matematik üzerine bir şeyler.
MATEMATİĞİN EMEKLEME ÇAĞI ÜZERİNE
"Eşitlik, benzerlik, yakınlık, uzaklık gibi her sağlıklı insanın günlük yaşamında kullandığı kavramlar aynı zamanda matematiğin önemli kavramlarıdır da. Günümüzün matematiği bunlara benzer “doğal” kavramlar üzerine kurulmuştur. Bu nedenden, matematik bilimi her zaman varolmuştur diyebiliriz.
İlkel insan, mağarasının duvarına resim çizerken soyut bir eşitlik kavramına sahipti. Çizdiği hayvan resmiyle gerçek hayvan arasında bir ilişki kurar, iki ve üç boyutlu iki değişik nesneyi eşleştirirdi. Üstelik çizdiği geyik herhangi bir geyiğin resmiydi. “Herhangi bir geyik”, “genel bir geyik” gibi düşünceler soyutlamaya giden ilk adımlardır. İlkel insan soyutlamaya, dolayısıyla matematikçileşmeye böyle başladı. Bu evreden “x bir geyik olsun” evresine geçmek için küçücük bir adım gerek. Bu küçücük adım insanlığın binlerce yılını almıştır.
İlkel insanın mağara duvarlarına çizdiği geyiğin, gerçek geyik gibi, dört ayağı, iki gözü, bir burnu vardı. Gerçekten, bilinçli olarak sayı sayıp sayamadıklarını bilmiyoruz ama, sözsüz ve yazısız da olsa bir tür sayı kavramına sahip oldukları apaçık...
İlkel insan küçük sayıları yanyana koyarak büyük sayıları elde edebileceğini bir süre sonra buldu. Örneğin bugün sayıları yazmak için 0, 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8 ve 9 rakamlarını kullanırız. On rakam kullandığımızdan sayı sistemimize “onluk sistem” deriz. Onluk sistemin neden öbür sistemlerden daha kullanışlı ve yaygın olduğunu anlamak oldukça kolay: İki elimizin on parmağı var.
Bütün sayıları ilk ilk, ilk beş, ilk on iki, ilk yirmi sayıyı kullanarak ifade eden toplumlar da vardı..Çağımızdan ve Batı uygarlığından da örnekler verebiliriz. Fransızlar 70’e “soixante-dix”, yani “altmış-on” derler. Demek ki Fransızların ataları bir zamanlar altmışlık sistemi kullanmışlar, yetmişi dillerine daha sonra eklemişler. Fransızlar 80 için “quatre-vingts”, yani “dört-yirmi” derler. Bundan da Fransızların atalarının, altmışlık sistemin yanısıra yirmilik sistemi de kullandıkları anlaşılıyor.
Türkçemiz de bu konuda ilginç bir gelişme göstermişe benzer. On bir (10+1), on iki (10+2), on üç (10+3) gibi sayılara bakacak olursak, atalarımızın onluk sistemi kullandıkları anlaşılır. Öte yandan, on, yirmi, otuz, kırk, elli sayılarının bir, iki, üç, dört, beş sayılarıyla herhangi bir ses benzerliği yoktur. Ama altmış, yetmiş, seksen ve doksan sayılarının altı, yedi, sekiz ve dokuzla ses benzerliği vardır.
Altmış altıdan, yetmiş yediden, seksen sekizden ve doksan dokuzdan türemiş belli ki. Demek ki bizim de bir zamanlar altmışlık sistemimiz varmış. Bugün hem onluk, hem altmışlık sistemi içeren bir sayı sistemini kullanıyoruz...Babilliler de buna benzer bir sistem kullanıyorlardı. Bundan da sayı sistemimizin Mezopotamya’dan geldiği kanısına kapılıyorum. Konunun uzmanlarının ne düşündüklerini bilmiyorum..
Türkçe’nin sayı sistemine ilişkin ikinci bir gözlem, altmış ve yetmiş sayılarının yapısıyla seksen ve doksan sayılarının yapısı arasındaki ayrımla ilgili: Altmış ve yetmiş, altı ve yediden aynı yapı değişikliğine uğrayarak türemiş. Oysa seksen ve doksanın yapıları değişik. Bundan da şu çıkabilir: 80 ve 90 sayılarını 60 ve 70 sayılarından çok daha sonra keşfetmişiz. (Doç.Dr Yusuf Birsey'den edindiğim bilgiye göre altmış ve yetmişteki mış ve miş son ekleri moğolca "on" sayısından türemiş, seksen ve doksandaki en ve an son ekleri ise türkçe "on" sayısından türemiştir)
Yazının başında matematiğin “doğal” bir bilim olduğunu çıtlatmıştım.
Evet, matematik doğaldır. Ne denli soyut olursa olsun, matematik insanların buluşu değildir.
Matematik insanlardan bağımsızdır. Matematik yapmak demek doğanın kanunlarını, zekâsını anlamaya çalışmak demektir. Fizik, kimya gibi değil, kendine özgü, bambaşka yöntemlerle yapar bu işi matematik. Matematik doğanın özünde vardır ve matematikçiler insanlardan bağımsız olan bu matematiği bulmaya, keşfetmeye çalışırlar. Matematik icad edilmez, keşfedilir. pi sayısı, çeşitli sonsuzluk kavramları, kümeler kuramı, topoloji, sayılar kuramı, hatta mantık, sözün kısası matematikte her şey, ama her şey doğanın özünde bulunur. Matematikteki konular, kavramlar bizim anlağımızın bir ürünü değildirler, bizim dışımızda da, bizden bağımsız olarak vardırlar.
Bu yüzden evrenimizde yaşayan ve bir tür matematik geliştirecek kerte akıllı olan her yaratık bizim bildiğimiz matematiği önünde sonunda bulur. Çünkü bir tek Matematik vardır: Doğa’nın matematiği.
Bu yazdıklarım evrensel olarak kabul edilmiş düşünceler değildir, kanıtlanmaları da pek olası değildir gibi geliyor bana. Matematikle içli dışlı olan çoğu kişi benim gibi düşünür. Ünlü matematikçi Hardy’nin bu konuda yazdıklarını aktarayım;
"Fiziksel gerçekle maddi dünyayı; gecesi gündüzü olan, depremleri olan, ay ve güneş tutulmaları olan dünyayı; fiziksel bilimlerin anlatmaya çalıştığı dünyayı kastediyorum. [...] Benim için ve sanırım çoğu matematikçi için “matematiksel gerçek” diye tanımlayacağım başka bir gerçek vardır. Bu matematiksel gerçeğin niteliği hakkında gerek matematikçiler gerek felsefeciler arasında herhangi bir uzlaşma yoktur. Bazılarına göre ‘zihinsel’dir ve onu bir bakıma biz yaratırız; diğerleri ise onun bizim dışımızda ve bizden bağımsız olduğu kanısındadır. Matematiksel gerçeğin ne olduğunu, inandırıcı bir şekilde açıklayabilecek bir kimse metafiziğin en zor problemlerinin çoğunu çözmüş olurdu. [...] Benim inancıma göre, matematiksel gerçeklik bizim dışımızdadır; bizim işlevimiz onu bulup çıkarmak ya da gözlemektir; ıspatladığımızı veya tumturaklı sözlerle yarattığımızı söylediğimiz teoremler; gözlemlerimizden çıkardığımız sonuçlardan ibarettir. Bu görüş Eflatun’dan (Platon’dan) bu yana bir çok ünlü filozof tarafından da benimsenmiştir."
Hardy, aynı kitabın 24. bölümünde matematiksel gerçeklikle fiziksel gerçekliği karşılaştırıyor:
"[...] matematiksel objeler [nesneler], çok daha göründükleri gibidirler. Bir iskemle veya bir yıldız hiç de göründüğü gibi değildir; üzerlerinde ne kadar çok düşünürsek, görüntüleri de, duyularımızdan kaynaklanan bir sis içinde, o ölçüde netliğini kaybeder, bulanıklaşır. Buna karşılık, “2” veya “317”nin duyularla ilişkisi yoktur; yakından incelediğimiz ölçüde özellikleri daha da berraklaşır. [...] Öte yandan pür matematik, tüm idealizmin çarpıp battığı bir kayadır. 317 bir asaldır; biz öyle düşünüyoruz diye, veya kafa yapımız şu ya da bu şekilde olduğu için değil; çünkü öyledir, çünkü matematiksel gerçeğin yapısı budur."
Yazı sanırım Ali Nesin'e ait.
Yazıcı-dostu sürüm
Arkadaşına gönder- 1152 defa okundu

Sibel Atasoy

burda soru nerde?
zeka sorusu denmiş de.
soru yok, yazıyı hangi
soru yok, yazıyı hangi başlık altına koymam gerektiğine karar veremedim sadece.
Forum konusu yapmaktaki gayem ise başkaydı.
Belki matematiksel bir patırtı kopar da bazı üyeler arasında, biz de uzaktan seyredip feyz alırız diye düşünmüştüm full.
anladım gamaro;)
ben kapışmaları için, soru sormuştum;))
Bazı eklemeler
Ben de matematik ile yakından ilgilenmiş bir kişi olarak bazı eklemeler yapmak isterim.
60'lı sistem çok eski dönemlerde vardı. Bu sistemi zaman için kullanmışlardır kadim kültürler. Bir saatin 60 dakika ve bir dakikanın 60 saniye olması bu 60'lı sistemden türer. 60 sayısı ilginçtir, çünkü 30'a, 20'ye, 15'e, 12'ye, 10'a, 6'ya, 5'e, 3'e ve 2'ye bölünür. Yani diğer tüm sayma sistemlerini içinde barındırır. Yılın 12 ay olması da bu sistemin ürünüdür.
Bir de Maya kültürünün sayma sistemi vardı ki o 5'li sisteme dayanıyordu. Bir = . , İki = .., Üç = ..., Dört = .... ve Beş = ___ bir çizgi ile belirtiliyordu. Daha ileri sayılar, örneğin 13 = İki çizgi üzeri üç nokta ile gösteriliyordu. Bu sistem de sanırım tek eldeki parmak sayısına dayanmakta idi.
Matematik geliştikçe doğal olandan uzaklaşmaya ve zihin ürünü olmaya başladı. Böylece kompleks sayılar, vektör, matris ve tansör gibi karmaşık matematik yapılar türedi. Matematik her ne kadar doğal dünyayı izleyerek başladı ise zamanla insan ürünü oldu. Şu halde matematik hem keşif hem de icattır.
İşin ilginç yanı icat edilmiş olan matematik kavramlar sayesinde doğayı açıklayıp anlayacağımız inancında olmamızdır. Tüm kuramsal fizik insan ürünü olan karmaşık matematik kavramlar üzerine kuruludur. Doğal tam sayıların hiç yeri yoktur bu modern fizik kuramlarında. Beni asıl şaşırtan ve biraz da gülümseten nokta budur. Çünkü insan kendi ürünü ile doğal yapıları "anlayacağını" sanıyor.
Kanımca insan hiç bir şey anlamıyor. Sadece modeller üreterek doğanın çalışma sistemini kaba taslak örneklemeye çalışıyor.
Sayı ve zaman
Göktürk ve tüm eski Türk boylarında sayı kavramı üzerine yapılmış pek az çalışma vardır. Örneğin, ON (10) sayısı aynı zamanda "evren / varlık" anlamlarını da taşır. Yani, tüm var olanları kapsayan bir kavramdır "on". Bu da 10'lu sisteme temel oluşturmuş bir kavramdır.
Fakat Türkler daha yüksek (büyük) sayıları da isimlendirmişlerdi. Örneğin, yüz =100, bin veya min = 1000 ve tümen = 10,000 karşılığı tanımlardı. Günümüzde tümen yerine onbin kullanılıyor. Size Bilge Kağan Yazıtının Güney yüzünden bir iki cümle aktarayım:
Tabgaç atlığ süsi bir tümen artukı yeti bin süg....
(Çevirimi: Çin süvari ordusundan onyedi bin askeri....) Burada ilginç olan bir tümen artukı yeti bin = 10,000 + 7,000 = 17,000 şeklinde ifade edilmesidir. "Artuk" veya "artık" artan, fazladan olan anlamını taşıyor. Bir diğer örnek:
Otuz artukı sekiz yaşıma kıışin Kıtan tapa süledim.
(Çevirimi: Otuzsekiz yaşımda kışın Khıtay'larla savaştım.) Görülüyor ki sü = savaş, süsi = savaşçı ve sülemek = savaşmak demektir. Günümüzde kullandığımız süngü sözü da savaşan demek oluyor. Bu da asıl savaş aletinin zamanında süngü olduğu ve göğüs-göğüse savaş yapıldığını gösteriyor.
Bu tür sayma sistemi Almancada da var. Örneğin 35 = Fünf und dreisig, yani 5 ve 30 olup artık sayı önden söyleniyor. Keza Almanca'da zaman da ters söylenir. Örneğin 3'ü çeyrek geçiyor demek isterseniz, "Drei viertel vier" demeniz gerekir ki "Üç çeyrek dört" demektir. Bu da "dörde üç çeyrek kala demektir". Keza "Dört buçuk" demek isterseniz "Halb fünf" demeniz gerekir ki "Yarım Beş" demektir ama "Beşe yarım saat kala" anlamını taşır.
ON kavramı ve O harfi
ile ilgili yazmış olduğum yazıyı alttaki bağlantıdan okuyabilirsiniz. "O" ile evren ve tüm varlık arasındaki bağlantıyı dilimizde bulmak mümkündür.
http://www.sonsuz.us/?q=node/624
Farkında olduğunun
Farkında olduğunun farkında olmak anlam arayışını zorunlu kılar diye düşünüyorum.
Ve bana kalırsa da insan özünde hiçbirşeyi anlamıyor,sadece yapmak zorunda olduğu şeyi yapıyor.
İnanıyorum ki,(görüldüğü gibi ben de birşeye inanıyorum,bundan kaçış yok) anlam arayışı aslında varoluşsal stresi ve bilinç ve us'un varlık/yokluk çelişkisi karşısındaki buhranını hafifletme çabasından başka birşey değildir.
Yokluk içinde var olmak ve aynı zamanda bu durumun fazlasıyla farkında olmak..Hangi kaygı hali bundan daha büyük olabilir ki?
Ve düşün tarihininin birbiriyle uzlaşmaz tarzda var ettiği sayısız üreti..sadece üç dört bin yılda yeşeren binlerce öğreti,yıldız falları,totemler,felsefe ve herşey,hepsi bu kaygı halinden türemiş ve sırf da bu yüzden eli ayağı birbirine dolanık daha başka "haller" değil midir?.
Doğayı anlamak mı dediniz?
Evet diyemiyorum,diyebildiğim şey sadece şu, bilincin yokluk karşısında kendini varlığını onaylama uğraşısı her şey.
Yani "Düşünüyorum öyleyse varım" önermesi varlığın mevcudiyetine atıfta bulunmak hususunda belki başarılıdır,ama oynamak zorunda olduğumuz oyunun kuralı da zaten kendi varlığını onaylamanın yollarını aramaktır, yokluk herşeyi ikna yoluyla dayatır,ve iknanın yolu da anlamdan geçer,kaskad tamamlanır.
Medeniyet,kültür,aşk ve sanat..Onlar sadece oyunun kartları ve skorları.
Bunları kabul ederseniz,şimdi oyuna konsantre olabiliriz.
Matematik icat mıdır keşif mi, yoksa hem icat hem keşif mi..Ben işin orasına gelemedim henüz,bağışalayın.
Ama soru sormak nedir ben de bari onu sorayım.
Soru sormak
güzel de yeterli mi?
Soru soran fakat yanıt bulamayan ne bilim ne de felsefe üretebilir. Soru sormak gerekli ama yeterli değil. Yeterli olması için bir yanıt, bir "model", bir kuram üretmesi gerekir. Bu yanıt veya kuram nihayi (kati, sonuçsal) mıdır? ASLA.
Bilim ve felsefe sorular soran sorulara yanıtlar arayan ve düşüncesini geliştiren, bu yanıtların geçici olduklarını bilen ve kendi yetersizliğinin farkında olan disiplindir. "İnsan" denilen, düşünen ve düşündüğünü simgeleştiren varlık, yetersizliğinin farkına vardığı oranda yücedir.
Soru soran insan aynı zamanda sorularına yanıt üretebiliyorsa, fakat bu yanıtların geçici olduklarının da farkında ise, işte o zaman İNSAN olmak sıfatını hak etmiştir derim.
Ben aslında daha ilkel
Ben aslında daha ilkel düzeyde bir çıkış noktası aramıştım,ama yine "yücelik" ve "insan olmak" gibi anlamlar arasında dolanıp kaldık.Yine de teşekkürler.
Yeni yorum gönder