Ninni

rinda kullanıcısının resmi


Ninniler, annelerin süt emen çocuklarını uyutmak için ezgi ile söyledikleri manzum veya mensur sözlerdir. Batı Türkçesi'nde bu kelimeye bağlı olarak «ninni çalmak: ninni söylemek» ve «uyku getirmek» deyimleri doğmuştur. Ninniye Kâşgarlı Mahmut «balu-balu», Azeri Türkleri «laylay», Kerküklüler «leyley», Türkmenler «hû-di: Allah de», Özbekler «elle», Kazanlılar ise «bişik cırı: beşik türküsü» adını vermektedirler.

Umumiyetle ilk söyleyicilerini tespit edemediğimiz ninnileri, anneden sonra, büyükanne, hala, teyze, abla gibi ailenin diğer şahısları da zaruret hâsıl oldukça terennüm ederler. Ninni, çocuk emzirilip kundaklandıktan sonra, salıncakta, beşikte veya kucakta sallanıp uyutulmaya çalışılırken tizden peşe doğru söylenen bir ezgidir; çocuğun ağlamasının dur*ması veya uyuması ile nihayet bulur. Muhtelif türkü, mâni, ilâhi, destan ezgilerinin yardımı veya irticalen meydana getirilen ölçülü, ölçüsüz söz ve tekerlemelerle çocuğu oyalayan ninniler, hece vezni ve sâde bir dille söylenirler. Umumiyetle dört mısralık bir bütün teşkil eden ninnilerin sonu bir bakıma nakarat gösteren «ninni yavrum ninni», «uyusun da bü*yüsün ninni», «e, e, e, ey» vb. sözlerle biter.

Ninnilerin konusunu çocuk teşkil eder. Sağlıklı doğma*dan gelen sevinç, fizik güzellik, soy-sop, iyi huy, sünnet, öğ*renim, nişan, gelin olma, evlenme gibi geleceğe ait dilekler; yalnızlık, gurbette kalan baba, koruyucu melekler, veliler, Hı*zır vb. madde, tem, motif ve merasimler ninnilerin muhteva*sında beli-başlı unsurlardır..
Köy ve şehir hayatımızda canlı olarak yaşayan —arada bir erkeklerin de söylediği— ninniler, maddî ve manevî kül*tür mirasımızı sinesinde muhafaza eden lirik mahsullerdir[1].

[1] Prof. Dr. Şükrü Elçin, Halk Edebiyatına Giriş, Ankara, 1986, s:271

NİNNİ NEDEN SÖYLENİR BİLİYOR MUSUNUZ?

Bebeklerin uyuması için söylenen ninnilerin, tüm annelerin ortak şarkısı olduğu belirtildi.

Bebeklerin uyuması için söylenen ninnilerin, tüm annelerin ortak şarkısı olduğu belirtildi. Kocaeli Üniversitesi'nin araştırmasına göre; İspanyolca ''nana'', Fransızca ''nani'', İtalyanca ''ninna'', Slavca'da ''nina-nana''nın Türkçe'de ''nenni- ninni'' sözleriyle benzerlik gösterdiği açıklandı. Yetkililer, ninnilerin bebeğin kötülüklerden uzak kalması dileğiyle söylendiğine işaret etti.

Bir annenin bebeğini uyutmak için şarkı söyleyerek kucağında ya da beşiğinde sallaması çok eski zamanlardan beri süregelen bir alışkanlıktır. Bebekleri yatıştırmak ve uyumalarını sağlamak için yumuşak bir sesle söylenen ağır ve tekdüze şarkılara ninni denir. Ninnilerin dünyadaki kültürlerin hemen hepsinde yeri vardır. Yaratıcısı belli olmayan ve kuşaktan kuşağa geçen ninnilerin müziğini ve sözlerini belirleyen kurallar yoktur. Anneler kimi türküleri ve konuşma parçalarını da ninni makamına uydurarak söylerler. Bunlar bebek için geleceğe yönelik iyi dilekler olabildiği gibi, yakınmalar hatta beddualar, yani kötülük dilekleri de olabilir. Ninnilerin en ilginç yanı doğaçlamaya açık bu özelliğidir. Ninni çoğu zaman annenin, çocuğu uyutmaya çalıştığı uzun süre boyunca kendi kendine, çocuğuyla ya da bir başkasıyla konuşması ve içini dökmesi biçiminde sürer gider. Genellikle dörtlüklerden oluşan ninnilerin son dizelerinde "e, e, e" gibi sözler yinelenir. Kimi zaman da "dandini dandini dastana" gibi anlamsız sözcükler yer alır.

Hıristiyan dünyasında Noel şarkılarının birçoğu bebek İsa'ya söylenen ninnilerden oluşur. Ünlü bestecilerden Wolfgang Amadeus Mozart, Franz Schubert ve Charles Gounod da ninniler yazmışlardır. Johannes Brahms'ın beş şarkıyı içeren Opus 49 Ninni'si (1868) bestelenmiş ninniler içinde belki de en sevilenidir. Frederic Chopin'in (Opus 57) ve Gabriel Faure'nin (Opus 56) berceuse adını taşıyan sözsüz, enstrümantal parçaları da klasik batı müziğinin tanınmış ninnileri arasındadır. Ninniler genellikle hafif sallanma etkisi yaratan 6/8'lik ritimle yazılır. Müziğe dökülünce sözcükler de sallanma duygusu veren bir ritme girer.

NİNNİ TEKERLEMELERİ

Bunlar çocukları uyutmak için belli bir ritimle söylenen tekerlemelerdir.

Benim tavuğum al al idi
Yumurtadan al idi
Yumurta değil bir bal idi
Evden eve varalım
Köyden köye soralım
Tavuğu nerde bulalım

Bir varmış bir yokmuş nenni
Dağda yemişler çoğumuş nenni
İki küçük bunu duymuş nenni
Dağı bir tutmuşlar nenni
Karanlıklar yerlere inmiş nenni
Sisler çökmüş nenni
Birbirlerine sarılmışlar nenni
Yatak olmuşlar nenni

Gide gide gittim
Bir çayıra gittim
Gökten bir beşik indi
İçinde Halil İbrahim
Allah dedim büyüttüm
Ninni dedim uyuttum
Hak yoluna gönderdim
Hak yolunda bir kilinm
Hurmalar dilim dilim
Onu yiyen dervişler
Hak yoluna ermişler
Hak yolunda bir kuyu
İçinde zemzem suyu
Eğildim su içmeye
Kanatlandım uçmaya
Cennetteki huriler
Hurilerin hocası
Bugün Kadir gecesi
Getirdiler deveyi
Bindirdiler Ali'yi
Ali kitap getirdi
Cümlesine selam yetirdi!

Karga karga gak dedi
Çık tepeye bak dedi
Karga seni tutarım
Kanadını yolarım
Yelpazeler yaparım
Hanımlara satarım
Karga kimin kargası?
Hacı beyin kargası
Hacı beyin nesi var?
Başında al fesi var
Köylerinde kızı var
Çizmemi ver giyeyim
Hacı beye varayım
Göncü'lerin derede
Darıbükü taşlıca
Hacım kara kaşlıca
Hacım sana ne oldu?
Omzuma kuş kondu
Kuşu kovdum uçurdum
Yüce dağı geçirdim
Yedi dağın kilidi
Gece gelen kim idi?
Emmimin oğlu Musa
Kolu budundan kısa!

Dandini dandini danalı bebek
Elleri kollan kınalı bebek
Eeeee, e kuşu
Yuvamızın can kuşu
Uyu yavrum ninni.

Dandani dandini dandilsin
Camilerde kandilsin
Bahçelerde sümbülsün
Uyusun yavrum büyüsün
Yüzünü güller bürüsün
Sen bir küçük meleksin
Her gönülde dileksin
Uyu yavrum ninni
Yeşil çimene oturdu
Elini bala batırdı
On iki aylıkta yürüdü
Ninni yavruma ninni.

BİR HADİSEYE DAYANAN YA DA EFSANE VE AĞIT NİTELİĞİNDEKİ NİNNİLER - BOŞ BEŞİK

Göçebe Af şarlar, Boztepe'ye gelip konarlar. Bey oğlu burada Fadime adlı bir kıza aşık olur. Ancak anası kendilerinden olmayan bir kızı istemez. Sonunda oğlanın isteği baskın gelir ve Fadime beye gelin olur. Yayla yayla dolaşarak yedi yıl geçer. Fadime'nin bir çocuğu olmamıştır. Artık oba çalkalan*maya başlar. Zavallı Fadime ağlayarak şunları söyler:

Ala geyik de gelmiş oğlağı ister
Kadir Mevla'm bize bir oğlan göster
Evlatsız göçersem kınamayın dostlar!
Neyleyim neyleyim kulu neyleyim!
Nenni demedik dili neyleyim!
Bir oğlu olsa da gitse hocaya
Okuya okuya çıksa heceye
Muştular gelse bizim bahçeye.

Neyleyim neyleyim kulu neyleyim!
Nenni demedik dili neyleyim!

İşte yedi yılın sonunda Allah Fadime'ye bir oğlan nasip eder. Bütün obada şenlik olur. Sofralar kurulur, dualar edilir. Bebek kırkını doldurunca oba yeniden yolculuk için çadırlarını toplar. Develer katarlanıp, koyunlar toplanır. Akşama doğru oba tüm hazırlığını tamamlayıp, yola koyulur.

Develerin en yükseği, en başı yumuşak olanın adı Karamaya. Fadime, Karamaya'yi bir güzel tımar ettiriyor, süslüyor. Ak kundağında uyuyan bebeğini de bir ala kilime sarıp, çadırın eşiğinde duran yeşil çam beşiğe yerleştiriyor. Beşiği de devenin havut ağacına asıyor. Koyuluyorlar yola. Karamayanın ipini Fadime tutuyor.

Akşamın serinliğinde yolculuk devam ediyor. Fadime bir an önce yavrusunu kucağına alıp öpmek ister. Ama yol ağaçlıktır, karanlık da cabası. Sabahı beklemekten başka çare yoktur. Sabahleyin oba Elmalı'ya konacak, Fadime de yavrusuna kavuşacak.

Güneş doğarken oba ağır ağır giriyor Elmalı'ya. En arkada da Fadime'nin devesi Karamaya var. Obada herkes kendi işiyle meşgul, devesini ıhtırıp, yükünü boşaltıyor. Fadime de ağır ağır deveyi ıhtırıyor. Deve çökünce Fadime'nin çığlığı Elmalı'da yankılanıyor. "Yavrum. Ali'm yok. Ali'min beşiği boş. Yavrum, yok" diye feryat ediyor, saçını başını yolmaya başlıyor. Herkes ona koşuyor.
Oba büyükleri tez elden atlarını döngeri edip yollara düşüyor. Kimi atlı, kimi yayan, dönüp yollan aramaya başlıyorlar beşiği. Dayı atını herkesten Önde sürüp diğerlerini geçiyor.

Akşama doğru atlılar ve dayı, Çiçek Dağı'na ulaşıyor. Yol boyunca sıra sıra ağaçlar. Uzaklardaki bir ağacın üstüne alıcı, yırtıcı kuşların konup kalktığını görüyor. Atını hızla sürüp ağacın yanına geliyor. Bir de ne görsün! Bebeğin kundağı ağaçta asılı. Deve ile akşam karanlığında giderken ağaca takılmış kundak. Dayı bebekten kalanları hemen kazdığı bir çukura gömer ve kara haberi obaya getirir. Fadime feryat figan. Obaya kara gün çöküyor. Herkes kederde, yasta.

O günün akşamı herkes çadırına çekilir. Ancak sabah olduğunda Fadime ortaya çıkmaz. O günden sonra Fadime'yi gören olmamış. Çiçek Dağı'nda zaman zaman ağlayan bir kadın sesi duyulurmuş. Derler ki bu oğlunu kaybedince deliren Fadime'nin sesidir.

Derleyen: Ayşe Dürdane Erduran

Senin oyun: None Ortalama: 4 (Toplam 3 oy)

Erkek bebeklerin mavi, kızların pembe giymelerinin tarihi...

Yüzyıllarca önce insanlarda şeytani güçlerin, bebeklerin veya küçük çocukların odalarında dolaştıklarına, onların vücutlarına girmek için fırsat kolladıklarına ilişkin ortak bir inanç vardı. Ayrıca bu şeytani güçlerin, mavi renk tarafından kovulduğuna da inanılıyordu. Çünkü mavi göklerin rengi idi. Hatta bugün bile hala Ortadoğu'da şeytanı kovmak için, bazı evlerin kapıları maviye boyanmaktadır.

O zamanlarda, sülalenin devamı için, erkek bebeklerin önemi daha fazla olduğu için, şeytan korkar da gider diye, erkek bebeklerin ve küçük erkek çocukların giysilerinin mavi olması adet haline geldi ve yüzyıllar boyunca devam etti.

Çok sonraları kız bebekler de "erkek bebekler kadar önem kazanınca", onların giysilerine de bir renk verilmesi ihtiyacı doğdu ve de çiçeklerin en güzeli olan gülün rengi, yani pembe renk verildi.

Al karısı nedir?

Lohusa hanımların korkulu rüyası olan alkarısı, Çin Seddinden Akdeniz kıyılarına; Buz denizinden Hind-e kadar yayılmış bir inanıştır (1). Bütün Türk Boylarında bilinen alkarısı; al bastı, al albıs, albis, almış, almiş, gibi isimlerle anılır. Bu inanış sisteminin geçmişi, çok eskilere dayanmaktadır. Türklerin, İslamiyetten önceki dinleri olan Şamanizm-de, alkarısı ve al basması olarak nitelendirilen "kötü ruhla" ilgili birçok inanışlar vardır. Yakutlarda, Kırgızlarda, Kazaklarda, Özbeklerde, Kazanlarda, vs. lohusa hanımı, "al karısından korumak için değişik çarelere baş vurulur. (2)

Al karısı, Kırgız - Kazak Türklerinin inanışına göre iki kısımdır:(32)

Kara Albastı:Ciddi ve ağırbaşlı bir ruhtur.(33)

Sarı Albasıtı: Doğum yapan kadının ve çocuğun ciğerini söküp suya atar.

Hoca veya Baksı (Şaman)ların okumasıyla giderler. Sarışın bir kadın suretindedir. Bazen, keçi veya tilki suretlerine de girer. Baksı veya Ocaklı adamlar, "Albastı "yi yakaladıkları zaman :"Ey al bastı, zalim, Koy ciğerini yerine, Zavallının canın iade et. Sözümü tutmazsan, Bana hürmet etmezsen, Gözlerini çıkarırım" (3) şeklindeki efsunu söylerler.Genel olarak al karısı, lohusa hanımlara ve atlara musallat olan korkunç bir yaratıktır. Uzun boylu, uzun parmaklı ve uzun tırnaklıdır. Çok çirkin ve iğrenç bir suratı vardır. Bedeni yağlı, uzun ve siyah saçlıdır. Saçları, aynı zamanda darma-dağınıktır ve kocaman bir başa sahiptir. Dişlere at dişi gibi iri ve seyrek, ayakları ise terstir. Bunlar lohusa kadınların ve yeni doğan çocukların ciğerlerini yiyerek beslenirler. Daha çok kırmızı elbise giyerler; su başında ve ağaçlık yerlerde yaşarlar.(4)

Gagauzlarda ise, insanlara kötülük yapan fene ruhlar olarak "Rusaliler", "Çarşamba karısı / Babası", "Cuma karısı/Babası" ve "Devler" vardır. Devlerin fiziki yapıları anlatılırken,bunların tepelerinde bir tek gözlerinin olduğu söylenir. (5). Dede Korkut Hikayelerinde de, Oğuz Boyunun başına bela olan bir "Tepegöz" vardır. Bu vücuduna, hiç bir silahın tesir etmediği olağanüstü özelliklere sahip bir yaratıktır ve insanla perinin evliliğinden dünyaya gelmiştir. Tepegöz, her gün çok sayıda hayvan ve iki insan yer (6) . Biz biliyoruz ki, al karısı da, periler taifesindendir. O halde Tepegözün annesinin bir peri kızı olmasını ve Gagauzlar-da kötü ruhların temsilcisi olan devlerin tek gözlerinin olması sebebiyle aralarında, rahatlıkla bir bağ kurabiliriz. Bazı araştırıcılara göre, albastı, Türklere Cermenlerden geçmiştir. Eski Cermenlerin Alp Ruhu ile, albastı aynı kaynaktan gelmektedir. Yani, "al bastı" aslında "Alp+bastı"dır. Zamanla değişikliğe uğranarak, bu hale gelmiştir. (7).Cahit Öztelli ise, "al karısı" ile ateş arasında bir bağ kurar(8).

Hiç şüphesiz, alkarısınm varlığına inanılan her yerde, aynı zamanda bundan korunmak için de değişik çarelere başvurulmuştur. Bunlardan bir kaçı şu şekildedir: Kars-ta; özellikle geceleri, lohusa hanımı yalnız bırakmazlar, geceleri ışığı sürekli yakarlar, hasta yalnız kaldığı zamanlarda ise, ağzına sakız vererek onun uyumasına engel olurlar (9).Elazığ-da; Lohusanın başucuna su, süpürge ve Kur-an-ı Kerim koyulur, yakasına iğne türü bir şey takılır ve yanında sürekli bir erkek (eşi veya yakın akrabalarından bir erkek) bekler (10). Elazığ-ın diğer bölgelerinde ise kadının başına soğan, demir çubuk ve Kur-an-ı Kerim konur(11).

Andolu-nun bir çok bölgesinde; lohusanın başına beyaz yaşmak ve kırmızı tül bağlarlar. Kırmızı altın takarlar ve hastaya kırmızı şeker hediye ederler (12). Çünkü, al karısı, kırmızı rengi hiç savmez. Manisa/Karacaoğlanlı köyünde ise, kapının ağzına kazma kürek konur. Bir şişin üzerine, elma, portakal, üzerlik, çörek otu ve mavi boncuk, kırmızı bir kordelayla bağlanıp, lohusanın başına bırakılır. (13).

Çukurova bölgesinde de buna benzer tedbirler alınır. Çocuğun veya lohusanın yastığının altına soğan, ayna, tarak,ekmek, bıçak, hamayli koyarlar, yüzünü kırmızı bir örtü ile kapatıp, yatağına da bir iğne takarlar. Ayrıcı lohusanın bulunduğu yerdeki bütün suların ağzını kapatırlar. Çünkü, al karısı,bazen de kuş şeklinde gelip, suya boncuk atar ve o esnada çocuk ölür (14). Bu tedbirler alınmadığı taktirde, alkarısı, lohusanın yanına gelerek, onu rahatsız eder. Bu durum bölgelere göre, hıbilik, kekoz, pispatik karakura, kuşboğması, vs. gibi isimlerle anılır.

Alkarısı, lohusanın yanına, değişik suretlerle gelir. Bazen, yakın bir akrabanın sıfatında, bazen çirkin bir kadın, bazen de kedi, köpek, keçi, kelle, vs. gibi şekillerde görünür, Alkarısı, daha kapıdan içeriye girer girmez, lohusanın üzerine bir ağırlık çöker. Hasta, o anda, aniden kalkıp dua okursa, alkarısı kaçar. Ama, hiç bir şey yapamaz, bağırmak istediği halde bağıramaz, al karısına yenik düşerse de, ya ölür, ya da büyük bir hastalığa maruz kalır.

Buraya kadar, hep, lohusa hanımlara musallat olan al karılarından bahsettik. Ancak, bunların dışında, erkeklere, genç kızlara ve atlara gelen alkarıları da vardır. Çukurova insanın inanışına göre, kim şalvarını veya siyah renkteki bir kıyafetini, yastığının altına koyup yatarsa onu al basar (15). Elazığ-da, bu yaratığa Kekoz (16), Malatya-da ise Hıbilik (17) adları verilir. Ama bunlar, alkarısı şeklinde değildir, daha değişik varlıklardır. Çünkü, alkarısı, erkeklerden korkar. Ancak, Erzurum-da bir kaynak şahıstan aldığımız bilgiye göre, kendisini al basmıştır ve o al karısını görmüştür. Al karısı, çirkin, koca kafalı ve dağınık saçlı bir yaratıktır (18).Genç kızlara musallat olan alkarısı ise "albıs" adı verilir. Bu, evlenmeyen bir kızdan türemiştir. Genç kızların yanına giderek, onların hastalanmasına sebep olur (19). Al karısı aynı zamanda kısraklarında yanına gider. Ahıra giden al karısı, atı iyice yorduktan sonra, yelelerini de örerek kaybolur.

Buraya kadar olan kısımda, "alkarısını" folklorik açıdan inceleyerek, onu, bir inanış sistemi içerisinde ele aldık. Ancak, al karısının efsaneler içerisinde de ayrı bir yeri vardır. Konuları bakımından, değişik şekillerde tasnif edilen efsanelerin bir bölümü de, "olağanüstü varlıklar"la ilgilidir. İşte bu olağanüstü varlıklar arasında, alkarısı ile ilgili olarak da çok sayıda efsane anlatılır.Halkın inanışına göre, lohusanın veya bebeğin ciğerini yemeye gelen alkarısı, bir takım hilelerle yakalanıp, göğsüne bir iğne saplanırsa, tekrar eski yerine dönemez, o aileye hizmet edermiş. Konuyla ilgili olarak, Kars-ta (20), Erzurum-da(21), Erzincan-da (22), Gümüşhane-de (23), Diyarbakır-da(24), Bingöl-de (25), Elazığ-da (26) ve Malatya-da(27), birbirine yakın efsaneler anlatılmaktadır. Bu efsanelerin bir benzeri ise, Çukurova bölgesinde, şu şekildedir.

Hanımı yeni doğum olan bir adam, odaya giren al karısını görür. Al karısı, lohusanın ciğerini çıkartmak için uğraşırken, bir iğne bulup, bunun göğsüne saplar. İnsan şekline dönüşen al karısı, göğsündeki iğneyi çıkartması için adama yalvarır. Çünkü, kendisi iğneyi çıkaramaz ve çıkaramadığı için de, kendi taifesine dönemez. Al karısı, o ailenin işini yapmaya başlar. Bu, çok güzel hızlı bir iş yapar. Evin bereketi, gün geçtikçe artar. Birgün, ev sahipleri ile ekmek yapmaya başlayan al karısı, su getirmek için kuyu başına gider. Orada oynayançocuklardan birine, göğsündeki iğneyi çıkarması için yalvarır. Çocuk iğneyi çıkarınca, kadın yedi yıl hizmet ettiği eve doğru; "Evinizde hiç su bulunmasın; paranızın sayısını hiç bilmeyesiniz ve yaz-kış, evinizden odun ekmeksiz olmasın" der, sonra da çocuklara; suya atlayacağını, eğer suyun üzeri kan olursa, yakınlarının kendisini öldürmüş olabileceğini söyler. Al karısı suya atlayınca, suyun üzeri kanla dolar. O günden sonra da, bu ailenin evine hiç su bulunmaz, paralarının sayısını bir türlü öğrenemezler ve yaz-kış odunları hiç eksik olmaz (28)

Bu efsanenin benzeri, al karısı inancının hakim olduğu, hemen hemen her bölgede anlatılmaktadır. Malatya-da Elazığ-da Erzincan-da, Kars -ta Diyarbakır-da, Bingöl-de, vs.hep aynı efsaneler biraz değiştirilerek, hikaye edilmektedir.Mesela, Elazığ-da anlatılan bir efsanede:(34) İsmail Ağa adında bir kişi, uzaktan gördüğü ateşe doğru ilerler.(35) Oraya vardığında, bir al karısını ciğer pişirerek çocuklarına yedirdiğini görür. Çocuklar, doymadıklarını belirtince, al karısı; "Yarın da, İsmail Ağa-nın gelini doğum yapacak, oraya gidip, o üçüncü lokmasını alırken, kıl şeklinde ağzına girip ciğerini alarak size getiririm" der. Gerçekten de, ertesi gün, İsmail Ağa-nın gelini doğum yapar. İsmail Ağa, bunun yanında bekleyip, yemek yerken, üçüncü lokmayı gelinin ağzına vermeyip, yanında getirdiği ayran tuluğunun içerisine atar. Tuluk şişmeye başlar. Sonra, tuluğun içerisindeki kıl, alkarısı şeklini alınca,bunun göğsüne iğne saplayıp, evlerinde çalıştırmaya başlarlar.(36) Al karısı 1-2 yıl bu aileye hizmek eder, ancak hep söylenenlerin tersini yapar.(37) Sonra, onların sülalesine dokunmayacağına söz vererek, kendi taifesine dönmek için bir suya atlar. Fakat, periler taifesi, bunu kabul etmeyerek öldürürler. Köylüler, daha sonra, bu al karısının kanlı cesedini, gölde bulurlar (29).

Al karısı, bazen de lohusanın yanına, bir kuş şekline girerek gelir. Buna, "Kuş boğması" adı verilir. Halkın inanışına göre, al; kocaman bir kuştur, buna "al kuşu" denir. Al kuşu, lohusanın yanındaki bebeğe basarak, onu öldürür. Bu, eve girerken, ağzı açık bir su kabı arar, bunun içerisine bir boncuk atar ve sırada etrafa bir ışık saçılır. Kuş, bu ışıktan faydalanarak bebeği öldürür. Suya atılan boncuğu, birisi görüp de eline alırsa, kuş kaçamaz ve oradakiler tarafından yakalanır (30) Bununla ilgili olarak, Çukurova bölgesinde, şöyle bir efsane anlatılmaktadır:(38)

Lohusanın bulunduğu odaya, al kuşu gelip de oradaki bir su kalıbına boncuk atınca, bunu, orada bulunan bir adam hemen alır.(39) Boncuk alınınca, al kuşu, bir kadın şeklinde göze görünür ve buna yalvarmaya başlar.(40) Adam, bir daha, ailesine ve sülalesine dokunmamak şartıyla boncuğu geri verir (31).

Bu efsanenin benzerine, diğer bölgelerde rastlayamadık, ancak, bazı bölgelerde, sebebi belirtilmeksizin, lohusanın yanında ağzı açık su kabının bulundurulmasının iyi olmayacağını belirtmişlerdir.

Al basması, erkeklerde daha farklıdır. Bunlar, daha çok gece uyurken, bir sesle uyanırlar. Gaipten gelen ses, bunları çok uzaklara, tehlikeli yerlere kadar götürerek orada bırakır. Bazen de, kedi, köpek, sırtlan, merkeb, gibi hayvan şekillerine girerler. Elazığ-da bu yaratığa, "Kapos", Bingöl-de, "Harparik", Malatya-da "Kıbilik veya Hıbilik", Diyarbakır-da ise "Kepoz" adları verilir. Çukurova bölgesinde ise, bu durum "Kırk Basması" adı ile bilinmektedir ve umumiyetle, erkekler, yastıklarının altına şalvar koydukları vakit olur. Şu anda hayatta olan bir şahsımız, başından geçen "Kırkbasmasını" şuşekilde anlatmaktadır:

"Gece, üzerimde büyük bir ağırlık hissettim, gözlerimi açtığımda, yanımda kısa kısa boyları olan kırk adamla karşılaştım. Bunlar, beni götürmek için uğraşıyorlardı.Kimi kolumdan çekiliyor, kimi bacağımdan, kimisi üzerime çıkıp, beni boğmaya çalışıyordu. O sırada, bazı akrabalarımı da gördüm, ancak hiç birisi bana yardım etmedi. Bir ara, dua okuyarak, biraz kendime geldim, o sırada baktım ki, gerçekten yatağın dışına çıkmışım, sanki beni birisi tutup çekmiş.Gözlerimi kapadığımda yine aynı kişilerle karşılaştım, yatağımı değiştirip başka bir odaya gittim, ama kırk adam da arkadan geldi. Neticede, bu durum sabaha kadar devam etti. Olanları anneme anlattığımda, annem ; "Şalvarını yastığının altına koyduğun için seni kırk basmış" dedi. Ancak, bu adamlar beni çekerken, ayağımı da ters tarafa doğru büktükleri için, bir hafta aksalarak yürüdüm ve ağrıyı hissettim" (32)

Bazen, lohusa ve erkeklerin dışında, genç kızları da al bastığını, daha önce zikretmiştik. Bugün, bu inanış unutularak, çoğu bölgelerde anlatılmaz olmuştur. Ancak, Adana-nın Osmaniye ilçesinde ikamet etmekte olan bir kaynak şahsımız, kendisini sık sık al bastığını belirtmiştir. İstemediği halde, bir gençle nişanlanan kaynak şahsıg ece rüyasında al basar. Yanına gelen kişi ise sevmediği nişanlısıdır. Adam, bunun yanına yaklaşınca, buna bir ağırlıkçöker, bağırma istediği halde hiç sesi çıkmaz, ellerini tutmak ister, yine tutamaz. Adam, olduğundan daha iridir, öyle ki upuzun kolları vardır, her bir tırnağı, 25 - 30 cm. boyundadır. Adam, kızı parçalayarak öldürmek ister. Neticede, bu kız nişanlısından ayrılır, fakat, al basmasından bir türlü kurtulamaz. Bunu sık sık al basar ve :"Bizimle geleceksin" diye kızı zorla götürmek ister. Kız, uyandığında, kendisini çok yorgun ve halsiz hisseder (33) Halkın inanışına göre, periler de, bazen insanlara aşık olurmuş. İşte, o zaman, aşık oldukları kızın başkasıyla evlenmesine razı olmayıp, bunu yanlarına almak isterlermiş. O kıza da bir peri aşık olmuştur ve kendiyle gelmesi için, her gece zorlamaktadır. Bu durum, ünlü masal araştırıcısı Stith Thomsun-ın /Motif Indeks-inde de "F300. Perilerle irtibat kurma veya onlarla evlenme" şeklinde görülmektedir. (34)

Netice olarak diyebiliriz ki :

a) Alkarısı ve albasması, insanlığın var oluşundan beri devam eden inanış sistemidir. Ayrıca bu, sadece bir halk inanışı olmayıp, aynı zamanda efsane tipidir. Değişik konuları ihtiva eden efsanelerin, "Olağanüstü Varlıklarla İlgili Olan Efsaneler" kısmında yer almaktadır.

b) Bu efsaneler, yurdumuzun hemen hemen her yöresinde, birbirlerine benzer şekillerde anlatılmaktadır.

c) Al basması, sadece lohusa hanımlarda değil, erkeklerde, genç kızlarda ve kısraklarda görülür.

ç) Efsanelerin dini ve inandırıcı bir özelliği vardır, aynı şeyler, al karısı içinde söylenebilir.(41) Bugüne kadar, birçok araştırıcı, al karısını veya al bastıyı bir inanış sistemi olarak değerlendirmiştir. Fakat biz, bu inanışların, zamanla nesilden nesile aktarılırken, inandırıcılık, kısa ve nesir şeklinde olma özellikleri ile efsaneleştiğini görüyoruz. Bunu da normal karışılamamız gerekir. Çünkü, hemen hemen her efsanelerin bir gerçeklik payıvardır.(42)

Bu güne kadar, Çukurova ve çevresindeki al karısı ile ilgili derlemeler, daha çok folklorik bir değer taşımakta olup, bu durumdan kurtulma çareleri üzerinde durulmuştur. Bizim birkaç yıllık yeni derlemelerimizde, erkekleri ve gençkızları da al basabileceğinin tespit edilmesi, derlemenin önemini göstermektedir.(43) 4-5 satırlık bir al karısı efsanesi veya inanışı, Anadolu ve bütün Türk boylarında bilinmektedir. Bu da bize, Türk Kültür birliğinin bir ispatıdır.

Prof. Dr. Esma Şimşek
Fırat Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyatı

NOTLAR

(5) Türker Acaroğlu (Bulgarcadan Çeviren), Gagauzlar(Hristiyan Türkler), Ankara 1939, 57, 72 - 73.

(10) Hülya Türkmen. Ağın(Elazığı) Folkloru ve Halk Edebiyatı. Elazığ 1990, 58 (F.Ü. Fen-Ed. Fak. Lisans Tezi)

(11) İsmail Görkem. Elazığ Efsaneleri ÜzerineAraştırmalar (Metinler veİncelemeler), Elazığ 1987, 221.

(14)1990 Yılının Ağustos ayında, tarafımızdan; Adana-nın Kadirli ilçesinde ikamet etmekte olan Zekiye Yücetürk-ten derlenmiştir. Yücetürk. ev hanımı olup. 45 yaşında ve okuma - yazması yoktur

(15) 1990 yılının Ağustos ayında, Adana-nın Kadirli ilçesine bağlı Köseli köyünde ikamet etmekte olan Ayşe Şimşek-ten derlenmiştir.Kaynak şahıs, 65 yaşında, ev hanımı ve okuma - yazması yoktur.

(22) Saim Sakaoğlu, 101 Anadolu Efsanesi, Ankara1989, 67 - 68.

(26) Mithat Yılmaz, "Elazığ-da Al Karısı..." İsmailGörkem, 221 - 222.

(30) Cahit Öztelli, "Albastı, Al Karış......" Zekiye Yücetürk,

(31) Zekiye Yücetürk, ......

(34) Stith Thompson, Motif İndeks of Folk - Literatüre,Indiana Üniversity USA, 1955 - 1958.

(44) Abdulkadir İnan, Tarihte ve Bugün Şamanizm, Ankara 1986. 169.

(45) Abdulkadir İnan, 168 - 169.

(46) Abdulkadir İnan, 169.

(47) Daha geniş bilgi için bakınız :Cahit Öztelli, "Al bastı, Al karısı, Korunma ve Tedavisi"Türk Folklor Araştırmaları, 10

(48) Muharrem Ergin, Dede Korkut Kitabı, Ankara1971,168 - 184.

(49) Abdulkadir İnan, "Albastı - Al Karısı Üzerine Bir Etüt "Türk Folklor Araştırmaları, 7

(51) Müsel Köse "Al - Al Karısı Hakkında.."

(52) Abdulkadir İnan, 171,

(53) Asker Kartları, Halk bilim araştırmaları, Gelenekler,İnançlar, Cilt1, Mersin 1988, 43 -44.

(54) İsmail Görkem, 221 - 222.

(55) Ali Berat Alptekin, Fırat Havzası Efsaneleri (Eser, yayınlanmak üzere hazırlanmıştır.)

(56) 28 Eylül 1990 tarihinde, Öznur Yılmaz-dan aldığımız bilgiye göre ; Erzurum-da ikamet etmekte olan Fikri Olgunsu-yu al basmıştır. Kaynak şahıs, 45 yaşında, serbest meslek sahibi ve ilkokul mezunudur.

(57) Abdulkadir İnan, 171.

(58) Mürsel Köse, "Al - Al Karısı Hakkında...."

(59) Bilge Seyidoğlu, Erzurum Efsaneleri (Erzurum-daBelli Yerlere Bağlı Olarak Derlenmiş EfsanelerÜzerinde Birİnceleme), Ankara 1985,91 - 103

(60) Saim Sakaoğlu, 69.

(61) Muhsine Yavuz, Diyarbakır Efsaneleri Üzerine Bir Araştırma (Derleme - İnceleme), Diyarbakır 1988,78 - 89.

(62) Ali Duymaz, Bingöl Efsaneleri (İnceleme - Metinler),Elazığ 1989, 379(63) Ali Berat Alptekin, Fırat Havzası.......

(64) 1989 yılının Ekim ayında Ayşe Şimşek-ten derlenmiştir.

(65) Mithat Yılmaz, "Elazığ-da Al Karısı..."

(66) 1990 yılının Ağustos ayında, Adana-nın Kadirli ilçesine bağlı Köseli köyünde ikamet etmekte olan Mehmet Şimşek-ten derlenmiştir. Şimşek, 39 yaşında olup,lise mezunu ve D.S.I. de memur olarak çalışmaktadır.,

(67) 1990 yılının Temmuz ayında Nazife Gül Sekni tarafından, Fatma Güler Erdim-den derlenmiştir. Kaynak şahıs, 30 yaşında olup lise mezunudur ve memur olarak çalışmaktadır.

(153), Eylül1990 13 - 22; (2) 13(154), Ekim 1990, 15-20.

(158), Eylül 1962, 2926.(50) Cahit Öztelli. "Albastı, Al Karısı......."

(185), Aralık 1963, 3605 - 3606.Ahmet Turan."Türk Folklorunda Al Basması" Erciyes, 13

(209), Aralık 1966, 4261-4264.Mürsel Köse, "Al - Al Karısı Hakkında", Türk Folklor Araştımaları 9

ALINTIDIR...

pedagojik yönden de ninnilerle yetişen bir çocuğun...

Ninnilerimizin,halk edebiyatımızda önmeli bir yeri vardır. Ayrıca pedagojik yönden de ninnilerle yetişen bir çocuğun daha duygu yüklü, daha insancıl olduğu aşikardır. Ana karnında başlayan çocuk anne ilşikisi, ninnilerle devam eder. Şimdilerde, çocuğu dizlerinde uyutmaya çalışırken,bir yandan da sigara içen ve cep telefonuyla durmadan vır vır eden kadınları görünce ne kadar şanssız bir nesil yetiştiğini düşünüyor ve üzülmekten kendimi alamıyorum.

Bu yüzden; kulağında ninniler olmayan bir çocuğun, insanî yönden de eksik kalacağını hep düşünmekteyim. Ayrıca ninniler, sadece çocuğu değil, anneyi de besler ve çocuğu ile arasındaki bağı karşılıklı olarak güçlü kılar.

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizli tutulacak ve açıkta gösterilmeyecektir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd><img><hr><u><blockquote><blink>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
Spamları engellemek için denetlenmektedir. Lütfen sonucu yazınız.
4 + 9 =
Matematik işleminin sonucunu yazmalısınız. Örneğin 1+3, için 4