapmış değildir. Siyasal sistemin resmi mezhebi konumunda olan Sünniliğin de herhangi bir ayrıcalığı yoktur. Şeriyye ve Evkaf Vekâleti’nin kaldırılarak yerine kurulan Diyanet İşleri Reisliği’nin Sünnilik ile irtibatlı görülmesinin temel sebebi; kontrol edilmesi, dönüştürülmesi ve baskı altına alınması gereken yorumun Sünnilik olmasındandır. Bu bağlamda Alevilerin sorunlarını Diyanet kapsamında ya da Diyanet’in şemsiyesi altında çözümlenmesini beklemek gerçekçi değildir; hatta sorunu içinden çıkılmaz hale de getirebilir. Ayrıca bu tür bir çözüm, şifahi geleneğe sahip olan Aleviliğin, kendi otantik kimliğini kaybederek “devlet odaklı bir Aleviliğe” dönüşme riskini de içinde barındırır. Bu bağlamda hem Tekke ve Zaviyeler Kanunu’nu yeniden düşünmeye hem de laikliği daha liberal bir forma dönüştürmeye ihtiyaç vardır.
Alevilik gibi içinden çıkılması oldukça zor bir meselede ikinci açmaz, cemevlerinin yasal bir statüye kavuşturulup-kavuşturulmaması sorunudur. Bilindiği üzere, cemevleri köyden kente göçün bir ürünü olarak, 1970′li yıllardan itibaren toplumsal yapıda görünmeye başlamıştır. Alevi açılımının başarılı olabilmesi için, cemevlerinin yasal bir statüye kavuşturulması noktasında siyasi bir iradenin ortaya çıkması zorunludur. Ayrıca din ve vicdan hürriyeti söylemini merkeze alan laik felsefede tüm dini kurum ve anlayışlar saygıyı hak eder ve fiili olarak saygın bir konumdadır. Ancak bu gerilimli süreçte, cami ile cemevlerini karşı karşıya getirmek tehlikesinden kaçınılmalıdır.
Alevilik meselesinde bir diğer açmaz da, din derslerinin zorunluluğu meselesidir. Din dersleri, 1982 anayasası ile zorunlu hale gelmiştir. Bu karar ile siyasal sistem, ıslah edilmiş dinden destek alarak kendini rehabilite etmeyi amaçlamıştır. Burada çok fazla uzatmadan sözü, 12 Eylül 1980 darbesinin mimarı olan Kenan Evren’e bırakıyorum: “Dini Eğitim çocuklara aileleri tarafından verilemez. Aslında aile bu eğitimi vermeye çalışsa bile yanlış, eksik veya kendi bakış açısından öğretebilir, dolayısıyla bu uygunsuzdur… Şimdi bunu Anayasa hükmü haline getirdik. Artık din, çocuklarımıza devlet tarafından, devlet okullarında öğretilecektir.” Darbe Anayasanın uygulamasını ve darbeci bir zihniyetin ürünü olan zorunlu din ders uygulamasını savunmak, ıslah edilmiş bir dini savunmak anlamına gelmez mi? Ayrıca AİHM ve Danıştay’ın da zorunlu din dersine yönelik eleştirilerini göz önünde bulundurarak, zorunlu din dersi uygulamasını yeni bir forma kavuşturmak gerekmektedir. Din dersleri, modern dünyanın ve toplumun ruhuna uygun olarak, daha çoğulcu ve daha eleştirel bir forma neden dönüştürülmesin?
Peki, böylesine toplumsal boyutlara sahip bir sorunun çözümünde siyasete düşen nedir? Evet, Alevilik gibi tarihsel-toplumsal boyutu oldukça fazla olan bir sorun, sadece siyaset ile çözümlenemez… Ancak burada siyasete düşen görev, toplumsal kutuplaşmayı önleyici, önyargıları aşabilecek ve toplumsal bir konsensüse yeniden inşa edebilecek siyasi bir dil kurgulamak ve bu siyasi dili sürekli canlı tutmaktır. Özellikle modernliğin etkisiyle değerler dünyasında yaşanan farklılaşmanın ve eski ile yeniyi karşı karşıya getiren kutuplaşmaların keskinleşmeye başladığı bir dönemde siyasi irade tarafından ortaya konan böylesi bir tavır oldukça anlamlı olsa gerek. Ayrıca, Türkiye gibi, jakoben dönüşümün esas olduğu bir toplumda, siyasi aktörlerin çözüm iradesi göstererek, arafta kalmış bir inancı topluma taşıması, aynı zamanda, en temel sorunumuz olan ayrımcılığı da azaltma imkanı verir bizlere. Bu süreçte, Osmanlı döneminden cumhuriyetin ellili yıllarına kadar toplum-dışı kalmış olan Aleviliğin sorunlarının çözümlenebilmesi için, ezberleri bozmak, korkuların üzerine doğru gitmek ve önyargının çelik duvarını aşmak gibi toplumsal zihniyeti sarsıcı adımların atılması gerekmektedir
Yeni yorum gönder