AŞK VE ÖLÜM

samire kullanıcısının resmi

Herkesin kaçınılmaz bir şekilde mutlaka ve mutlaka tecrübe ettiği tek bir olay vardır. En güçlüsünden en güçsüzüne, en akıllısından en delisine, en sağlıklısından en hastasına, en mutlusundan en mutsuzuna, en zengininden en fakirine tüm insanların ortak ve son yaşam tecrübesidir ölüm…

Hem de öyle bir tecrübedir ki, diğer tecrübeler gibi geride kalıp onu henüz yaşamayan tek bir kişiye aktarılamaz, anlatılamaz. Geriye dönüşü yoktur yaşamın, ölüm geldiğinde… Ölümün kesinliği ve mutlaklığı, ölümden sonrasının belirsizliği insanın içini ürpertir, kanını dondurur, nefesini keser çoğu zaman. Dünya yüzündeki insanları eşit kılan tek özellik ve olaydır ölümün eli. Onun elinin değdiği herkes, bir anda bütün dünya zenginliklerinden, edindiklerinden, sevdiklerinden ve hikayesinden arınıp, tüm insanlığın eşit olduğu o bilinmez boyuta ve huzura çıkar. Sağlıklı yaşama, genç kalma ve ölmeme çabaları bir gün mutlaka onun gelişiyle son bulur. Kaçınılmaz ve amansızdır ölüm bir gün, yaşamanın doğan güneşe doymak bilmeyen aç hırsına rağmen…

O gelince borç olarak aldığımız bütün mutluluklar biter ve söylenmemiş sözler kolumuza takılıp bizimle gelir. Acısını unutamadığımız dünlerimiz el salladığımız son iskelede kalır. Yaşamadığımız sevdalarımız öksüz ve yetim, boynu bükük ardımızdan öylesine bakakalır. Geride bıraktığımız kötü izlerimizi temizleyemeden, affettiremeden, gideriz çoğunlukla. Vakit hep yetmemiştir kendimizi arındırmaya kötülüklerimizden. Arkamızda kalan sebep olduğumuz gözyaşlarında yıkanıp, ruhumuzu temizlemeye fırsat kalmamıştır artık o geldiğinde… Elimizde ne varsa hayata ve yaşanmışlığa dair dünyaya emanet eder, güneşten yıldızlardan, günden, geceden, çiçekten, kelebekten, candan, canandan, dosttan, düşmandan özür dileyerek ayrılırız her birinin huzurundan. Her bir zerremizi dünyanın kara bağrına bereket olsun diye bırakır, aldığımız borcu eda ederiz sonsuz teslimiyetle. Yetişmeyen yarınların ufkuna baka baka, merhametsiz yaşanmışlıkların köleliğinden azat oluruz kafesinden kurtulmuş bir kuş misali.

Ve biz ona rağmen vefasızlıklara, bencilliklere, hatalara, gururlara, tüketmelere, dürtülere, sevgisizliklere yenik düşeriz tekrar tekrar usanmadan. Başka insanlara köprü kurmak yerine kendi çukurumuza gömülmeye, duvarlarımızı her gün bir sıra daha yükseltmeye, hayatı kullanma kılavuzumuza yanlış talimatlar yazmaya devam ederiz fütursuzca. Kendi yazdığımız yanlış talimatları uygulayıp bütün devrelerimize kısa devre yaptırmayı seçeriz yeniden ve yeniden.

Bize; ‘ hükmünü sürdür, kendi duruşunla dur’ diyen hayatın kendi öz diyalektiğinden vazgeçmesini bekleriz aptalca.‘ Korkma, sen ol,’ diye türkü söyleyen hayatın melodisine kapatırız kulaklarımızı. Kendi yarattığımız kafesimizde aslında var olmayan sanal parmaklıkları tutar, dışarıda uzanamadığımız mutlulukları içimizdeki acı veren gıpta ile seyrederiz çaresizce. Kendi kaderimize lanetleri yağdırır, hayata küfrederek tatmin olmaya çalışırız. “Adaletsiz dünya” terimi, yaşama yapıştırdığımız en masum etikettir, diğer küfürlerimizin yanında.

Oysa hayatın kendi kılavuzunda inanılmaz hassas bir adalet mekanizması vardır ve onun işletim sisteminde zıtlar birbirini çekerek dengede tutar yaşamı. Kendine güvenen insanın bir çekincesi olmaz ve aklına olumsuzluğu getirip derdi belayı çekmez hayatına, çünkü kendi vicdan mahkemesi beraat kararını vermiştir kendisi hakkında. Herkes kendi cezasını, kendi vicdanının mahkemesinden çıkan kararın ürünü olan korku düşüncesi ile çağırır kendine. Vicdan; asla şaşmayan, eninde sonunda sahibini yargılayan, kararından kaçılmayan en acımasız mahkemedir ömrümüzde. Suçun amansızca cezaya doğru tek yönde koşması bu yüzdendir. İlahi adalet denilen en büyük mahkemeyi de tüm insanlığın vicdanlarının ortak şuuru oluşturur, tıpkı her derenin dönüşsüz ona aktığı bir havuzu doldurur gibi. Yaşamaktan, yaşarken hata yapmaktan, yargılanmaktan ve cezalandırılmaktan kurtulamazsınız; doğduysanız ve bilinciniz, vicdanınız verilmişse bir kere…


Yaşamın ne olduğu her bireyde değişik cevaplanır. Doğduğu aile, parçası olduğu toplum, eğitim, görgü, kültür, olanaklar, beklentiler, düşünceler, hayat felsefesi, hedefleri belirler her bireyin yaşam tarifini üşenmeden tek tek. Ne kadar insan varsa o sayıda evren ve yaşam vardır ve her birey ne zaman bir karar almaya kalksa kendi evreni bir başka evren daha doğurur. Çoğuldur yaşam; böylesine sonsuzdur, iç içe geçmiş, sayılamaz iplik yumakları gibi. Bu çoğulluğun içinde aslında her anın üzerinde inanılmaz güzel mutluluklar mevcuttur ‘ne zamanki’ elimizi uzatıp tutacağımız her yerde. Orda durup beklerler bizim gözümüzdeki perde kalksın ve görelim diye. Hangi gözlükle, nereden ve kimden bakıyorsak görünen sadece bu üçlüye aittir gizemli bir şekilde. Tıpkı bir hapishanenin aynı penceresinden bakan iki adamdan birinin mavi gökyüzünü ve beyaz bulutları, diğerinin yerdeki balçık çamuru ve kara böcekleri görmesi gibi…

Yaşamın öz cevheri ise aşktır. Aşk; yaradanın içimizde yaktığı, ezelde tutuşturulmuş, ebede giden, elden ele geçen, sönmeyen bir ateştir ve yaşadığımız sürece biteviye yanar durur, kimi gün gür alevler halinde kimi gün mum titrekliğinde. Heyecan ve tutkular iç alemimizin geriye yansımasıyla alevi canlandırır, korku ve çekinceler ateşi cılızlaştırır.

Yaşamın sırrı; o emanet ateşi hiç söndürmeden yangınlara çevirmek, o alevlerin kızılında ve ışığında resimler çizmektir. Yaşam bir beyaz kağıt gibi verilir elimize, renkli kalemlerle birlikte. Nereyi siyaha, nereyi pembeye boyarsak, hangi köşeye hangi şekli koyarsak onu seyrederiz elimize aynayı aldığımızda. Hayat ateşi bizim elimizde ve içimizde sönmeye yüz tuttuğunda, işte o dönülmez kapıdan geçmenin vakti gelmiştir bizim için. Meşaleyi geride kalanlara teslim eder, vaktimiz varsa bir selam verir, yürür gideriz ölüme doğru. Geriye dönüp bakmak sadece geçen ömrü sıkılarak tekrar seyretmekten başka bir şey kazandırmaz. Hayat filmimizi izlerken belki sadece bir kaç kareyi makaslamadan yerinde bırakırız emanet olarak ve ömür boyu hangi yaşam türkümüzü bestelemişsek onu dinletiriz arkamızdan.

Yahya Kemal Beyatlı’nın dediği gibi; ya lale açmıştır göğsümüzde yahut gül…

Dönülmez akşamın ufkundayız,
Vakit çok geç.
Bu son fasıldır ey ömrüm,
Nasıl geçersen geç.
Cihana bir daha gelmek hayal edilse bile,
Avunmak istemeyiz böyle bir teselliyle.

Geniş kanatları boşlukta simsiyah açılan.
Ve arkasında güneş doğmayan büyük kapıdan,
Geçince başlayacak bitmeyen sükunlu gece.

Gurûba karşı bu son bahçelerde keyfince ah,

Ya şevk içinde harap ol,
Ya aşk içinde gönül.
Ya lale açmalıdır göğsümüzde yahut gül,
Ah dönülmez akşamın ufkundayız vakit çok geç.

O ufka doğru giderken bütün yollardan ne için geçirildiğimiz sorusunu ne zaman kendimize sorsak cevaplar birbirine karışır:

Doğmak için mi, ölmek için mi, aşk için mi, yalnızlık için mi? Doğarken niye geldik, ölürken niye gidiyoruz, aşk mı, yalnızlık mı başarmamız gereken?

Aşklar yaşar, “bir” olur, sonra da yalnızlıklara ve ıssızlıklara yanaşırız, demir alınmayan limanlar gibi. Döner dururuz kaderimizin çemberinde sadece kendimize döndüğümüzü bilmeden. Herkes kendi yolunda yürür yalnız ve tek başına... Acı verse de bu yalnızlık asla değişmez. Birilerinin hayatına girdiğini ve yaşamı paylaştığını sanırsın ama zaman dilimleriyle sınırlanmış sanılardır onlar sadece... Gün gelir, an gelir farkına varırsın ki yanında devamlı kalan tek kişi sensin. İnsanların kendi dünyaları, duyguları, acıları kendinedir ve herkes kendine dönmek zorundadır, tüm itirazlara rağmen.

Terk edilmenin acısı dizeler döktürtür bazen;


Ve sen gittin,

Hiç acımadan...

Ve yine benleyim...

Dönüyorum kendime, hiç bıkmadan...

Ölümle terk edilmek, terk edilmelerin en acımasızı, en çaresizi, en umutsuzudur. Hep sevdiklerimizin acısını hissederiz içimizde, onların hasretini, özlemini hissederiz ama bazı gerçekler var farkında olmadığımız. Aslında biz sadece tecelliyiz bu dünyada, yani yansıma… Gerçek ruhumuz ve özümüz sevdiklerimizle hep beraber ve birbirimizi her an duyup, hissedebiliriz. Görmediğimiz sadece bu dünyadaki aynalara yansımalarıdır. Zamanı gelince onları yine bir aynada seyredebiliriz. Hangi gözde veya hangi gülümsemede bize tekrar yansıyacaklarını, onları yaşayacağımızı ve bulacağımızı önceden bilemeyiz. Çünkü asıl olan biz, sadece buradaki biz değiliz.

Bize buldurtulmaya çalışılan gerçek acaba bu mu, yoksa neden bu ayrılıklar terk edilmeler, yalnızlıklar ve anlaşmazlıklar?

Bu gerçek tekrar tekrar yaşamın içinde bir köşelere saklanır, kimi zaman anlar ve bulur gibi olsak da ömür boyu peşinde koşarız. Bu sonu gelmez mücadele aslında gerçek benliğimizin yazdığı ve bize oynattığı bir oyun gibidir. Gerçek benliğimiz hangi konuda pişmesi ve öğrenmesi gerektiğini kendisi belirler ve o konuyla ilgili olayları kendi üzerine doğru çeker. Çekim yasası, bizim benliğimizin bize oynadığı bir strateji oyunudur. Bu oyunda, hayatı film seyreder gibi daha fazla farkındalıkla seyredebilirsek, buranın bir perdeye yansıtılan görüntüler olduğunu hissedebiliriz. Perdenin arkasındaki el ölümün eli mi, yoksa gerçek yaşamın ve ezelde meşalesi yakılan aşkın eli mi?

Bir gün bu film bitecek ve biz, kendimize dönüşümüzdeki bu yolda, ölüme kendimizden yeniden doğacağız ve aşk ile yanan ruhumuzla yüzleşeceğiz…

Yaşadığımız ve oynadığımız bu filmin içinde sahip olduğumuzu sandığımız hiçbir şeyin bizim olmadığını unutmadan yaşamalıyız. Aslında biz bu hayatın emanetçisiyiz ve hayat emanet olarak ne bulduğumuz değil ne yarattığımızdır. Bulduklarımız dündür, biz ise bugün olmalı ve bugünü yaratmalıyız. Yaratacağımız ve hükmümüzü sürdüreceğimiz ve bizim olan tek şey ise sadece bizim tarafımızdan bestelenen coşkuyla söylenecek kendi türkümüzdür.

Ve türküler aşksız söylenmezler…

Ne kadar söz varsa
Düne ait.
Şimdi yeni bir şeyler
Söylemek lazım.

(Mevlana)

Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. Acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalıyım, yoksa dünyevi, semavi ya da cismani diye sorma! Ayrımlar ayrımları doğurur. Aşk'ın hiçbir sıfat ve tamlamaya ihtiyacı yoktur. Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır; merkezinde, ya da dışındasındır, hasretinde… (Şems 40. kural)

Hayat bir hediyedir, kabul edilmeli...

Hayat üzüntüdür, yenilmeli...

Hayat bir gerçektir, yüzleşilmeli...

Hayat bir görevdir, yerine getirilmeli…

Hayat bir oyundur, oynanmalı...

Hayat bir gizemdir, anlanmalı...

Hayat bir fırsattır, yakalanmalı...

Hayat bir yolculuktur, tamamlanmalı...

Hayat bir güzelliktir, övülmeli...

Ve Hayat bir şarkıdır, söylenmeli...

Kendi türküsünü ölüme inat, aşkla söylemeyi başaranlara ve sevgili Adnan Şerifoğlu’na…

Nesrin Dabağlar
Kaynak
http://indigodergisi.com

Senin oyun: None Ortalama: 4.7 (6 oy)

Yorum görüntüleme seçenekleri

Yorumların gösteriminde tercih ettiğiniz şekli seçiniz ve değişiklikleri "Ayarları kaydet"e tıklayarak kaydediniz.

Her insan tecrübe

Her insan tecrübe eder...
belki sır, insan olmanın dışına çıkmaktır, kimbilir...
belki o zaman
yine daha yeni söylüyecek çok şeyimiz olacaktır, kimbilir...

Teşekkürler paylaşımınız için, sizi okumak çok değerli ve keyifli.

Su akar.. Olursun ve biter

Su akar..
Olursun ve biter her sey..Hayaller, umutlar, beklentiler..Bi daha gunes dogmayacak, yeni bir gunun heyecani ruhunu sarmayacak.. Sahi ne olur olunce; hic olmeyecekmis gibi hissediyoruz yasarken bilsek de hepimiz kesin sonu. Bu yuzden mi acaba insanin oteki dunyaya inanma istegi? Ama oyle bile olsa ayni sey degil ki, oldukten sonra arkanda birakiyorsun her seyi, sevdiklerini, yapmak istediklerini, gelecek gunlere dair merakini.. Ve yasamaya devam ediyor geride kalanlar, dunya donuyor yine senin olmadigini farkina bile varmadan. Bu oteki dunya dedikleri yerde dunyada olan olaylar takip edilebiliyor mu; sahsen cok merak ediyorum 100 yil, 1000 yil sonra neler olacak dunyada? Ya da her istedigimiz oluyorsa cennette, ben yine dunyaya donmek istesem?

Ayrılığın burukluğu,

Ayrılığın burukluğu, yüreğimizin yangını sönüverir mi yılların tozları altında, sevgimiz biter mi elimizden aldıklarına? Kim sana karşı koyabilir, peki ya kim meydan okuyabilir yaşama ve ahengine? Yaşam, ve sen, sen ve yaşam bir elmanın iki yarısı… Koptuğu an ölmeye başlar meyveler dallarından… Ayrı düşünce, çekirdek ve meyveler, çekirdeğin toprağa kavuştuğu an yeni bir fide doğmaya başlar. Sen olmasan meyve vermez yeni doğan ağaçlar, sen olmasan doğmaz yeni ve taze meyveler. Sen olmasan yaş ağaç kabukları kuruyup da değerlenmez antika tadında…
Ölüm ne bir son ne bir yok oluş, ölüm aslında bir varoluş… Sen ne bir son durak, ne dönülmez bir liman, sen yalnızca bir ara istasyonsun karadan denizin dibine dalmayı, denizden karaya ayak basmayı, karadan havaya karışmayı, havadan yere inmeyi müjdeleyen. Eğer ki son değilsen niye bu kadar zorsun sen,
Korkumuz odur ki yalnızlık var bu işin ucunda, sevdiklerimizden ayrılmak var, doyamamak var… Ölümle arkadaşlık kolay olur mu? Ya sevdiklerimizi alırsa yanımızdan… Onları özlemek var, dert var keder var acı var hüzün var, var da var…
Ey ölüm, ne büyük boşluksun içimize sinmeyen...

ellerine sağlık

Ellerine sağlık Camael,

"Eğer ki son değilsen niye bu kadar zorsun sen..."

"Ey ölüm, ne büyük boşluksun içimize sinmeyen..."

Çok güzel sorular, cevabını bilen var mı bilinmez...

AŞK ÖLMEZ. YARALANIR.

Her şey kirlenir…
Aşk kir tutmaz…
Aşk sadece yaralanır…
Bir göz bir gözü ağlatır, bir yürek bir yüreği kanatır, gün gelir her şey kirlenir; ama aşk kir tutmaz. Aşk sadece yaralanır…
***
Yalnızlık kaldırır bir çok cenazeyi… Bir söz bir başka sözde kirlenir, arınır… Bir dokunuş kalır bazen bir başka dokunuştan miras… Bir el bir başka elde unutur sıcaklığını ve gün gelir her şey kirlenir. Ama aşk kir tutmaz; aşk sadece yaralanır.
***

Bir gözyaşı kasesi gibi gece, sabaha kadar ağlayanlarla kalır…
Bir yıldız kayar… Bir rüzgar eser… Bir yaprak düşer… Bir çiçek açar… Her şeyden geriye bazen bir kahır kalır ve bir gün her şey kirlenir ama; aşk kir tutmaz, aşk sadece yaralanır.
***

Göz düşer sözden arlanır. Dil düşer dilden harlanır… Zaman kılıcıyla böler insanı sarı-sıcak fotoğraflara…
Bazen bir gecede simsiyah saçlar karlanır… Üşüyen bir serçe gibi pencere kenarında beklemeye asılır kalır ve bir gün her şey kirlenir. Ama aşk kir tutmaz. Aşk sadece yaralanır.
***

Bir tabuttan geçer ölüm… Bir mezardan insan… Kapıda kalır bazen yaşamak denilen kutlu macera… Bir çocuk kayıp düşer, dizlerini kanatır… Çocuktan çok taşın canı yanar belki ama bir gün… taş aynı kalır… Her şey kirlenir… Aşk kir tutmaz, aşk sadece yaralanır…

***
Masal olur yaşlananlar… Bir hüzün kalır… Miras paylaşılır… Hasret umuda hep uzak kalır…
Kalan aldanır, giden ardadır…
Derin bir suskunluk içinde her şey hece hece kanar… Kanmaz susuzluk denizleri içse de… Her şeyden, herkesten bir iz kalır… Toprak ayaklar altında hep yastadır…
Dem be dem içerler ruh bedene; beden ruhtan azade, bir nefes kalır… Gün gelir her şey kirlenir. Aşk kir tutmaz. Aşk sadece yaralanır…
Gelen kimdir?
Giden kim?
Bir hicran kalır… Vurur insan kendini yokluğun duvarlarına yokluk kalır… Kanayan neftsen, bir Adem bir Havva kalır…
Kalmaktan gitmeye hep vakit kalır!
Sonra gün gelir her şey kirlenir; kalır… Aşk kir tutmaz; aşk sadece yaralanır!
Bu yüzden aşk gider, insan hep kalır!
İnsan hep kahır!..
Aşk kir tutmaz aşk sadece yaralanır!

yazınız çok güzel

yazınız çok güzel olmuş.yüreğinize sağlık.

Teşekkür ederim "

Teşekkür ederim " cesaret"... Sizin yazdıklarınız da az değil:)

Biz teşekkür ederiz

Sizin yazınız da çok güzel ve etkileyici olmuş sevgili cesaret :)
Bir hicran kalır… Vurur insan kendini yokluğun duvarlarına yokluk kalır… Kanayan neftsen, bir Adem bir Havva kalır…
Kalmaktan gitmeye hep vakit kalır!
Sonra gün gelir her şey kirlenir; kalır… Aşk kir tutmaz; aşk sadece yaralanır!
Bu yüzden aşk gider, insan hep kalır!
İnsan hep kahır!..
Aşk kir tutmaz aşk sadece yaralanır!

Gözümü alamadım bu etkileyici ifadelerden .

Bu arada sevgili cemael'in yazısıda çok hoş.

Sen olmasan meyve vermez yeni doğan ağaçlar, sen olmasan doğmaz yeni ve taze meyveler. Sen olmasan yaş ağaç kabukları kuruyup da değerlenmez antika tadında.

Bu cümleyi kendi içimde açınca ölümle ilgili belirsizlik uçtuu gitti kafamdan. Daha ne olsun ;)

Yüreklerinize sağlık arkadaşlar !

Ölüm le aşk'ı okurken

Ölüm le aşk'ı okurken karabasanlar bastı... ne o öle yaa..of.

Yaşam güzel, en kısa

Yaşam güzel, en kısa zamanda karabasanlardan kurtulmanı dilerim...

Sevgili Samire Hani bazı

Sevgili Samire

Hani bazı filmler vardır çok nadir ve özeldirler.. 10 kere seyretsen ilk defa seyrediyormuşçasına keyif alırsın.Her yazdığın çok özel, çok farklı ama bu yazı ve ölüme teğet adlı yazın beni onikiden vuran yazılar...Belki yaşadıklarımla paralel, belki olmasını istediğim düşler ama ne olursa olsun bugüne kadar keyif alıp tekrar tekrar okuduğum ender yazılardan...

İkisinide ne zaman okusam kii okuduğum sayıları unuttum:) Her okuyuşumda ilk sefer okumuş gibi çook uzaklara götürüyor beni... Öyle güzel öyle içten yazmışsın ki arada rahatlama ihtiyacı duyduğumda, çok bunaldığımda, yada hiç sebepsiz yere içimden geldiği zaman okumaktan çok büyük keyif alıyorum. Adlandıramıyorum ama bir şeyler var bu yazılarda.Bana ümitmi oluyorrr, umutmu oluyorrr, sesmi oluyor bilemiyorum ama bi gizem.. birşey var o şeyi hala yakayalamadım:) Ama her okuduğumda o tat hep aynı.. hiç değişmiyor...

Sevgili Samire yüzlerce, binlerce kez yüreğine, emeğine, kalemine ve yaşadıklarına sağlık.. Sen özel bir insansın hani seçilmiş insanlar vardır bunu belki kendileri farkederler belki farketmezler ama inan sen onlardan birisisin....

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır. (Üyelik için, Davetiye maili almak isterseniz mail adresinizi ekleyin)
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd><img><hr><u><blockquote><sup><sub>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.
  • Kolay link ekleyebilirsiniz. Örnek site içi arama linki için [s: aranacak kelime]

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
Spamları engellemek için denetlenmektedir. Lütfen soruyu yanıtlayınız.
İçeriği paylaş