KAYIP KADINLAR
“Tanrı, kadının erkeğin hizmetçisi olacağına karar verinceye kadar erkek-kadın-doğa üçlüsü güzel bir bahçede mutlu- mesut yaşıyorlardı.”
Böyle yazar kutsal kitaplar… Anlattıklarının mevcut bilimselliğe uymadığından kasıtla, eski Çin ve Yunan uygarlıklarının bir takım efsanelerinde çok eskiden kadın ve erkeğin eşit ve yan yana dünyada yaşadıklarını anlatan hikayeler ise; hayal dünyasına aitmiş gibi kabul edilir.
Eski birçok uygarlığın bize bıraktığı çanak çömlekleri, resimleri, evleri, kullandıkları aletleri incelerken binlerce yıl önce yaşamış o ataların, sosyallikleri, kültürleri, örfleri, davranışları ve aile yapıları açısından da incelenmesi zorunludur. Bulduğumuz o eski tarihin kalıntıları içine saklanmış satır araları; bazen şaşırtan bir medeniyet tablosu gösterir ve çağdaş eşitlikçi düşüncenin sadece bizim çağımızın eseri olduğu yanılgısından bizi uyandırır oysaki… En yakın ve en müspet örneği olarak da kendi topraklarımızda yaşamış olan Çatalhöyük insanını inceleyebiliriz.
M.Ö 7000'li yıllarda var olduğu tespit edilen o uygarlık, pek çok alanda olduğu gibi kadın-erkek konumları açısından da ilginç bir durumdadır. Neolitik kültür diye adlandırılan bu dönemde; obsidyenin ustalıkla kullanılması neolitik dönemin en parlak çağı olmasının bir kanıtıdır. O çağda Çatalhöyük civarının ikliminin epey farklı ve bereketli olduğu tespit edilmiştir. Çatalhöyük’lülerin barış, refah, bolluk ve mutluluk içinde yaşadıklarının şüphe götürmeyecek kanıtları vardır. Çatalhöyük söz konusu olduğunda bugün bildiğiniz ne varsa unutmaya hazır olun, mekanları, araçları, iletişimi, teknolojiyi ve hatta inançlarınızı da bir tarafa koyun çünkü Çatalhöyük sizi bambaşka bir yaşam tarzının varlığına götürür. Tam 9000 yıl öncesine bir seyre giderken şaşırmaya hazır olun.

Bu uygarlıkta savaş yok, hiyerarşi yok, sanat hayatın tam merkezinde ve kadın erkek çelişkisi de yok. Bugünün Konya Çumra’sında bulunan Çatalhöyük’te değişik güçlerin tanrıları yerine, bereketi, gücü simgeleyen, şişman ve doğurgan kadın tasvirleri ve heykelleri var sadece. Önce eskiden yaşandığı söylenen anaerkil dönemlerin bir örneği olduğu sanılan Çatalhöyük’te araştırmalar ilerledikçe; kadın ve erkeğin eşit işleri, eşit aletlerle birlikte yaptıkları anlaşıldı. Bulunan kanıtlarla; birlikte buğday öğütüp, ekmek yaptıklarına ve ne erkeğin kadına, ne kadının erkeğe hükmetmediğine karar verildi. Liderlikte kadının ve erkeğin cinse bağlı bir ayrıma tabi tutulmadığı ve merkezi bir otoritenin izine rastlanmayan bu ilginç uygarlığın, yöneticisiz, rahat ve bireysel özgürlüğün ağır bastığı bir yaşam tarzına sahip olduğu sonucuna varıldı. Buyurun size kendi bağrımızdan ve hayal olmayan gerçek bir hikaye, hem de bütün elle tutulur kanıtlarıyla…
Şimdiki bizler, tam 9000 yıl öncesinde yaşanan bu eşitliğin, başka bir sürü farklı eski medeniyette örnekleri mevcut olsa da yok sayar ya da bilmeyiz ve bugün yaşadığımız toplum düzeninin başka seçeneği olmadığını, olamayacağını sanırız. Doğal bir kabul edişle ve sorgusuzlukla ataerkil düzenin içinde yaşar gideriz.
Ataerkil toplum düzeni, erkek merkezliği simgeleyen, insanların yaşamına yön veren ve erkeklerin etken durumunu haklı kılan sosyal durumdur. Bu düzeni sorgulamanın çoğu insanın aklına bile gelmemesi normal bir durum sayılır çünkü bunun alternatifi olmadığı ve insanlık tarihinin mevcut düzeninin uygar olduğu, ondan önceki düzenin ilkel ve barbar olduğu bize öğretilmiştir nedense.
Oysa 6000 yıl öncesine ve daha eskilere gidildiğinde anaerkil dönemlerin uzun süre devam ettiğine dair açık seçik kanıtlarla doludur tarihin çizgisi; tıpkı Çatalhöyük’te olduğu gibi…

İnsan soyunun ortaya çıkmasında; dişi cinsiyet başrolü oynamıştır. O günden sonra da yaşamın yarısı olan kadın, insanlığa, on bin yıl öncesine gelinceye kadar sürekli önderlik etmiştir. Bu önderliğini hiçbir zaman karşı cinsiyet olan erkeği sömürmek için kullanmadı, buna dair hiçbir kanıt yoktur tarihte… Çünkü bu anacıl düzenin hakim olduğu ilkel toplumun doğasına aykırıydı. Çünkü insanlığın bu aşamasında sömürü diye bir olgu yoktu. Doğurganlığı, çocuğunu beslemesi ve koruması, bitki toplaması, tohum devşirmeciliği, ekme biçme işleri, tane öğütmesi, hastalıklara ve yaralara bakması, hayvanların evcilleştirilmesi, kenara ayırdığı şeylerle geleceği düşünebilmesi dikiş dikme, çanak çömlek yapması, ev tasarımı, köy mimarisi gibi tüm bu çabalar kadının erkekten üstün olması için gerekli olan özel becerileridir. Tabiatı gözleyerek sırlarını ilk çözen kadındı. Kararları alan ve ilk tabuları belirleyen kadındı. Erkek ise kadının vasıflarını bilir, kadının buyruklarına boyun eğer, saygı duyardı. Yaratılışın eril ve dişil yanını betimleyen ve tekrar tekrar doğan ilah inancı Anadolu, Asya ve Mezopotamya’da her dönem var olmuştur. Ana tanrıça olgusu tarihin ilk kapsayan, koruyan ve var eden bütüncül düşüncesidir.

Eski ilkel dönemlerde avcılık ve toplayıcılıkla edinilen besinlerde, oranların %20-80 olduğu tahmin edilmektedir. Avcılık oranı 20, toplayıcılık oranı ise 80 idi ve toplayıcı yüksek oranla kadındı. Bu tür toplulukların yaşam biçimleri incelendiğinde kadınların hem soy devamı açısından, hem erk açısından önde ve sözü geçer konumda olduklarına hiç şüphe yoktur. Üretimde cinslerin ikisi de etken olmakta, ilişki daha çok dayanışmanın üzerinde inşa edilmekteydi. İnançlar ve normlar doğa ile bütünleşmekte, bundan dolayı da kadın daha saygın durumu almaktaydı, üremeden dolayı analık kavramı önemliydi yani ana soyluluk geçerliydi. Kadın tanrıça olarak algılanmaktaydı, bu tanrıça doğanın ve insanın bir parçası ve insan ile doğa arasında kutsal bir bağdı, tıpkı toprak gibi… Kadın hayat veren ve besin maddesi üreten yüce bir varlıktı, bu yüzden kadının değeri doğa ile eşleştirilirdi.

Anaerkil dönemden sonra gerçekleşen değişim bir anda ya da kısa sürede ortaya çıkmış gelişmeler değildir. Ataerkillik düzenine geçiş ve kadınların saygın ve eşit durumunu kaybetmesi, barış bolluk içinde bir yaşam yerine şiddete dayanan, savaşı baş tacı yapan dönem yaklaşık MÖ. 4000–3500 yıllarında başlar. Bu yeni anlayışın coğrafik olarak nereden başladığı, sebeplerin incelenmesi açısından önemlidir.

Eski Dünya bölgelerinde yani, Orta Asya, Kuzey Afrika, Yakın Doğu’da çevresel yeni oluşumlarla, yağışlı koşullardan kurak çöl koşullarına geçerken toplum sistemleri de yavaş yavaş ama köklü bir şekilde değişime uğramıştır. Çölleşmiş bölgelerin terk edilerek göçlerin oluşması esnasında eski kültürler de; tıpkı kuraklık ve çölleşmenin sert ve acı verici olması gibi ana-çocuk ve kadın-erkek bağını bozmuş ve sertleştirmiştir. Zorlaşan hava koşulları hayatta kalma mücadelesini pekiştirip zorlaştırırken artık erkekler evden uzaklaşarak yiyecek bulmak zorunda kalmış, toplumdaki kadınlar çocuklar ile birlikte kalıp, onların bakımı tek başına üstlenmek durumundadır. Artık erkekler tarafından ayrıntı ve küçük işler olarak görülen çocuğun bakımı ve hayatın öğretilmesi kadının üzerine farz olmuştur bu dönem sonunda. Bu dönemin sonunda artık kadın- tanrıçanın yerini erkek-asker yer almıştır.

Dünyanın tek tanrılı dinlere geçişiyle ise dengeler tersine ve haksız yönde değişmeye devam etmiştir. Tevrat’a göre, İbrahim Peygamber, ilk ‘ata’ydı. İslam ya da Hıristiyanlık olsun, dünyadaki büyük dinlerde tanrı erkek ile özdeşleştilir, kadın ise günahkardır ve bundan dolayı cezalandırılmış, erkeğin tahakküm altında bulunan, insanoğlunun devamını sağlayan bir araçtır, insana hizmet etmek için yaratılmış bir varlıktır, ama asla erkek ile eşit değildir. Kadının, erkeğin kaburga kemiğinden yaratıldığı ve Adem sıkılmasın, yalnız kalmasın diye yaratıldığı kabul görmüştür. Tanrılı ve tanrıçalı dönemlerden tek tanrılı dine geçişte eski kaynaklar yakılmıştır, tanrıçalar ile ilgili kaynaklar yok edilmiştir. Bize ulaşan yazılı kaynaklarda kadının erkek ile eşit durumunda, ya da en az erkek kadar saygın durumunda olduğunu kanıtlayacak bulgular yok denilecek kadar azdır.
Ata erkil toplum, aile, özel mülkiyet ve devlet temelleri üzerine kurulmuştur. Aileyle, ondan sonra gelen özel mülkiyet arasında bir birine kenetlenmiş bir ilişki vardır. Tek ata, tek güç ve daha sonra ortaya çıkan devlet, hem özel mülkiyeti, hem de soy düşüncesini, mal ve unvanların babalardan oğullara geçmesini sağlayıp baba-ailesi sağlamlaştırmış ve yasal hale getirmiştir.
Bu çekişme sürecinde ana taraflı rakiplerin kazanmasını önlemek için kız çocukların öldürmesine bile gidilmiştir. Bir süre sonra kızların ‘başlık parası’ kazandıracak metalara dönüşmesi sağlanmıştır. Kızların evlilik konusu artık serbest ve isteğe dayalı değil, ticaret haline dönmüştür, bu da tabi ki kadının edilgen durumunu daha da yoğunlaşmıştır ve erkeğin hegemonyası altına alınmıştır. Kadın kendi yaşamı ve bedeni üstünde denetime sahip değildir ve koca eline bakan, ekonomik bir yük olarak görülen, boyunlarındaki ilmiği erkeklerin elinde olan ikinci sınıf bir meta gibidir ataerkil sistemde.

Erich Fromm
Erich Fromm ‘Anaerkil Toplum ve Kadın Hakları’ kitabında, toplumların kişilik tiplerini ikiye ayırır. İnsanların ana merkezli düzende büyümesiyle oral kişilik, baba merkezli düzende ise anal kişiliğe sahip olduğunu iddia eder. Anal toplum kapitalist toplumdur, doyum bilmeyen, hırslı, rasyonel, kendi din, kültür ve ırkının üstünlüğüne inanan, bireysel ve geleceği düşünmeyen, erkeği yücelten ve aynı anda da ayrımcılığa ve ikiciliğe çok yatkın olan toplumdur.
Akıl –Doğa, Erkek- Kadın, Zihin-Beden, Efendi -Köle, Ruh -Madde, Medeni- İlkel, Evrensel- Tekel, Kamusal- Özel, gibi ikicilikler iktidar tarafından oluşturulmakta ve kurumsallaştırılmaktadır. Her bir insani (eril) özelliğe karşı ilkel, doğal ya da dişi olan özelliği vardır. Eril toplumda efendi-erkek kişilik nitelikleri taşır ve karşı olan nitellikleri geleneksel olarak erkek ideallerinden dışlayarak, kadınları ve doğayı, yani dışlamayla tanımlanan cinse yakıştırılan özellikleri verir.
Kadının doğa, erkeğin akıl olduğu varsayımı ve akılın doğanın üstünde olduğunun kabulü; Batı felsefesinin temellerinde yatmakta, Aristoteles ve Platon felsefelerine dayanmaktadır. Aristoteles’e göre; insanın hedefi iyi devlet kurmaktır, ideal devlet modeli kurmak akıllı erkeklerin elindedir, kadınlar, köleler ve doğal kaynaklar bu yücel hedefe ulaşmak için gereken araçlar ya da objelerdir.
Yüzyıllarca kadının önderliği ve kutsallığı neolitik dönemin sonunda yükselen uygarlıklar döneminde giderek erimiştir. Uygarlıklarda tanrı ile kullar arasındaki çizgi netlik kazanınca paralelinde ikinci bir çizgi daha belirginlik kazandı. Bu çizgi kul erkek ile kul kadın arasındaki çizgidir. Kadın; hem tanrıların bir kul’u hem de kul erkeğin bir kul’u olarak ikili bir kulluk konumuna düştü. Ninhursag’ın şahsında tanrılar panteonunda temsil edilen kadının, erkek tanrısı kurnaz “ Enki’yle’’ kavgaları; kadının düşüşünün ve kaybolmasının en önemli temsillerinden biridir.

Kadınlar; çıplak tasvir edilen ama tapınılacak kadar saygı duyulan o eski çağlardaki konumundan, bugün heykelleri bile giydirilen ama bir taraftan da gizlice soymak için inanılmaz paralar ödenen, teniyle her şekilde pazarlanan bir konuma geldi. Kadın ancak baba erkilden koca erkile yer değiştirebilir. Kadın artık bir pazar malıdır, satılabilir, hiçbir hakkı yoktur. Hayvan, silah gibi nesneler karşılığında değiştirilebilinir, sokağa atılabilir, baba evine geri gönderilebilir, öldürülebilir. Erkeğin zulmü mubah ve müstahaktır, haklı ve yasaldır, töre ve adaletlere uygundur. Çünkü kadın zulmün her türlüsüne layık bir yaratıktır, tehlikeli ve zehirlidir, zulüm ona bir kaderdir. Kısacası kadın artık medeniyet sahnesinde kayıptır.

Ve bugün çok öğündüğümüz bu “medeniyet”imize rağmen savaşların ve ekolojik dengesizliğin zirvelerindeyiz. Topraklar kirletilip yok ediliyor, insanlar katlediliyor, doğal hiçbir ürünümüz kalmadı, onları da giydirdik kendi ellerimizle. Genetiği değiştirilen gıdaların zorunlu üretimine ve tüketimine mecbur bırakılıyoruz bağrı dolu Anadolu’muza rağmen… Kendiliğinden oluşmadığına emin olduğumuz anlamsız grip virüsleriyle bilinmeyen gözdağlarının gölgesinde yaşıyoruz. Doğamızın gerçeğinden her konuda ayrıldığımız gibi cinselliğin de doğal gücünden çıkılıp, bastırılması sonucunda psikolojik bozulmaların sonucunu yaşıyoruz. Yani tabu ve günah kavramlarının cinselliği getirdiği nokta ve iki ayrı ucun (yasaklar ve özgürlüklerde) birbirinden sapkınlıklara varacak kadar uzak olması; dengesiz ve psikolojisi her durumda bozuk bir toplumu inşa etmiştir artık geri dönüşsüz bu yolun üstünde.
Bir zamanlar çölleşme nedeniyle başka topraklara gidip kendi yönetimini kurmak, kendinin ve çocuklarının hayatını kurtarmak için ancak savaşarak çözüm bulunabilirdi. Fakat hala devam eden anlamsız savaşlar artık başka nitelik kazanmıştır. Güçlü olanın diğerini gitgide daha fazla ezmeye, doymak bilmeyenin açlığını gidermek için bu kadar fazla yemeye devam etmesiyle, dünya için ipin ucu gerçekten kaçmıştır. Kayıp kadın sahnede gerçek yerini almadan da dünya asla düzelmeyecektir…

Dünya; bizim bütün ihanetlerimize ve hakaretlerimize rağmen, kadın-erkek demeden hala hepimize yetecek kadar zengin ve doğurgandır, tıpkı Anadolu tanrıçası Kybele gibi…
Nesrin Dabağlar
kaynak;
http://indigodergisi.com
- samire ağ günlüğü
Yazıcı-dostu sürüm
Arkadaşına gönder- 2675 defa okundu

Sibel Atasoy

samire
paylaşımın için teşekkürler.
Çatalhöyük için yazılacak çok şey var, fakat hepsi felsefeden öteye gitmeyen yorumlardır. Kazılar devam ediyor ve bunlarla ilgili yapılan açıklamalar sadece varsayımdır, felsefedir.
Aşağıdaki görüş buna bir örnektir;
"Çatalhöyük kazlarında bulunan leopar başlı koltuğa kurulmuş minik kadın heykelciği, Çatalhöyük’ü şişman kadınlarının toplumsal konumuna ilişkin nasıl bir fikir verebilir?
Bu soru, kazı ekibini olduğu kadar çeşitli ilgi alanlarından çok sayıda insanın zihnini yıllardır meşgul etmiştir.
Ekip başkanı Hodder’in(Ian Hodder tarafından kazılmaktadır) genel eğilimi,
bunun anasoylu bir toplumsal ilişkinin belirtisi olamayabileceği yönünde.
Hatta, babasoylu bedevi kabilelerinin Çatalhöyük için model olabileceği görüşü bile ortaya atılmıştır.
araştırın
Bence biraz daha araştırıp yorumlayın derim ben... Sadece şişman kadınla sonuçlara varılmadığını siz de çok iyi biliyorsunuz bence, bir sürü verinin sonucunda ulaşılan bazı sonuçları yadsıyamazsınız. Artısı; yazının temel teması çatalhöyüklüler değil, o sadece bir örnekleme idi. Dünya üzerinde anaerkil dönemlerin yaşandığı gerçeğini inkar edemezsiniz.
araştırdım
örnekleme yaptığınız konu, çatalhöyük temeline oturtulmuş. Bu konuda çok net ve hah! işte bu! diyeceğiniz bir temel değil. Bunu vurgulamak istedim.
Bedevi kabileleri ve Çatal Höyük
Hodderin açıklamalarına bir göz atarsak..
Sağlıkla ve savaşla doğrudan ilişkili başka bir toplumsal etken, zenginliğin dağıtım biçimiyle ilgilidir. Örneğin savaş ve erkek doğrudan ilişkilidir. Savaş yüzünden erkek sayısı azalır ve dolayısıyla oğlan bebek beklentisi yükselir; yanısıra, kalıcılaşan emir komuta ilişkisi toplumsal olanak ve fırsatların eşitsiz dağılımını davet eder. “Çatal Höyük’te iki cins arasındaki ilişkiler nasıldı?” sorumuzu Hodder şöyle yanıtlıyor:
“Erkek baskınlığını görmüyoruz. Kadın ve erkeğin eşit olduğunu söyleyebiliyoruz. Ama bu sonra değişmiş olabilir, ayrılmış ve uzmanlaşmış olabilirler. Anaerkil bir toplum olmaları pek olası değil, ama babaerkil olduklarına da inanmıyoruz.
Yeni bulgular Çatal Höyük’te iki aşama olduğunu gösteriyor. İlk aşama büyük zaman dilimini kapsıyor, ikincisi ise bir kaç yüzyıl. İlk dönemlerde cinsler arasındaki fark, cinsiyet çok önemli değildi. Cinsiyet körüydüler diyebiliriz. Beslenmede küçük farklılıklar var. ... Kemik analizlerinden bunu anlayabiliyoruz. Büyük ölçüde aynılar.
Başka bir örnek şu; Baş alınıyor ve yeni bir evin temelinde kullanılıyordu. Çoğunluk başları yerinde gömülüyor, sadece bir kaç kişinin başı alınıyor. Bunlar önemli kişiler olabilir. Dolayısıyla bunun erkek veya kadın başı olup olmadığını araştırabilirsiniz. Bizim bulgularımıza göre yarı yarıya. Evin başının kadın olması olanaklı. Her ailede değişik olanaklar olabilir. Ama ortak bir nitelik var. Ama bu toplumun anaerkil veya babaerkil olduğu açık değil.”
Bununla birlikte, Hodder, Anita Louise ile yazışmalarında, kazısı tamamlanan Yapı 1’deki bulguların, erkek soy çizgisine işaret ettiğini yazıyor. Duvar resimlerdeki akbabaların üşüştüğü soy başını temsil eden başsız bedenler erkek bedenleridir. Aile yapısının Çatal Höyüğe ışık tutacağı düşünülen Bedevi kabileleri de babaerkil bir soy yapısındadır.
ne o ne de bu
Aslına bakarsanız herşey bir denge üzerinde olmadıkça konuşulanların çokta önemi yoktur. Ne ataerkillik ne anaerkillik baskın olmalıdır. Biri diğerine hakimiyet kurduğunda nerde kalır işbirliği nerde kalır denge ?
Günümüzde spiritüel konulara bakarsak dişil eril dengesinden söz edilip durulur. Sanırım bu kişinin kendi içindeki dengedir ki ben kişiler bunu dengelemdikçe sorunun çözüm bulacağından şüphe etmekteyim.
Çatalhöyükte neler bulunmuştur, hangi dönemde ne baskın olmuştur dan önemlisi ne zaman kadın ve erkek birbirine baskın gelmekten vazgeçecek ve ne zaman işbirliği ve iş bölümü yapacaktır sorusunun cvb ı olmalı ;)
güzel
Güzel, yazdıklarınızın hepsi doğru. Çok ince ayrımların ve ispatların peşinde değildim açıkçası bu yazıyı yazarken. Başka sağlam örneklemelerin üzerinden de konuya girilebilirdi belki ama ben çok yakınımızda ve güncel olduğunu düşündüğüm için ÇATALHÖYÜK'ü seçtim.
Kaldı ki amacım dünyada anaerkilliğin yaşandığının ispatını yapmak değildi,ben biliminsanı değilim, dolayısıyla bu benim işim değil, ispat etmek zorunluluğu duymadım, buna gerek yok çünkü...
Konunun özünden uzaklaşıp da bir ispat tartışması yaratmak istemiyorum, amacım eşit paylaşımcılığa ve ortak yönetime dikkat çekmekti. Dünyanın şu an içinde bulunduğu durum gereği eksik olan insani tavırların dişil yönler olduğunu vurgulamak istedim. Dünyada beraber yaşıyoruz, beraber yaratılmış isek hakkı olanın hakkı teslim edilmeli mutlaka. Aksi takdirde denge sağlanmayacaktır.
bodan yazmış
"hangi dönemde ne baskın olmuştur dan önemlisi ne zaman kadın ve erkek birbirine baskın gelmekten vazgeçecek ve ne zaman işbirliği ve iş bölümü yapacaktır sorusunun cvb ı olmalı ;)"
çokta güzel yazmış.
Bunların çözümü, durumdan utanmak veya kusmak değildir. Hele hele insanlığını çöpe atmak hiç değildir.
Çözüm için yaptırımların, kişilerin kafasına kazılmasını sağlayacak eğitimden, öğretimden ve çocuk yaşta gözlemlediği anne- baba ilişkisinden geçer.
sanırım bahis ettiğin
sanırım bahis ettiğin bazı şeyler için bulunan mevcut düzende epeyce geç kalınmıştır sevgili statik...
Ben yaptırımların bu saatten sonra insanı bir yere götüreceğinden şüpheliyim açıkçası... İnsan belki bütün uygarlıklarının en ayrıntılı kanun ve nizam dönemini yaşıyor olsa da hala vahşetler ve hatalar diz boyu. Hala benim ülkemde bir erkek sırf kendisini kabul etmedi diye bir kadını doğrayabiliyorken, bir baba istediği gibi kızını satamadı diye aile meclisince kızını öldürtebiliyorken,ne kanun var gözümde, ne yaptırım. Ömür boyu yatsa da cürum işleyen( ki yatmıyor) giden can geri gelmiyor.
Yaptırımdan çok, en temeline inip eğitimin, kültürün, etiğin, normun,ahlak anlayışının tepeden tırnağa değişmesi gerek.
Hadi bana bir yöntem söyleyin ki, mevcut her türlü rant edinimlerini bıraktıracak ve mümkün olan en kısa dönemde anne ve babaları değiştirecek olsun...
"Hadi bana bir yöntem
"Hadi bana bir yöntem söyleyin ki, mevcut her türlü rant edinimlerini bıraktıracak ve mümkün olan en kısa dönemde anne ve babaları değiştirecek olsun..."
cevabı kendiniz bir üst satırda vermişsiniz;)
"Yaptırımdan çok, en temeline inip eğitimin, kültürün, etiğin, normun,ahlak anlayışının tepeden tırnağa değişmesi gerek."
bende zaten bunu söyledim.."yaptırımları" kanunlar olarak değilde, nizam olarak yazmıştım. Tabiki kanunlar etkili olsaydı, her şeyden önce kan davası biterdi.
Birde şunu eklemek istiyorum, bu konulara sürekli "uç" örneklerle yaklaşmaktansa, genele yaymak ve "ortalama" örnekleri vermek daha yerinde olur kanısındayım. Mesela; Dünyada boşayan cinslerin hangisi çoğunlukta(kim kimi daha çok boşamıştır)
bilgilendirin
Merak ettim, boşayan cinslerin çoğunluğunu:)
Bosanmalarin en yüksek
Bosanmalarin en yüksek oldugu bölgeler
Istatistiki Bölge Birimleri Siniflamasina göre bosanma sayisi -- 2007
boşayan istatistiğini bulamadım, aşağıdaki istatistikte çok ilginç..kadın haklarının gasp edildiğine inandığımız bölgelerde boşanma sayısı daha düşük.
IBBS (Düzey 1) Bosanma sayisi
TR Türkiye 94 219
TR1 Istanbul 20 323
TR2 Bati Marmara 4 507
TR3 Ege 17 518
TR4 Dogu Marmara 8 512
TR5 Bati Anadolu 11.173
TR6 Akdeniz 12 892
TR7 Orta Anadolu 5 400
TR8 Bati Karadeniz 5 270
TR9 Dogu Karadeniz 2 108
TRA Kuzeydogu Anadolu 1 087
TRB Ortadogu Anadolu 1 765
TRC Güneydogu Anadolu 3 700
Belki de o bölgelerde
Belki de o bölgelerde kadınların boşanmaya bile hakları olmadığındandır..
acaba?
gerekçesi; yaşantılarından memnun olmaları olamaz mı?
Su akar.. Bence de,
Su akar..
Bence de, bosanmaya cesaret bile edemediklerindendir, kan davasinin hala devam ettigi bolgelerden bahsediyoruz; mutluluk filmi belki bi ornek olabilir..
Statik'in dediği de
Statik'in dediği de mümkün olabilir.
İçerisinde yaşanılan ortamın ufuk çizgisi önemlidir.Ve bu ufuk çizgisi dahilinde içselleştirilen normlar-,görüntü nasıl olursa olsun- mutluluk da getirebilir insana.Bazen sadece alıştığın ve bilip tanıdığındadır mutluluk.En azından böyle örnekler de vardır diye düşünüyorum, ben evimde osmanlı erkeği isterim diyen bir sürü kadın da yok mu mesela?
Benimkisi istatistiki veriler üzerinden fikir jimnastiği yapmaktı sadece.İstatistikler de aslında bunun için değil midir zaten..
Su akar.. Isteme sansinin
Su akar..
Isteme sansinin olmadigi bi durumda bunu bilemeyiz ama, bu bolgelerde bircok kadinin kocalarinin baska karilariyla da yasama durumunu goz onune aldigimizda ve maddi acidan onlara muhtac olduklarini dusundugumuzde durum biraz daha farkli bir hal aliyor. Tabiki bu maddi acidan ozgur kadinlarin iliskilerinde mutlu olacaklari anlamina gelmez; sadece en azindan bi tercih sanslari vardir. Yoksa o adamlarla evlenen kadinlar da belki o sekilde mutludurlar; cunku oyle yetistirilmislerdir ve tek bildikleri odur, baska bir yasanti hayal bile edemezler; o cok daha farkli bir konu.
Konunun statik tarafından
Konunun statik tarafından boşanma isteği ya da istatiklere dayandırılması gerçekten çok ilginç...
Gerçekten statik; boşanma istememenin sebebi benim yazdığım gibi kadının kendi erk'ine ve kararına sahip olmaması olmasın? Ya evlilik için dayatılan zorunlu kültür, ki her iki taraf için de geçerli bu pek çok olayda...
Boşanmaları çözdük mü kadının hakları yerine gelecek sanki, gerçekten ilginç.
Boşanmalar çözüme
Boşanmalar çözüme ulaşınca sorunlar bitiyor yani? Gerçekten ilginç.
Sn.Statik,Türkiye'nin kadına dayak atma oranında dünya birincisi olduğunu biliyor muydunuz?
boşanma
Ben boşanma istatistiklerini görünce konuşmuş bulundum, yoksa konunun boşanmaya nereden geldiğini takip etmiş değilim.
Mesela
İran başbakanıda bir açıklama yapmıştı. İran'da hiç "gay" yok diye. Sonradan öğrendim ki "gay" olduğu belli olan insanları öldürüyolarmış meğer. Geriye kalanlarda ya söylemiyor ya da başka ülkeye kaçıyordur belki. Boşanma oranlarını görünce o geldi aklıma. Acaba boşanmak isteyenlerin başına neler geliyordur?
xenix
İran'ın gayleri
Güzel bir örnek vermişsin xenix:)
çeşnisi bol bir konu
sevgili samire, öyle bir yerden konu açtın ki, her tarafından çeşitlilik akıyor;)) bu, benim bulduğum değil, senin bulduğun bir şey.
Boşanmanın irdelenmesi, çok yönlü bakış açısını da beraberinde getireceği için, gündeme gelmiş bulunmaktadır ve konuylada direk alakalıdır.
Hepimizin atladığı bir şey var. Bu da; "Kültür" her yörenin kendine ait kültürleri çerçevesinde kişilere ayna tutmamız gerekir.
Karadeniz, Akdeniz, Doğu anadolu, İsveç, Norveç, İngiltere vs.
Toplumların henüz "kabile" iken yaşamlarına kattıkları kültürler, örf ve ananeler. Bunlar, bir toplum içindeki yaşam biçiminin, diğer bir topluma göre "ayıp" sayılabileceği bile olsa, yadırgamanın sadece kendi toplumumuz içinde geçerli olabileceğini kabul etmeliyiz.
Doğu kültürüne göre yetişen bir birey(kadın-erkek) batı kültürünün ayıpladığı bir davranışı, kendi iç bünyesinde çok normal karşılayabilir. Bu yüzden sizin dışardan değerlendirmelerinizin hiç bir önemi yoktur.
Boşanma oranlarında doğu bölgemizde, daha az boşanma gözüküyorsa, ordaki evliliklerin daha sağlıklı bir biçimde yürütüldüğünün bir göstergesi olamaz mı?
Ordaki kültür, mutlu bir evlilik için, yeterli alt yapıya sahiptir, demek olmaz mı? neden bu yönünü ihmal ediyorsunuz? "Hem döverim hem severim", "hem ağlarım hem giderim" kültürü belkide, yöre insanını mutlu ediyordur.(içinde şiddet de olsa)
Yazdıklarım sadece boşanma istatistikleri ile ilgili olup, konunun özüne bir yerden tekrar giriş yapabiliriz;))
sevgili camael
Hangi istatistik bizi dünya birincisi yapmış, bana kaynak gösterebilirmisin?
Amerika'nın saygın
Amerika'nın saygın gazetesi Washington Post'ta yer alan bir araştırmaya göre, Türk kadınlarının yüzde 58'i kocalarından dayak yiyor. 2003 yılında, Sağlık ve Cinsiyet Eşitliği Merkezi (Center for Health and Gender Equity) tarafından hazırlanan araştırmada kadınların dayak yediği ülkeler sıralamasında Türkiye birinci sırada yer adı. 50 ülkedeki 140 bin kadın üzerinde gerçekleştirilen araştırmalarda dünya kadınlarının üçte birinin dayak yediği ortaya çıktı.
TBMM Kadının Sorunları ve Statüsü Araştırma Komisyonu raporundan:
Evliliğin ilk üç yılı: Üniversiteli kadınların yüzde 73,6’sının evliliğinin ilk üç yılında koca dayağı yediği, gecekondulu kadınlarda bu oranın yüzde 90'a yükseldiği belirlendi.
3-5 yılları arası: Üniversite mezunu kadınların yüzde 15,6’si fiziksel şiddete maruz kalırken, gecekondu kadınlarının yüzde 5,6’sı koca dayağı yiyor.
6-10 yılları arası: Üniversiteli kadınları yüzde 7,3’ü, gecekondulu kadınların yüzde 2,5’i koca dayağı yiyor.
10-20 yılları arası: Üniversiteli kadınların yüzde 3,5’i, gecekondulu kadınların yüzde 1,9’u koca dayağı yiyor.
teşekkürler Camael
Koca dayağı yiyenlerin listesi güzel de, anne dayağı yiyen çocukların listesi nerde?
Koca büyürken, çoğunlukla anne tarafından şiddete maruz kalarak yetiştiriliyor. Bu yönüne kimsenin eğildiği yok.
Herkes işin sonuç kısmına bakıyor. Gelişme kısmı nerde??
İncelenmesi gereken asıl konu;
"Çocukların, özellikle erkek çocukların yüzde bilmem kaçı annesi tarafından şiddet görüyor? Şiddetle büyüyen çocuk ne gördüyse onu uygulayacak, özellikle karşı cinse.. ne ekersen onu biçersin..
Ordaki kültür, mutlu bir
Ordaki kültür, mutlu bir evlilik için, yeterli alt yapıya sahiptir, demek olmaz mı? neden bu yönünü ihmal ediyorsunuz? "Hem döverim hem severim", "hem ağlarım hem giderim" kültürü belkide, yöre insanını mutlu ediyordur.(içinde şiddet de olsa)demişsiniz Sn. statik.
Dayak dediğinin acısı bir-iki gün içinde geçip gider. Ya kırılan insanlık onuru? O yöre insanının mutluluğu değil, çaresizliğidir..
"Doğu kültürüne göre
"Doğu kültürüne göre yetişen bir birey(kadın-erkek) batı kültürünün ayıpladığı bir davranışı, kendi iç bünyesinde çok normal karşılayabilir. Bu yüzden sizin dışardan değerlendirmelerinizin hiç bir önemi yoktur."
bunu daha önce yazmıştım. Sizin çaresizlik dediğiniz, onların "normal" görebileceği bir eylem olabilir.
DAYAK
Hiç bir gerekçe aile içi dayağı haklı duruma getirmez... Zincirin biryerden kırılması gerek, üstelik bilgi ve kültürün en çok ulaşılabilir olduğu günümüzde kimsenin "öyle gördüm öyle yaptım" demeye hakkı yoktur. Dışarıdan değerlendirme yapmak da zorunludur ne yazık ki... Çünkü olayın içinde yaşayan insanın çoğunlukla gerçeği görmeye bile gücü kalmamıştır, bir fotoğraf çekip kendisine gösterilmelidir. Seyredip işin doğasıdır deyip sessiz kalabilecekleri de tebrik etmek gerek sevgili statik...
Burada
staik'e bir yönüyle katıldığımı belirtmek isterim. Yukardaki yazıda olsun ve bu sitede ya da başka bir çok sitede olsun kadınlardan erkekten üstün olarak söz edilir. İşte, doğurgandır ondan .. duyguları ve algıları çok ilerdedir de ondan .. şöyle cevvaldir .. böyle ilerdedir ...
İyi de bir çok hemcinsim bunları altına çize çize vurgularken bir kadını,sadece toplum baskısının çiğneyip geçebileceğine.. erkeklerin - zekasını ve diğer bir çok yeteneğini kullnmayı seçseydi- bir kadını pas pas edebileceğine yürekten inanıyor mu???
Ben inanmıyorum!!!
Nice doğulu ve güneydoğulu kadın tanıdım ki; kocasından şakır şakır dayak yer ama kocasını başka bir kadınla paylşmak istemiyorsa kocası dahil herkese en can alıcısından tavrını koyar.
Cehalet sadece erkekler için değildir ancak, cahil bir kadın cahil bir erkeğe havada suda karada üstün gelir. Konu cehaleti yenmek olmalıdır. Evliklerin devam etmesi veya bitmesi eğer cehalet alt edilebilmişse kadın, erkek hatta çocuklar için bile korkutucu olmaz.
Cehaleti yenmek keşke okullarda geçen yıllarla doğru orantılı olsaydı.. o da başka bir konu !
işin doğasını kıralım
ama, buna önce kadınları eğiterek başlayalım. İnsan hamurunu yoğuran 2 kişi; biri erkek biri dişi..
Dişileri bu olaydan soyutlayarak, tüm yükü erkeklere vererek, bir dirhem bile ilerleme kaydedemezsiniz.
Asıl bu işin doğasını kıracak olanlar annelerdir. Erkekleri doğurup, yetiştirenler de dişilerdir.
sevgili canu
bende aynı şeyi söylüyorum. Kadınlar sızlanmayı bırakıp, işe bir yerden başlamalı.
çağrı
İyi ya işte, sızlanmak yerine hareket ediyoruz, bu yazı da o harekete bir çağrıdır...:) Duymayan, farkında olmayan, uyanmayanlara....
güzel
bizde erkek olarak bu çağrıya uyduk. Darısı kadınlara;))
teşekkür
Teşekkürler statik, dediğin gibi darısı duymayanlara...
Yeni yorum gönder