Demokratik Acilim (Kürt sorunu)
Önce yazının temel öncülü mahiyetinde
iki soru;
1- 1921 anayasasında “Türk” kelimesi geçmiyor. Meclise bile “Büyük Millet Meclisi” deniyor, devletin ismi olarak da “Türkiye Devleti” tabiri kullanılıyor, neden?
2- On kıtalık İstiklal Marşı’nın hiçbir yerinde “Türk” kelimesi yok, niçin?
Bu soruların cevabı önemlidir.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de, 1 Ekim’deki Meclis açılış konuşmasında, konu tamamen bu olduğu halde “Türk” veya “Kürt” sözcüklerini hiç kullanmadı, bu yüzden de eleştirildi. Fakat ben bu tutumu girişteki iki sorunun mana ve ruhuna dönüş olarak okudum ve gayet yerinde buldum.
Çünkü Türkiye’nin bugün adına “Kürt sorunu” veya bu sorunu çözmek için “demokratik açılım” adını verdiği sorun, bu iki soru da saklı “kurucu akıl” ile çözülebilir.
1921 anayasasında bu kurucu akıl vardı. M. Akif tarafından yazılan İstiklal Marşı sanıldığının aksine tamamen bu aklı yansıtmaktadır.
Nedir bu kurucu akıl?
1921 anayasasını hazırlayanların zihninde, o dönemde henüz daha silinmemiş olan “imparatorluk aklı” vardı.
İmparatorluk aklı bir
dinler,
mezhepler,
kabileler,
ırklar birliği üzerinden çalıştığı
veya çalışması gerektiği için “tekçi” dayatmaları kaldıramaz. Aksi halde içeriyi tutamaz.
Kendilerini hala imparatorluk varisi olarak gördükleri için Osmanlı Kanun-i Esasi’nde “Ahalinin kaffesine Osmanlılar ıtlak olunur” yerine “Türkiye Devleti”ni düşünmüşler. Elde kalan Osmanlı coğrafyasına da “Türkiye coğrafyası” demişler. Fakat zihinlerinin gerisinde hala “Ahalinin kaffesine ne diyeceğiz?” sorusu var.
Bunu bilinçli bir susuşla,
sadece “Büyük Millet” olarak anıp bırakmışlar.
Bu 1921 anayasası için böyle…
Fakat sonraki yıllarda malum “Türk” vurgusu öne çıkmış.
Sadece öne çıkmakla kalmamış dayatılmış.
Öyle ki bırakın anayasaya girmeyi her yana yayılmış;
Türk Naranciyesi…
Türk Kalp Vakfı…
Türk böbrek tedavisi…
Türk plastik sanayi…
Bölünmüş,
dağılmış,
yenilmiş zihin “Türk” kelimesine sarılmış, dört elle tutunmuş…
Bölünmüşlük ve dağılmışlığın derin psikolojisini bu sözcüğe tutunmada apaçık görebilirsiniz.
İyi de imparatorluk sadece Anadolu dışında değildi ki.
Anadolu içlerinde de imparatorluk ahalisinin kaffesinin bir bölümü ve de dağılan yerlerden kaçanlar/gelenler vardı.
Altan Tan’ın kitabında verdiği rakamlara göre şu an dünyadaki 30 milyon Kürt’ün, 15 milyonu Türkiye’de yaşıyor.
“Olsun, zamanla Türkleşirler” diyenlerin
yanıldığı apaçık ortada.
İmparatorluk kalıntısı bir zihin tarafından kurucu ilkeleri belirlenen fakat gitgide tek tipçi bir uluslaşma süreci yaşatılan Türkiye Cumhuriyeti’nin yaşadığı serencam kanımca budur.
Bugün gelinen noktada bir çok Türk 24 saat Kürtçe yayın yapan TRT Şeş’i izlerken “Vay be, demek bu Kürtçe 24 saat hiç durmadan konuşulabilen bir dil ha!” diye şok yaşıyor.
“Memlekette Türkçe’den başka 24 saat konuşulabilen bir dil varmış ya!” diyerek yaşanan sessiz ve derinden bir şok bu.
“Bastığın yerleri toprak deyip geçme tanı” dedirten bir hatırlatma aynı zamanda.
Kanımca tarih boyunca imparatorluk harcıyla yoğrulmuş olan bu toprakların ruhu, tekçi dayatmalara itiraz etmekte, harcına etnikçi hamur katılmak istenmesinden rahatsız olmaktadır.
Bu nedenle “Türk” veya “Kürt” etnikçiliğini bu hamur kaldırmaz, kaldırmıyor.
***
Bazen insanların dilinde sözcükler fetişleşerek normal ve asli anlamlarını kaybederler.
Sosyolojinin veya siyaset bilimin konusu olmaktan çıkar, “psikolojik” birer fenomene dönüşürler.
“Türk” veya “Kürt” sözcüklerinin başına gelen de bundan başkası değil.
Bu kelimeler binlerce yıldır evlerde, kahvelerde, çarşılarda, pazarlarda kullanılır ve kimse bundan rahatsız olmazdı.
Ama şimdi öyle değil.
Özellikle egemen figür “Türk” sözcüğünde temerküz ettiği için, bu kelime kullanılarak çok canlar yakıldı.
Egemenler,
imparatorluk bakiyesi bir ülkeye bu kelimeyi dayatmanın ters tepeceğini göremediler.
Hala da göremeyenler var.
***
Bunlar birer psikolojik kavrama dönüştü demiştim.
O halde psikolojinin kavramlarıyla ifade edelim;
“Türk” yerine “gurur”, Kürt yerine “onur” diyebiliriz rahatlıkla çünkü altlarında yatan psikoloji bu.
Gurur,
Arapça “aldanmak” kökünden gelir.
Bu nedenle ucu kaçmış, abartılı bir gurur daima aldatıcıdır. “Türklük gururu” sizi etrafınızı göremez hale getirerek köreltebilir.
Hatta çevrenize zarar verir hale gelirsiniz haberiniz bile olmaz.
Kendi gurur fanusunuza hapsolur, dışarıda neler olup bittiğini anlayamaz hale gelirsiniz.
Böylece bir çok şey elden gider de ruhunuz bile duymaz.
Bütün gururlar hatta din gururu bile böyledir.
Adı üzerinde gurur adamı aldatan şeydir.
Onur
ise Arapça haysiyet sözcüğünün Türkçesidir.
“Nerede” demek olan “haysu” kökünden gelir.
Demek ki onur yani haysiyet “nerede duracağını bilmek”
ile ilgilidir.
Bu nedenle nerede duracağını bilmeyen adama onursuz yani haysiyetsiz deriz.
“Kürt”ün onur yani haysiyet arayışı nerede duracağını bilemezse birilerinin oyuncağı haline gelir ve haysiyetini tümden kaybeder…
“Diyarbakır cehenneminden” (hapishanesinden) sonra…
“Türkçe konuşacaksın,
sen Türksün Türk,
haydi bağır lan en büyük Türk Atatürk!”
diye yediğiniz tonla dayaktan sonra…
Yıkılan köyünüz, yakılan tarlanızdan sonra…
Lice’de paramparça olan 14 yaşındaki kızınız Ceylan’dan sonra kulağınıza eğilen bir terör fısıltısı sizi dağa çıkarabilir.
Siz onurunuz için savaştığınızı sanadurun,
üç bin metredeki tepelere inip kalkan uçaklardan atılan lojistikle çoktan çakalların ağına düşmüşsünüzdür…
Tarih bunun onlarca örneği ile doludur.
Bütün onur arayışlarının başına bu gelmiştir.
Onun için adı üzerinde onur (haysiyet) nerede duracağını bilmektir.
“Mamak Cehennemi’nden” çıktığım 1981 sonbaharında aklımdan ilk geçen onurum yani haysiyetim için dağa çıkmaktı.
Çünkü yaşadığım şartlar bana başka çare bırakmamıştı.
Onur (haysiyet) ne demek iyi bilirim.
“Nerede duracağımı bilmek” beni bundan vazgeçirdi.
Böylesi durumlarda insan
“Ez bütün çiçekleri,kendine zalim dedirt” dercesine ensenizde poza pişiren mağrurlar aleyhine yabancı güçlerle işbirliği yapabilecek hale bile gelebilir.
Kişiyi bundan nerede duracağını bilmek kurtarır.
Fakat böyledir diye
“böyle gelmiş bu devran, böyle gider” de diyemeyiz.
Şurası bir gerçek ki döner dolaşır daima onur arayışı kazanır. Gerçekten onuru çiğnenmiş birisi dünyanın en haklı ve en karşı durulmaz gücüdür.
Yeter ki nerede duracağını bilsin, onurunu çiğnendiği yerde arasın.
Onuru,
gururun intikamı olarak kullanmakla kalmayıp, yeni bir karşı-gurur haline getirmesin.
***
Bu nedenle diyorum ki bu topraklara gurur da onur da lazımdır.
Çünkü bastığımız topraklar gurursuz ve onursuz yaşayamaz.
Mesele ne ile gurur duyacağımız ve onuru nerede arayacağımızdır.
Kimsenin gururu incinmemeli, onuru çiğnenmemelidir.
Gurur devlete, onur millete aittir.
Çünkü
devlet milletin örgütlenmiş ortak gücüdür.
Bu nedenle Türk’ün veya Kürt’ün devleti olamaz.
“Adalet devleti; ortak iyinin iktidarı” olur.
Bu her ikisini de massedip içine alır.
Devleti ortak devlet,
milleti ortak millet,
ülkeyi ortak ülke haline getirir.
“Türkiye Devleti”nin 1921’deki kurucu aklında bu vardı.
O akla dönmekten başka çare kalmamıştır.
***
Bu ‘konsept’ten (temel bakış açısından) bakılınca,
anayasaya Kürt sözcüğü sokulmak bir yana,
Türk sözcüğü de çıkarılmalıdır.
1921 anayasasında olduğu gibi “Türkiye Devleti” ifadesinden başka “Türk” dahil herhangi bir etnik köken,
“İslam” dahil herhangi bir din,
“Sünni” dahil herhangi bir mezhep
ve
“Atatürk” dahil herhangi bir kişi ismine yer verilmemelidir.
20 Kânun-ı Sani 1337 (20 Ocak 1921) tarih ve 85 no’lu kanunla kabul edilen ve iki yıl kadar yürürlükte kalan 1921 anayasasına hakim olan anlayış aynen böyleydi.
Bu anlayış ile güncellenerek yeniden hazırlanmalı,
“kurucu anayasa” sıfatı ile referanduma sunulup milletçe onaylandıktan sonra yürürlüğe girmelidir.
Kanımca Türkiye’nin dönüp dolaşıp geleceği yer bundan başkası değildir.
Etnik köken,
din,
mezhep veya şahıslar devletin değil;
milletin veya millet içindeki kişi ve toplulukların vasfıdır. Bunlar milletin gönlünde yaşar ve atardamarlarından akar.
Yok edici bir dış tehlike veya asimile edici bir iç tehdit anında, bir kedinin üzerine gelene canhıraş atılması gibi meydana atılır, tehlike geçince normal seyrine dönerler.
Bunu gayet tabiî görmek gerekir.
Bu, millet morfolojisinin tabiî refleksidir.
Devlet ise hepsinin “ortak kamu gücü” olup
adaletten başka varlık gerekçesi yoktur.
Bu haliyle “Türkiye Devleti” bir ve bütündür.
Türkiye Devleti ile vatandaşlık bağı olan herkese “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı” denir.
Türkler,
Kürtler,
Lazlar,
Çerkesler,
Zazalar,
Rumlar,
Ermeniler,
Arnavutlar,
Araplar (vs.)
kendi dil, kültür ve geleneklerini özgürce yaşarlar.
Kendi anadillerini özgürce öğrenirler ve öğretirler.
Kendi çocuklarına kendi isimlerini, kendi yörelerine kendi adlarını özgürce verirler.
Bütün diller,
çocuklar,
yöreler,
beldeler,
şehirler,
dağlar,
taşlar,
ovalar,
dereler (vs.)
“milletimizin” ortak gücü, zenginliği, gururu ve onurudur.
Ben
bu gururu ve onuru TRT Şeş’i seyrederken Kürtçe tek bir kelime bilmememe rağmen hissediyorum.
Türkiye’nin batısı 24 saat Kürtçe yayın yapan TRT Şeş’i izlerken “Vay be, demek bu Kürtçe 24 saat hiç durmadan konuşulabilen bir dil ha!” diye şok yaşıyor.
Ben bizzat şahit oldum.
“Evet” dedim
Daha bir de
Arapça,
Farsça,
Ermenice,
Rumca,
Arnavutça (vs.) olduğunu düşün.
İşte senin gururun burada;
Türk’ün,
Kürt’ün,
Arap’ın,
Fars’ın,
Ermeni’nin,
Rum’un yan yana olduğu yerde…
Bir çok Kürt de, “küresel çakallar” olmadan bu sorunun çözülebileceğine inanamıyor.
Ona da diyorum ki;
Bal gibi olur, olmak zorunda…
Onuru başka yerde arama,
burada ara; ekmeğini yediğin, suyunu içtiğin yerde…(alinti)
slm.
Yazıcı-dostu sürüm
Arkadaşına gönder- 747 defa okundu

Sibel Atasoy
Değişimin gücü! Bundan
Değişimin gücü!
Bundan 15 yıl önce... 1993 yılında... Demirel Hükümeti’nin Ermenistan politikası konusunda verilen gensoru sırasında Refah Partisi adına Abdullah Gül söz alıyor... Bakınız, zabıtlara göre, neler söylüyor:
“Hükümet, bu politikasıyla, geleceğimizi gerçekten ipotek altına almıştır ve öyle ipotek altına almıştır ki, Ermenistan Cumhurbaşkanı, Cumhurbaşkanı Özal’ın cenaze merasimine katılma cesaretini göstermiştir. Sizin nasıl bir uzlaşmacı olduğunuzu, Türkiye’nin menfaatleri söz konusu olduğunda, sizin şahin gibi davranmayacağınızı bildiği için cesaret bulmuş ve Türkiye`ye gelmiştir. Siz bana bir ülke gösterin ki, kardeşleriniz savaş halinde olacak, kardeşleriniz katledilecek ve onlar katledilirken, ‘Bunun müsebbibi Türkiye’dir’ diye demeçler verecek; Kars’ın, Ermenistan toprağı olduğunu iddia edecek, bütün bunlardan sonra o adam Türkiye’ye gelecek ve siz de elini sıkacaksınız!”
* * *
ABD “Ermenistan kapısı açılacak, aç” komutunu vermeden çok önce Abdullah Gül işte bu düşünceler içindeymiş... Nereden nereye?
kürt açılımı üzerine
bu kürt açılımının içi boştu zaten; temel amaç, seneye yapılacak seçimlerde, iktidarın güneydoğu'daki Kürt oylarını almaktı. arka planda ise, Irak'tan geri çekilmeyi planlayan ABD'nin kuzey Irak'a yerleşmesi ve bunun için Kürt sorunun hallolmasını istemesidir. ancak, iktidar işleri yüzüne gözüne bulaştırdı.
Ermeni açılımı da yanı noktada duruyor. büyük devletlerin dayatması sonucu bu açılım gerçekleşti ancak efektif olarak çok az yol alındı. işin arkasında yatan olay, enerji hatlarının geçişidir. türkiye'nin doğusundaki sorunlar halolmadan enerji hatlarının güvenliği sağlanamaz.
Açılan muhtelif açılım paketlerini bu çerçevde ele almak gerekiyor; yoksa, bunların teknik açıdan kimseye faydası yok (türkiye için).
Yeni yorum gönder