Kıskançlığım
Yıllar önce yazdığım, bir kendimle konuşma örneği... Bulup okuyunca tebessümle paylaşmak istedim.:)

"Kıskanç biri değilim aslında… Ama çok imrendiğim bir tek şey var… O da yazmak ve okunmak… Bana ait olmadığını hissettiğim bir yaşamı zorunlu adımlarla yürüdüğümü düşündüğümde içimdeki acı korkunç bir çığlığa dönüşüyor sanki. Pek çok kişi böyle hissediyordur yaşamı ile ilgili, bunu çok iyi biliyorum. Ama bunu düşündüklerinde hissettikleri acının dozu ile ilgili her iddiaya varım. Her ne kadar acının bir ayar ve ölçü derecesi olmadığını bilsem de elimde olmadan benim iddiamın ve acımın büyük olduğunu sanıyorum. Megaloman yanım sanırım burada da tepelere çıkıyor. Kendimi bir halt sanıyorum işte. Ne kadar becerebilirim, bunun için ne kadar şansım ve zamanım var bilemem. Ama istiyorum işte yazmayı. Çarşıda gördüğü bir oyuncak bebeği annesinden dudağını bükerek, ağlayarak isteyen bir kız çocuğu gibi istiyorum.
Ne zaman beni etkileyen, derinlerime olta atmayı beceren bir kitap okusam içim burkuluyor. Bende yaşanan o takdir duygularının, bir başkasında benim tarafımdan yaşatılmasını çok büyük bir arzuyla istiyorum. Bazen komik dualar ediyorum bununla ilgili, tanrıyı güldürecek kadar komik. Kendime yakıştırmadığım kadar çocukça. Ben büyümemiş miydim? Oyuncaklarım elimden çoktan alınmamış mıydı? Belki de hiç verilmemişti. Belki sebebi buydu bu çocukça isteğin. Hiç oynamamış olmak… Aslında oynamıştım. Benim oyuncağım yaşamım olmuştu hep. Kendi yaşamım ve hayatım…
Bazı karelerini tek başıma kendim çizerek, bazı karelerini yaşam denilen, şans denilen, tanrı denilen ya da her neyse benim dışımda belirleyen her şeyden hediye alarak. Yaşamımla oyuncak yerine oynamaktan sıkılmış olacağım ki, artık başka oyuncaklar istemeye başladım sanırım. Yazmak isteği belki kendi hayatım yerine sanal hayatlar yaratarak onlarla oynama isteğimden geliyor. Beynimin içinde kişiler türüyor, konuşuyorlar, gülüyorlar, acı çekiyorlar. Ve ben seyrediyorum dimağımın içinde onları, onlarla özdeşleşerek tuhaf bir zevk duyuyorum. Onlar oynuyor benim yerine kendi hayatlarıyla…
Seviyorlar, sevişiyorlar, gülüyorlar, ağlıyorlar, isyan ediyorlar, acı çekiyorlar; ben seyrediyorum. Bedelini ben ödemeden yaşıyorum onları… Benim denemelerim hep acıttı. Acıya katlanacak hücrem kalmadı diye düşünüyorum. Hayal kırıklıklarından kaçıyorum, kendim yerine onları oynatarak… Bir nevi tembellik ve korkaklık benimkisi…
Kendi adıma kuramadığım hayallerimi onların beynine yüklüyorum sıkılmadan…
Bir kaçış yolu bulacağımı düşünüp, yazarak yeni yaşamlar yaratma isteği umarım benimle mezara girmez… Yoksa gözüm arkada kalacak…"
- samire ağ günlüğü
Yazıcı-dostu sürüm
Arkadaşına gönder- 1525 defa okundu

Sibel Atasoy

Aşk, en gizemli kapılarını ancak yazanlara/sanatçılara açar
Tebessümle bu yazını bizle paylaşmak istemenin gerisinde olan nedir acaba samire; istihza da var mı? Gülüyor musun bu istek ve düşüncelerine şimdi?
Ve yazının ne kadar içindesin şimdi?
“Kendini bir halt sanmak…” Aslında mesele bu değil Samire, mesele; içimizdeki huzursuz kıpırdanışlardır. Sanatçı rahatsız insandır; “yazarlar ise dünyanın en duygusal insanlarıdırlar ve bunun için yazardırlar zaten.” (Tırnak içindeki cümle bir başka yazara ait.)
Bir de… Yazının öyle bir dili var ki; kimi duygu ve düşünceler dudaklardan inmez de yalnızca yazı halinde dökülmek ister; ancak yazı halinde gerçekliğe ulaşabilir.
Yazı; tıpkı resim yapmak gibidir. Bir ressam niçin resim yapmak ihtiyacı duyarsa, yazar da benzer bir ihtiyaçla oturur yazının başına; içinizdeki renkler yazı halinde dökülür sayfalara. Örneğin ben bir yazıya başlarken, tıpkı hiç girilmemiş bir ormanın eşiğinde gibi hissederim kendimi; keşfetme duygusuna bir ürperti kavuşur.
Yazmak kimi zaman da bir virüs gibidir; tüm bedeninizi ve tüm ruhunuzu ele geçirir ve sizi peşi sıra sürükler durur; yazdıkça rahatlar, yazdıkça boşalırsınız.
Yazmak benim için, istenmeyen gebelikler gibidir; doğurmadan kurtulamazsınız ondan. Ah, yazmak haylaz çocuklarımızdır bizim, çoğu zaman başımızı bile ağrıtan.
Bazen de –dün akşam toplantıda söylediğim gibi- yazılar yırtarak, acıtarak, kanatarak çıkar içimizden. Güzel çocuklarımız/yazılarımız ise nedense hep böyle doğanlardır.
“…Acıya katlanacak hücrem kalmadı diye düşünüyorum. Hayal kırıklıklarından kaçıyorum.”
Yazı tüm bedenini ve ruhunu sarmışsa eğer, bu düşüncelerinin hiçbir kıymeti de kalmaz. Ben daha dün bile yazıya ve edebiyata lanet ettim bu yüzden; hayatımı mahvettiği için; normal bir insan gibi yaşayamadığım için.
Ama yine de… Yazmak serüvenindeki bu zor süreci sürdürebilirsek eğer, yolumuz eşi benzeri bulunmayan gizemli bahçelere çıkabilir. Aşk, en gizemli kapılarını ancak yazanlara/sanatçılara açar çünkü. Öyle gizemli bir bahçeye yolum düştüğünde ben şöyle bir mektup yazabiliyorum meselâ sevgilime:,
“Bak ne diyeceğim bitanem;
Diyorum ki; bir gün ellerini bende bıraksan… Hani kimi anneler acil bir işleri çıktıklarında çocuklarını güvendikleri bir komşusuna falan bırakırlar ya; işte öyle…
İnan bana, kendi ellerimden daha çok bakarım senin ellerine.
“Yandı ellerim.” demiştin; değil mi? Sahi fırına tepsi sürerken mi olmuştu o? N’oldu şimdi; uçlarında kırmızı kirazların olduğu dallar misali o güzelim ellerine?
…
Dediğim gibi, sen arada bir ellerini bende bırak bebeğim. İstediğin zaman da gelip alabilirsin onları geri. İnan, bıraktığından daha güzel bir şekilde bulacaksın ellerini.
Elbette hiçbir zaman da anlamayacaksın ellerine neler yaptığımı, onların nasıl bu kadar güzelleştiklerini.
Hiçbir zaman anlamayacaksın onları sevip okşadığımı ve belki yüzlerce kez öptüğümü.
Hadi ellerini öptüğümü tahmin ettin diyelim; ama asla bilemeyeceksin onları gözyaşlarımla da ıslattığımı. Ve bu yüzden bu kadar güzel olduklarını…
Ah, kimi eller işte böyle dudaklara ne çok yakışır! Ne çok yakışır hasretle kondurulan öpücüklere! Ve yine ne çok yakışır, yanık bir yürekten ince bir sızı şeklinde gelip de o düşen gözyaşlarına.”
Ve Samire; böyle kimi yazılar ne güzel yakışır aşka!
tebessüm
Tebessüm etmemin nedeni, yazma konusunda o yıllara göre ilerleyip yol alabildiğimden mutluluk duymamdır. İstihza yok, mut var, yazıyı unutmuşum bile ben ve bulduğumda " aman ne iyi o yazamamanın acısı yok artık içimde, başarmışım ne mutlu " diye gülümsedim.
Aynen dediğin gibi yazmak gerçekten aşk benim için de... Yazamazsam sanki nefesim daralıyor, hele ki bir haftadır boynumun haline bakarak (şiddetli ağrılarım var, sürekli yazıyor olmaktan)bu acı bile durduramıyorsa senin iflahın yok dedim kendime... ve senin gibi ben de kendime kızdım:)
Kendi kendime, neden yazmak istediğimin üzerine fikirler üretmişim o yazıda. Kendimi bir halt sanmam da, sanırım yazma konusunda kendi isteğime fazla güvenmekten kaynaklı bir özeleştiri.
Roman karakterlerinde yaşıyor olmanın, geçerli bir sebebini aramışım o zaman için.
Ama bugün pek çok şeyin cevabı oturmuş durumda, bu yüzden de tebessüm ediyorum bugün...
Ellerine sağlık, mektubun nefis bu arada...:)
Zihnimde çılgın insanlar
Zihnimde çılgın insanlar var. Konuşan, haykıran, görüşen, sorgulayan, ağlaşan.. Kelimelerden kurduğum, kurguladığım yaşamlar var. İç konuşmalarım dökülüyor harflere. Ben burada yaşıyorum, onlar da orada. Sanki arada görünmez bir perde var da, kelimelerden şekillenen bir sahte dünyayı arkada bir kuklacı gibi oynatıyorum. Sahnede coşku dolu hayali hayatlar var. Bir de onları oynatan yönetmen.
Onlar benim kahramanlarım. Seviyorum ve kolluyorum onları. Değersiz yaşantılarıma renk katan figürler. Duragan serüvenime can katan can yoldaşlarım. Bir sihirli dünya şekilleniyor parmaklarımın ucunda ve onları yaratan benim. Bir çeşit Tanrı yani.
Tanımladığım, ruhuna anlam ve sevecenlik kattığım kahramanıma hayranlık duymaya başladım. Ona meyletmeye başladım. Tam da idealimdeki gibi. Benim hoşlandıklarımdan hoşlanıyor. Benim ilgilendiklerimden ilgileniyor. Benim zevk aldıklarıma deli oluyor. Huylarımız bu kadar mı uyuşur? Hınk demişim de burnumdan düşmüş sanki. Yani, "ruh ikizim" de diyebilirim. Hani bir sevgili tipi tarif et deseler. Aha işte orda!
Bir de sevdalısı var romanlarda. Gizli gizli bu da, ondan hoşlanıyor. Hoşlanıyor keratadan. Araları da gayet iyi. İçtikleri su ayrı gitmiyor. Birlikte pek çok macereya girip girip çıkıyorlar. Roman onların romanı. Gönüllerince yaşıyorlar. Hayatın tadını çıkarıyorlar.
Gelgelelim benim sinirlerim tepemde. Kıskanıyorum onu. Benim zihnimin bir ürünü o. Ben ilmik ilmik döktüm satırlara onu. Benimki bir kaçıştı belki hayattan. Yazmak, ve içimdeki duyguları dökmek bir tutkuydu benim için. Dilimin döndüğü, zihnimin burduğu kadarıyla hayali dünyalar yaratıyordum. Mutluluğu özgürce yaşadığım bir alandı kurgularım. Sergiliyordum sakınmadan duygularımı, heveslerimi, arzularımı, ideallerimi.
Şimdi bir açmazdayım. Yazmayı bırakmayı planlıyorum. Kendimle böylesine çatışmayı hiç beklemiyordum. Kendi kazdığım kuyuya düştüğümü anlıyorum. Çelişkiler ve açmazlar hayatım benim. Melankolik ve platonik bu aşktan kurtulmalıyım. Bu ümitsz aşktan sıyrılmalıyım. Daha fazla acı çekmek istemiyorum.
Ya da, ne biliim. Yeni bir romana başlanabilir. Daha çok aksiyon içeren bir roman. Daha heyecanlı, daha maceralı olabilir. Dur, şimdi kastı hemen hazırlayayım.
Bakalım ortaya neler çıkacak?
İşte bu...
Nefis anlatmışsın çetreFil:)
Sizi gidi edebiyatçılar
Sizi gidi edebiyatçılar sizi. :) Bunların altına felsefik bir yorum yapmam yersiz ve kaba olur. Samire, sorularının cevaplarını bulduğunu söylediğine göre; o cevapları öğrenmeyi istemek kabaca olmaz herhalde.
Yaşama yönelik estetik
Yaşama yönelik estetik beklentiler taşımak lanet bi şeydir.
Çünkü bir büyük sanatçının dediği gibi, "Sanat mükemmel olamaz çünkü hayat mükemmel değildir"
İşte bu öyle bişeydir ki, ne ölür ne öldürür.
Nerdeyse onbeş sene önce bir nöbette karalamışım ben de;
de ki;
kare as
el bitti,
yas..
cevaplar
Sevgili Toruk Makto, cevaplardan birisi şu: istemek ve niyet etmek farklı şeylermiş:) İste istediğin kadar, niyet etmezsen olmuyor.
İkincisi: kaderle ilgili, işte onu anlatmak uzun...
Zihin ve bilincin, kaderle bağlantısı ile ilgili sırlar orta yerde duruyor aslında ve biz uzanıp almıyoruz gözümüzün önündeki gerçeği. Cam kutunun içinde önüne camdan engel konulan deney karıncaları gibiyiz bizler de.Engel kalksa da yürüyüp gidemiyoruz.
Üçüncüsü: Hayal kırıklıklarından ne kadar kaçarsan o kadar sende kalıyorlar:)
dördüncüsü: Kendi hayatımı oyuncak niyetine kullanmaktan artık vazgeçmenin zamanının geldiğini anlamak.
sonuçta uzayıp gidiyor cevaplar, sıkmayayım daha fazla...
Pek çok cevap var ve ben onları çoğunlukla makalelerimde anlatmaya çalışıyorum...
çetrefil...
anlatımına bayıldım çetrefil...
benzer bir sıkıntıyı ben de yaşamıştım.
benimkiler de utanmadan benim kurgumun dışına çıkmaya çalıştılar.
ete kemiğe büründüler birden sanki.
sırları oldu. hem de ben her şeyi bildiğimi zannederken.
o bildiğimi sandığım sırları sözde okuyucuya sezdirme çabası verirken birden farkettim aslında ben de ne olduğunu bilmiyordum.
benim yazmaya çalıştığım sonlardan hoşlanmadılar.
kurguladığım yöne bile götürmekten acizdim onları..
bu delilik emaresi miydi?
senin yazdığın şey'ler şey olmaktan çıkıp bir ruh edinebilirler miydi?
sana irade koyabilirler miydi?
ben inatçıyım ya..
uğraştım, didindim baktım olmuyor bir kenarda bıraktım yazdıklarımı..
gerçi düşünmeden edemiyorum;
ben istediğim gibi olmadığı için elimin tersiyle onca sayfayı bir kenara iterken belki de onların istediğini yaptım. yarım bırakılmış romanın özgür kahramanları artık onlar :))
samire..
hiç gözün arkada felan kalmasın :))
just beat it :))))
istemekle özlemek de
istemekle özlemek de farklı şeylerdir bu arada:-)
Su akar.. bu konu da başka
Su akar..
bu konu da başka bi forum konusu olmaya değer ama:)
edebiyattt...
e hadi o zaman işleyelim ya konuyu, ne duruyoruz... Biraz edebiyat ya... Şu tartışmalardan çıkar belki sitenin havası:)
İstemeyi aşalım
İlişkilerimizde istemeyi ve korkmayı aşmak ne kadar harika bir şeydir.
Sevgi, hiçbir şey istemez ve hiçbir şeyden korkmaz.
O halde; ne duruyoruz. Korkmayı ve istemeyi aşalım...Sevgiye Ulaşalım.. diyorum ben..
Aşmak
Sevgi o kadar çeşitli ki, ne kadar birey varsa o kadar da tarifi ve şekli var. Bazıları için sevgi mülk edinmek gibi, bazıları için hizmet edilmek gibi, bazıları için koşulsuz tapılmak gibi...
Gerçek sevgiye ulaşmak ise çok zorlu ve derin yoldan geçiyor. Egolarımızdan kurtulabilirsek eğer, sadece sevdiğimiz için sevebilirsek, yani almadan, korkmadan sevebiliyorsak; geçebiliyoruz o yoldan.
İlişkiler dikiş tutmuyor egolarımızla sevdiğimiz için.
Dışsal formlar geçicidir
Başka bir insana bakıp ona karşı büyük bir sevgi hissettiğinizde,
ya da doğadaki güzelliği izlediğinizde ve içinizdeki bir şey ona derin bir biçimde karşılık verdiğinde,
bir an gözlerinizi kapatın ve içinizdeki o sevginin ya da güzelliğin "sizden, gerçek doğanızdan ayrılmaz" özünü hissedin.
Dışsal form sizin içsel olarak, özünüzde olduğunuz şeyin geçici bir yansımasıdır.
İşte bu yüzden, tüm dışsal formlar sizi terk edecek olsalar da,
sevgi ve güzellik sizi asla terk edemiyecektir. (acizane)
Anlatımıma bayılmana bayıldım hayatım ; )
Amatör bir radyoda çalışıyordum bir zamanlar. Levent diye bir arkadaştı radyonun sahibi ve patronu. Radyo, çok dinleniyor ve çok seviliyordu. Dinleyiciler büyük bir heves ile istek yapıyor, telefon bağlantılarına katılıyor. radyoyu ziyaret ediyorlardı. Radyo programları büyük rağbet görüyordu. Bunda program sunucularının payı fazlaydı. Hepsi de gönüllü, amatör, kendini bu işe adamış kişilerdi.
Levent, çok güzel şiir okuyan, insanları kolay etkisi altına alabilen, hırslı, yaratıcı, azimli, inatçı biriydi. Kişileri rahat heveslendiriyor, yönlendirebiliyor, etkisi altına alabiliyordu.
Günden güne hırçınlaşmaya başlamıştı. Başarılı olan programlarda daha da agresifleşiyordu. Laf aramızda biraz psikopat bir tipi de vardı. Bu hissiyatlarını programcı arkadaşlara da yansıtıyordu. Bir zaman sonra, onları ortamdan soğutmayı başarıyordu. En inatçı ben çıkmıştım. Kim ki radyoda çok seviliyordu, başarı programlara imza atıyordu, hırçınlık oklarını ona yöneltmeye başlıyordu. Bir bir küsme moduna girdi arladaşlar. Çok samimi ve çok hareketli bir ortam vardı halbuki. İnsanlar ile iletişimde olmayı, onların ilgi odağı olmayı, sevgi ve sevinçi paylaşmayı seviyordu çalışanlar. Güzel okudukları bir şiir, başarılı bir canlı telefon bağlantısı, beğenilen bir türkü, ilgi toplayan bir mizah programı patronun öfkesini çekmeye yatiyordu. Levent'in silahı şuydu ki, radyoya ilgi duyan çok sayıda dinleyici vardı ve biri küsse/ biri darılsa arkadan gelen bir diğeri eksikliği dolduruyor, ortamı besliyordu.
Böyle böyle tüm programcıları kırarak / dökerek kaçırdı. Kendi emeği, yaratıcılığı, gayretkeşliği ile kurduğu sistemi çürümeye tabi tuttu. Sonrasında rodyo binasını yakın bir yere taşıdı. Orada kendine tümüyle yeni bir kadro oluşturdu. Ama büyü bozulmuştu bir kere. Sanki insanlar arası gizli bir haberleşme kanalı vardı. Levent'in hırçın davranışları kimliğinin bir parşası olarak sırıtıyordu artık. "Güvenirlik" sertifikasını yitirmişti bir kere. Bitmez dediği denizin suyu çekilmişti.
Rodyo'yu kapatmak zorunda kaldı. Bir süre eniştesinin yanına sığındı. Bir arkadaşı ile badanacılık yapmaya başladı. En son Ankara'ya gittiğini duydum. Bir daha da görüşmedik kendisiyle.
Sanırım problem, kurduklarımız, oluşturduklarımız, hayat verdiklerimizin bir zaman sonra bizden bağımsızlıklarını ilan edip kendi özerkliklerini kazanmalarında. Onların başarılarını, yeteneklerini benimseyip kendimize övünç payı çıkartmak yerine, başarı ve yeteneklerini kıskanmaya başladığımızda hazan yaprakları gibi kopup yitiveriyorlar.
Su akar.. Sahipleniyoruz
Su akar..
Sahipleniyoruz çünkü sevdiklerimizi ve hani seviyorlar ya bizi, her şeyi yapabiliriz sanıyoruz; ben buna çocuk şımarıklığı diyorum. Çünkü çocuklar da anne-babasını bu şekilde sahiplenir.
Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne.
"O olmazsa yaşayamam." demeyeceksin.
Demeyeceksin işte.
Yaşarsın çünkü.
Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
Çok sevmeyeceksin mesela. O daha az severse kırılırsın.
..
Çok sevmezsen, çok acımazsın.
Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem.
Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin.
Senin değillermiş gibi davranacaksın.
Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de
korkmazsın.
Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.
Can Yücel'in bu şiiri çok etkileyici gerçekten; ama ne kadar doğru bulsak da içimizden, uygulaması bi o kadar zor.
İnsan sevince ister çünkü, hep benle olsun, benim olsun ister. Bu davranışının onu dört duvar arasına koyduğunu farkına bile varmadan. Hani bazen şaşırırız ya, beklediğimiz davranışlarına insanların. Sebebi onları kendi istediğimiz gibi görmemizdendir, yoksa herkes, biraz dikkat edildiği taktirde neler yapabileceğinin işaretlerini verir, elinde olmadan verir vücüt diliyle; ama biz sözlere kanmak isteriz.
Su akar.. Amma velakin, bu
Su akar..
Amma velakin, bu sözler de aynı şaire aitmiş;
Seninle olmanın en acı yanı ne biliyor musun?
Seni hiç tanımadığım bir sürü insanlarla paylaşmak. Senin yanında
olan, seninle konuşan herkesi çocukça kıskanmak.
Seninle olmanın en zor yanı ne biliyor musun?
Seni kaybetme korkusuyla hayatta ilk kez tattığım o tarifsiz
duygularımı umut denizinin ortasında küreksiz bir sandala hapsetmek.
Sevgili yerine yıllarca dost kalmayı başarmak. Yalın ayak yürümek
bıçağın en keskin yerinde. Kanadıkça tuz yerine gözyaşlarımı basmak
yüreğime.
Seninle olmanın tek yan etkisi ne biliyor musun?
Nereden bileceksin?
Sen benimle hiç olmadın ki. Olsaydın avuçlarım terlemezdi...
Isırmazdım dilimin ucunu... Özlemezdim seni yanımdayken.Kıskanmazdım.
çetrefil süpersin sen ya :)))
valla keyfim yerine geldi okuyunca :)
demişsin ki;
"Sanırım problem, kurduklarımız, oluşturduklarımız, hayat verdiklerimizin bir zaman sonra bizden bağımsızlıklarını ilan edip kendi özerkliklerini kazanmalarında. Onların başarılarını, yeteneklerini benimseyip kendimize övünç payı çıkartmak yerine, başarı ve yeteneklerini kıskanmaya başladığımızda hazan yaprakları gibi kopup yitiveriyorlar."
şekercim, yazdığım romanın kahramanları öyle bana diklenince ne olduğumu şaşırdım, deliriyorum diye düşündüm hatta :)
yahu kurgu karakter nasıl sana kafa tutar hala aklım almıyor.
benden bağımsız nasıl olabilir bilemiyorum.
aynı şey rüyamda da olmuştu.
ben ne güzel eğleniyordum lay lay lom diye..
rüyamdakilerle aynı rüyayı baştan görmece oynuyordum.
değişik versiyon katmak istedim olaya.
ama bi de ne göreyim.
irade koydu bana rüyamdaki.aslında tam olarak irade demeyelim de çaresizlik içerisinde "bunu yapmak istemiyorum aslında, gerçekten niye yaptığımı bilmiyorum" diyerek karşısındakilerle konuşuyordu.
tamam ben zaten hiç normal olduğum iddiasında bulunmadım ama .....
..neyse işte :)))
daha bunun gibi ne hikayeler var bende :)))
elalemin sevgilisi bağımsızlık ister benim rüya yaratıklarım, roman kahramanlarım bağımsızlık sevdasına düşer.
Roman kahramanları
Herkesin roman kahramanları bir başka görüdüğüm kadarınca... Ne güzel bir zenginlik işte...
Hikayelerin farklılığı çok sesliliğimizin göstergesi.
samire'cim
herkesinki başka alem..
ben gerçeklikler konusunda ciddi şüpheler içerisindeyim zaten.
zira geçen gün burcuna kadar kurguladığım bir adamla tanıştım.
bütün özellikleri tam da düşündüğüm gibiydi.
.......ve aslında düşündüğümün aksine heyecan verici falan değildi.............
nedenlerini düşününce şu sonuçlara ulaştım;
galiba iyi olacağını sandığım şeyler biri üzerine giyinince iyi duramayabiliyor.
ya da ben hakkaten zevksizin tekiyim :)
Şekil
Şekil ve ruh farklı şeyler, sanırım senin anlattığın durum böyle bişi olmuş... Ve hep öyle değil midir, vitrinde görür pek de beğeniriz, sonra bir giyeriz ki, ııh oturmaz üstümüze. Akışı yaşamak, teslim olmak, hesapsız olmak gerek bazen... özellikle bir diğer kişi söz konusuysa...
"cevaplardan birisi şu:
"cevaplardan birisi şu: istemek ve niyet etmek farklı şeylermiş:) İste istediğin kadar, niyet etmezsen olmuyor."
Bana bu kadarı yetti. :) Gerisi üzerine başka gün düşüneceğim. Teşekkürler...
"Sanırım problem, kurduklarımız, oluşturduklarımız, hayat verdiklerimizin bir zaman sonra bizden bağımsızlıklarını ilan edip kendi özerkliklerini kazanmalarında. Onların başarılarını, yeteneklerini benimseyip kendimize övünç payı çıkartmak yerine, başarı ve yeteneklerini kıskanmaya başladığımızda hazan yaprakları gibi kopup yitiveriyorlar."
Bende buna bayıldım. Tam tersini isteyen bir karakterle dünyaya gelmiş olmama rağmen, özerkliklerini kazanabilecek, hepberaber özgürleşebileceğimiz kişileri arayıp, bulamıyorum. Şu Levent ne alemde acaba. Mıknatıs gibiymiş. Elinde fazlalık varsa; bir kaçını rica etsek verir belki... :)
Şekercim Makto, "Tam
Şekercim Makto,
"Tam tersini isteyen bir karakterle dünyaya gelmiş olmama rağmen, özerkliklerini kazanabilecek, hepberaber özgürleşebileceğimiz kişileri arayıp, bulamıyorum."
Çekememezlik bünyemizde var. En yakın arkadaşlarımızı bile çekemiyoruz. Bunun adına kıskançlık diyelim mi bilemiyorum. Benliğimizin alt katmanlarından geliyor bu refleksler. Freudien bakış açısı ile bebekliğimizin o en saf kıskançlıklarını taşıyoruz hala. İçimizdeki o bebek, o çocuk hiç büyümedi. Onu el bebek besleyip kolluyoruz. Benliğimizin en nadide köşesine oturtuyoruz. Tüm şımarıklığı ile bizi izliyor ve diğer kişilerle kontaklarımızda hemmencecik devreye giriyor.
"Bir başkası benden güzel olamaz. Bir başkası benden hızlı olamaz. Bir başkası benden zengin olamaz. Bir başkası benden hırslı olamaz. Bir başkası benden sağlıklı olamaz. Bir başkası benden başarılı olamaz. Bir başkası benden uyanık olamaz."
Veley ki olmaya kalktı, derhal bir çelme!
Aynaya baktığında aynadaki aksini kıskanır. Çünkü, gördüğü ideallerindeki tipe çok yakındır. Aynı olmasa bile, çok yakındır.
Şirketlerde de hep böyledir. Tüm elemanlar -astından üstüne kadar- başarı sistemlerini bibirlerini kollamak üzerine kurmuşlardır. Evet, şirket de kazansın ama en çok ben kazanayım.
"Mesai arkadaşım da iş kotarsın ama taktir ve ikramiyeleri ben kapayım.
Halı saha maçında elbet bizim takım kazansın, tabi ki benim sayemde.
Güzel bir tiyatro oyunu sergiledik, lakin sahnenin parlayan yıldızı bendim.
En güzel ben şarkı söylerim, en güzel ben konuşurum, en güzel ben yemek yaparım, en güzel ben sevişirim.
Arkadaşlarım da değerli insanlar ama beni tamamlayan unsurlar.
Ben olmasam bu şirket yürümez, yürüse bie kar etmez, kar etse bile şanı olmaz, şanı olsa bile verimi olmaz.
Elbet güvendiğim biriyle ortaklığa girerim. Zira %51 hisse bende olacak."
Sevgili makto, bu makina böyle imal edilmiş. Beyin programları böylece ayarlanmış.
"zira geçen gün burcuna
"zira geçen gün burcuna kadar kurguladığım bir adamla tanıştım."
Tatlım morgana, bu da romanlarında sana kafa tutan kahramanların, rüyanda sana terso çeken figuranların gibi. Adamı baştan aşşağıya kurguluyorsun. Tüm donanımını ayarlıyorsun. Görsel ve karaktersel betimlemelerini yapıyorsun. Üstüne bir de ince ayar çekiyorsun.
Ama karakter alıp başını gidiyor. Kendi doğasına dönüyor. Kendi gerçekliğini arıyor. Senin kafanda kurguladıklarınla ilgi alakası yok. Hani Leman Sam'ın seslendirdiği şu şarkı var ya...
Tanıdık bir huzur aradım şaşkın bakışlarında dün
Bildik bir söz bekledim eskiden kalma öylesine
Konuştu bir şeyler söyledi beklediğim sözler bunlar değil
Yüzüme baktı gözlerime ama senin gibi değil
Sen başka sözler beklersin, o kendince alakasız şeyler anlatır. Hamur bir yere kadar tutmuştur ama kek senin dilediğin gibi değildir. Kendi kafasına göre takılır. Romanındakini gene sen kontrol edebilirdin, lakin bu eloğlu. Yüzüne bakar öyle ama kendi gözleri ile.
Bir keresinde benim de başıma geldi. Ticari işlemler için çalıştığım bankadan beni arıyorlardı. Sesini ilk duyduğumda içimin yağı erimişti zaten. Daha sonraki aramalarında buluşabilmek için bahane kolluyordum. Benim mi boşluğuma geldi bilmem, hayalimde onu sürekli kurgulamaya başladım. Sanki otomatiğe bağlamıştım. Onu düşünmediğim tek dakikam yoktu. Bilinçli düşünmesem bile onu yanıbaşımda hissediyordum. Ara sıra sarılıp yanağından öpüyordum.
Nihayetinde bir görüşmemizde akşama AVMye uğrıycağını söylediğinde kalbim küt küt atmaya başladı. Akşamı iple çektim. En cicili bicili kıyafetlerimi giydim. AVMde onu nasıl tanıyacağımı bilmiyordum. Ama hangi dükkana uğraycağını biliyordum. Sayılı dakikalar geçmek bilmedi. Heyecandan ağzım kuruyordu. Dükkana uğrayan her kişide "O mu acep?" diye meraklanıyordum. Onu tanıyabilmek için tek ipucum sesiydi. alışverişe gelenlerin sesine odaklanıyor, o olup olmadığını anlamaya çalışıyordum.
Bir ara vitrinlere bakıyordum. Aniden Onun sesini duydum. Heyecandan bayılcak gibi olmuştum. Nihayet beklediğim kişi çıkagelmişti. O beni tanımıyordu. Kendimi tanıtmak için ona doğru yöneldim ve anında çark ettim.
Hayallerimin kahramanı hiç de hayal ettiğime benzemiyordu. Bodur, göbekli, koca kafalı, ablak suratlının tekiydi.
O gün anladım ki hayaller hayallerde elleşmeden kalmalıydı.
Onu uzaktan -tabi görmeden- sevmek aşkların en güzeliydi.
ben kendimi ifade edemedim
ben kendimi ifade edemedim sanırım.
ne kurguda ne de adamda sorun vardı.
her bi şey tamı tamına düşündüğüm ve istediğimi sandığım şekilde oldu.
problem;
aslında istediğimi sandığım şeyi gerçekten istemediğimi farkedince çıktı.
samire'nin dediği gibi vitrinde güzel duruyor olması benim üstümde de güzel duracağı anlamına gelmiyormuş onu anladım.
ya da belki de daha önce söylediğim gibi aslında zevksiz de olabilirim.
ya da şu an aklıma gelen bir seçenek de şu ki;
ilgim çabuk dağılıyor da olabilir.
daha irdelersem kimbilir neler çıkar.
en iyisi bırakayım dağınık kalsın :)
kokulu not;
"ses" etkisiyle ilgili anın bendeki "koku" anısını tetikledi.
sen habire bi şeyleri tetikliyosun zaten hayırlısı :)
neolur anlat
tetiklenen koku anısını lütfen anlat bitanem
n'olur
inan çok merak ettim
Ne var bunda şaşıracak
Ne var bunda şaşıracak çetrefil?:-)
Tutku bazlı herşey (aşk da dahildir buna) özünde libidinal bi hamurundan yoğrulur.Aşk karşılığını bulamamış nesnedir demiştik, aradığı karşılık da kendisiyle uyumlu bir libidinal enerjidir aslında.
Ses ya da diğer efektler mi dediniz, geçiniz efenim geçiniz:-)
İnsan iyi öpüşemediği insanla iyi sevişemez.
İyi sevişemediği insanla da aşk denizinde yüzemez.
Hiçbir zaman aşık olunamayacak tipler vardır onun için, şimdi kandırmayalım kendimizi durduk yere emekle fedakarlıkla.Biz libidinal bazlı nesneleriz,tanımsal olarak nesne olmasak bile mevzu aşk olunca nesneleşiriz.
Tutkusal bir çemberin dışında kalanlar mı dediniz?
Onlar biraz da mecburiyetten bir sakin koya başbaşa sığınanlardır.
Ama mutluluk zaten ayrı bir meseledir ve karşılıklı mecburiyetlerden de mutlu olunabilir.
Zaten çoğu şey öğrenilmiş bir davranış modelidir,insan kendini de onaylamayı öğrenir ve mutluluk tıpış tıpış gelir.
O bir İlahi lûtuftur
Şekercim gamaro,
"İnsan iyi öpüşemediği insanla iyi sevişemez.
İyi sevişemediği insanla da aşk denizinde yüzemez."
Çok sert ifadelerde bulunmuşsun. Tırstım bir anda. Hayata bu kadar katı bakma neolur. Sen ne kadar haşin davranırsan, hayat da sana o kadar haşin davranır. Bu bir etki-tepki yaşasıdır. Esnek davranıyor olmak bence daha iyi. Hayata politik davranmak gerek.
Beklentileri ne kadar yüksek tutarsak, ulaşması da o kadar güç olur. O yüzden ben daha mütevazi olunmasından yanayım. Ulaşılamayan bir aşktansa, mutlu bir beraberlik tercihim olabilir. Büyük ihtimal samimi başlayan bir beraberlik aşk merdivenlerini tırmanabilir. Bu kişi ile aşk yaşayamam diye kendimi baştan şartlamam. Ama dişi sezgilerim karşımdaki kişi ile ilgili ipuçlarını bana taşır. Bunları bir önveri olarak değerlendiririm. Duygular dünyamdaki aşksal tablo zaman içinde ortaya çıkar, şekillenir.
Bu arada, duygular alanımızı duyarlı tutmalı, duyarlı kılmalıyız. Orası çok özel bir alandır. Dünya yaşantılarını bu alana katıştırmamalıyız. Tensel bir ilişki sadece fiziksel alanda kalabilir. Ama duygusal ve sezgisel alanda mücizevi AŞK olgusu ile karşılaşabiliriz. Bunun bir garantisi yoktur. Tanrısal bir ödüldür kişiye. Aşkı kimse koparıp ben hakettim diyemez. O bir İlahi lûtuftur.
Tutku ise aşka giden bir yoldur. Ucunda aşk vardır denemez. Ama, aşka giden labirentteki ayak izleridir. Vazgeçilmezdir. Tadından yenilmezdir. Ruhu ve benliği besleyen bir cevherdir.
Sevgili Gamaro, aşk yüreğimizde sakladığımız bir gonca gül gibidir. Kırılgandır, narindir. Elbet bir özne gerektirir, ama özünde karşılıksızdır. O da beni sevsin diye aşık olunmaz. Aşk Tanrısal bir armağandır ve ikramiye bize çıkmışsa gönlümüzün tahtına oturuverir.
Nasıl?
Hiç
Politik davranmak ve esnek davranmak?
Politik olmak ve aşk!!
Politik olmak ve aşk!!
Sevgili Yabancı,
politik olmak ile AŞK arasındaki ilgiyi mi soruyorsun? Bunu zaten yukarıda anlattım.
Politik davranmak ve esnek davranmak arasındaki ilişkiyi ise anlatabilirim. Özetle diyorum ki, hayata karşı çok hırçın durmamalıyız. Hırçın durmak gönlümüzdeki duygusallığı soldurur ve yerine hırsın şehvetini yerleştirir.
Etrafına bakarsan çoğu kişinin bu ikinci guruptan olduğunu gözlemlersin. Onlar da hayatından memnundur tabi ki. Ben hayatla daha geçimli olmayı vurguluyorum. Böylece, acımasız gerçeklerin sert rüzgarından sakınabiliriz. Bunun anlamı, mücadele gücümüzden vazgeçmek değil. elbet özerkliğimizi geçerli kılmak için mücadele gerekli.
Ancak, sürekliliği geçerli kılmak için "esnek" durabilmeliyiz. Hayat maratonunda bu bize avantaj kazandırır.
Bunu zamanla sen de öğrenirsin tatlım.
Beklenti mi?:-) O dediğiniz
Beklenti mi?:-)
O dediğiniz normal algı haline özgüdür çetrefil.
Ama aşk hali bir beklenti hali değildir,bilakis "eklenti" bir haldir ve verdikçe borçlanılır.
Gonca mıdır gül müdür..Orasını bilemem, illaki ehlileştirecekseniz ehlileştirin de..Bence kökleri yine de pek bilinmez değildir.
(Ha bi de, kendi algımın yaşanmışlıklarından elle tutulur sonuçlar çıkarmak, yaşanılması gerekenlerin ya da perfekto beklentilerin kurgusu değildir.Mutluluk her halukarda mümkündür zaten, yani onu da bi daha mı söyleyeyim?:-)
Su akar..Yani aşk halinde
Su akar..
Yani aşk halinde hiçbir beklenti yok mudur? Tamam, aşk, karşılıksız da olsa sürebilir; ama buradaki beklenti, normal anlamından daha farklı bence.
Su akar.. bu sorum da
Su akar..
bu sorum da Gamora'ya idi, davetiye filan bekliyorsa cevaplamak için, üzgünüm şartlarımız bu kadarına elvişli:)
Hepsi morgana'nın suçu,
Hepsi morgana'nın suçu, beni lafa tuttu:-)
Şimdi sevgili levinstayn, bu iş biraz kulaktan kulağaya benzedi .Biri bişey söyledi, ben gittim küçücük bi yerine bi şey ekledim.Sonra benim eklediğim o küçücük şeyi geldi çetrefil bi başka şeye benzetti.E böyle olunca da bütün beklentiler değişti, ben şimdi ne diyeyim:-)
Neyse, açıkcası ben çetrefilin neye itiraz ettiğini pek anlamış değilim.Esnek olmak, katı davranmamak, beklentiyi yüksek tutmamak,vesaire.
Bu bir aşk mı acaba?Dur gidip bi öpüşüp test edeyim, yok ya öyle bi şey:-)
Herkes konuyu az biraz deforme etti zaten, ben de kendi üzerime düşeni yapmış olayım:-)
Su akar.. Birçok insan
Su akar..
Birçok insan deneme-yanılma üzerine kuruyor ilişkilerini, belki de bi kaç karşılığını bulamamış vaya yıpratmış ilişkiden sonra, mutluluk arayışı içinde başka limanlara sığınıyorlar; sıcak bir ten, sevgi dolu bir ses iyi geliyor.
Aşka gelince, tek gecelik bi aşka inanmıyorum, o belki tenlerin uyumu olabilir; o an içkinin etkisiyle olabilir..
Hiç tanımadığı birine nası aşık olunur, bu da bana garip geliyor; tamam etkilenebilirsin;ama aşkın da aşamaları var bana kalırsa.
allahım allahım neden
allahım allahım
neden benim suçum ya :)
bana sorduğunu anlamadım levinstayn demek zor tabi :))
ayrıca bu aşk konuları da başka bir çıkmazdır.
ne zaman tartışılsa bir sonuca ulaşılmaz.
aslında genel olarak izlenimim bu konuyu karşılıklı tartışan insanların o an birbirleriyle flört etmeleri gibi bir durumun söz konusu olmasıdır.
dişi yakarışlarla libidoların karşılıklı işvesi :)))
özellikle karşılıklıysan hele :)))
konuyu tartışanlara bakıyorum da.........
keh keh keh
saçma not;
ben de işin içerisinde görünüyorum ama neyse :) getirin çuvaldızları :))))
şifre ve parolanın tutması gibidir aşk
Sevgili Gamarom,
"Mutluluk her halukarda mümkündür" sözüne katılamıyorum. Öyle olsa insanların bu kadar mutluluk arayışları olmazdı. Mutluluk gelip onları bulurdu. Yani, mutluluk, "sağlık" gibi sakınılması, kollanması, itina gösterilmesi, dilenmesi, gayret gösterilmesi gereken bir olgudur.
Evet, aşk da böyledir. Lakin, eğer kaderimizde yoksa aşk, ona ulaşamayız. Dediğim gibi aşk, Tanrı katından bize sunulandır. Aşkın gelmesini dileriz... ve bekleriz. Ama mutluluk böyle değildir. Emek ve özen gösterilmesi mutlak gereklidir.
Doğru, AŞK nevrotik bir ruh halidir. Bir çeşit deliliktir. Bu yüzden, dediğine katılıyorum şekerim. O bize dışarıdan verilmiş bir eklentidir. Deliryum bir eklenti.Kaynağı başka dünyalara dayanan.
Evet Levinstayn, aşka deneme-yanılma yoluyla ulaşılabilir. Aslında şifre ve parolanın tutması gibidir aşk. Etrafımıza bakarken sürekli olarak parola- şifre kontrolü yaparız otomatik olarak. Çoğu zaman fark etmeyiz bu konrtolu yaptığımızın. Ama günboyu pek çok kişiye aşk kontrolü yaparız. Parola ve şifrelerin birbirini mutlak tutuyor olması lazım. Piyangodaki teselli numaraları gibi çok yakın bir eşleşme yakaladıysak bu bizi deliler gibi heyecanlandırır.
Evet, çok sayıda dene yanılmayı yaparız ve zaman içinde frekansı tutan bir ilişkiyi yakalama şansımız doğabilir. Gene de bunun bir garantisi yoktur. O muhteşem ikramiyeyi yakalayabilirsek ne mutlu bize.
İlk bakışta aşka inanıyorum tabi ki de. Çünkü o sırada periler iş-başındadır ve bize kıyak yapmışlardır.
Aslında insansız seks
Aslında insansız seks adlı forumda kendimce dile getirmiştim.
Levinstayn, bence sen de aynı hataya düşüyorsun.Bak aşk deyince anlam nasıl da şişiyor hacim olarak.Aşkın aşamaları, tanışma, tanışmama vs. demişsin sen de haklı olarak.
Ben diyorum ki, asıl terim "aşk hali" olmalıdır.
Yani bir öykü, onun kahramanlarının ne yiyip ne içtiği, ya da giriş gelişme sonuç filan değil.Biz aslında bir "HAL" den bahsetmeliyiz,belki o zaman asıl anlamı daha berrakça farkedebiliriz.
Ve mesele "aşk hali" ise eğer, ne tanıması ne koklaması Levinstayn, bu "HAL" insanı sıfır informasyon içeren bir hiçliğe bile yamar.( ya da o hiçliği getirip insana yamar, eklentidir yani her halukarda.)Ve bu yamanın tutkalı nevrotik bir algıdır, semptomlar sanrısal bozuklukla sınırda benzerlikler taşır, algıda seçicilik başgösterir,iyiden çok kötüye yakındır)
Çetrefil, benim asıl söylemek istediğim şey şu idi; ne mutluluk aşka dahildir, ne de aşk bir mutluluk meselesidir.
Doğru,mutluluk için emek ve özveri gerekir, yani bunları verirsen ve doğru muhatabı da bulursan işte o zaman ve her daim mümkündür, buydu demek istediğim.
Yani bir parça ekmek biraz soğanla ve sadece başını sokabileceğin kadar bir yuvayla da mutlu olmak mümkündür.Ama "aşk hali" daha başka birşeydir, o ne ekmeğe kanar ne soğana,emekmiş özveriymiş hak getire,gider yine bildiğini okur, delinin sualine sorgu mu olur?Yani ben birine ömrümü veririm, emeğimi ve herşeyi mi, ama o gider yine bir başka bencilde arar kendini.
yani işte çetrefilcim, böyle:-)
siz kimsiniz morgana, ben
Bu arada siz kimsiniz morgana, ben siz ilk defa duyuyorum:-))
ben aslında yok'um gamaro
ben aslında yok'um gamaro :)))
kuantuma bağlasam mı kendimi bi ucundan acaba :)))
varlık halim de yokluk halim de kanıtlanırsa kulağa daha bi hoş geliyor sanki...
Su akar..Tamam da Gamaro,
Su akar..
Tamam da Gamaro, iyi öpüşmekten, iyi sevişmekten bahsederken; nasıl ne tanıması ne koklaması şekline geldik.Zaten, insan aşıksa bunlar kaçınılmazdır; ki kokunun aşktaki rolü kanıtlanmış bir olgu; Çetrefil'in dediği gibi şifre ve parolanın tutması; ama bunun içinde birçok detay olduğunu kesin; ilgi alanları, ses tonu vs.. emekle filan alakası yok tabiki, bunda sanırım hepimiz hemfikiriz. Sonuçta aşkın gözü kör, her davranışı kendi lehine değerlendirmekte usta. Yoksa burada bahsettiğim karakterlerin uyuşması filan değil.
Aşk hiçlikten doğar...
Aşk hiçlikten doğar...
Yeni yorum gönder