Düsünmek üzerine
“Ben bir solucanım, fakat Tanrı’nın inayetiyle bir insan olacağım.”
4 Mayıs 1916′da cephedeyken ve tam da tehlikeli bir görevi üstlenmişken, savaş günlüğüne işte aynen böyle yazmış Wittgenstein.
(Ich bin ein Wurm, aber durch Gott werde ich zum Menschen.)
Wittgenstein ilginç bir isim. Tuhaf bir hayat yaşamış. Asker, mühendis, öğretmen, bahçıvan, mimar, sedyeci.
B.Russell hatıratında
Wittgenstein için "Acayip bir delikanlıydı ve kavramları bana garip görünüyordu, o kadar ki üç aylık öğretim dönemi boyunca kendisinin bir dahi mi yoksa sadece tahtası eksik biri mi olduğunu çözemedim" der.
Düşünmek ızdırap verir mi insana?
Ve bu ızdırabın dışavurumu, başkalarının gözünde kişiyi deli-dahi sarkacında sallandırabilir mi?
Devam ediyor Russell:
Cambridge’deki ilk sömestrin sonunda yanıma geldi ve bana “Efendim, lütfen bana benim katıksız bir aptal olup olmadığımı söyler misiniz?” dedi.
Ben de kendisine,
“Azizim, bu konuda hiçbir fikrim yok. Bunu bana neden soruyorsun?” dedim.
“Çünkü” dedi,
“eğer dört dörtlük bir aptalsam, balon pilotu olacağım; değilse filozof olacağım”
Kendisine tatilde felsefi bir konuda bir şeyler yazıp getirmesini, katıksız aptal olup olmadığına o zaman karar verebileceğimi söyledim.
Müteâkip öğretim yılının başında teklif ettiğim yazıyı bana getirdi. Tek bir cümlesini okuduktan sonra, kendisine “Hayır, siz balon pilotu olmamalısınız” dedim. O da olmadı.
Derdim, ne Wittgenstein’ın ilginç hayat hikayesini ne de felsefesini -kendim anlayamamış birisi olarak- anlatmaya çalışmak değil.
Düşünmenin; yaşamı anlamlandırmaya ve bunu yaparken kullandığımız araçları anlamaya çalışmanın zorluğuna vurgu yapmaya çalışıyorum.
Dücane Cündioğlu bir söyleşisinde “Felsefe nedir? sorusuna “ızdırap” diye cevap vermişti. Felsefe; yani hikmeti sevmek. Gerçeği, hakikati aramak…
Wittgenstein “Ben bir solucanım, fakat Tanrı’nın inayetiyle bir insan olacağım.” sözünü neden söylemiş olabilir?
İnsan ol(a)bilmenin şartlarının başında ne gelir?
Yemek, içmek, üremek kısaca biyolojik faaliyetlerimiz; yapıtaşlarımızın pek çok kısmının ortak olduğu diğer canlıların da rutin ve bir hayat kanunu müvacenesinde yapageldiği şeyler.
Ama bizi onlardan ayıran birşey var; o da düşünmek.
Wittgenstein’ın kendini solucan gibi görmesini düşünmesinin verdiği ızdıraba ve “insan olma” çabasına yorabilir miyiz?
Düşünmek insanı boğar bazen,
elini eteğini herşeyden çektirdiği gibi,
üstüne ızdıraplar tattırır.
Cemil Meriç’in “ya inanacaksın ya intihar edeceksin başka yolu yok” dediği sınırlarda gezindirir, aklın işkence aletine dönüşmüş soruları karşısında çaresizleştirir, adeta iki büklüm eder..
Ve yalnızlaştırır.
Gustave Janouch, Franz Kafka’ya şöyle der:
- [Gerçekten de ] o kadar yalnız mısın?
Kafka başıyla tasdik eder.
- Kaspar Hauser kadar mı?
Kafka güler:
- Onunkinden de beter.. Ben Franz Kafka kadar yalnızım.
Kendisi kadar yalnız..
Yaşam heyulası düşünen insanlar için bir ayrıntıdır.
O kadar ki en çetin dünyevî sıkıntılar onları varoluşa, yaşama, düşünceyi ifade etme yöntemlerine dair arayışlarından ve bunlara dair düşünmekten alıkoymaz.
Wittgenstein
dünyaca ünlü Tractatus’unu gönüllü olarak katıldığı Birinci Dünya Savaşı sırasında cepheden cepheye koşarken, makinaların ve top gürültülerinin arasında yazmıştır.
Düşünen insanlar diğer düşünenleri de ciddiye alır.
Aradan asırlar geçse bile.
Sövgünün dayanılmaz hafifliğine kaptırmazlar kendilerini.
Bugün “gerçekler acıdır biber de acıdır, o halde biber gerçektir” diye lise öğrencilerinin klasik mantık kuramlarını çarpıtarak alay ettikleri Aristo için -kendisi de klasik mantığın muhaliflerinden olmasına rağmen- Wittgenstein şunları söyler:
Aristoteles adı,
çoğu Mantıkçımız tarafından saygısızca anılıyor.
Günümüz Mantıkçılarının çoğunun Mantık hakkında, onun 2000 yıl önce bildiğinden daha fazla bir şey bilmediğinden haberi olsaydı, her halde mezarında ters dönerdi.
Hasılı düşünen insanlar için “düşünmek” ciddiyettir.
Dayanılmaz bir beyin ızdırabıdır ama buna rağmen yaşamanın anlamı; hava gibi su gibi bir vazgeçilmezidir.
Merhum Cemil Meriç “her devirde bir kaç düşünür, gerisi düşünenleri düşünür” der..(alinti)
"düsüncenin son noktasina kadar seyahat etmekten korkmayan kisi,ÖZGÜRdür"(Leon Blum)
slm.
Yazıcı-dostu sürüm
Arkadaşına gönder- 905 defa okundu

Sibel Atasoy
Nerde okumuştum
Nerde okumuştum hatırlamıyorum ama şöyle birşey vardı, insan uzun süre bilinçli kalmaya asla dayanamaz. Ve ben buna inanıyorum. Düşünmek kesinlikle zor geliyor insana. İstisnalar var mıdır? Kesinlikle vardır. Ve insanın bilincini kaybetmeye yönelik bilinçsiz davranışlar yapma eğiliminde olduğunu düşünüyorum. Eğlenmek, hatta delirmek gibi :)
Hasılı düşünen insanlar
Hasılı düşünen insanlar için “düşünmek” ciddiyettir.
Dayanılmaz bir beyin ızdırabıdır ama buna rağmen yaşamanın anlamı; hava gibi su gibi bir vazgeçilmezidir.
Merhum Cemil Meriç “her devirde bir kaç düşünür, gerisi düşünenleri düşünür” der..(alinti)
Ben katılmıyorum. Aydın Düşünce ( ışıktan ) beyne ızdırap vermez bilakis beyni besler ve büyütür...Izdırabı karanlık takıntılar verir...düşünürlerin peşine taktıkları da bu iki gruptur. Ya aydın ya karanlık... Ya takıntılı hasta yada takmadan yol alan vasıta...
" Alan veren kendisi ben bir vasıta "der Emre.. ( Yunus Emre değil Dost Emre) ( vasıtanın ne olduğuna takıntı doğmasın diye yazdım.)
Yeni yorum gönder