YARALI AŞKLAR HASTANESİ
Beden diline kulak veren
Yediveren bir bir ergen
seni dişi bir aşk tanrıçası sanır!
Oysa sen ne Afrodit, ne Marilyn Monroe,
Ne Brigitte Bardot, ne de Bo Derek’sin.
Sen yalnızca benim gençliğim gibi bir aşığa gereksin…
Sıvanmış yüzüne cesaretin
Yüzünü pervasızlığınla kapatmaya çalışıyorsun.
Yüzün çirkin değilse de güzel sayılmaz.
Boy pos da fena değil yerinde
Vücudunsa güzel sayılır
Vermişsin ona komutlarını:
Göğüsler ileri!
Kalçalar fora!
Gayet net seziliyor hatların
Dümeni kırmışsın sola
İskele alabanda!
Aşkı bilmeyenlere haykırıyorsun:
Alarga! Alarga!
Yürüyorsun rahvan
Yelesi dalga dalga parıldayan
Her adımda kafa sallayan
Koşulmuş bir kısrak
Acelen var sanki sevdalara
Acelen var ıssız dağlara
Adımların ne de kıvrak…
Eklektik bir ideolojinin, illegal bir örgütünün, gözünü sevdiğim korsan mitingi gibisin.
Dümbeleğe yetmeyen deriyi davula gerer gibisin.
Bense davulluk derilerini dümbeleklerde parça parça yitirmiş bir derbederim hastane bahçesinde… Gençliğimin korsan mitingleri gibi yürüyorsun şimdi karşımda sen. Gençliğimin eklektik ideolojileri gibi senin de yürüyüşün. Vücudunun her bir üyesi bir ayrı bağırıyor. Ama hepsi de aynı sloganı haykırıyor: Fark edin beni!
Aynı sloganı aynı anda değil ama! Bacakların bitirmeden göğüslerin, göğüslerin bitirmeden kolların, derken saçların…her bir yanın bir türlü aynı anda “fark edin beni” diyemiyor. ama hepsi de “fark edin beni” diye bağırıyor, yakarıyor, çıldırıyor. Hiç biri yerinde duramıyor. İyi bir sıralamayla çok sesli bir kanon olabilirsin aslında. Ama daha çok gürültücü bir serçe topluluğu gibi vücudun… Tüm bunlara rağmen aynı anda fark ediliyorsun. Güzel sayılabilecek vücudunu çirkince yüzünün önüne koyarak, bedenini yüzüne feda ediyorsun. Zavallı kız!
Yine de kutlarım seni! Benliğini kurtarabilmek için bedenini feda edebilecek kadar cesaretin var. Kimisinde o da yoktur.
Yani diyorsun ki sen; yüzüme bakmayın, bacaklarıma bakın, kollarıma bakın, göğüslerime, saçlarıma, orama burama, hele siz bir girin bu bedenden içeri, çıkasınız gelmez dışarı. Oysa sen fırlamışsın senden dışarı!...
Bir risk var ama yiğit kız! Sen bu kadar hoyratça ortaya serpersen bu bedeni, toplayıp götürürler, kesinkes alırlar giderler, ama unuturlar seni! Sen kalırsın sokaklarda, bedenin kim bilir hangi yataklarda, kaybedersin onu… Vizyona koyduğun bedenini vermeden önce yapmalısın pazarlığını, beni ve yüzümü de kabul edersen demelisin, bedenimi istiyorsan yüzümü ve beni de almalısın demelisin. Yoksa paramparça olursun. Mahv-ı perişan olursun. Pişman olursun. Seni sürüyüp götürecek yiğ-İT bunu iyi bilmeli!...
Hastane bahçesi… Akdeniz Üniversitesi H Blok önü… Banklarda sigara tellerken sen çıktın içerden. Kimlerin koyduğunu bilmediğim güzellik normlarından yoksundu yüzün. Yüzünle ters orantılı bedenini “fark edin beni” sloganıyla coştura coştura, bağırta çağırta yürüyordun. Kim bilir neler düşünüyordun. Ne sen beni tanıdın ne de ben seni tanıdım. Seni görmüş olmak tanımama yetmez, ama ben bu görüntüde gençliğimi gördüm… Nasıl olabilir değil mi? Sen gencecik bir kız, ben 44 yaşında “yaşlı” bir erkek. (44 ! İki dört yan yana! Dört, dört daha kırk dört! “dört dörtlük dört!... Dört dörtlük DERT!...)
Sen fark edilmek üzere meydana çıkmışsın, ben ise fark edilmek için sakladım kendimi yıllarca meydanlarda! Sessizliğimi tantanalara gömdüm! Silah sesleriyle uğurladım gençliğimi taşlar arasındaki en yüksek makamlara! Kurşunların önüne attım kendimi! Ölümlere meydan okudum! Çirkin sandığım yüzüm yüzünden. Zayıf sandığım bedenim yüzünden. Her an ölüme hazır ettim kendimi. Pervanelerden pervasızdım, ateşlere attım yaktım kendimi. En gözde militan oldum. Gelgelelim kendimi yakıp göğe savrulduğumda aydınlandı ortalık, aydınlandı beynim. Her şeyi gördüm ama gene de görmedi beni sevdiğim kız! Oysa benim de hayatımı adayacağım aşklarım vardı terkimdeki yörük heybelerinde…
Bir kerecik deseydi, yahu sen çirkin birisin, benim tipim değilsin, o zaman vazgeçerdim o sevdadan ya da yaratırdım kendimi yeni baştan! Ama fırsat vermedim ki o bana bunları söylesin! Ne o ne de başkası! Tıkadım evvelallah hepsinin ağzını! En gözde militan olarak konuşturmadım kimseyi. Ağzını açan sadece övgüler düzebilirdi bana. Ancak hayranlığını söyleyebilirdi. Herkes böyle konuşurken sevdiğim kız bana diyebilir miydi, sen benim tipim değilsin?! Belki bunu söylemeyi düşündü zavallı ama utandırdım ben onu. Büyük işler başarıyordum ben. Örgüt adamıydım, ayıp olurdu bana öyle böyle konuşmak. Benimle evlenmemek için hiçbir gerekçe söyleyemezdi o bana. Tamam, beni beğenmiyordu, ama bunu bana ifade etmesi çok ayıp olurdu.
İyi tokuşturmuştum yani; kadehin birinde onun beni beğenmeyişi doluydu, diğerinde ise en gözde militan oluşum doluydu ve ikinci kadeh benim elimde yukarıdan vuruyordu hep. Benimkinin dibi yani, onunkinin ağzına vuruyordu!... Yani benim kadehimin dibi, onun kadehinin ağzına vuruyordu. Kadehler böyle tokuşunca da susuyordu sevdiğim kız. Bense hayatın şişelerinden yalnızca kara sevda doldurabildim kendime… Sonra da o ellerin oldu ben yellerin oldum. Darağaçlarında ölümlerin oldum. Savruldum, sürüklendim kendi bedenimden esen fırtınaların rotasında. Hep aldattım kendimi yılarca; “onu artık / unuttum” diye kendimi. Ama görüyorsun işte, 26 yıl sonra gene kendimi aldatmak zorunda kalıyorum!...
Ne ben çirkindim ne de o çok güzeldi
Yıllar sonra anladık belki ikimizde bunu ama
Kıymetim ve gençliğim ve özdeki güzellik / katilim oldu neye yarar?!...
Bunları ben sana niye anlatıyorum ki? Sen beni tanımazsın ben de seni. Bir söz’cük bile geçmedi aramızda ve sen beni nasıl duyacaksın ki?! Tamamen herhangi bir insanız birbirimiz için. Hatta ben herhangi bir insan bile değilim senin için. Çünkü seni fark ettiğimi bile fark etmedin ki sen! Ama işte tam da bu yüzden anlatıyorum ben bunları. Çünkü ben, beni kabul etmeyen güzeller için dövüştüm yıllarca. Beni kabul etmeyen, beni tanımayan, tanısa da fark etmeyen güzeller için…
Hiç fark edilmemiş de sayılmam. Beni en sonunda en baba tarafından devlet fark etti ve hemen bana gereken değerimi verdi!! Hemen dediysem o kadar da hızlı değil tabii. Hele benim onları ve sizleri fark ediş hızımda asla değil!... Elektrik kablolarıyla beni ampule çevirerek ne olduğumu görmeye çalıştılar önce. Görünce de iyi bir parça olduğuma karar vererek beni koruma altına aldılar ve en korunaklı hapishaneleri bana tahsis ettiler. Muhakemem 9 yıl sürdü. Polislerin şıp diye anladığını (ki onların şıpı benim için şaptı üzerine oturduğum ve yıllarca karavanalarımıza karıştırılan…) yargıçlar 9 yılda falan anladılar. Yargıçlar mı daha aptaldı polisler mi daha zekiydi o yıllarda anlayamadık bir türlü… En sonunda hakkımdaki yargı yargıtayca da kesinkes idam olarak belirlendi. Asılacağım diye mutlu bir kederle beklerken, tükenmemiş dünyadaki tanem ki, hastane bahçesinde seni gördüm işte. Acep sorsam sana bilir misin ki; şimdi nerededir benim bir tanem?!...
(…)
Bir tanem kızım hastaydı. Onu içeri bıraktım annesine. Öbür tanem oğlumla dışarıda tanelerimi beklerken seni gördüm işte. Ve ben öykümü sana anlatmaya karar verdim. Biliyorum
sen dinlemeyeceksin beni
ama ben gene de anlatacağım sana…
Ömrün her dönemi bir şeye tekabül ediyor. Eskiden yapmayı severdim, şimdi anlatmayı seviyorum. Bir de dünyada herkesin bir ödevi var. Benim ödevim de sanırım bunları anlatmak. Dersimizin konusu FEDA! Ben ödevimi iyi hazırladım. Boy boy yakılacak gemiler bekliyor, içimdeki çocuğun; ve boynumdaki çiçeğin rıhtımlarında. Bunları hazırlamak için neleri feda etmedim ki?!... Girmediğim TER’S’ANE, HAS’TANE, HAP’SANE kalmadı benim. Şimdi biraz kağıt ve mürekkep feda etsek, lafı mı olur yani?!...
Senin vücudun gibi geçti ömrüm. Bu yüzden bir sıralama yapmak mümkün değil. Kurgu falan da olmayacak. Aklıma eseni anlatacağım sana. Hiç aklıma gelmezdi bu; yıllardır hazırladığım ödevimi hangi kürsüde okuyacağım diye kıvranıp dururken, tanımadığım bir kızın bana bu kürsüyü bahşedeceği… Şuncacık konuşmamızda geçen sözcükleri bile tarif etsem sana yeter de artar… Kürsü önemli! Neyi nerede diyeceğin önemli! Öyle önüne gelen yerde dinlemezler adamı. Onların koskoca ülkeleri vardır, neylesinler senin adanı. Ya da küçücüktür onların dünyaları senin evrenin sığmaz ki onlara… Can evinden vurman gerek dinleyiciyi. Hep benim ve senin vuruluşun gibi… İyi bir nokta yakalamak gerek. İşyeri açmak gibidir kürsü seçmek. Trafiğin en yoğun ama alış-verişin en kolay yapılabildiği yerde olacaksın…
Birazcık değer versinler diye, yaşamlarının en değerli şeylerini feda eden bir kuşağın temsilcileriyiz. Hatta yaşamlarının küçücük, yumruk kadar bir parçası için, yürekleri için yani, yaşamlarının tamamını feda eden bir kuşak! Kaç delikanlının kanlısı olmuştur bu delice fedakarlık, bu serden geçtilik! Kaç gelinlik kızın kanına girmiştir. Hapishanelere, pavyonlara, haldan bilmezlere düşürmüştür…
Küçücük bir şeydir aslında istenen. Bir tümcelik söz bile değildir çoğu zaman. Tek bir sözcük bile yetecekmiştir. Hatta sözsüz bir dokunuş, bir gülüş, bir bakış, bir “haydi” yetecekmiştir. Ama olmaz işte. Melek yüzlü o kötü adamlar, bu güzel sözcüklerin her birini, hapishanelerin taşları arasına, “sıva altına” saklamışlardır. Çekici nereye vuracağını, murcu nereye dayayacağını kestiremezsin. Nice darbeden sonra bulursun bir delik ama sen kalmışsındır “cep delik / cepken delik”… Pavyonlarda barlarda kim bilir hangi kadehin içine saklanmıştırlar… hangi haldan bilmezin cüzdanındadır bilinmez bunlar… ve hangi tabancanın son kurşunundadır bilinmez / bilirsin ya, harbilerin boştur artık, şarjörlerin boştur, ağzında son mermin / o da ancak sana / bir cana / yeter ancak!... Ya da darağaçlarında asılıdır aradıkların… biz o güzel şeyleri buluncaya değin gidenleriz işte. Yana yana / döne döne gidenleriz. Bulduğumuz yere vardığımızda en kahraman tarafından feda ederiz kendimizi, analar-bacılar/ babalar- oğullar/ çocuklar ve dünyanın tüm çiçekleri/ ağlar kalır ardımızdan…
Oysa herkes gülsün / herkesle biz de gülelim diye / saf tutup ayrılmıştık biz bu dünyadan.
Şimdi toplayın bakalım toplayabilirseniz bizi / yıldızlardan ve saman yollarından…
18 Nisan 2005- ANTALYA
- Hüseyin AKTAŞ ağ günlüğü
Yazıcı-dostu sürüm
Arkadaşına gönder- 835 defa okundu

Sibel Atasoy
sarsıldım
Sevgili Hüseyin, hikayenle gönülden sarsıldım. Gizliden utandım da. Fedakarlık uğruna hiç bir zaman bu kadar gayretkeş olmadım. Hayat hep kolaydı benim için. Memur zihniyeti, memur kafası. Ortalama mutluluklar peşinde koşturdum. Bazen ulaştım, bazen de teğet geçti.
Bir şekilde doyum sağladım hayatta. Kendimi çok ön planda tutmamaya özen gösterdim. Kalp kırmamaya özendim ama mutlaka kırdığım kalple olmuştur.
Öykünü bir de kızın ağzından dinlemeliydi Hüseyin. Belki orada da çok hüzünlenirdik. Kavuşamama öyküleri yüreğimizi burkardı.
Evet, dünya üzerinde etiketlenmiş misyonlarımız var. Senin misyonun şimdilerde anlatmak. Benimki ise akışları deneyimlemek.
Belki bir yerde kesişir misyonlarımız.
Sevgili
Sevgili ÇetreFİL,
Övgülerin için teşekkür ederim.
Kesişen yollar ayrı yollardır. Ama yine de kesişmek güzeldir:)
İnsana geldiği yolu ve devam edeceği yönü bir kez daha farkettirir. "Belki bir yerde kesişir misyonlarımız." diyorsun da... Misyonların kesişmesi de güzel olur herhalde.
Bir süredir "Ankara'da kesişme" çabalarını izliyorum senin. Vaktim olsa gelirim ben de, Ankaralı olmasam da ama, okul dönemi hafta sonları da çalışıyorum.
Uzun yıllardır, mektuplarda, dergilerde, forumlarda, bilgisayarımda yazıyorum. Hepsi bir kenarda. Bu gün şöyle bir gözden geçireyim dedim, bir tanesini de sizlerle paylaşıverdim. Beğendiğine de sevindim. Sağlık ve zamanım el verirse topluca sunmaya da çalışacağım ama, bu konuda umudumu kaybediyorum gün geçtikçe, bir çok nedenden ötürü... Neyse...
Umarım karşılaşırız bir gün bir yerlerde, "FİLler" nasıl rakı içermiş bakarız belki:)
Esen kal.
SEVGİLİ HÜSEYİN ABİ!
ben yaşadıklarımı hazmetmeye çalışırken meğer sen nelerle boğuşmuşsun!canım abim hayatın sillesini yemiş olup haaala böylesine güzel bakabilmen takdire şayandır bence...bende yazılarını bilgim yettiğince anlamaya ve dersler almaya çalışarak okuyorum vede devamını sabırsızlıkla bekliyorum.ne olur tecrübelerini bizlerden esirgeme ki birazda olsa bakışımız farkındalaşsın.inan senin gibi düşünürlere bu milletin gerektiğindende çok ihtiyacı var.iyi ki sizleri tanıdım kendi adıma bu beni farkındalaştırmaya başladı diyebilirim.meğer ne kadar bilinçsiz yaşıyormuşum.daha iyi anlar oldum.inan kendimi öyle boş hissdiyorum ki bazen yapılan yorumları okurken sanki başka dilde yazılarmış gibi geliyor.ama yılmadan kendimi geliştirmeye kararlıyım.bu yüzdende senin gibi arkadaşların yazılarına ihtiyacım var.öğrenmenin yaşı yok ama benim öğreneceğim öyle çok şey var ki bir yandan, tüm bunları merak etmeye neden bu kadar geç başladım diye hayıflanıyorum.inan benden genç olupta bilgi dolu insanları gördükçe imreniyorum.elimden geldiğince tüm yazılanları okumaya çalışıyorum.hem aklımı sadece öğrenmeye vermek öyle iyi geliyor ki bana...bu zamana kadar boş geçmiş ; bari bundan sonra vakitlerimi değerlendireyim diyorum. çok yazdım kusura kalma yinede yazılarını benim gibilerden mahrum bırakma emi!!! saygılar....
sen farkettin ya
Sevgili Wikican,
Alkış istemek ayıptır, ama alkışlanmak güzeldir. Beni "alkışladığın" için teşekkür ederim. Ancak "alkışlayan sorumludur" der Cengiz Gündoğdu. Bu yüzden sen de sorumlusun benden. Sorumlusun söylediklerimden... Ben sorumluydum zaten senden, hem de çok önceden...
Yaşar olmak kolay bir bakıma. Ama düşünür olmak zor her bakımdan. Dünyamızda bir çok canlı var yaşayan. Canlılar kadar çok değil düşünen... Düşünür olamasam da düşünen olmaya çalışıyorum.
Yaşamının baharında olduğunu unutma. Öncesi için asla suçlama kendini. Bazı şeyler ne zaman farkedilirse o zaman başlar senin için.
Zamanımız dar
söyleyecek ne çok sözümüz var
bir de incedir sızılarımız
uzun olur yazılarımız
okumazlar bu yüzden
ince sızılar uzun yazılar gerektirir oysa
yazarız uzun uzun
kurbanı oluruz içimizdeki aceleci huysuzun
kayboluruz içinde sonsuzluğun
ama sen geldin ya
sen farkettin ya
duyuyor musun
çiçek gülüşlerini
içimdeki çocuğun?...
sen geldin ya
kim bilir afrika'da
belki latin amerika'da
hangi çiçekler açtı şimdi
kimbilir hangi şair sevindi?...
Zamanımız darsöyleyecek
Zamanımız dar
söyleyecek ne çok sözümüz var
bir de incedir sızılarımız
uzun olur yazılarımız
okumazlar bu yüzden
ince sızılar uzun yazılar gerektirir oysa
yazarız uzun uzun
kurbanı oluruz içimizdeki aceleci huysuzun
kayboluruz içinde sonsuzluğun
ama sen geldin ya
sen farkettin ya
duyuyor musun
çiçek gülüşlerini
içimdeki çocuğun?...
sen geldin ya
kim bilir afrika'da
belki latin amerika'da
hangi çiçekler açtı şimdi
kimbilir hangi şair sevindi?...
"insanlar sevgiler uğruna neleri göze alıp nelerden vaz geçerler, bazen uğruna hayatlarını sonlandırdıkları şey küçücük bir şeydir..."
yumruk kadar bir şeydir YÜREK!!!
unutulmaz umarım:)
Şu davranışa ne
Şu davranışa ne demeli:
"Yaralı Aşklar Hastanesi" başlığı ile google'a sorayım istedim karşıma şu site çıktı: http://www.guncelforum.net/ask-doktorunuz/87542-yarali-asklar-hastanesi.html
Ben bu yazıyı ilk defa sonsuz.us'ta yayınladım ve hiç kimsenin böyle izinsiz ve kaynak göstermeden yayınlayacağı usuma gelmedi.
Şimdi bu duruma sevinmek mi gerekiyor üzülmek mi? İnsan sözünün yayılmasını ister ama çalınmasını istemez herhalde. Bir metin parçasının kaynak göstermeden yayınlanması hırsızlıktır. Edebiyat dünyasında buna "intihal" denir. Ayıptır. Umarım Yazıyı aşırıp imzasız olarak orada yayınlayan arkadaşımız buna bir açıklama getirir.
Aslında bir edebi eseri benimseyecek, sevecek kadar değer verme kapasitesine ulaştığınızda bu konudaki adabı da öğrenmiş olmanız gerekiyor.
Kimi sözlerim "Yazarı bilinmiyor" ya da "Kaynağı bilinmiyor" şeklinde internette dolaşıyor. Ufak tefek bazı yazılarım da... Ama bu kadar uzun bir metnimin çalınacağı aklımın ucundan bile geçmemişti...
Güler misin ağlar mısın?...
Öyle ya, "mal sahibi mülk sahibi/ hani bunun ilk sahibi?"...
Bu dünyada kim söz sahibi ki sözümüz bize kalsın?....
İyi de kardeşim; birazcık emeğe saygı!...
Yeni yorum gönder