MADDENİN ASLI KONUSUNDA ŞAŞIRTICI BİLİMSEL GELİŞMELER

Hologram Bir Dünyada mı Yaşıyoruz?

Dünyanın en ünlü bilim dergilerinden biri olan New Scientist adlı dergi, 27 Nisan 2002 tarihindeki kapak konusunda, okuyucularına önemli bir bilimsel gelişmeyi aktarmıştır. J. R. Minkel tarafından kaleme alınan makale "Sahte Evren" başlığı altında ve "Neden Hepimiz Bir Hologramın İçinde Yaşıyoruz?" kapak yazısı ile yayınlanmıştır. Bu makalede açıklanan bilimsel tespiti şu şekilde özetleyebiliriz: Dünyayı bir ışık demeti olarak algılıyoruz, bu yüzden de bu algılara bakarak maddeyi mutlak gerçek zannetmek büyük bir yanılgı olacaktır. New Scientist, bilim adamı-yazar J. R. Minkel'in bu önemli konu ile ilgili şu itirafına yer vermiştir:
Şu an bir dergi tutuyorsunuz, bunu katı bir madde olarak algılıyorsunuz ve siz bunun evrende bağımsız bir şekilde var olduğunu görüyorsunuz. Etrafınızdaki objeler de aynı şekilde, belki bir fincan kahve ya da bir bilgisayar, hepsi dışarıda gerçekmiş gibi görünüyor. Ama hepsi yalnızca bir hayal.
Minkel makalesinde, bazı bilim adamlarının bu fikri "herşeyin teorisi" olarak adlandırdıklarını söylemektedir. Ayrıca Minkel, bilim adamları tarafından "herşeyin teorisi"nin, evrenin yapısının açıklanmasında ilk basamak olarak kabul edildiğini aktarmaktadır.
Söz konusu dergide yayınlanan bu makale, evreni beynimizde bir hayal olarak algıladığımızı, dolayısıyla bizim maddenin aslıyla muhatap olmadığımızı açıklayan bilimsel bir kaynaktır.

Bilim Adamları Yapay Sinyallerle Kaybedilen Duyuları Yeniden Kazandırıyorlar
Amerika'nın ünlü aktüel dergisi Time'ın 11 Mart 2002 tarihli sayısında "Vücut Elektriği" başlığıyla yayınlanan makalede önemli bir bilimsel gelişme aktarıldı. Makaleye konu olan haberde bilim adamlarının, bilgisayar çiplerini insanın sinir sistemiyle birleştirerek, duyuların tedavi edilmesinde kullandıklarından bahsediliyordu.
Avrupa, Amerika ve Japonya'dan araştırmacılar geliştirdikleri yeni yöntemle kör bir kimseye görme algısı, felçli bir hastaya yeniden hareket kabiliyeti kazandırmayı amaçlıyorlardı. Hastaların vücutlarına elektrotlar yerleştirerek, canlı dokularla silikon çiplerin birleştirildiği protez parçaları kullanarak bu amaçlarını kısmen uygulamayı başarmışlardı.

Örneğin bir kaza sonucu boynu kırılan Holgersen adındaki bir Danimarkalı'nın, omuzlarını, sol kolunu ve sol elini çok az hareket ettirebilmesi dışında, boyundan aşağısı felçliydi. Bilindiği gibi felç, boyun ve omurilik hasarlarından kaynaklanır, çünkü beyin ve kaslar arasında hareket eden sinir trafiği zarar görmüş ya da bloke olmuştur. Vücuttan beyne giden sinyalleri ileten sinirlerle, beyinden vücut kaslarına talimat taşıyan sinirler arasındaki bilgi akışı kesilir. Bu hastaya sinirsel bir protez yerleştirilerek, beyinden gelen sinyallerin omuriliğin hasar gören bölümlerini atlatmak, böylece kol ve bacaklara biraz hareket kazandırmak amaçlandı.
Hastanın sol eline temel işlevleri kazandırmak için nesneleri kavramaya, tutmaya ve bırakmaya yarayan bir sistem kullanıldı. Ameliyatla sol kolunun üst kısmına, ön koluna ve göğsüne her biri madeni para büyüklüğündeki sekiz esnek elektrot, kavramayı kontrol eden kaslara ameliyatla bağlandı. Bu elektrotlar daha sonra çok ince kablolarla göğse yerleştirilen ve sinir sistemine etki eden bir uyarıcıya bağlandı. Bu uyarıcı da hastanın biraz hareket ettirebildiği sağ omzuna yerleştirilen bir konum-algılama birimine bağlandı.

Bunun sonucunda ise şu oldu: Hasta bir bardağı kaldırmak istediğinde sağ omzunu yukarı kaldırıyor. Bu hareket konum algılayıcısından göğsündeki uyarıcıya elektrik sinyali gönderiyor. Bu uyarıcı da sinyali kolundaki ve elindeki kaslara doğru iletiyor. Bunun sonucunda kaslar kasılıp, sol el kapanıyor. Bardağı bırakmak istediğinde ise sağ omzunu aşağı indiriyor, böylece sol el açılıyor. Bu tür protezler sayesinde, felçli organlardan gelen dokunma ile ilgili bilgiler vücudun diğer bölümlerine iletiliyor ve böylece duyuların yeniden algılaması mümkün oluyor.
Bu çalışmaların bir diğeri de Brüksel'deki Louvain Üniversitesi'nde görme algısı ile ilgili gerçekleştirilmektedir. Çubuk ve koni hücreleri ölünce retinası ışığa duyarsızlaşan, ardından da kör olan Belçikalı bir hastanın, sağ optik sinirinin çevresine yerleştirilen bir elektrot sayesinde birtakım görüntüleri tekrar görmesi mümkün olmuştur.
Bu hastanın durumunda elektrot, kafatasının içinde açılan küçük bir oyuk içine yerleştirilmiştir ve bu elektrot bir uyarıcıya bağlıdır. Bir başlık ile takılan video kamera, görüntüleri radyo sinyalleri şeklinde uyarıcıya iletiyor. Bu uyarıcı zarar görmüş çubuk ve koni hücrelerini atlayarak doğrudan optik sinire elektrik sinyallerini iletiyor. Optik sinir sinyalleri hastanın görme merkezine taşındıktan sonra, bunlar bir görüntü şeklinde
yeniden düzenleniyor. Her ne kadar hastanın görüntüsündeki kalite, stadyumlardaki ışıklı panoların minyatürü şeklinde olsa da, bu sistemin uygulanabilirliğini göstermek için yeterli bir örnektir.
Bu hasta üzerinde uygulanan yapay görme sistemine "Microsystem-based Visual Prosthesis" (MIVIP - Mikrosistem-esaslı Görsel Protez) denmektedir. Bu cihazlar hastanın kafatasına kalıcı olarak yerleştirilmiştir, fakat bunları kullanabilmesi için Louvain Üniversitesi'nde küçük bir odaya gitmesi ve yüzücü bonelerine benzeyen bir başlık giymesi gereklidir. Bu başlık plastikten yapılmıştır ve ön kısmına sabitlenmiş standart bir video bulunmaktadır. Ekrandaki görüntüyü oluşturan noktalar (pikseller) ne kadar fazla olursa, elektriksel uyarıların sayısı da o kadar fazla olur. Bu da görüntünün daha kaliteli olmasını sağlamaktadır.
Aynı haberde ilginç bir gösteriden de şöyle bahsedilmekteydi:
1998 yılında Stelarc adındaki Avustralyalı bir sanatçı vücuduna elekrotlar yerleştirerek bir gösteri düzenledi. Vücudu, kaslarını istemsiz kasılmalarla harekete geçirilebilecek yeterlilikte elektrik şokları taşıyan elektrotlar ile kaplıydı. Bu elektrotlar da bir bilgisayara bağlıydı ve gösteri sırasında, internet aracılığıyla Paris, Helsinki ve Amsterdam'daki bilgisayarlarla bağlantı kuruldu. Bu üç bölgedeki katılımcılar, dokunmatik bir ekran üzerinde görünen vücudun çeşitli bölümlerine dokunarak, Stelarc'a her istediklerini yaptırabiliyorlardı.
Bu ve benzeri teknolojiler çok küçük boyutlara indirilebildiği ve doğrudan vücudun içine yerleştirilebildiği takdirde tıp alanında çok önemli gelişmelere yol açabilecek niteliktedir. Ancak bu gelişmelerin gösterdiği çok önemli bir gerçek daha vardır: dış dünyanın zihnimizde izlediğimiz bir kopya olduğu...
Time dergisinin bu makalesinde yapay olarak verilen uyarılarla görüntünün, dokunma hissinin vs. oluşabileceğine dair pratik örnekler sunulmuştur. Örneğin kör bir kimsenin görüntü görebilmesi bunun en açık delilidir. Hastanın gözü ya da göreceği bir nesne olmamasına rağmen, suni olarak verilen sinyallerle görüntü görmesi mümkün olmuştur.

Bilimsel Dergiler Filmlerde İşlenen Simülasyon Dünya Senaryolarının Gerçek Hayat İçin de Mümkün Olabileceğini İfade Ediyorlar
Dünyaca ünlü bilim dergisi New Scientist'in 27 Temmuz 2002 tarihli sayısında da "Hayat bir programdır, o zaman silindiniz" başlığıyla yayınlanan makalesinde Micheal Brooks, Matrix filmindeki gibi simülasyon bir dünya içinde yaşıyor olabileceğimiz ihtimalini şu sözlerle gündeme getiriyor:
Matrix II'yi beklemenize gerek yok. Zaten dev bir bilgisayar simülasyonu içinde yaşıyor olabilirsiniz... Elbette ki 'The Matrix' filminin gerçek olmadığını düşündünüz. Çünkü sadece öyle düşünmeniz istendi.

Makalenin yazarı Micheal Brooks, Yale Üniversitesi'nden Nick Bostrom adında bir felsefecinin yorumlarına da yer vererek düşüncelerini destekliyor. Nick Bostrom, Hollywood yapımı filmlerin birçok kişinin düşündüğünden çok daha fazla gerçeğe yaklaştıklarını düşünüyor. Ayrıca yaptığı hesaplar sonucunda, bizim de filmlerdeki gibi bir simülasyon dünya içinde yaşıyor olma ihtimalimizin olduğunu düşünüyor.

Özellikle son yıllarda, maddenin aslıyla muhatap olamadığımız gerçeğinin anlaşılmasıyla birlikte, bu bilimsel gerçek insanları daha derin düşünmeye yöneltmektedir. Filmlere de sık sık konu olan bu durum, fiziksel gerçekliği olmayan ortamların, ne kadar gerçekçi olarak canlandırılabileceğini; hatta insanların bu hayali görüntülere aldanabileceğini de vurgulamaktadır.

Kaynak: Evren ve Bilim

Senin oyun: None Ortalama: 2.3 (6 oy)

Yorum görüntüleme seçenekleri

Yorumların gösteriminde tercih ettiğiniz şekli seçiniz ve değişiklikleri "Ayarları kaydet"e tıklayarak kaydediniz.

KOPYASINI İZLEDİĞİMİZ HAYATIMIZ

Elinizde bir kitap tuttuğunuzu düşünün. Bu kitap, yazı ve resimleriyle, parlak ve canlı renkleriyle, aslında beyninizde seyrettiğiniz üç boyutlu bir görüntüdür... Kitabın kapağına elinizi sürdüğünüzde hissettiğiniz altın yaldızlı kabartmalar da, aynı şekilde beyninizde dokunduğunuz kitaba aittir...

Kitaba baktığınızda kitabın sayfalarından yansıyan ışık, gözünüzün retina hücreleri tarafından elektrik sinyallerine çevrilir. Optik sinirler aracılığıyla iletilen bu sinyaller, kitabın şekli, rengi, kalınlığı gibi özellikleri hakkında bilgileri beynin görme merkezine taşırlar. Burada yorumlanan sinyaller, anlamlı bir bütün haline getirilir; böylece kitabın görüntüsü sizin için, kafanızın içindeki karanlıkta yeniden inşa edilmiş olur. Dolayısıyla "gözümle görüyorum", "kitap karşımda duruyor" gibi ifadeler aslında gerçekleri yansıtmaz. Göz sadece kendisine gelen ışığı elektrik sinyaline çevirmekle görevlidir. Muhatap olduğunuz kitap görüntüsü de zannedildiği gibi sizin dışınızda değil, tam tersine içinizdedir. Dahası zihninizde oluşan bu görüntünün gerçekleri yansıtıp yansıtmadığından veya maddesel bir karşılığı olup olmadığından da hiçbir zaman emin olamazsınız.

Belki sayfaların kayganlığını elinizde hissediyor olduğunuz için kitabı dışınızda zannedebilirsiniz. Oysa, bu kayganlık hissi de, aynı görme algısında olduğu gibi beyninizde meydana gelmektedir. Derinizdeki sinirler uyarıldığında, bu uyarılar elektriksel sinyaller halinde beyne gönderilirler. Beyindeki dokunma merkezine ulaşan bu mesajlar dokunma, basınç, sertlik-yumuşaklık, sıcaklık-soğukluk gibi hisler olarak algılanır. Ve siz beyninizde, kitaba dokunduğunuza, kitabın sertliğini, sayfalarının kayganlığını ya da kapağındaki kabartmaları algıladığınıza dair hislere sahip olursunuz. Gerçekte ise, hiçbir zaman bu kitabın aslına dokunamazsınız. Dokunduğunuzu sandığınızda, aslında beyninizin içinde kitabın sayfalarını çevirir, beyninizin içinde sayfaların inceliğini, kayganlığını hissedersiniz.
Aynı durum diğer duyular için de geçerlidir. Titreyen bir gitar teli havada basınç dalgaları oluşturur. Bu dalgalar iç kulakta bulunan tüycükleri uyarır ve bu titreşimler elektriksel uyarılar şeklinde beyninizin ilgili merkezine gönderilir. Bu sinyallerin beyinde yorumlanması neticesinde ise, gitar sesi duyduğunuz hissini yaşarsınız.

Koku algısı da aynı şekilde beyninizde oluşur. Bir limonun kabuğundan çıkan kimyasal moleküller burundaki koku algılayıcılarını uyarır. Buradan elektrik sinyali olarak yorumlanmak üzere beyne iletilirler.

Kısacası tüm algıladıklarınız -gördüğünüz, duyduğunuz, tattığınız, dokunduğunuz ve kokladığınız şeyler- beyninizde size özel olarak tekrar oluşturulur. Dolayısıyla "etrafımdaki dünyayı algılıyorum" derken, zihnimizde oluşan kopya renklerden, şekillerden, seslerden ve kokulardan bahsederiz.

Dünyayı algılayış şeklimiz, "dışarıda" yani bedenimizin etrafında bir görüntü olduğuna bizi inandıracak mükemmelliktedir; ama içinde bulunduğumuz durumun gece gördüğümüz rüyalardan pek farklı bir yönü yoktur. Rüyalarımızda çevremizdeki olayların, seslerin ve görüntülerin farkında oluruz; hatta bedenimizin de... Düşünürüz ve muhakeme yaparız; korku, öfke, memnuniyet ve sevgi duyarız. Diğer insanlarla konuşur, onlarla aynı şeyleri gördüğümüzü düşünerek etrafımızdakiler hakkında fikir alışverişinde bulunuruz. Kısacası rüyamızda da çevremizde maddesel bir dünya olduğu izlenimine kapılırız. Ta ki uyanıp da yaşadığımızı zannettiğimiz şeylerin sadece zihnimizde yaşandığını fark edene kadar...

Uyanıp "herşey bir rüyaymış" dediğimizde ise, yaşadığımız deneyimin aslında fiziksel bir gerçekliğe dayanmadığını; tüm olup bitenlerin zihnimizde yaratıldığını ifade etmek isteriz. Uyanık olduğumuz zaman ise, dünyayı algılayışımızın fiziksel dünyada karşılıkları olduğunu varsayarız. Ancak uyanık olduğumuz zamanki deneyimlerimiz de tıpkı rüyada olduğu gibi zihnimizde yaşanmaktadır.

Uyanık olduğunuzu düşünmenizin sebebi, muhtemelen okuduğunuz bu kitabı elinizde tuttuğunuzu hissetmeniz, okuduklarınıza yorum getirebilmeniz, tüm olayların çok tutarlı bir şekilde devam etmesi gibi nedenlerdir. Fakat bunların tamamı -kitabı tuttuğunuz eliniz, sayfalarını çevirdiğiniz kitap, etrafınızda duran eşyalar, odanın içindeki konumunuz.- beyninizde seyrettiğiniz kopyalardır. "Şu anda uyanık mısınız, yoksa düş mü görüyorsunuz?" gibi bir soruyla karşılaşacak olsanız, cevabınız "elbette ki uyanığım" şeklinde olacaktır. Belki bu soruyu pek çok kereler rüyalarınızda da sorduğunuz olmuştur. Fakat bu soruya rüyanızda verdiğiniz cevabın -uyanık olduğunuz yanıtının- uyandıktan sonra yanlış olduğunu görmüşsünüzdür. Peki aynı yanılgıya şu anda da düşüyor olamaz mısınız? Şu anda da rüya görmediğinizin, hatta bütün hayatınızın bir rüya olmadığının güvencesini size kim verebilir? İşte tüm bunlardan dolayı, içinde bulunduğunuz dünyanın gerçekliğinden nasıl emin olabilirsiniz?

Dünyayı algılayış şeklimiz, "dışarıda" yani bedenimizin etrafında bir görüntü olduğuna bizi inandıracak mükemmelliktedir; ama içinde bulunduğumuz durumun gece gördüğümüz rüyalardan pek farklı bir yönü yoktur. Rüyalarımızda çevremizdeki olayların, seslerin ve görüntülerin farkında oluruz; hatta bedenimizin de... Düşünürüz ve muhakeme yaparız; korku, öfke, memnuniyet ve sevgi duyarız. Diğer insanlarla konuşur, onlarla aynı şeyleri gördüğümüzü düşünerek etrafımızdakiler hakkında fikir alışverişinde bulunuruz. Kısacası rüyamızda da çevremizde maddesel bir dünya olduğu izlenimine kapılırız. Ta ki uyanıp da yaşadığımızı zannettiğimiz şeylerin sadece zihnimizde yaşandığını fark edene kadar...

Uyanıp "herşey bir rüyaymış" dediğimizde ise, yaşadığımız deneyimin aslında fiziksel bir gerçekliğe dayanmadığını; tüm olup bitenlerin zihnimizde yaratıldığını ifade etmek isteriz. Uyanık olduğumuz zaman ise, dünyayı algılayışımızın fiziksel dünyada karşılıkları olduğunu varsayarız. Ancak uyanık olduğumuz zamanki deneyimlerimiz de tıpkı rüyada olduğu gibi zihnimizde yaşanmaktadır.

Uyanık olduğunuzu düşünmenizin sebebi, muhtemelen okuduğunuz bu kitabı elinizde tuttuğunuzu hissetmeniz, okuduklarınıza yorum getirebilmeniz, tüm olayların çok tutarlı bir şekilde devam etmesi gibi nedenlerdir. Fakat bunların tamamı -kitabı tuttuğunuz eliniz, sayfalarını çevirdiğiniz kitap, etrafınızda duran eşyalar, odanın içindeki konumunuz.- beyninizde seyrettiğiniz kopyalardır. "Şu anda uyanık mısınız, yoksa düş mü görüyorsunuz?" gibi bir soruyla karşılaşacak olsanız, cevabınız "elbette ki uyanığım" şeklinde olacaktır. Belki bu soruyu pek çok kereler rüyalarınızda da sorduğunuz olmuştur. Fakat bu soruya rüyanızda verdiğiniz cevabın -uyanık olduğunuz yanıtının- uyandıktan sonra yanlış olduğunu görmüşsünüzdür. Peki aynı yanılgıya şu anda da düşüyor olamaz mısınız? Şu anda da rüya görmediğinizin, hatta bütün hayatınızın bir rüya olmadığının güvencesini size kim verebilir? İşte tüm bunlardan dolayı, içinde bulunduğunuz dünyanın gerçekliğinden nasıl emin olabilirsiniz?

KONUNUN ÖNEMİ

Dikkat edilecek olursa, bugün maddenin gerçeği ile ilgili yapılan yorumlardan olağanüstü şekilde rahatsızlık duyan kesimi materyalistler oluşturmaktadır. Materyalistler, büyük bir ilgiyle gündemde tutulan "yaşadığımız dünyanın tıpkı bir rüyadaki gibi hayal olabileceği" konusuna karşı, kendilerince küçümser bir yaklaşım sergilemekte; "sakın kendinizi idealizmin telkinlerine kaptırmayın, materyalizme olan sadakatinizi koruyun" mesajları vermektedirler. Ancak bu tür tepkilerin temelinde bu konunun gündeme getirilmesinden duyulan rahatsızlık ve endişe duyguları yer almaktadır.
Bu kişilerin öğütleri ise kendilerine Rusya'daki kanlı komünist devriminin lideri Vladimir I. Lenin'den miras kalmıştır. Lenin'in, bir asır önce yazdığı Materyalizm ve Ampiryokritisizm isimli kitabında şu satırlar yer almaktadır:
Duyularımızla algıladığımız nesnel gerçekliği bir kere yadsıdın mı, kuşkuculuğa (agnostisizme) ve öznelciliğe (subjektivizme) kayacağından, fideizme (dini inanca) karşı kullanacağın tüm silahları yitirirsin; bu da fideizmin istediği şeydir. Parmağını kaptırdın mı, önce kolun sonra tüm benliğin gider. Duyuları nesnel dünyanın bir görüntüsü olarak değil de, özel bir öğe olarak aldığında, diğer bir deyişle materyalizmden ödün verdiğinde, benliğini fideizme kaptırırsın. Sonra duyular hiç kimsenin duyuları olur, us hiç kimsenin usu, ruh hiç kimsenin ruhu, istenç hiç kimsenin istenci olur.
Bu satırlar, Lenin'in büyük bir korkuyla fark ettiği ve hem kendi kafasından hem de "yoldaş"larının kafalarından silmek istediği gerçeğin, günümüzün materyalistlerini de aynı biçimde tedirgin ettiğini göstermektedir. Ama günümüz materyalistleri Lenin'den daha da büyük bir tedirginlik içindedirler; çünkü bu gerçeğin bundan 100 yıl öncesine göre çok daha açık, kesin ve güçlü bir biçimde ortaya konduğunun farkındadırlar. Bu konu, tüm dünya tarihinde ilk kez bu kadar karşı konulamaz bir biçimde anlatılmaktadır.
Materyalistlerin "sakın bu konuyu düşünmeyin, yoksa materyalizmi kaybedersiniz ve kendinizi dine kaptırırsınız" şeklindeki uyarıları, maddenin aslı ile ilgili olarak anlatılan gerçeklerin materyalist felsefeyi temelden yıkarak, üzerinde tartışmaya dahi gerek bırakmayan bir konuma sokmuş olmasından ötürüdür. Materyalistler körü körüne inandıkları, bel bağladıkları maddesel dünyanın yok olduğunu görmekten dolayı yaşadıkları tedirginlikle, "maddenin aslı ile muhatap olma imkanı yoktur ki maddecilik olsun" gerçeğini kabullenememektedirler.
Bilim yazarı Lincoln Barnett, bu konunun sadece "sezilmesinin" bile materyalist bilim adamlarını korku ve endişeye sürüklediğini şöyle belirtmektedir:
Filozoflar tüm nesnel gerçekleri algıların bir gölge dünyası haline getirirken, bilim adamları insan duyularının sınırlarını korku ve endişe ile sezdiler. (Lincoln Barnett, "Evren ve Einstein", Varlık Yayınları, 1980, s. 17-18)
Ülkemizde ve tüm dünyada, bu konu ile karşı karşıya gelen her materyalistte bu "korku ve endişe" çok güçlü olarak görülmektedir.

Ancak 21. yüzyıl, bu gerçeğin tüm insanlar arasında yayılacağı, materyalizmin ise yeryüzünden silineceği tarihi bir dönüm noktasıdır. Bu gerçeği görebilen insanların, geçmişte neye inandıkları, neyi niçin savundukları hiç önemli değildir. Önemli olan, gerçeği gördükten sonra, buna direnmemek, ölümle birlikte zaten apaçık anlaşılacak olan bu gerçeği geç olmadan anlamaktır.

Kaynak: Evren ve bilim

SANAL DÜNYA VE GERÇEKLİK HAKKINDA BİR FİLM

13. KAT

Yönetmen
Josef Rusnak

Yapım : 1999
Ülke : Almanya Amerika
Tür : Mystery
Süre : 100 dakika

Oyuncular
Craig Bierko - Douglas Hall/John Ferguson/David
Armin Mueller-Stahl - Hannon Fuller/Grierson
Gretchen Mol - Jane Fuller/Natasha Molinaro
Vincent DOnofrio - Jason Whitney/Jerry Ashton
Dennis Haysbert - Detective Larry McBain
Steven Schub - Zev Bernstein
Jeremy Roberts - Tom Jones
Rif Hutton - Joe
Leon Rippy - Janes Lawyer
Janet MacLachlan – Ellen

On üçüncü Kat isimli filmde de Matrix filmine benzer olarak, gerçek dünya ile sanal dünya arasındaki çarpıcı benzerlik işlenmektedir. Filmin konusu özetle şöyledir: Filme adını veren 13. kat, Los Angeles'da bir iş yeri binasının 13. katıdır. Burada filmin iki başrol oyuncusu olan Hannon Fuller ve iş arkadaşı Douglas Hall, bilgisayar ile sanal bir dünya meydana getirmişlerdir. Bu sanal dünyada Los Angeles'ın 1937 yılındaki hali canlandırılmaktadır. Sistemi kuran bu kişiler ise 1999 yılında yaşamaktadırlar.
Bu bilgisayar programına bağlanmak isteyen kişi, bir yatağa uzanır ve beynine programdaki bilgiler aktarılır. Böylece sisteme giren kişi 1937 yılına ait sanal bir kimlik kazanmış olur. Örneğin bu kişi 1999 yılında yaşayan Douglas Hall isimli, zengin ve başarılı bir bilgisayar şirketi yöneticisi iken, hafızasına 1937 yılında yaşayan John Ferguson isimli bir banka veznedarı ile ilgili bilgiler yüklenir.
Sisteme bağlanan kişi, yükleme tamamlandıktan sonra kendini bir anda 1937 yılının ortamında bulur. Binalar, arabalar, kıyafetler tamamen o yıla özgüdür. Simülasyon ortamına giren kişileri en çok şaşırtan konu ise, her iki yaşamlarının da birbiri ile aynı gerçeklikte olmasıdır. Bu kişiler iki yaşamlarında da suyun serinliğini, dışarıdaki rüzgarın uğultusunu hissetmekte, karşılaştıkları olaylarda korku ve heyecan gibi duyguları tüm gerçekliği ile yaşamaktadırlar.
Filmin ilerleyen dakikalarında ise sisteme bağlanan bu kişiler, gerçek hayatları zannettikleri yaşantılarının (1999 yılında Los Angeles'taki yaşamlarının) da aslında özel olarak tasarlanmış bir bilgisayar programı olduğunu, o güne kadar gerçek sandıkları herşeyin -şirketleri, makamları, arabaları, bilgisayar sistemleri, aileleri, dostları...- bir hayal olduğunu anlarlar. Gerçekte tarih 2024 gibi çok daha ileri bir zamana aittir ve filmde gerçek bir yaşantı olarak yansıtılan tüm olaylar simülasyonun bir parçasıdır. Filmin en ilginç yönü ise filmdeki karakterlerin simülatör içinde simülatöre bağlanarak, kademeli bir hayat yaşamaları ve bu sanal ortamlardaki yaşantılarının gerçeklerle olan olağanüstü benzerliğidir.
Aşağıdaki sayfadaki karelerde filmin başrol karakterini canlandıran Douglas Hall'un simülasyona bağlanması ve 1937 yılında John Ferguson adında bir bankacının kimliğinin kendisine aktarımı görülüyor.
Douglas Hall - John Ferguson bilinç transferi
Kullanıcı: Douglas Hall
Yükleme için kullanıcıyı ayarlıyor.
Program bağlantısı: John Ferguson
Kullanıcıyı programa sıralıyor
Yükleme için hazır
Sıralama tamamlandı.
Bay Grierson, 117 Batı Winston, Pasadena
Åžuur nakli
Aktarım işlemi başladı.
Yükleme tamamlandı.

Filmin kahramanı Douglas Hall simülatöre bağlandıktan sonra, bedeni hiç hareket etmemesine rağmen, kendini 1937 yılında, John Ferguson adlı bir banka veznedarının kimliği ile canlı bir hayatın içinde bulur. Bu kişinin bedeni 20. yüzyılda simülatör aletine bağlı bir şekilde yatıyor olmasına rağmen, herşey son derece gerçek görünmektedir. Ama eski model arabalar, karşılaştığı insanlar, kendi kıyafeti, fiziksel görünümü kısacası her türlü detay, bu kişinin beyninde yapay sinyallerle gösterilen görüntülerdir.
Douglas Hall bu sistemi bizzat kendisi tasarladığı halde, aşağıdaki film karesinde de görüldüğü gibi, görünümünün ve bulunduğu ortamın gerçekçiliğinden dolayı hayrete düşmektedir. Hatta aynaya uzun uzun bakarak saçını, bıyığını, cildinin rengini incelemektedir.
Douglas Hall'a, (1937'deki kimliğiyle John Ferguson'a) bu şaşkın tavırlarından dolayı, bankadaki müdürü kötü göründüğünü ve dinlenmesini tavsiye eder. Ancak Douglas Hall, bilgisayar ortamında gerçeğe bu kadar uygun bir yaşantının sürmesinden dolayı çok etkilenmiştir ve bu sistemi kurabilmiş olabilmekten dolayı sevinmektedir:
Douglas Hall : Bence gayet iyi görünüyorum.

Simülasyon Ortamı ve Yanıltıcı Gerçeklik
Bizim "dış dünya" olarak algıladıklarımız, önceki bölümlerde detaylı olarak değindiğimiz gibi, yalnızca elektrik sinyallerinin beyinde yarattığı etkilerdir. Pencerenizden gördüğünüz gökyüzünün mavisi, oturduğunuz koltuğun yumuşaklığı, içtiğiniz kahvenin kokusu, yediğiniz etin lezzeti, duyduğunuz telefon sesi, tüm yakınlarınız, hatta bedeniniz hepsi elektrik sinyallerinin beyninizdeki yorumudur.
Eğer bu filmde olduğu gibi, beynimize gelişmiş bir bilgisayar yardımıyla gerekli elektrik sinyallerini gönderebilmek mümkün olsaydı, aynı hisleri tüm gerçekliğiyle algılamamız mümkün olurdu. Görüldüğü gibi yapay olarak oluşturulan uyarılar sonucunda, dışarıda herhangi bir maddesel gerçeklik yokken, beynimizde gerçek ve canlı bir dünya oluşması mümkündür. Nitekim günümüzde simülatörler aracılığı ile hayatımızdan belli kesitler son derece gerçekçi hislerle canlandırılabilmektedir. Örneğin ele takılan özel bir eldiven ile bir insan, ortamda olmadığı halde bir kediyi sevdiğini, bir insanla tokalaştığını, suyun altında elini yıkadığını veya sert bir cisme dokunduğunu hissedebilmektedir. Daha gelişmiş olan sistemlerle ise golf oynadığını, kayak yaptığını, süratle araba kullandığını veya bir uçağın pilotu olduğunu hissedebilmektedir. Gerçekte ise, dokunduğunu hissettiği bu varlıkların ya da içinde olduğunu zannettiği bu mekanların hiçbiri gerçek değildir. Tüm bunlar, insanın, yaşamındaki tüm hisleri ve varlıkları beyninde algıladığının, bunların hiçbirinin aslı ile muhatap olamadığının kesin bir delilidir.
13. Kat adlı filmde de bilgisayarlar aracılığıyla gerçek hayattan ayırt edilmesi mümkün olmayan sanal yaşamlar oluşturulmaktadır. Filmdeki karakterler simülasyon makineleri aracılığıyla farklı zaman ve ortamlara bağlanmakta, burada gerçek hayatları gibi yaşamaktadırlar.
Aşağıdaki konuşmalarda sistemin kurucularından Whitney, Dedektif McBain'e üzerinde çalıştıkları simülasyon sistemini anlatmaktadır:
Dedektif Mcbain : Bütün dava, devasa bir bilgisayar oyunu mu?
Whitney : Hayır, fonksiyonlarının çalışması için kullanıcı gerekmiyor. Bütün birimleri, açık öğrenme yeteneğine sahip siber oluşumlar.
Dedektif Mcbain : Birimler mi?
Whitney : Elektronik, benzeşimli karakterler. Sistemi onlar oluşturur. Düşünürler, çalışırlar, yemek yerler... Kısaca bize benzetildiklerini söyleyebiliriz. Şu an çalışan bir numunemiz var: Los Angeles, 1937 dolayları.
Dedektif Mcbain : Neden 37?
Whitney : Fuller, kendi gençlik dönemini oluşturarak başlamak istemişti. Bak beynim içine konuşlandırıldığında, ben 1937'yi yaşayarak dolaşırım. Bedenim burada kalır ve program bağlantı biriminin bilincini kontrol eder.

Bu ifadelerden anlaşıldığı gibi simülasyon ortamında hiçbir gerçeklik yoktur; sadece yapay sinyaller vardır. Ne görmek için göze, ne duymak için kulağa, ne de hissetmek için bedene ihtiyaç vardır. Kişinin bedeni bir koltukta uzanırken, bilgisayar aracılığıyla zihnine yüklenen bilgiler sayesinde, bu kişi kendini çok farklı bir mekanda, çok farklı bir zamanda hissedebilmektedir.

Görme, duyma, koklama, tat alma, dokunma duyularımızın tamamı birbirlerine benzer bir işleyişe sahiptir. Dışarıda var olduğunu düşündüğümüz nesnelerden gelen etkiler (ses, koku, tat, görüntü, sertlik vs.), sinirlerimiz vasıtasıyla beyindeki duyu merkezlerine aktarılırlar. Beyne ulaşan söz konusu etkilerin tamamı elektrik sinyallerinden ibarettir. Örneğin görme işlemi sırasında dışarıdaki bir kaynaktan gelen ışık demetleri (fotonlar) gözün arka tarafındaki retinaya ulaşır ve burada bir dizi işlem sonucunda elektrik sinyallerine dönüştürülürler. Bu sinyaller, sinirler vasıtasıyla beynin görme merkezine iletilir. Ve biz de, birkaç santimetreküplük görme merkezinde rengarenk, pırıl pırıl, eni, boyu, derinliği olan bir dünya algılarız.

Aynı sistem diğer duyularımız için de geçerlidir. Tatlar dilimizdeki bazı hücreler tarafından, kokular burun epitelyumundaki hücreler tarafından, dokunmaya ait hisler (sertlik, yumuşaklık vs.) deri altına yerleştirilmiş özel algılayıcılar ve sesler de kulaktaki özel bir mekanizma tarafından elektrik sinyallerine dönüştürülerek beyindeki ilgili merkezlere gönderilir ve o merkezlerde algılanırlar.

... Şu an bir bardak çay içtiğinizi düşünelim. Elinizde tuttuğunuz bardağın sertliği ve sıcaklığı deri altındaki özel algılayıcılar tarafından elektrik sinyallerine dönüştürülerek beyne iletilir. Aynı zamanda çaya ait keskin koku, onu yudumladığınız anda hissettiğiniz şekerli tad ve bardağa baktığınızda gördüğünüz kahverengi renk de ilgili duyularınız tarafından birer elektrik akımı olarak beyne ulaştırılır. Hemen arkasından masaya koyarken bardağın cama çarpmasıyla çıkan ses de kulağınız tarafından algılanıp beyne elektrik sinyali olarak gönderilir. Ve bu algıların tümü beyindeki birbirinden farklı ama birbiriyle ortak çalışan duyu merkezleri tarafından yorumlanır. Siz de bu yorumun bir sonucu olarak bir bardak çay içtiğinizi düşünürsünüz. Yani aslında herşey beyindeki duyu merkezlerinde olup bitmektedir, ama siz tüm bu algılarınızın somut bir varlığı olduğunu zannedersiniz. Oysa bu noktada yanılırsınız, çünkü beyninizde algıladığınız hislerin kafatasınızın dışında bir varlığı olduğunu düşünmek için hiçbir deliliniz yoktur. Eğer beyninize giden görme sinirlerini kesseniz, bir anda görüntü yok olur. Aynı şekilde işitme sinirlerinde bir problem olsa, dışarıda var olduğunu zannettiğiniz ses de bir anda kesilir.

Gördüğümüz, tattığımız, kokladığımız, duyduğumuz, hissettiğimiz herşey sadece beynimizdeki algılardan ibarettir.
Dışarıda Işık Yoktur
Günümüzde bilim adamlarının son bilimsel bulgular ışığında vardıkları ilginç bir gerçek vardır: Dünyamız gerçekte zifiri karanlıktır. Çünkü bugün artık bilinmektedir ki, ışık tamamen subjektif bir kavramdır; yani insanların beyninde bir algı olarak oluşur.
Gerçekte dış dünyada ışık yoktur. Ne lambalarımız, ne araba farları, ne de en büyük ışık kaynağımız olarak bildiğimiz Güneş gerçekte ışık saçmaz. "Işık" dediğimiz algıya kaynaklık eden fotonlar, gözümüzün arkasındaki retina tabakasına düştüklerinde buradaki hücreler tarafından elektrik sinyaline çevrilirler. Biz de gerçekte fiziksel birer parçacık olan fotonları "ışık" olarak algılarız. Eğer gözümüzdeki hücreler fotonları "ısı parçacıkları" olarak algılasalardı, o zaman bizim için ışık, renk ve karanlık olarak adlandırdığımız kavramlar hiçbir zaman olmayacak, cisimlere baktığımızda onların sadece "sıcak" veya "soğuk" olduklarını hissedecektik.

Gül bahçesine bakan bir kişi, aslında güllerin beynindeki algısıyla muhataptır, aslıyla değil. Eğer beyne giden görme siniri kesilecek olursa güllerin görüntüsü
de bir anda yok olur.

13. Kat filminde, Douglas Hall adındaki karakter, simülasyonla 1937 yılına ait yapay ortama bağlanıp döndükten sonra, ortamın gerçekçiliğini şöyle dile getirmektedir:
Whitney : Işıklandırma nasıl? Dokular...
Douglas Hall : Renklendirmeyle biraz daha uğraşmak lazım, ama birimler fark etmiyorlar.
Whitney : Nasıllar?
Douglas Hall : Sen, ben kadar gerçekler.

Filmde dile getirilen gerçek aslında doğrudur. Işık ve renk gibi özellikler de yapay sinyaller aracılığıyla son derece gerçekçi olarak algılanabilmektedir. Bu konuyla ilgili kitaplarımızda yer alan açıklayıcı örneklerden birkaçı şöyledir:

... kafatası ışığı içeri geçirmez, yani beynin içi kapkaranlıktır. Dolayısıyla beynin ışığın kendisiyle muhatap olması asla mümkün değildir... Karşımızda bir mum olduğunu düşünelim. Bu mumun karşısına geçip onu uzun süre izleyebiliriz. Ama bu süre boyunca beynimiz, muma ait ışığın aslı ile hiçbir zaman muhatap olmaz. Mumun ışığını gördüğümüz anda bile kafamızın ve beynimizin içi kapkaranlıktır. Kapkaranlık beynimizin içinde, aydınlık, ışıl ışıl ve renkli bir dünyayı seyrederiz.
Bilindiği gibi beynimiz kafatasımızın içinde korunur ve kafatası ışığı içeri geçirmez. Yani kafatasımızın içi zifiri karanlıktır. Ama biz bu zifiri karanlıkta masmavi denizleri, yemyeşil ağaçları, rengarenk çiçekleri, güneşin pırıltılarını ve renklerin her tonunu görebiliriz. Bu, son derece ilginçtir ve üzerinde düşünülmesi gerekir. Eğer biz varlıkların bizim dışımızdaki hallerini görüyor olsaydık, bu dışarıdaki görüntünün ışıltısını, renklerini, pırıltısını asla göremezdik. Çünkü bu pırıltılar ve ışıklar kafatasımıza takılacak ve beynimizdeki görme merkezine asla ulaşamayacaktı. Öyle ise biz bu pırıltıları, Ay'ın ve Güneş'in ışığını, salonumuzdaki avizenin parlaklığını nasıl görebiliyoruz? Işığın asla ulaşamadığı beyinde ışıklı görüntüler nasıl oluşuyor?
Gerçekte, beynimizin dışında, bizim tanıdığımız anlamda ışık da yoktur. Bizim bildiğimiz, tanıdığımız ışık, yine beynimizde oluşur. Dış dünyada, yani beynimizin dışında ışık olarak tanımladığımız şey, elektromanyetik dalgalar ve fotonlardır (fotonlar tanecik şeklindeki enerjidir). Bu elektromanyetik dalgalar veya fotonlar, retinayı uyardığında, bizim bildiğimiz "ışık" oluşur.
Sonuç olarak, ışık gözümüze gelen bazı elektromanyetik dalgaların veya parçacıkların bizde oluşturduğu etki ile meydana gelmektedir. Yani dışarıda, beynimizdeki görüntüyü oluşturacak bir ışık da yoktur. Sadece bir enerji vardır. Ve bu enerji, gözümüze ulaştığında biz rengarenk, ışıl ışıl, parlak, aydınlık bir dünya görürüz.
Işık algısında olduğu gibi renkler de beynimizde oluşur. Güneşten gelen fotonlar (fotonlar tanecik şeklindeki enerjidir) bir cisme çarptıklarında, her cisim bu fotonları farklı dalga boyunda yansıtır. Bu farklı dalga boylarındaki fotonlar göze ulaştığında, retina bölgesinde elektrik sinyaline dönüştürülürler. Daha sonra bu elektrik sinyalleri beynin görüntü merkezine ulaştırılır. Burada bulunan sinir hücreleri elektrik sinyallerini "renk" olarak algılarlar. Ancak gerçek dünyada ne ışık, ne de renk vardır. Bu, beynimizin kişisel, bize özel bir yorumudur. Gözün yapısındaki bir hata, ya da diğer canlılardaki gibi gözün yapısındaki bir farklılık, gelen fotonların farklı elektrik sinyallerine dönüştürülmesine ve aynı cismin çok farklı şekillerde algılanmasına sebep olacaktır.
Bu konuyla ilgili eserlerimizdeki anlatımlardan bazıları şunlardır:

Biz doğduğumuz andan itibaren çevremizde renkli bir dünya görür, rengarenk bir ortamla muhatap oluruz. Oysa evrende tek bir renk dahi yoktur. Renkler beynimizin içinde oluşur. Dışarıda sadece farklı dalga boylarına sahip elektromanyetik dalgalar vardır. Gözümüze ulaşan, bu farklı dalga boylarındaki enerjidir. Yukarıda da belirtildiği gibi biz buna ışık deriz, ancak bu bizim bildiğimiz anlamda parlak, aydınlık bir ışık değildir, sadece bir enerjidir. Beynimiz, bu farklı dalga boylarına sahip enerjiyi yorumladığında biz bunları "renkler" olarak görürüz. Oysa ne denizler mavi, ne çimenler yeşil, ne toprak kahverengi, ne de meyveler renklidir. Onlar, sadece beynimizde öyle algıladığımız için öyledirler.
... Hem renkler hem de ışık sadece bizim beynimizdedir. Yani biz bir gülü kırmızı olduğu için kırmızı renkte görmeyiz. Bizim bir gülü kırmızı görmemizin nedeni, retinamıza çarpan enerjinin, beynimiz tarafından kırmızı olarak yorumlanmasıdır.
Renk körlüğü, renklerin beynimizde oluştuklarının önemli delillerindendir. Bilindiği gibi gözdeki retinada oluşan küçük bir bozukluk renk körlüğüne sebep olur. Bu durumda birçok insan yeşil ile kırmızıyı birbirinden ayırt edemez. Bu durumda dışarıdaki nesnenin "renkli" olup olmaması önemli değildir. Çünkü biz nesneleri onlar renkli olduklarından dolayı renkli görüyor değiliz. Burada varmamız gereken sonuç şudur: Varlıklara yüklediğimiz tüm nitelikler, "dış dünyada" değil beynimizdedir. Bizler hiçbir zaman algılarımızı aşıp, dışarıya ulaşamayacağımız için maddelerin ya da renklerin varlığını da bilemeyiz.
Beyninizde Kokladığınız Çiçekler
Birçok insan koklamak üzere çiçeklere yaklaştığında, çiçeklerin kokusunu burnuyla alacağını zanneder. Halbuki diğer tüm algılarımızda olduğu gibi koku da beynimizin bir yorumudur. Koku algımızın işleyişi de diğer duyu organlarımızın işleyişine benzer. Örneğin çiçeğe ait koku molekülleri burun kanalından içeri girdikten sonra, epitelyum bölgesindeki alıcılar tarafından elektrik sinyaline çevrilirler. Bir dizi işlemden sonra beyne ulaşan bu sinyaller, beyindeki koklama merkezlerinde papatya, gül, karanfil ya da bir başka çiçeğin kokusu olarak algılanır. Aynı şekilde yapay yollarla beyninize ilgili sinyaller gönderilmiş olsa, bu çiçekler ortada yokken de kokularını duymanız mümkün olurdu.
Nitekim 13. Kat filminde de simülasyon ortamındaki karakterler, kokuları da çok inandırıcı bir şekilde hissedebilmektedirler. 1937 yılında bir kitapçı olarak yaşayan Mr. Grierson, filmdeki yaşlı karakter Hannon Fuller'e benzetilerek yapılmış hayali bir karakterdir. Hannon Fuller, simülasyon sistemine bağlandığında bu kişinin sanal ortamdaki bedenini kullanarak, bu yılın ortamında vakit geçirmektedir. 1937 yılının müziklerini dinlemekte, o dönemin danslarını izlemekte ve o dönemden sosyal bir çevre edinmektedir. Ancak, sistemden çıktığında kullandığı beden, programın gereği olarak yine eski hayatına devam etmektedir. Dolayısıyla 1937 yılına ait simülasyon ortamındaki kitapçı Mr. Grierson, o süre içinde neler yaşadığını tam olarak hatırlayamamakta ve hatırladıklarının da hayal olduğunu düşünmektedir. Bir konuşmasında koku ile ilgili şunları söyler:
Mr. Grierson : Uyandığımda bile üzerimde hala parfüm kokusunu duyuyorum.
Douglas Hall : Gerçek mi hayal ürünü mü?
Filmin yukarıdaki sahnesinden de anlaşılacağı gibi gerçekte parfüm kokusu olmadığı halde, bilgisayar aracılığıyla yüklenen bilgiler sayesinde oyuncular kokuyu da gerçekçi olarak algılayabilmektedirler. Bu konuda açıklayıcı olabilecek kitaplarımızdan birkaç yorum şöyledir:

Koku alma merkezinizde oluşan etkileri, dışarıdaki maddelerin kokusu zannedersiniz. Oysa bir gülün görüntüsü nasıl ki görme merkezinizin içindeyse, o gülün kokusu da aynı şekilde koku alma merkezinizin içindedir...
Kokunun bir algı olduğunu anlamak için rüyaları düşünmek de faydalı olabilir. İnsanlar rüyalarında nasıl tüm görüntüleri son derece gerçekçi bir şekilde görebiliyorlarsa, aynı şekilde rüyalarında bütün kokuları da gerçekte olduğu gibi hissederler. Örneğin rüyasında restorana giden bir kişi, yemeğini menüdeki yiyeceklerin kokuları arasında yemekte, deniz kenarına gezintiye çıkan biri denizin kendine has kokusunu duymakta, papatya bahçesine giren birisi o mükemmel kokulardan haz duymaktadır. Ya da bir başkası parfümeri mağazasına girip kendisine parfüm seçebilmekte ve hatta tek tek bu parfümlerin kokusunu ayırt edebilmektedir. Herşey öylesine gerçekçidir ki kişi, uykusundan uyandığında bu duruma şaşırabilmektedir.
Yaşadıklarınızın Gerçek Olduğu Hissini Duymanız İçin 'Dış Dünya'nın Varlığı Şart Değildir
İlk kez bir sinema perdesi gören insanlar, karşılaştıkları üstün teknoloji sayesinde, gördükleri nesnelerin "gerçek" olduğunu zannetmişler ve üzerlerine doğru gelen tren görüntüsü karşısında paniğe kapılmışlardır. Günümüzde bu etki, hologram (üç boyutlu görüntü) oluşturan özel gözlükler sayesinde elde edilebilmektedir. Bu gözlüğü takan insanlar, gördükleri hayali görüntünün gerçek olduğu hissine kapılmakta ve korku, heyecan gibi tepkiler vermektedirler. Bu kişiler sanal bir görüntü ile muhatap olduklarını bildikleri halde, yine de özel olarak oluşturulan bu gerçekçi ortama kapılmaktan kendilerini alamamaktadırlar.
Bu durum, teknik kalitenin kusursuzluğundan ötürü "gerçek dünya" olarak kabul ettiğimiz hayatımız için de söz konusudur. Nitekim 13. Kat adlı filmde de teknik mükemmelliğin aldatıcılığına dikkat çekilmiştir.
Filmde 1937 yılında Ashton adıyla anılan karakter, simülasyon sisteminin kurucularından Hannon Fuller'ın yazdığı ve okumaması gereken bir mektubu okuyarak aslında sanal bir dünyada yaşadığını öğrenir. O ana kadar yaşadıklarının hiçbir gerçekliği olmadığını öğrendiğinde önce bunun bir şaka olduğunu düşünür, ancak daha sonra kendileri için oluşturulan bu özel mekanın bir sonu olduğunu gördüğünde öfkeye kapılır. Ancak verdiği tepkilerin hiçbiri sanal bir dünyada yaşadığı gerçeğini değiştiremez. Bir yandan sistemin kurucularından Douglas Hall'dan gerçekleri anlatmasını isterken, bir yandan da saldırgan tepkiler vermeye devam eder. Aralarında geçen konuşmalar şöyledir:
Ashton : Ben okuduğumda şaka sanmıştım. Dünya bir yalan. Zayıf bir olasılık! Ama ben aptal değilim, Bay Hall... "Dünyanın sonuna gitme" hakkında yazanları okudum.
Douglas Hall : Ne yazıyordu?
Ashton : Mektupta yazanı aynen yaptım. Hiç gitmeyeceğim bir yer seçtim. Tuscon'a gitmeyi denedim. Nedense orayı seçtim. Hiç taşraya gitmemiştim. Arabayı alıp, şehir dışına çıktım. Çölde, 80 km'nin üstünde gidiyordum. Bir süre sonra, yolda sadece ben kalmıştım. Benim dışımda sıcak ve toz vardı. Mektupta ne diyorsa yaptım: "Yol işaretlerini izleme ve hiçbir şekilde durma. Barikatlarda bile." Ama artık şehre yaklaşıyor olmam gerekirken, bir terslik hissettim. Hiçbir hareket ve canlı yoktu. Sakinlik ve sükunet hakimdi. Ve arabadan indim. Ve gördüğüm şey, korkudan, yüreğimi titretti. Doğruydu. Herşey yalandı. Gerçek değildi.
Douglas Hall : Fuller bana neden simülasyonun sınırlarını yazsın? Ben onları biliyorum.
Ashton : Soruları ben soruyorum! Nedenini bilmek istiyorum... Şimdi bana neyin gerçek olduğunu göstermeni istiyorum. Bu gerçek mi? (ateş ediyor) Bu, gerçek kan mı?
Ashton, bulunduğu mekanın aslında sanal bir dünya olduğunu öğrendiğinde, bu gerçeği kabullenmek istemez. Hatta bunu ispatlamak için Douglas Hall'a ateş ederek, bacağından akan kanın gerçek olup olmadığını sorar. Halbuki bir kimse yaralandığında da değişen bir durum yoktur. Çünkü bu kişinin bacağından akan kan, duyduğu acı veya korku hislerinin hepsi birer algıdır. Dolayısıyla bir kimsenin korku, acı gibi hisleri yaşaması da dışarıda maddi bir dünyanın varlığına delil olarak sunulamaz.
Bu durum bizim için de geçerlidir. Biz beynimizde seyrettiğimiz algıların maddesel karşılıkları olduğunu hiçbir zaman ispatlayamayız. Bu algıların "yapay" bir kaynaktan gelip gelmediklerini, ya da dış dünyada maddesel bir karşılıkları olup olmadığını tespit etmemiz mümkün değildir. Çünkü ne yaşarsak yaşayalım biz beynimizin dışına asla çıkamayız.
Bu konuda düşünmeden itiraz getiren bir kısım kişiler, "bir kamyonun önüne çıkan bir kimse, kamyon çarpınca o zaman madde hayal mi değil mi anlar" gibi açıklamalarda bulunurlar. Halbuki kamyon çarptığında da herşeyi beynimizde yaşarız. Çünkü kamyonun görüntüsü gibi, çarpma hissi de, kamyondan kaçmak için yaşanan korku da beyinde yaşanan algılardır. Aynı şekilde biri size tokat atacak olsa, elinin kuvvetini, yüzünüzde oluşan acı hissini, kızarıklığı da hep beyninizde yaşarsınız.

Resimdeki sinekkuşu bu kuşa bakan kişi için yalnızca algılarının bir toplamıdır. Kuş bu kişinin zihninin içinde çizilir, renklendirilir, kuşun sesi de zihninin içinde seslendirilir.

Bu konuyla ilgili gelen bazı itirazlara ilişkin cevaplar şöyledir:

İtiraz: "Madde beynimin dışında vardır. Bıçağı biraz kaydırdığımda elimde hissettiğim acı, sızlama, elimden akan kan bir görüntü değil. Ayrıca bunu yanımdaki arkadaşım da gördü."

Cevap: Bu itirazı getirenlerin en önemli yanılgısı, görüntü dışında ses, koku, dokunma gibi diğer hislerin de beyinde oluştuğunu göz ardı etmeleridir. Bu nedenle "bıçağı beynimde görüyor olabilirim, ama bıçağın keskinliği bakın gerçek, çünkü elimi kesti" demektedirler. Oysa bu kişinin elindeki acı, akan kanın verdiği sıcaklık ve ıslaklık hissi ve tüm diğer algıları yine beyninde oluşur. Yanındaki arkadaşının bu olaya şahit olması bu gerçeği değiştirmez, çünkü arkadaşı da, bıçakla aynı yerde yani beynindeki görme merkezinde oluşmaktadır. Bu kişi aynı hisleri, bıçakla elini kestiğini, elindeki acıyı, kanın görüntüsünü ve sıcaklığını aynısı ile rüyasında da yaşayabilir. Elini kestiğini gören arkadaşını da yine rüyasında görür. Ama arkadaşının varlığı, bu rüyada gördüklerinin maddesel karşılıkları olduğunun bir kanıtı olmaz.

Hatta rüyasında elini kestiği sırada biri gelip, "bu gördüklerin bir algı, bu bıçak gerçek değil, elinden akan kan, hissettiğin acılar da gerçek değil, bunların hepsi şu an zihninde izlediğin olaylar" dese, kişi buna inanmayacak ve yine itiraz edecektir. Hatta belki "Ben materyalistim. Böyle iddialara inanmam. Şu anda gördüklerimin hepsinin maddesel gerçekliği var, bak kanı görmüyor musun?" diyecektir.
... maddesel dünyaya ulaşmamız imkansızdır. Muhatap olduğumuz tüm nesneler, gerçekte görme, işitme, dokunma gibi algıların toplamından ibarettir. Algı merkezlerindeki bilgileri değerlendiren beynimiz, yaşamımız boyunca maddenin bizim dışımızdaki "aslı" ile değil, beynimizdeki kopyaları ile muhatap olur.
... bilgisayardan beyninize, kendi görüntünüze ait elektrik sinyalleri de gönderebiliriz. Örneğin bir masada otururken algıladığınız bütün görme, işitme, dokunma gibi duyuların elektriksel karşılıklarını beyninize gönderdiğimizde, beyniniz kendisini bürosunda oturmakta olan bir iş adamı sanacaktır. Bilgisayardan gelen uyarılar devam ettikçe de bu hayali dünya devam edecektir. Yalnızca bir beyinden ibaret olduğunu ise hiçbir şekilde anlayamayacaktır. Çünkü beynin içinde bir dünya oluşması için beyindeki ilgili merkezlere gerekli uyarıların ulaşması yeterlidir. Bu uyarılar yapay bir kaynaktan, örneğin bir kayıt cihazından ya da daha farklı bir algı kaynağından geliyor olabilir.
Aşağıdaki diyalogda ise Douglas Hall'un simülasyondan bağlantısının kesilmesiyle gerçek yaşantısına dönüşü aktarılmaktadır. Arkadaşı Whitney, sanal dünyada Ashton kimliğiyle kendisini öldürmeye çalışmaktadır. Douglas Hall, bulunduğu sanal dünyada öylesine gerçekçi bir korku yaşamaktadır ki, gerçek hayatına döndüğünde dahi hala nefes nefese kendini savunmaya çalıştığı görülmektedir. Hatta kendini korumak için arkadaşı Whitney'e yumruk atmaktadır.
Douglas Hall : Beni öldürmeye çalıştı.
Whitney : Kim?
Douglas Hall : Ashton. Bu dünyanın gerçek olmadığını öğrendi. Bu proje, bu deney. İnsanların hayatlarıyla oynuyoruz!
Whitney : Şimdi saçmalıyorsun. Kötü bir yolculuk yaptığını biliyorum ama...
Douglas Hall : "Kötü bir yolculuk" mu? Bu insanlar gerçek. Senin, benim kadar gerçekler.
Whitney : Evet, onları böyle tasarladığımız için. Sonuçta hepsi bir avuç elektronik devre.

Bu konuşma ve sahnelerde de görüldüğü gibi bir insanın gerçek olmayan bir ortamı, gerçek hayatı zannederek yaşaması mümkündür. Douglas Hall, sistemi tasarlayan kişilerden biri olmasına ve arkadaşı Whitney de gördüğü insanların elektronik devreden başka birşey olmadığını hatırlatmasına rağmen, bu duruma inanmakta güçlük çekmektedir. Söz konusu kişiler yaptıkları sistemin gerçeğe benzerliği hakkında tartışırken, aslında kendileri de yapay bir sisteminin içinde yaşamaktadırlar. Ancak o sırada haberleri olmadığı için, içinde bulundukları dünyayı gerçek zannetmektedirler.
Kitaplarımızda da yapay uyarılarla gerçek bir ortamda yaşadığını düşünmenin mümkün olduğuna dair pek çok anlatım vardır. Bunlardan bazıları şöyledir:

... günümüz teknolojisi ile, yapay uyarılar ile yapay görüntüler, diğer bir deyişle yapay bir dünya oluşturmak mümkündür. Bu yapay görüntülerin gerçeklerinden hiçbir farkı olmadığı, deneyen kişiler tarafından ifade edilmektedir. O halde, biz de her an gördüğümüz "yaşam görüntüsü"nün, dışarıda asıllarının mutlaka var olduğunu ve muhatap olduklarımızın da bu "asıllar" olduğunu iddia edemeyiz. Çünkü bu algılarımızın nedeni çok daha farklı bir kaynak olabilir.
Beyne giden sinirler kesildiğinde beyinde hiçbir görüntü oluşmayacaktır. Bu durumda insanın, "dışarıda gördüğüm görüntülerin asılları var" demesinin hiçbir anlamı kalmayacaktır, çünkü bu asılları "varsalar bile" hiçbir zaman göremeyecektir.
Hayal İçinde Hayal Görmek
Filmin sonlarına doğru izleyenler şaşırtıcı bir gerçekle daha karşılaşmaktadır. Sistemi tasarlayan ve simülasyona bağlanarak sanal dünyalarda yaşam süren oyuncuların asıl bedenleri 2024 yılındadır. Douglas Hall'un 1999 yılında Los Angeles'ta geçtiğini düşündüğü yaşamı da aslında bir hayaldir. Yani hayal içinde hayal yaşanmaktadır.
Bu durumu rüyanın içinde rüya görmeye de benzetebiliriz. Rüyada da hiçbir maddesel gerçeklik olmamasına rağmen son derece gerçekçi duygular yaşayabilir, hatta günlük hayatımızın bir parçası olarak uyuyup uyandığımızı zannedebiliriz. Hatta rüyamızın içinde gördüğümüz rüyanın ne kadar gerçekçi olduğunu, rüyamızdaki arkadaşlarımıza anlatabiliriz.

Sonuç olarak yapay sinyallerle hayal gördüğümüz, sonra da bunun farkına vardığımız hissini yaşayabiliriz. Filmde bu tür bir gerçekle karşılaşan Douglas Hall, bu durumun şaşkınlığını üzerinden atamamaktadır.
Douglas Hall : Bunun gibi kaç tane simülasyon dünyası var?
Jane Fuller : Binlerce… Ama seninki, simülasyon içindeki simülasyon olan tek dünya. Hiç ummadığımız bir şey.

Bedeniniz de Beyninizde Oluşan Bir Görüntüdür
Bazı insanların kendi bedenlerine dokunuyor olmaları, parmaklarını kestiklerinde acı hissetmeleri, sahip oldukları bedenin bazı ihtiyaçlarını karşılıyor olmaları bu insanlara kendi bedenlerinin maddi gerçekliği ile muhatap oldukları hissini verebilir. Oysa, tüm diğer varlıklar gibi insanın kendi bedeni de bir algıdır ve insanın kendisi, kendi bedeninin maddi gerçekliğine asla ulaşamaz. Örneğin insanın parmağını kestiğinde duyduğu acı, yine bir algıdır. Veya acıkıp da yemek yediğinde duyduğu tokluk hissi yine bir algıdır. İnsanın beynine dışarıdan verilecek olan suni uyarılar bu tokluk hissini yemek yemeden de meydana getirebilecektir. Bu yüzden insan hiçbir zaman kendi bedeninin maddi bir gerçekliği olduğundan emin olamaz. Acıları hisseden, dokunan, bu yazıyı okuyarak anlayan, kişinin ruhudur.
Bu konuyu farklı bir açıdan da düşünebiliriz: Şu an okuduğunuz kitap sizden yaklaşık 30 cm kadar uzakta görünür. Etrafınızda duvar, pencere ve kapı bulunması, yerden belli bir yükseklikte sandalye üzerinde oturuyor olmanız, önünüzde masa bulunması size bedeninizin odanın içinde bir yerde olduğu hissini verebilir. Halbuki kendinizi algıladığınız dünyanın ortasına koymanız, yine size zihninizin oluşturduğu bir illüzyondur. Bu yanılgının doğal bir sonucu olarak da dünyanın içinde olduğunuz hissini yaşarsınız. Halbuki gerçek tam tersidir; herşey sizin içinizdedir.
Yandaki karelerde simülasyonun içinde bir simülasyon karakteri olan Ashton, gerçekleri öğrendikten sonra Douglas Hall'la konuşmaktadır. Ashton senelerce gerçek zannederek bir hayali yaşamış olmanın şaşkınlığını yaşamaktadır. Ancak bu sanal ortamı kuran Douglas Hall da aynı hisleri paylaşmaktadır; çünkü o da başka bir sanal alemin parçasıdır.
Douglas Hall : Hayır Ashton... Ben de aynı senin gibiyim. Bir yığın elektrik devresi.
Ashton : Ne demek istiyorsun?
Douglas Hall : Hepsi duman ve ayna. Tıpkı senin dünyandaki gibi Ashton. Bilgisayar simülasyonundan başka bir şey değiliz.
Ashton : Ama mektupta- HerÅŸey sahte miymiÅŸ?
Douglas Hall : Mektup bana yazılmıştı. Fuller benim dünyamdan bahsediyordu.
Ashton : Peki, sen ne diyorsun? Bu dünyanın üstünde başka bir dünya olduğunu mu söylüyorsun?
Douglas Hall : Evet.
Ashton : Anlamıyorum.
Douglas Hall : Fuller çözmüştü.
Maddesel gerçekliği olmayan bir ortamda, hayali bir bedenle yaşadıklarını fark eden oyuncular, gördükleri, yaşadıkları hiçbir şeyin kendilerinden olmadığını anlarlar. Filmin bir başka sahnesinde bu konu ile ilgili şu ifadeler geçmektedir:
Douglas Hall : ... Bunların hiçbiri gerçek değil. Fişi çektiğinde, ben kaybolurum. Söylediğim hiçbir şeyin, yaptığım hiçbir şeyin anlamı kalmaz...
Filmde simülasyonun bir parçası olduklarını keşfeden karakterler, tüm yaşadıklarının kendi etkileri dışında geliştiğini, herşeyin, içinde bulundukları sanal dünyayı oluşturan kişinin kontrolünde olduğunu anlarlar.

(Bu yazının son paragrafını kaldıran bu yazıyı ekleyen zihniyettir. Okumak isteyen, diğer zihniyetin yazısından takip edebilir)

Bilim Adına Şarlatanlık

"Etrafınızdaki objeler de aynı şekilde, belki bir fincan kahve ya da bir bilgisayar, hepsi dışarıda gerçekmiş gibi görünüyor. Ama hepsi yalnızca bir hayal."

Peki baylar bayanlar!
Şimdi hepimiz bir otobanın kenarındayız.
Otobandan hızla arabalar gelip geçiyor, sel gibi akıyor arabalar.
Ve bizler yukardaki bilimsel(!) gelişmeler ışığında, bu arabaların bir hayal olduğunu kabul ediyoruz ve karşıya geçmek için hızla koşuyoruz.
Araba sürücüleri de bizleri bir hayal olarak kabul edip hız kesmeden gazlıyorlar.
O ne?
Ortalık mezbahaneye döndü ama?...
Arabalar niye çarptı bize? Hani onlar bir hayaldi? Hani gerçek değildi arabalar?

"Bu ve benzeri teknolojiler çok küçük boyutlara indirilebildiği ve doğrudan vücudun içine yerleştirilebildiği takdirde tıp alanında çok önemli gelişmelere yol açabilecek niteliktedir. Ancak bu gelişmelerin gösterdiği çok önemli bir gerçek daha vardır: dış dünyanın zihnimizde izlediğimiz bir kopya olduğu..."

Ne ustaca çarpıtma ama... İlk cümle sonuna değin doğru. Ve bu doğrunun sırtına öyle bir eğri yükleniyorki, doğrunun hatırına eğriyi de yutacağız: "dış dünyanın zihnimizde izlediğimiz bir kopya olduğu" Yani zihnimizde düşünmediğimiz hayal etmediğimiz hiç bir şeyin varlığından bahsedemeyiz diyor.
Descartes dedeleri gibi "önce düşünüyorlar sonra var oluyorlar"... Zaten "mutlak idee"leri de öyle yapmamış mıydı?

Düşündüğünüz için mi varsınız, var olduğunuz için mi düşünebiliyorsunuz?
Düşünceleriniz mi varlığınızın bir sonucu, varlığınız mı düşüncelerinizin sonucu?
Zihin mi dış dünyanın(bedenimiz de dahil olarak) bir yansıması yoksa dış dünyayı bizim zihnimiz mi yaratıyor?

Marks'ın Engels'in döve döve eskittikleri idealizm, şimdilerde cuntaların, emperyalistlerin sosyalistleri yok etmesinden sonra, tüm rükküşlüğü ve kokuşmuşluğu ile arzı endam ediyor ortalıkta.

Cahillere hurafeleri, okumuşlara da idealizmi kakalayın gitsin bakalım...

madde ve enerji

Isı, ışık, ışınım, elektrik, bunlarla iletilen sinyaller...
Bunlar enerjinin türevleridir. Enerji ise maddenin türevidir. Düşünce de bir enerjidir ve dolayısıyla her enerji gibi maddenin türevidir...

(...)

(...)
-30 bin şehit mi? Yok öyle bir şey. Hayal hepsi...
-Kürt sorunu mu? Yok hayal. Olur mu ayol...
-Petrol mü? Hayal o. Yok öyle bir şey
-Bor mu? Hayal o hayal.
-Irak mı? Afganistan mı?
-Yoksullluk mu? Hayal canım ,öyle bir şey mi var?
-Sana tecavüz mü ettiler kızım? Yok be kızım hayal görüyorsun yok öyle bir şey, hadi evine git, ama ev de yok, hayal o, git de nere gidersen git.

-Tanrı mı dedin? Ne tanrısı lan düdük, senin gibi dümbükleri kandırıyorum ben onla.

İdealizmi kabul etmeye görün, gül gibi geçinir gidersiniz dünyada. Irzınıza geçseler rahatsız olmaz ve bunun hayal olduğunu düşlersiniz. Tanrıyı bile inkar edersiniz aslında idealizmle ama o size tanrı yoluyla gerçeği bir inkar ettirdi miydi, elinizden varınızı yoğunuzu alır. Siz yoksul olduğunuzu inkar edip, bunun bir hayal olduğunu, aslında kendinizin çok zengin olduğunu düşleye durun...

Ne güzel başlamıştım güne. Sinirlerim bozuldu. Bunun gerçek olmadığını düşlüyorum ama nafile...

Aslında

Yazılanlara farklı bir açıdan bakmak lazım sn. Aktaş. Evrenin hologram veya hayal olması, çektiğimiz acıların veya yaşadığımız duyguların gerçek olmadığı anlamına gelmez. Fiziksel olarak maddenin en küçüğüne kadar gittiğimizde aslında hiç bişeyin olmadığını ve titreşen enerjinin olduğunu biliriz. Lakin bunu bilmek kafamıza atılan bir taşın kafamızı yarmayacağı anlamına da gelmez.

Gerçekten evren ve dünya bizim gördüğümüz gibi mi?

xenix

galiba Hüseyin Bey'in

galiba Hüseyin Bey'in takıldığı nokta şu son paragraf.
diyorki yazıyı ekleyen zihniyet;
"Bu ilim ve bu büyük sır kavrandığı takdirde insanların bilinçleri keskin bir netliğe kavuşacak, üzerlerindeki manevi pus ortadan kalkacaktır. Anlayan herkes Allah'a gönülden teslim olacak, Allah'ı çok sevecek ve O'ndan çok korkacaktır... Bu çarpıcı gerçeği anlayanlar yeni bir bakış açısı kazanacak, yepyeni bir hayata başlayacaklardır."

hayatımın rekorunu kırdım.
normalde böyle uzun bir yazıyı okumak çok zordur benim için.
her ne kadar 2002 yılında yayımlanmış bir makale olduğunu söylemiş olsalar da farklı bir şey bulma, yakalama, görme hevesimden olsa gerek sonuna dek okudum.
ve elbet gördüm sonunda o farklı şeyi..
yukarıya da alıntıladım.
sürekli aynı tekrarlar vardı.
sanırım bu zihniyet söz üstüne söz söylemekten acizler.
sadece konuyu nerden nasıl bağlarız düşüncesindeler.
nitekim bağladıkları nokta da hayli komikti.
bulamadılar demek bağlanacak başka bir yer :)

bilimsel hiçbir dayanağı olmayan bu son paragrafı çıkarıp konu hakkında tartışabiliriz elbet.
sevgili xenix;
gerçekten "gerçek" diye bir şey var mı diye soruna başka bir soruyla gülümsüyorum :)))
bambaşka algılama konumları içerisinde birleştirdiğimiz verileri ortaya koyup gerçeklik kazandırma telaşındayız sanki.
sonuçta bizim gerçekliğimiz de söz konusu öyle değil mi?!
yani hangimiz şu an aslında uyuduğumuzu ve her şeyin bir rüyadan ibaret olduğunu bilmek isterki?
her şey rüyaysa biz neyiz peki? :)))

Korku

Korku mekanizması farkındalığa ulaşmamış kişiler için -ki bunlara halk arasında cahil deniyor- yerine göre şart olduğunu düşünüyorum.

Ben

Ben o kadar okumamıştım. :) Konuyu oraya bağlamaları olmamış tabi.

xenix

korku mekanizmasının iyi

korku mekanizmasının iyi işler çıkardığını biliyoruz.
ama artık enerjiler akıl almaz hızla değiştiğinden bu mekanizmaya sığınmak artık daha da zorlaştı.
eski mekanizmaları bırakalım da yenilerine bakalım.

hem de ne baÄŸlama

hem de ne baÄŸlama :)))
boÅŸverelim onu...
başka şeyler söylemek lazım :)

"Gerçekten evren ve dünya

"Gerçekten evren ve dünya bizim gördüğümüz gibi mi?"

Görmek bilmek için yeterli değildir.
"ne varki şeylerin özü de göründüğü gibi olsaydı, hiç bir türlü bilime gerek kalmazdı." (marks)

xenix, biraz yürüyüş yapıp geldim, değişik maddelere bakıp geldim, bir de sen attırma şimdi sigortalarımı. Burada kakalanmaya çalışılan, maddeyi düşüncenin yarattığıdır. Evreni de "mutlak idee'nin" yarattığıdır. Bunu yaparken de bilimsel gelişmelerin sırtına binilerek yapılması sinirlerimi bozdu. Oysa bahsedilen gelişmeler maddeden bağımsız değil ki. Temeli yine madde ve maddenin türevleri.

Evrenin aklı var mı? Bunu ben de soruyorum. Evrenin bir parçası olarak, yine maddi bir varlık olan insanda ortaya çıkan aklın, evrenin x noktasında insan vücudunu oluşturan denkleme benzer bir denklemin, gezegenler arası bir ilişkide oluşabileceği ve insan aklına benzer bir enerjinin evrende oluşup oluşamıyacağını sorguluyorum ama bunu bilemiyorum. Böyle bir enerji oluşmuş olsa bile, temeli yine madde olmayacak mıydı? Ozaman dönelim dünyamıza da "evimizin önünü bir süpürelim" önce.
Evet, evrenin aklı var! Nerede? İnsanda! başka bir yerde var mı? Yok!
"Yok" var mı? O da yok! Yokluk varlığın kendisidir!... Ya da yokluk varlığın bir özelliğidir!...

"her şey rüyaysa biz neyiz peki? :)))"

hiçsiniz
mutlak ideenin yavruladığı fikir'lerden ibaretsiniz
yoksunuz
Önce yok olduğunuza inanın
sonra dünyada hiç bir sorun olmadığına inanacaksınız
sonra da mücadele etmeye ne gerek var canım diyeceksiniz."kaderimse çekerim" diyeceksiniz.
onların ağababalarının istediği de bu...

Onlara bu fikirleri aşılayanların tanrıya inandığına da inanmıyorum ben.

Ben son yorumu yazarken

Ben son yorumu yazarken xenix'de bazı değişmeler olmuş galiba:))
SaÄŸol Morgana!
Sana sadece "ana" desek?:))

"Korku mekanizması

"Korku mekanizması farkındalığa ulaşmamış kişiler için -ki bunlara halk arasında cahil deniyor- yerine göre şart olduğunu düşünüyorum."
İşte gerçek yüzünüz!
İnsanlara bilgi ve farkındalık yerine, korku vermek istiyorsunuz!
Gerçek yüzünüz ne kadar da yüzsüz!

saÄŸol morgana

sen okuyup özetlemişsin, ben okumadan senden kopya çektim;))

"Bu ilim ve bu büyük sır kavrandığı takdirde insanların bilinçleri keskin bir netliğe kavuşacak, üzerlerindeki manevi pus ortadan kalkacaktır. Anlayan herkes Allah'a gönülden teslim olacak, Allah'ı çok sevecek ve O'ndan çok korkacaktır... Bu çarpıcı gerçeği anlayanlar yeni bir bakış açısı kazanacak, yepyeni bir hayata başlayacaklardır."

Özeti böyle olan bir makaleden nasıl bir sonuç çıkarmalı?

Önce; bilim adamı dediğimiz ve bu uğraşı nedeniyle ekmeğini kazanan araştırmacıların, evreni anlayabilecek(çözebilecek) zekada olmadıklarını biliyoruz.

Bu sırrı çözmelerinin imkansızlığını, Hawking'de söylüyor.
Ancak şunu da söylüyor Hawking; Bu asrın sonlarına doğru tanrının sırları çözülür..
fakat; şu an ki, beyinlerle(zeka) ile değil. Daha gelişmiş, daha büyük yapay beyinler bu işin sırrını çözecek.

O zaman ne yapacağız? önce, gelişmiş büyük büyük yapay beyinler(zekalar) yapacağız.
Fazla gecikmeden, işe burdan başlamak lazım.

sizin teşekkürleriniz

benim "-" verenlerimi gaza getirmiÅŸ :)))

(matrix matrix ben

(matrix matrix ben geldim)

yok, o kadar basit deÄŸil.

Elektrik herÅŸey

Elektrik herÅŸey midir?

Şimdi ben de bu konuya gireyim, şöyle uzun uzadıya bişeyler yazayım diyorum,sonra bi üşenme geliyor nedense,aman deyip vazgeçiyorum..

Harun Yahya ve tayfasının da sık sık dile getirdiği tüm bu hususlar matrix furyasıyla birlikte iyice dile düştü tabi.

Valla hafiften üşenmeye başladım yine, ama biraz daha zorlayacağım.Hatta biraz da burnu kalkıklık yapayım.Benim bu konuyu metafizikle, tosyalıyla, farukla ya da gülüm bilmem kaçla tartışmaya hiç niyetim yok.Kimin tipini ve tavrını beğenirim, keyfim de olursa onunla belki fikir alış verişine girerim.

Birincisi, herşey algıdır gerçek dediğimiz şey duyularımızdır vesaire teranesinin son raddesi beynin kendisidir.Oyun içinde oyun yani. Sinir lifi üzerine elektrot koy, ölç, emir ver, algı yarat diyerek sinir lifinin somutluğu üzerinden algının soyutluğuna iner gibi oluyoruz ki...aaa, o da ne, meğer daha bir kaç dakika önce somutluğundan bahsettiğimiz elektrotun kendisi de hayalmiş..ve hatta o elektrotun üzerinde durduğu sinirin kendisi de..ya da deniliyor ki, taşınan elektriksel impulslar beyin kabuğuna ulaşıp yorumlanınca..ama bir bakıyoruz ki, beynin kendisi de hayal..hayal içinde hayal..oyun içinde oyun.

İkincisi, gerçekliği görüntüye sese kokuya temasa ve tada indirgemek zaten yapısal bir hata barındırır.Belki gerçeklik dediğimiz şeyi duyu organlarımız aracılığıyla algılıyoruz, ama bu algı ve farkındalık sisteminin bir bütün olarak çalışabilmesi ve işlevsellik gösterebilmesi için gerekli olan daha pek çok alt sistem var ki,onların varlığını hiç de "duyumsamıyoruz" (oysa yine de varlar ve bu "duyumsayamadığımız" alt sistemler biz onları duyumsayamamıza rağmen var olmakla kalmayıp, yoklukları durumunda da bütün bilinçli algı ve duyu sistemlerinin kapanmasına yol açarlar.)

Örneğin, sistemlerin canlılık ve işlevsellikleri onları oluşturan organların,dokuların ve hücrelerin canlılılığı ile mümkündür.Hücre canlılığı ise hücre içi enerji metabolizmalarının ve enerji organellerinin çalışırlığını gerektirir.Bu durumda, farz-ı misal mitekondri denilen hücre içi organel yaşam için elzemdir, yokluğu sistemin ölümü demektir.

Peki aramızda mitekondrilerini hissedebilen kimse var mı?

Ayrıca duyusal sinir lifleri aracılığıyla beyne iletilen şey sadece elektrik midir? Örneğin retina üzerine düşen ışık önce bir dizi kimyasal reaksiyonu tetikler,daha sonra tetiklenen biyokimyasal reaksiyonların açığa çıkardığı elektriksel impulslar görme siniri aracılığıyla beynin görme merkezine taşınır ve görüntü algısı oluşur.Optik sinir üzerindeki elektriki aktivite mikro elektroltlarla yazdırılabilir,genliği ve frekansı hesaplanabilir.Ama bunu taklit etmek isterseniz.. (yani optik sinir üzerine bir mikroelektrot yerleştirip benzer bir frekans ve genlikte bir elektriki uyaran oluşturursanız).. o zaman ne olur? Görüntü mü oluşur? Maalesef henüz değil,daha var.

Ya ben yine sıkıldım, kusura bakmayın,şimdilik bu kadar.

Hawkings de benzer bir

Hawkings de benzer bir ihtimalden söz ediyor.Ama bu şekilde değil canım, yani biraz destur:)

delinin biri bir taş atmış, kırk akıllı çıkaramamış.

Arkadaşlar konu şudur budur ayrı mesele de dikkat ediyorum, konuyu ekleyen lütfedip iki satır yazmış bu kez nasıl olduysa. Fakat başka bir şey yok. Bizim 40 akıllı destan yazarken ekleyen delimiz akıllıların yorumlarını okuyup kıs kıs gülmekle mi meşgul?

buna kibir diyebiliriz belki

buna kibir diyebiliriz belki Toruk...
kibir mekanizması gerçekten iyi çalışır.
ve muhattap olmaz kimseyle :))

Holografik Evren

Bu sitede 2008 yılının Ocak ayında yayınlamış olduğum Holografik Evren başlıklı yazı şu bağlantıdadır:

http://www.sonsuz.us/node/473

Bu yazının son paragrafından bir bölümü altta aktarıyorum.

Holografik kayıt bize çok büyük ve çok karmaşık bir yapının dahi çok küçük bir bölgeye kodlanarak sığabileceğini göstermektedir. Bu durum sadece insanlara ait olan özel bir durum değildir. Tüm evren bir hologram olarak görülebilir. Bu durumda evrende de aynı hologramda olan özellikler bulunabilir. Yani, evrenin en küçük parçası tüm evren hakkında bilgi barındırmaktadır.

İndirgemecilik

Bu tanım daha çok indirgemeceliğin tanımı gibi duruyor sn. Bilgisev.

xenix

körler sağırlar birbirini ağırlar

Sayın Morgana ve Toruk Makto, körler sağırlar birbirini ağırlar vaziyeti sergiliyorsunuz. Bence kişilerden çok bilgilerle ilgilenmelisiniz, ben öyle yapıyorum tavsiye ederim.

Ben bu yazıyı eklediysem,

Ben bu yazıyı eklediysem, bu demek oluyor ki ben bu yazıda geçen konuya katılıyorum ve sırf yazı yazmış olmak için yada sırf birilerine kendimi ıspatlamak için saçmalamayı redediyorum.

teşekkür

sevgili rinda bu sitede iyi ki varsın. :)

Teveccühünüz.

Teveccühünüz.

İndirgemecilik

İndirgemecilik bir bütünü parçalarına veya onu teşkil eden temel birimlere ayırarak anlamaya çalışmak demektir. Hologramda bütünü oluşturan ayrı ayrı parçalar yoktur. Her bir ufak birimde tümün bilgisi bulunur. Dolayısıyla indirgeme metodu geçersizdir. Eğer bütünü anlamıyorsanız parçaları da anlayamazsınız. Bütün ile parça ayırımı yoktur ama parçadaki bilgi bütündeki bilgi kadar net değildir.

Bu yaklaşımı insan-tanrı ilişkisine uyguladığınızda insanın tanrısal özellikleri bulunsa da bu bilgi insanda net olmayıp bulanıktır. Insan tanrının parçası değil, tümünün kodlanmış bir bölümüdür. En azından Holografik Model bunu söyler. Katılıp katılmamak size ait.

rinda sayemde övgüde

rinda sayemde övgüde aldın bak. Fakat hala konu hakkında bir yorumunu göremedim. Sen bize bilgi sunan bir bilgi kaynağı olarak mı görüyorsun kendini? O nedenle mi yorumlara hiç katılım sağlamadan sürekli bilgi ekliyorsun? Yani buradan alacağın bir şey yok, sadece vereceğin var öyle mi? Böyle bakıyorsan diyecek lafım yok ama değilse; eklediğin konulara yapılan yorumlara eşlik etmelisin. Sürekli bilgi ekleyip sıvışman yasak değil ama bence biraz garip duruyor!

Bana ne yapıp

Bana ne yapıp yapamayacığımı söyleme hakkını size kim verdi? Siz hiç mi okuduğunuz bir yazıyı hiç mi paylaşmazsınız? Allah allah ya. Nedir benimle alıp veremediğiniz?

Ben neyce konuşuyorum anlamadım ki! Diyorum ki, ben yazıdan zaten alacağımı alıyorum ve başkalarının da benim faydalandığımı gibi faydalanmasını istediğimden okuduğum şeyi paylaşıyorum. Bunda büyütecek ne var anlamadım.

Yönetim tarafından ve yoğun istek olmadığı sürece buradyım ve böyleyim.

Not: Allah razı olsun ya, sizin sayenizde övgü almışım. Ben ne övgüden çoğalır, ne de yergiden azalırım.

sn bilgisev

"Her bir ufak birimde tümün bilgisi bulunur"

"Bu yaklaşımı insan-tanrı ilişkisine uyguladığınızda insanın tanrısal özellikleri bulunsa da bu bilgi insanda net olmayıp bulanıktır"

sn bilgisev bu ufak birimler ne kadar ufak olabilir. insan yeterince ufak bir birim değil galiba çünkü "bulanıklık" olduğunu söylüyorsonuz. yada örneğin her hangi birşeyi (taş,masa,kitap,...) incelesem tüm bilgi orda teorik olarak mevcut mudur? anlattıklarınız bende fraktal bir yapının mevcut olduğu izlenimini uyandırdı ama her şeyde tüm bilginin saklı olması pek daynanaklı bir görüş gibi durmuyor.

Sanırım taş makas vs.de

Sanırım taş makas vs.de bütünün bilgisinin bulunmasına dair molekürler düzeydeki bulunma halinden bahsediyor olsa gerek bilgisev'in

Henüz kendi türümüz ve

Henüz kendi türümüz ve dünyamız dışında ikinci bir zeki yaşam formuyla karşılaşmadık. Yani algıları evrene açık ve farkında olduğunun farkında olan bir bilinç formasyonu teşkil etme bakımından halen tek örneğiz.

Öte yandan sonsuz evren ve bu evrenin içinde olup bitenlerle meşgulüz.Varoluş ve varoluşumuza eşlik eden bileşenleri ve bu bileşenlerin bütünün geri kalan kısımlarından ayırd edici yönlerini kurcalama ve sonuçlar çıkarma durumundayken çalışan tek "program" olmak dikkate alınması gereken birşey midir?

Yani saçma ve önemsiz bir detay mıdır bu aslında, yoksa tüm çabalamalarımıza rağmen hala örneksiz bir örnek olmamız kainat ölçeğinde bir algı sorunu olarak da algılanabilir mi?

Şimdi tam da bu noktada, yerleşik algı alışkanlıklarımızı fazlasıyla zorlayacak olan holografik evren, M teorisi, kuantum ,hiperküp, farklı boyutlar veya paralel evrenler üzerine birşeyler okumak,konunun saygın uzmanlarına ait görüşlere zihnimizin kapılarını açmak ve hatta bu bağlamda hayal denemelerinde bulunmak neden kötü olsun diyeceğim ben.

Ama maddenin aslı ile muhattab mıyız ya da acaba holografik bir evrende yaşıyor olabilir miyiz soruları ile meşgul olmakla gerçekliği duyusal aleme ait komplo teorileri eşliğinde izah etmeye "yatkın olmak" arasında bir fark yok mudur?

Konuları ya da ana temaları duyarlı ve donanımlı bir arsızlıkla kurcalamak ile cin olmadan şeytan çarpmaya çalışmak aynı şey midir?

Ana metnin bütünü içinde doping kokusu aldım.Ben de onu söyleyeyim şimdilik.

"Henüz kendi türümüz ve

"Henüz kendi türümüz ve dünyamız dışında ikinci bir zeki yaşam formuyla karşılaşmadık. Yani algıları evrene açık ve farkında olduğunun farkında olan bir bilinç formasyonu teşkil etme bakımından halen tek örneğiz."

Bu dediğiniz aslında gözünüzün görebildiği, tenininizi dokunabildiği, burnunuzun koklayabildiği, kulaklarınızın işitebilidği kadar varıyorsunuz bu yargıya. Unutmamak gerekir ki her canlı türünün bu algıları farklıdır. İnsan gözünü beyne ulaştırdığı dalgalar 4000-7000 angströmdür (Angström birimi kısaca Å olarak gösterilir ve 10-10 m'ye eşittir. Diğer bir ifadeyle, 1 ångström santimetrenin yüz milyonda biridir. 0,1 nanometre veya 100 pikometredir.) buna göre 4000 altı ve 7000 üstü dalga boylarını gözümüzü algılamıyor diye yoktur diyemeyiz.

Ben evrende bizden baÅŸka

Ben evrende bizden başka zeki yaşam formları yoktur veya olamaz iddaasında bulunmadım.

Henüz kendi türümüz ve dünyamız dışında ikinci bir zeki yaşam formuyla karşılaşmadık ve bu nedenle halen evrene ve varlığa dair düşünce üretmi yapmış olan tek örneğiz dedim. (Yoksa karşılaştık ve karşı karşıya oturup felsefe yaptık da benim mi haberim yok ? :)

Zekilik neye göre peki?

Zekilik neye göre peki?

Gelişmiş bir algı

Gelişmiş bir algı sistemi, düşünce, dil ve yazıya (ya da bunların muadillerine) sahip, beraberinde felsefe, bilim ve sanat ( ya da bunların muadillerini) yapabilen, ve aynı zamanda bizimle iletişim kurmak isteyecek bir yaşam formunu veya uygarlığı kastediyorum ben.

Farzedelim ki bu arkadaşlar UFO'ları ile milyonlarca ışıkyılı uzaklıktan geldiler ve öyle kaçamak bakışlar atıp kaybolmak yerine bizimle doğrudan iletişime geçtiler. Ve aynı masanın etrafında bizim filozoflarımız, bilim adamlarımız ve sanatçılarımızla biraraya gelip sohbet ettiler..Madde, ruh, varlık, yokluk, hiçlik, tanrı, neden, nasıl, size de kitap indi mi, artık kim neyi sormak isterse birbirine:)

Gönül tariflenemez

:))) Sevgili arkadaşlar çocukken oyun oynardık büyük bir zevkle ve oyunun kurgusunu bilen öğretirdi. Şimdi de öyle düşünsek dünyadayız ve bir oyun oynuyoruz. Farklı açılardan oyunlar kurgulanıyor bizleri de bu oyunu oynamaya davet ediyorlar. Diyorlarki siz hologromsunuz, uzaylısınız, şusunuz busunuz. Peki insanlığın çok cahil dönemlerinde dağa kocaman bir heykel yapıp ona tanrım diye tapanlarla şu an hologromsunuz diyenler arasında ne fark var.-? )))))))) Allah gönülden akıl edenlerin aklını almaz. Dünyadan akıl edenlerin aklını alır ve oyuncağı ile başbaşa bırakır. DOLAYISI İLE GÖNÜL TARİFLENEMEZ.

hmm..

"Allah gönülden akıl edenlerin aklını almaz, buna karşın dünyadan edenlerin aklını alır ve oyuncağıyla başbaşa bırakır"

Peki ama bu bilginin kaynağı nedir?

Bıraksın..başbaşa..Edilemesin.. bu kadar gönülden bir önerme karşısında insan zaten ne diyebilir ki.

-Bilgi nerede?
-Kaynağın içinde.
-Kaynak nerde?
-Bilgide saklı.
-He?
-dur ama sıra bende, araba nerde?
-Müşteride.
-Para nerde?
-Müşteri getirince..
-Araba ?
-Müşteri..
-Para?
-Getirince..
-...

Evet, oyun oynuyoruz. Bakın o doğru.

Gönül benimse istediğime

Gönül benimse istediğime taparım veya tapmam bunun akılla olan bağlantısı nedir. Sizin birşeye tapıyor olmanız akıllı olduğunuzu mu gösteriyor?

Taptığınız şeye göre cennete gideceğiniz garanti olmadığına göre potansiyel cehennem yolcusu olmanız mı akıl? Tüm bunların gönül bağlantısı nedir ?

oik0s: Sizin yolculuğunuz ile ilgilenmiyorum. Kime gönül verdiğinizle ilgilenmiyorum. Dogmaların daha az olduğu sizin tabirinizle CAHİL dönemi daha çok seviyorum. Demek ki cahilim ne mutlu bana...

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır. (Üyelik için, Davetiye maili almak isterseniz mail adresinizi ekleyin)
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd><img><hr><u><blockquote><sup><sub>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.
  • Kolay link ekleyebilirsiniz. Örnek site içi arama linki için [s: aranacak kelime]

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
Spamları engellemek için denetlenmektedir. Lütfen soruyu yanıtlayınız.
İçeriği paylaş