Zamanın olmadığı o yer !

Toruk Makto kullanıcısının resmi

Noktalama işaretlerinde zayıfım. Şimdiden özür dilerim.

İstanbul. Atatürk Havalimanı. Güvenlik kameralarını izlemekten sorumlu Ahmet nöbeti devralıyor. Her zamanki koşuşturmaca klasik hızıyla devam ediyor ekranlarda. Görevini seven biri olarak, kendisini Amerikan filmlerindeki, koca göbekli güvenlik görevlilerinden ayrı tutmaya çalışıyor. Bir an kameralardan birinde gördüğü genç adama odaklanıyor. Kulaklarından sarkan kablo, çapraz asılı olan çantasında son buluyor. Ara sıra telefonunu yokluyor. O kablonun sonlandığı alet ne olabilir? Derken küçük bir mp3 player olduğunu görüp, rahatlıyor. Elindeki bir buket gülü koklayan genç adama daha da odaklanıyor. O çiçeklerde bir verici ya da iletişim aracı olabilir mi. Yüzüne daha da odaklanmak istiyor. Bu genç adamın mimikleri sürekli hareket halinde. Herhalde mp3 playerında müzik yerine mizah dinleyen, şu garip tiplerden olmalı. "Annesini karşılamak için bekleyen şefkatli bir evlat, sevdiğini bekleyen saf aşık, ya da müşterisine sıcak bir karşılama yapmayı amaçlayan seyahat acentası elemanı olabilir ama teröriste benzemiyor" diyerek, yeni hedefler seçmek üzere başka kameralara yöneliyor…
Adamımız sıkışık salonda, bazen ufak adımlarla etrafında dönüyor, bazen dakikalarca sabit dikiliyor, bazende uzun voltalar atmaya çalışıyordu. Ne yaptığının çokta farkında değildi. Herhalde, güvenlik görevlisi Ahmet, dinlediği müziği duyabilse, onun sorgulanmasını talep edecekti. Otobüste, arabada, ya da yolda yürürken, sürekli dinlediği kişisel gelişim cd'leri salonun uğultusunu dindirmeye yetmemişti. Dinlediği müziği, havalimanının ses sistemine verseler; bomba alarmından daha beter bir panik yapabilecek sertlikteydi. Fakat, kalbi müzikten hiç etkilenmiyormuşçasına, her zamankinden daha yumuşak ama her zamankinden hızlı atıyordu. İçinde her zaman yarattığı, ikinci benliğiyle konuşuyordu. Bugün çok önemli bir gün. Bir yandan da, içe dönük konuşma ile bilinçaltına pozitif mesajlar göndermeye çalışıyordu. Bu gün çok güzel olacak. Her şey en güzel haliyle gerçekleşecek. Bu tarz konuşmaları beklide ilk kez bu kadar inanarak yapıyordu. Bilinçaltı aptal değildi. İnanmadığında hep fark ediyordu. Bu kez, ona dürüst davrandığını hissedebiliyordu. Elindeki, kırmızı güllerle dolu buketten bir nefes daha aldı. Gülümseyerek içinden şöyle dedi; "O geliyor". Bildiği, tanıdığı, çok sevdiği o. Kalbinin derinliklerinde, yolculuk yaptığı o. "Acaba görünümü neye benziyor" diye sordu içindeki diğer kişi. Biraz da kızarak cevapladı; "Fark eder mi"? Antenleri olan bir uzaylı veya o çok duygusal filmdeki, İngiltere’nin talihsiz evladı fil adam. Uma Thurman ya da kainat güzeli. Ben onu seviyorum. Görünümünü değil. Diğer benliği, mahçupça geriledi . Tekrar telefonunu yokladı. Arayan yok.
Günlerdir, az sonra gerçekleşecek anın nasıl olacağını, zihninde canlandırmaya çalışıyordu. Çocukken, Şaban amcasının her yerinden sen gelen, benzin kokan eski Renault’sunun, sıkışık konforunda yaptığı yolculukları hatırladı. Benzin kokusu burnuna geldi bir an. Çok dik bir vadiye doğru, hızla indikleri ve en dipten, hızla yukarıya doğru hızlandıkları anda, bütün iç organlarının yerinden fırladığını ve yerine yenileri gelene dek, o bir anlık boşluk hissinden aldığı hazzı hatırladı. Yolculuğun en zevkli anıydı o. O zamanlar, uzun yolun tek bir anında yaşayabildiği hissi, dakikalardır yaşamaktan dolayı heyecanı gittikçe katlanıyordu. Son dakikalarda, telefonunu kontrol etmeyi unutmuştu. Birden hatırladı. Telefonuna baktı. 1 cevapsız arama . Panikle geri aradı. Telefondaki ses şöyle diyordu ; "Canım neredesin" ? O anda hislerinin etkisiyle olsa gerek, bilinçsizce ileriye baktı. İşte o. Net göremiyordu. Sanki, kendisine doğru ilerleyen, saf bir ışık kütlesiydi. Düşüncesinde, binlerce yıl süren o saniyeler hemen geçivermişti. İşte karşısındaydı. Düşüncelerinde tasarladığı tek bir şey gerçekleşti. O da ona sımsıkı sarıldığıydı. Sımsıkı kapattığı göz kapağından, kurtulmayı başaran bir damla gözyaşı özgürlüğüne akarken, elindeki bukette aynı özgürlüğe kavuştu. Dudaklarından hiçbir sözcük çıkmadı. Tek bir kelime söylemek istiyordu aslında. Sessiz çığlığını ise bütün kainat duydu. “............” Kalabalığın sesini duymamak için dinlediği sert müziklere artık ihtiyacı yoktu. Hızla atan kalbinin sesini bile duyamıyordu. Çünkü artık huzurla atıyor, sessiz, sakin, sonsuz uzay boşluğundaki sessizlikten daha sessiz ama yalnız değil. Hiçbir şey düşünemiyordu. İçinden sadece şu cümleyi kurabildi. "Ödülü sadece bu an olsa bile yaşadığım bütün acılara değerdi"…

Senin oyun: None Ortalama: 4 (2 oy)

Yorum görüntüleme seçenekleri

Yorumların gösteriminde tercih ettiğiniz şekli seçiniz ve değişiklikleri "Ayarları kaydet"e tıklayarak kaydediniz.

Kalabalığın sesini duymamak için dinlenen sert müzikler...

"... Kalabalığın sesini duymamak için dinlediği sert müziklere artık ihtiyacı yoktu."

Dinlediğimiz sert müziklerin geri planında böyle bir duygu mu yatmaktadır dersiniz? Uysal karakterli, asla yapmaz diyebileceğimiz kimi insanlardan vahşi katillerin çıkmasını da aynı duygular mı besler peki? Donuk karakterlerin ardında neler gizlidir?

Dale Carnegie'in çocukken okuduğum kitabında verdiği bir örneği hayatım boyunca hep hatırladım. Amerika'da cinayetten ölüm cezasına çarptırılan adamın ölmeden önce söylediği şu sözleri hiç unutmadım ve her katil karşısında onun bu sözünü hatılarladım:

"...Aslında benim de bir karıncayı bile incitemeyecek bir kalbim var."

Peki nasıl bir şeydir sahiden cinayetlerin ve sert müziklerin, siyah giysilerin ardına gizlenmiş o uysal karakter?

Yazınızın dışına taşan sorular belki de benim bu sorduklarım. Ama ne önemi var ki bunun? Önemli olan oradaki bir cümlenin içerimde bir kapı açması ve ben o kapıdan geçip gizemli yerlere yolculuk yapmam değil mi?

Evet dostum. Önemli olan

Evet dostum. Önemli olan bu. Kapıların açılıyor olması. Herkeze aynı kapıyı açıyor olması, üzülmem gereken bir şey olurdu. Bu yazının başlığı yoktu. Buraya eklemeden önce tekrar okuduğumda, bana da bir kapı açtı. Kendi yazdıklarımı okurken, yazının içeriğinden farklı bir yere gittim. O nedenle başlığı öyle attım.

Dale Carnegie'nin "Dost Kazanma ve İnsanları Etkileme Sanatı" adlı eserini de okumuş olmalısınız ki, bu kadar çabuk dost kazanabiliyorsunuz. Belki de o uysal karakterin, hayata karşı sert durabilme eğiliminden kaynaklanan bir şeydir. İçinde kopan fırtınaların dışavurumudur. Yeraltında kalmanın verdiği yalnızlığın çıkış noktası olarak, siyahlar içinde bir konserde, çığlık atıp, headbang yapmak, vahşi katile dönüşmekten daha cazip gelmiş olabilir. :) Sonuçta her ikisi de, benzer tatminler. Yoksa değil mi ? Öğrenmek amacıyla kimsenin denememesi dileğiyle...

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır. (Üyelik için, Davetiye maili almak isterseniz mail adresinizi ekleyin)
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd><img><hr><u><blockquote><sup><sub>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.
  • Kolay link ekleyebilirsiniz. Örnek site içi arama linki için [s: aranacak kelime]

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
Spamları engellemek için denetlenmektedir. Lütfen soruyu yanıtlayınız.
İçeriği paylaş