Kabala'dan Feyz alan Said Nursi

elfФİ kullanıcısının resmi

NUR CEMAATİ !!!!!

Kuşkusuz başlığı okuduğunuzda her ne görüşü savunuyorsanız savunun aklınızda ‘'ne alaka'' sorusu belirecektir. Heleki nur cemaatinden olanlar hem küfür edip hemde okuyarak savunma pozisyonunda bana karşı her yönden saldırıya geçeceklerdir. Ben hepsine göğüs gerecek ve cevap verecek güçteyim evvel ALLAH..!

Ne diyordu üstat Mehmet Akif..

Ulusun korkma..! Nasıl böyle bir imanı boğar..?!!

Ben ulumalarından değil İslam'a gelebilecek zararlardan korkuyorum..!

Başlık her şeyi anlatıyor aslında.

Ama ben yinede açıklama yapmak istiyorum. Yazı uzun olacak bunu ilk olarak söyleyeyim. Onun için tam okumadan ve anlamadan yorum yapmayın.

Bazı saf kardeşlerimizin zamanın en büyük din alimi diye adlandırdıkları ‘'Bediüzzaman said-i nursi'' nin yapmış olduğu işlerin, sarfetmiş olduğu açıklamalarının, yazdığı risale, külliyat vb. kitaplarının KABALA ile ne kadar benzerlik ve uyum içinde olduğunu anlayacak, ortak olarak seçtikleri kişilerin milliyet ve dinlerinin de ne olduğunu göreceksiniz.

Kürtçülük akımını nasıl başlattığınıda en sonunda okuyup Nur cemaatinin ve manevi liderinin nasıl bir insan olduğunu anlayacaksınız.

İlk olarak tam anlayabilmeniz için KABALA nın ne olduğunu kısaca özetleyeyim.

KABALA NEDİR ?

Kabala kelime olarak sihir, büyü anlamlarını ifade etmektedir.

Yahudi dili olan İbranice'de kabalanın özel bir yeri bulunmaktadır. Yahudi'lerin tevrat'tanda çok önem verdikleri kabala bir sihir, büyü kitabının özetidir. Bir takım hesaplar kullanılarak olaylara yön verebilen bir sihirdir KABALA.

Yahudi'lerin inançlarına göre ALLAH (Yehova) H.z Adem ile Havva'ya bazı sihir ve büyü formülleri vermiştir. Dünya'ya geldiklerinde bu sihirleri kuşaktan kuşağa anlatmışlar ve silsile yolu ile nesilden nesile bildirmişler.

Tabi bu nesil Adem (selam olsun ona) den sonra gelen Peygamber'lerdir.

Adem'den, Nuh aleyhisselama ondan da İbrahim'e, İbrahim'den Musa'ya, Musa'dan da kardeşi Harun'a ve Harun'dan da HAHAM lara aktarılan sihir formüllerinin tümüne ‘'KABALA'' diyorlar.

Şu anda kabalist bir yapıya sahip İsrail devleti aslında Tevrat değil Kabala'ya göre yönetilmektedir.

Sadece Yahudi HAHAM larının bildiği Kabala öğretisi tüm evrenin Yahudi ırkının emrinde olması için devam ettirilmektedir.

Onun için bazı devletleri kabalist bir yapıya büründürmek ve kirli emelleri için araç olarak kullanmak amacındadırlar. O bazı devletler ise nilden fırata kadar olan bölgeyi sınırlayan devletlerdir. Bunun içinde Türkiye'de vardır.

SAİD-İ NURSİ VE TERAKKİ MASONLARININ İŞ BİRLİĞİ

İttihat ve Terakki'nin kurucuları malumunuz üzere Yahudi Masonlarıdır.

Büyük Hakan 2.Abdülhamit'in siyasi iradesine engel olmak için o büyük Hakan'ı tahtan indirip sürgüne bile yollamışlardır.

Sırf modern (!) Siyonizm'in babası olan Thedor Herzl'in Amerikalı Yahudi Rotchild'in direktifiyle İsrail'in kurulması için Büyük Hakan'dan para karşılığında toprak isteyipte aldığı ***** cevabı üzerine İttihat ve Terakki Masonları tarafından ‘'KIZIL SULTAN'' lakabı yaftalanarak Türk Milleti'ni o büyük sultana karşı kışkırtmışlardır.!

İşte bu dönemlerde Rusya'da esir (mi ?) düşmüştü Said-i Nursi.

Esirlikten kurtulup (!) bir yolunu bularak ülkeye dönen Said-i Nursi İttihat ve Terakki'cilerin çok büyük desteğini bilinmez bir şekilde almıştır.

Bu desteği Rusya'da esir (mi düşmüştü acaba ?) düştüğü içinmi yoksa başka bir sebep içinmi verdiler bilinmiyor.

Yine o dönemlerde İngiliz ve Amerika'lı ajanlar cephede bir türlü yenilmeyen Türk'lerin ayakta nasıl hala dimdik kaldığının üzerinde çalışmalar yapıyorlardı. Ve sonuçta aradıklarını buluyorlardı.

Aradıkları cevap İSLAMİYET idi..!

Eğer İslam dini yozlaştırılıp, yanlış kişiler tarafından yönlendirilirse Türk'ler İslam dininden bilmeden uzaklaşacak ve böylece cephe düşman tarafından ele geçirilecekti.

Bunu başarmanın bir yoluda İslamcı (!) kimlikli birini bulup (İcad edip) önce Milleti'in gönlünde taht kurdurmak, ona karşı sevgi beslettirmek sonra onu İslamcı olduğu için sürgüne yollamak, sürgünden sonra tekrar Millet'in önüne sürmek, halkın bu yanlış kişiyi önder diye sahiplenmesini sağlamak ve toplumun onun her dediğine onay vermesini sağlayarak gizlice hem İslam'ı hemde vatanı parçalara ayırmak düşüncesini ve fikrini buldular.

Bizi ancak böyle yenebilirdiler. (Bakınız Recep Tayyip Erdoğan'ın gelişimi)

İşte bu yüzden İttihat ve Terakki'cilerin desteğini almıştı Said-i Nursi denen şahıs.

Ve Türk Milleti'ni kandırmak ve parçalamak için harekete geçmişti birileri.

İslam dininin yozlaştırılması için Yahudi Masonları olan İttihatçılar tarafından kurulan ‘'Darülhikmetülislamiye'' yani İslam Akademisi'nin başlarından biride artık Said-i Nursi idi.

İttihatçılar birden bire İslam'a heveslendiler nedense.

Onun içinde Said-i Nursi'yi buldular.!

Bir Yahudi Mason'un İslam'ı gerçek manada yaşatmak için bir akademi kurabilirmi..?

Said-i Nursi'nin gerçekten Rusya'da esir düştümü…?

Her türlü ajan ve hainin arka çıktığı akademinin güvenilir olabilirmi…?

Gerçekten Said-i Nursi'ye İslam alimi mi.?

Tüm bunlar Said-i Nursi nin Mason'lar tarafından desteklediğini gösteriyor olabilirmi...?

Ne İslam ile nede vatan ile alakası yoktur. Kürtleri kışkırtmak için kullanılan maşadan başka bir şey değildir.!

KABALA'DAN İLHAM ALAN NURCULUK VE SAİD-İ NURSİ

Nur cemaati ve okulları kendi içlerinde ‘'CİFR'' ilmine çok önem verirler.

Bir takım ‘'Ebced'' hesapları ile geleceği tahmin etmeye uğraşmaktadırlar.

Gizli bir ilim olan ‘'cifr ve ebced'' hesapları KABALA ile aynı oranda benzerlik teşkil etmektedir.

Çünkü KABALA'da da bir takım hesaplar ve formüller kullanılarak gelecek tahmin edilmek istenmektedir ve bazı ileriye dönük çalışmalara zemin hazırlanmak istenmektedir..

Bilindiği gibi Said-i Nursi de yazdıkları risalelerde, külliyatlarda, lemalarda bu hesapları kullanarak bir takım tahminlerde bulunmuştur.

Ve günümüzde olan bu ‘'İBRAHİMİ DİNLER'' masalının zeminini ta o zamanlar hazırlamıştır.

Cemaat içindeki okullarda öğrencilerin beyinlerine Said-i Nursi'nin yazmış olduğu Risalelerin, Külliyatların, Lemaların kaynağının ALLAH olduğunu ve ALLAH' tarafından Said-i Nursi'ye gelen ‘'İLHAM'' ile yazılmış olduğunu aşılamaktadırlar.

Yani bu ayetler Yüce Allah'tan gelmiş, ve Yüce Allah bunları Said-i Nursi'ye indirmiş ve yazdırmıştır !!!!

Aynı ‘'KABALA'' daki bir takım hesapların ve sihirlerin ALLAH'tan peygamberlere, peygamberlerden de sil sile ile HAHAM'lara inmesi gibi. Benzerlik garip!!!

Durun daha bitmedi..Sihirbaz Said-i Nursi hapisteyken mürtileriyle bile konuşabiliyormuş.!

O yıllarda hapise atılan Said-i Nursi yine bir takım sihir ve büyüler kullanarak geceleri kaldığı hapishaneden esrarengiz bir şekilde UÇUP belirli müritleriyle bir evde toplantılar yapıyor, gece boyunca konuşabiliyor, sabaha yakında kaldığı hapise tekrar aynı şekilde esrarengiz bir şekilde geri dönebiliyormuş.

Hep KABALA öğretilerinin tesiridir bunlar.

Esrarengiz bir şekilde ortadan kaybolmalar, direk aracısız (Cebrail a.s. bile yok) ALLAH' c.c.tan alınan ilhamlar, bir takım gizli büyüler hesaplar ‘'cifr ve ebced'' gibi hepsi KABALA da mevcuttur.

Hatta Nur cemaatinin Said-i Nursi'den sonraki manevi lideri olan Fettullah Gülen 31 ocak 1986 tarihinde İzmir İl nüfus müdürlüğüne başvurarak, 3881 kayıt numaralı kimliğindeki ismini ‘'FETULLAH''tan ‘'FETHULLAH'' a çevirmiştir.

Bu ‘'H'' harfindeki değişiklik bazılarına göre (bize göre yani) ‘'ebced'' hesabına uydurarak ileriki zaman dilimlerinde kendinin İSLAM önderi olacağının inanılması içindir, bazılarına göre ise (nur cemaati) Said-i Nursi'nin siirtteki hocası ‘'MOLLA FETHULLAH''ın ismini almak istediği için yapılmıştır.

İşte size yine KABALA ile aynı oranda benzerlik teşkil eden olay. Sihir ve büyü hesapları kullanılarak kendini ‘'YÜCELTME'' çalışmaları..!

Bir başka benzerlik ise Nur cemaati okullarında mevcuttur.

Yahudi doktrininin (KABALA) öğretildiği gelenekçi okullardaki öğretmenlere ‘'SOFERİM'' yani ‘'YAZICILAR'' denilmektedir.

Bu okullarda yazılı Tora ve Sözlü (vahiy edilmiş ama yazılmamış !) Tora vardır.

Soferimlerin görevi, vahiy edilenleri açıklamak ve bunun toplumlar ile fertleri tarafından öğrenilmesini ve benimsenmesini sağlamaktır.

Nur cemaati içinde de Said-i Nursi'nin ‘'Risale-i Nur Külliyat''ını aslından (yani Latin harfleriyle basılmamış haliyle) okuyan, açıklayan, topluma ve fertlere öğretenlerede ‘'YAZICILAR'' denilmektedir.

Hem KABALA'da, hemde Nur Cemaati içinde aynı şey…! ‘'YAZICILAR'' Bu sizce tesadüf, rastlantı olabilirmi..?

SAİD-İ NURSİ'YE AÇIK DESTEK VEREN YAHUDİLER

Bediüzzaman sempozyumuna katılan Yahudi…!

‘'Dindar, fakat antisiyonist bir Yahudi'yim''

diyen Central Connecticut Üniversitesi öğretim üyesi olan Profesör Norton Merzinsky sunduğu bir açıklamada Said-i Nursi'nin yazdığı Risalelerin diğer dini kitaplardan ayrılan üç özelliği olduğunu söylüyor.

Barışa sık sık atıfta bulunması, kendisi gibi düşünmemeye anlayış ve Müslüman-Yahudi ilişkilerine bakışta tek bir tarafı haklı çıkarır bir tutum sergilememesi !

Said-i Nursi'nin Yahudi'lerinde hak ve hukukunun bulunduğunu yazması, Kudüs ve çevresinin Yahudi'ler için kutsal olduğundan bahsetmesi Yahudi Profesör Norton Merzinsky'i çok şaşırtmış???!

Said-i Nursi'ye destek çıkan bir diğer Yahudi Profesör Yehezkel Landau'nun 2004 yılındaki bir konferansta sunduğu açıklamanın konusu;

Yahudi geleneği ve Said-i Nursi'ydi.

1978 yılında vatandaşı olduğu Amerika'yı terk edip İsrail'e yerleşen, 1980 yıllarında dindar bir Siyonist hareket olan Netivot Salom'da idarecilik yapan,

1981-2003 yılları arasında İsrail'in Ramle şehrinde Arap ve Yahudi birlikteliğini hedefleyen ‘'Açık ev'' merkezini kuran, Profesör Yehezkel Landau zaman gazetesinden Nuriye Akman'ın sorularına şöyle cevaplar veriyordu…;

"Nursi'nin hayatı ve eserleri bazı Yahudi düşünürleriyle benzerlikler gösteriyor. 19.yüzyıldan itibaren bazı hahamlar Yahudi'lere bilimsel çalışmalar (KABALA) ile modern dünya arasında bağlantı kurma konusunda yardım etmeye çalıştı. Tel Aviv yakınlarında dini ilimler ve seküler bilimleri birleştiren Barilan isimli harika bir üniversitemiz var. Yine New York'ta Yashiva isminde bir üniversite daha var.

Ben Said-i Nursi'nin fen ve din ilimlerini birlikte öğretmek üzere doğu anadoluda kurulmasını planladığı üniversite ( Medresetüzzehra ) fikrini duyduğumda Barilan üniversitesinin Türkiye versiyonunu kurmak istemiş diye düşündüm.

Bence Said-i Nursi devlet sistemi olarak tamamen seküler Atatürk modeli ve İmamlarca yönetilen İran modeli arasında bir sentez istedi.

İsrail'de bunu yapmaya, tamamen seküler olmayan parlementosunda dini partilerinde yer aldığı, hahamların en yüksek yetkiye sahip olmadığı bir Yahudi devleti kurmaya çalışıyor.

İsrail'de sivil mahkemeler, anayasa mahkemesi ve kişilerin özel statüleriyle ilgili konulara bakan hahamlarca yönetilen dini mahkemeler var. Bana göre sosyal sahada dini özel bir meta yapmak yeterli değildir. İnanıyorum ki Siad-i Nursi içinde yeterli değildi. (31 ekim 2004)

Kabalacı Said-i Nursi'ye ilgi duyan sadece dış devletlerdeki Yahudi'ler değildir.

Ülke içindeki Sabatayistlerde bu adama ilgi duymuşlardır.

Nur cemaatine yakın olan ‘'Matbuat'' dergisinin, sabatayist olduğunu saklamayan ve ‘'Evet ben selanikliyim'' kitabını yazan Ilgaz Zorlu'yla yaptığı bir röportajdan kısa bir bölüm aktarmak istiyorum.

Soru : Kabalizm sizin için çok önemli bir nokta. Peki Bediüzzaman'ın ebced hesabıyla ilgili çalışmalarını biliyormusunuz ?

Cevap : Evet biliyorum ve o konuya girmeyeceğim. Enteresan ifadeleri var. Bence Said-i Nursi yazmak istediği şeylerin çoğunu yazmamış bir insan. Özellikle cifr konusunda bir hayli bilgisi var. Bunu açık bir şekilde yazmamış bu çok önemli.

Soru : Bediüzzaman'ın eserlerinin sizde ne gibi bir tesiri oldu ?

Cevap : En çok ilgimi çeken ‘'Tabiat Risalesi''. Dinsizlik ve materyalizm karşısında bu insan çok sağlam delillerle bu kitabı atıyor ortaya ve ben onun vermiş olduğu örnekleri kendi dini tartışmalarımda kullanıyorum.Diyorum ki Bediüzzaman Said-i Nursi'de böyle söylüyor. Ve ben bundan hicap duymuyorum. Niye duyayım ? Çünkü oda aynı yolda gidiyor.

Din olarak Yahudi'liği seviyorum. Yahudi'lik üzerine çok araştırma yapıyorum ama bu benim Bediüzzaman'ı araştırmayacağım anlamına gelmez. Eminimki Bediüzzaman Said-i Nursi yaşasaydı ondan öğreneceğim çok şey olurdu.

İşte sizlerde okudunuz sevgili okurlar.

Kabala nasılda Said-i Nursi'yi, Fettullah Gülen'i etkisi altına almış. Yaptıkları her hareket, her söz, her laf Kabala ya göreymiş.Bunu açıkça okuduk ve öğrendik.

Son söz…

KÜRT KIŞKIRTICISI, SİHİRBAZ SAİD-İ NURSİ DİN ALİMİ DEĞİLDİR

Eser Adı

İki Mekteb-i Musibetin Şahadetnamesi Yahut Divan-i Harb-i Örfi ve Said-i Kürd-i

Yazar Adı

Said-i Nursi Kürdi

Tarih ve yer

1909, İstanbul, Vezir Han, İkbal-i Millet Matbaası

Saidi Nursi olarak bildiğimiz zat, söz konusu eserinde, kendisinin "Said-i Kürd-i", yani "Kürt Said" olduğunu onaylamakta, ayrıca kendisini "Bediüzzaman" diye takdim etmektedir.

Kitab toplam 48 sayfadır ve kitabın "hatime" kısmında Saidi Kürdi şu satırları yazmaktadır:

"******larıma (Ebnâ-i cinsime) burada birkaç söz söylemezsem, bence bahis eksik (natamam) kalır. Ey Asuriler ve Keyanilerin cihangirlik zamanında, onların öncüleri (pişdar) ve kahraman askerleri olan Arslan Kürtler! Beşyüz yıldır yattınız, yeter artık, uyanınız, sabahtır. Yoksa vahşet ve gaflet sizi vahşet sahrasında yağma edecektir."

Ayrıca Saidi Nursi Kürdi şöyle söylemektedir:

"Süphan ve Ağrı dağları gibi geleceğin yüksek dağlarının doruğunda ayağa kalkmış, nefse esir olmayı yasak etmiş ve başkasına tecavüzü caiz görmeyerek şeriate dayanmış olan, hürriyet sultanı, yüksek sesle sizin gibi mazinin en derin derelerinde gafil ve dağınık bir kavme, cehalet ve yoksulluğa hücum için, fen, sanat ve silah başına, ileri arş."

Saidi Nursi Kürdi; "Kürt milliyetçiliği” çatısı altında Kürtleri birleştirmek gayesi gütmekte, 1909 tarihli eserinde Kürtçülük propagandası yapmakta, yüzyıllar boyunca bir arada yaşamış olan Türkleri ve Kürtleri -Kürtçülük söylemleri ile- kışkırtmaya çalışmaktadır.

Kısacası Saidi Nursi Kürdi'nin gerçek niyeti, Türklerin bölgede egemen olmalarını istemeyen İngilizlerin istekleriyle birebir örtüşmektedir.

Gerçek gayesi, geri kalmış Kürtleri kalındırmak/bilinçlendirmek olsa idi,

“fen ve sanat başına”

demekle yetinirdi. Ancak "SİLAH BAŞINA" diyebilecek kadar pervasızdır.

Üstelik aynı satırlardan, kendisinin emperyalist güçlere karşı hareket ettiği sonucunu çıkaranlar, şunu görmelidirler:

Saidi Nursi Kürdi'nin söylemleri doğrudan doğruya Kürtlere yöneliktir; muhatap sadece ve sadece Kürtlerdir. Ve de kendisi İngilizlerin icad ettiği şeriat sevdalısıdır. Gerçek İslam şeriatinden fersah fersah uzaktadır.

Evet, Saidi Nursi Kürdi Kürtçüdür, ne var ki kendisini gizlemek için müslümanlık/ümmetçilik örtüsüne bürünmektedir.

Saidi Nursi Kürdi, Türk müridlerinden evlenip "dinsiz evlatlar yetiştirmemeleri"ni isterken, habire çoğalan ve nüfusu gün geçtikçe -hızla- artan Kürtleri engellemek gereği dahi duymamaktadır.

Evet, Saidi Nursi Kürdi bölücüdür; onun müridleri de, gerçekleri görmekten aciz vatan hainleridir. Bunlar, Siyonizm'in istekleri doğrultusunda ayaklanan Şeyh Said'den hiçbir farkı olmayan Saidi Nursi Kürdi'nin ardına takılmış, Cumhuriyet ve Laiklik karşıtı ikiyüzlü Müslüman görünen ama Müslümanlıkla alakası olmayanlardır!

Kendi ırkçılıklarını gerçek milliyetçilere yamamaktan ise asla geri durmazlar. Kürtçülüğe/Kürdistan'a hizmet eden bu vatan düşmanları, bizleri “sahte milliyetçi/ırkçı” olarak lanse etmeye çalışmaktadırlar.

Oysa Mustafa Kemal Atatürk, “Ne Mutlu Türk Doğana” değil, “Ne Mutlu Türküm Diyene” demiştir; yani ırkçılığı değil, aynı dili konuşan insanların bir araya gelmeleriyle ortaya çıkan bir milleti işaret etmiştir.

İşte, bizim milliyetçiliğimiz bu çizgidedir, yurtseverliktir.

MİLLET; ırk/din birliği değil, AYNI DİLİ KONUŞAN insanların bir araya gelmelerinden oluşur ve "Türküm" diyen Türk'tür. Bu, asla ve kat'a, ırkçılık değildir.

Asıl ırkçı/şoven olan, Saidi Nursî Kürdi'nin ta kendisi ve onun nurcu müridleridir.

Fethullah Gülen Hocaefendi de, Saidi Nursi Kürdi çizgisinde yürüyen bir Kürtçüdür. Yakın gelecekte Saidi Nursi Kürdi'yi elinin tersiyle silip atacak ve Kürtçülüğünün rengini/örtüsünü değiştirecektir; ancak asıl amacından hiçbir zaman vazgeçmeyecektir.

Yani SİYONİZM'in İslam yeşiline boyanmış Din Devleti rücusundan..!

İşte, Türk Milletine asıl zararı verenler/verecek olanlar gerçek İslam Şeriatini isteyenler değil, Siyonist Süfyani düşünceye sahip bu kişilerdir.

Çünkü bunlar, içimizde barındırdığımız komşularımız, yakınlarımızdır. Çünkü bunlar, ikiyüzlü/takiyyeci vatan düşmanlarıdır. Çünkü bunlar sahte müslümanlardır.

Mustafa Kemal Atatürk'ün bizlere işaret ettiği yurtsever bazlı milliyetçiliğimizi, ırkçılıkmış gibi gösterip, gençliğimizi/milletimizi fırkalara ayıran bu zihniyete karşı akıllı hareket etmek sorumluluğundayız.

Ve unutmamalıyız ki, bizler, Enver Paşa'nın maceraperestliğindeki ahmaklar gibi değil, Mustafa Kemal Atatürk'ün ufkun da ötesini görebilmeyi hedef kılan/edinen kişiler olarak düşünebilmeliyiz.

Tüm gelişmelere bu yönde bakabilmeli, geniş yelpazede analizler üretmeli ve buna göre stratejiler belirlemeliyiz. Sağın ve solun fırkalaşmış/parçalanmış gençleri değil, milliyetimizin atası Atatürk'ün refere ettiği ÖNCÜ/İLERİCİ insanlar olduğumuzu artık idrak etmeliyiz.

Evet, bizler Farklıyız, ancak Fırka/tefrika değiliz! Ne sağda, ne solda, her daim ÖNDE/İLERİDE yürümeliyiz.

ALLAH'a emanet olun..

Not: Bu yazıyı yazarken yararlandığım kaynaklar: Diyalog Belgeseli 1-2-3, Beyaz Müslümanların Büyük Sırrı, Arslan Bulut'un bir yazısı, Yeni mesaj gazetesi yazarları ve güvenilir internet sitesi

Eren Erdem""

Senin oyun: None Ortalama: 4.7 (3 oy)

Yorum görüntüleme seçenekleri

Yorumların gösteriminde tercih ettiğiniz şekli seçiniz ve değişiklikleri "Ayarları kaydet"e tıklayarak kaydediniz.

Zaten Amaç Bizleri Bölmek Değilmi?

Sevgiler Elfoi;
Tebrik ediyorum saygılarımı iletiyorum.Ereklerine ulaşmak üzreler....Birde şu var Saidi Nursi Tarikatının üyelerinin hiç birşey umurlarında değil.Onların tek umursadığı çıkarları.Yaptıkları tek şey birbirlerine destek olmak.Tarikat liderlerinin verdiği fetvalar doğrultusunda sadece Nur Tarikatı üyelerinden alışveriş yapıyorlar.
Şu anda en büyük para onlarda.Bazı düzen insanlarıda sırf tutunabilmek için tarikata giriyorlar ve para karşılığı kapanıyorlar.
Ne olucak bu gidişat bilmiyorum bu bölünme nereye kadar devam edicek.Bakış açıları nedir biliyormusunuz:bizlere Laikler diyorlar,kendilerinede İslami kesim.Vay be nezaman biz Dinsiz olduk bilemiyorum.Tabi onların anladığı Din anlayışını hiç deşmiyorum.
YETER ARTIK BU ASİL KAN KİRLENMESİN VE LÜTFEN ŞAHSİYETİNİZİ ÜÇ KURUŞA SATMAKTAN VAZGEÇİN!
SAYGILAR

Said nursi

En başta baya gülmekle beraber bir kaç kelamda ben yazıyım dedim bare corbada tuzumuz bulunsun istedim
Ve aslında bunu yazan kişinin yada kopya edenin aslında sadece sanırım bilmediğinden yada risaleleri ve ögretilerini okumadıgından yada kabalaının ne oldugunu bilmediğinden yazma kanatine vardım Sanırım elfФİ içinde faydalı olur hem neyin ne oldugunu düşüncenin nerden geldiğini ögrenir

En başta mehmet akifle verilen güzel bir mısra ile başlayan bir şiir almışsınız üstat kabul etmişsiniz acaba mehmet akif said nursi hakında ne der bakalım
" (Tarihçe-i Hayat, s. 540) şeklinde ifadeler kullandı. Gerek Akif'in gerekse Bediüzzaman'ın birbirleri hakkındaki ifadelerinden aralarında sıcak bir ilgi ve muhabbetin olduğu anlaşılmaktadır. Akif, değerli ediplerin bir arada bulunduğu bir mecliste, "Victor Hugolar, Shakspeare'ler, Descartes'lar edebiyatta ve felsefede Bediüzzaman'ın bir talebesi olabilirler

"Said nursinin konuştugu yerde ancak bize susmak düşer" Mehmet akif

Gercekten kopyala yapıştır usulu oldugu için kabala hakında hiç bir bilginiz olmadıgı ortada Kabala tüm dinleri Allahı dini düşünceyi ret eden bir düşünce oldugu bilseydiniz sanırım bunu koymazdınız Kabala tapınak şovalyeleri tarafından en başta yahudi dinin tarif edildigi ana hatta eski ögretileri mısırda putpert sislemine dayanır Hatta maddeciliğin genel felsefesinin bir nevi kaynagını aldıgı bir ögreti

Hümanizm" kavramı çoğu insanın aklında olumlu mesajlar çağrıştırır. "İnsan sevgisi", "barış", "kardeşlik" gibi. Ancak felsefi anlamda hümanizmin daha da önemli bir anlamı vardır: Hümanizm, "insanlık" kavramını, insanların yegane amaç ve odak noktası haline getiren bir düşüncedir. Bir başka deyişle, insanı, Yaratıcımız olan Allah'tan yüz çevirmeye, sadece kendi varlığı ve benliği ile ilgilenmeye çağırır. Hümanizmin bu anlamı, özellikle de kelimenin Batı dillerindeki kullanımında belirgindir. Hümanizmin İngilizce'deki sözlük anlamı şu şekildedir: En iyi değerler, karakterler ve davranışların doğaüstü bir otoritede değil de, insanlarda olduğuna inanan düşünce sistemi…

Hümanizmin en açık tarifini ise, bu felsefeye inananlar yapmıştır. Günümüzün önde gelen hümanist sözcülerinden biri olan Corliss Lamont, The Philosophy of Humanism (Hümanizm Felsefesi) adlı kitabında şöyle yazar: Hümanizm, tüm gerçekliğin bizzat doğanın kendisinden ibaret olduğuna inanır, evrenin temel materyali, zihin değil madde-enerjidir... (Hümanizme göre) Doğaüstü varlıklar gerçek değildir; yani insan düzeyinde, insanlar doğaüstü ve ölümsüz ruhlara sahip değildirler ve tüm evren düzeyinde, evrenimizin doğaüstü ve sonsuz bir Yaratıcısı yoktur.- (Lamont, The Philosophy of Humanism 1977, s. 116)

Görüldüğü gibi, hümanizmin temeli doğrudan ateizme dayanmaktadır. Bu gerçek, hümanistler tarafından da açıkça kabul edilir. Geçtiğimiz yüzyılda hümanistler tarafından yayınlanan iki önemli "manifesto" yani beyanname vardır. Birinci manifesto 1933 yılında yayınlanmış, dönemin bazı ünlü isimleri tarafından imzalanmıştır. 40 yıl sonra, 1973'te yayınlanan II. Hümanist Manifesto ise, birincisini teyid etmiş, ancak aradan geçen zamanın gelişmelerine göre bazı ilaveler içermiştir. II. Hümanist Manifesto'yu imzalayan binlerce düşünür, bilim adamı, yazar, medya üyesi vardır ve bu doküman hala son derece aktif olan American Humanist Association (Amerikan Hümanist Birliği) tarafından savunulmaktadır.

Manifestoları incelediğimizde, her ikisinde de en temel görüşün; evrenin ve insanın yaratılmadığı, kendi başına var olduğu, insanın kendisinden başka hiçbir varlığa karşı sorumlu olmadığı, Allah inancının insanları ve toplumları geri götürdüğü gibi, bilinen ateist dogma ve propagandalar olduğu görülür. Örneğin I. Hümanist Manifesto'nun ilk altı maddesi şu şekildedir:

Biz aşağıdaki görüşleri ilan ediyoruz:

*Dinsel hümanistler, evrenin kendi başına var olduğunu ve yaratılmadığını kabul ederler.

*Hümanizm, insanın doğanın bir parçası olduğuna ve sürekli bir işlemin (sürecin) sonucunda oluştuğuna inanır.

*Hayat hakkında organik görüşü kabul eden hümanistler, zihin ve beden arasındaki geleneksel dualizmi reddederler.

*Hümanizm, insanın kültür ve medeniyetinin, antropoloji ve tarih tarafından açıkça tanımlandığı gibi, insanın doğal ortamıyla ve sosyal birikimiyle olan ilişkisinden kaynaklanan kademeli bir gelişimin ürünü olduğunu kabul eder. Belirli bir kültür içinde doğan birey, büyük ölçüde o kültür tarafından şekillendirilir.

*Hümanizm ileri sürer ki, evrenin modern bilim tarafından tanımlanan doğası, insan değerlerine ait herhangi bir doğaüstü ve kozmik garantiyi kabul edilemez hale getirir...

*Bizim kanaatimiz gelmiştir ki, teizm, deizm, modernizm ve çeşitli "yeni düşünce"lerin zamanı geçmiştir.- http://www.humanist.net/documents/manifesto1.html

Yukarıdaki maddeler, materyalizm, Darwinizm, ateizm ve agnostisizm gibi isimler altında ortaya çıkan ortak bir felsefenin ifadeleridir. İlk maddede "evren sonsuzdan beri vardır" şeklindeki materyalist dogma öne sürülmektedir. İkinci madde, insanın, evrim teorisinin öne sürdüğü gibi, yani yaratılmadan var olduğu iddiasıdır. Üçüncü maddede, insan ruhunun varlığı reddedilmekte, insanın maddeden ibaret olduğu iddia edilmektedir. Dördüncü maddede "kültürel evrim" iddiası öne sürülmekte ve insanın "fıtratının" (yaratılıştan gelen özelliklerinin) varlığı reddedilmektedir. Beşinci madde, Allah'ın evren ve insan üzerindeki hakimiyetini reddetmektedir. Altıncı madde ise, "Teizm"in, yani Allah inancının terk edilmesi gerektiğini, bunun "zamanın gereği" olduğunu savunmaktadır.

Hümanizm, insanın "yaratılmamış" olduğu iddiasını, felsefesinin temel doktrini haline getirmiştir. I. Hümanist Manifesto'nun ilk iki maddesi, doğrudan bu doktrini ifade eder. Hümanistler bu iddialarında bilimin kendilerini desteklediği iddiasındadırlar. Oysa yanılmaktadırlar. I. Hümanist Manifesto'nun yayınlanmasından bu yana, bu felsefenin hümanistlerce "bilimsel gerçek" gibi gösterilen iki dayanağı (yani sonsuzdan beri var olan evren fikri ve evrim teorisi) doğrudan bilimin kendisi tarafından çürütülmüştür:

1) Sonsuzdan beri var olan (yani yaratılmamış) evren fikri, I. Hümanist Manifesto'nun yazıldığı yıllarda başlayan bir dizi astronomik ve fiziksel bulgu ile çürümüştür. Günümüzde, ortaya çıkan bilimsel kanıtlar nedeniyle, bilim dünyası "evrenin yaratılışı" anlamına gelen Big Bang'i kabul etmektedir ve bu, hümanistleri çıkmaza sokmaktadır. Ateist düşünür Anthony Flew'un ifadesiyle, "Big Bang modeli, bir ateist açısından oldukça sıkıntı vericidir. Çünkü bilim, dini kaynaklar tarafından savunulan bir iddiayı ispat etmiştir: Evrenin bir başlangıcı olduğu iddiasını."- Henry Margenau, Roy Abraham Vargesse, Cosmos, Bios, Theos. La Salle IL, Open Court Publishing, 1992, s. 241 (Ayrıntılı bilgi için bkz. Harun Yahya, Evrenin Yaratılışı, 1999)

2) I. Hümanist Manifesto'nun en büyük bilimsel dayanağı konumundaki evrim teorisi de yine Manifesto'nun kaleme alınmasından sonraki on yıllar içinde bilimsel olarak büyük bir çöküş yaşamıştır. Modern biyoloji, canlıların evrim teorisinin öne sürdüğü gibi doğa kanunlarının ve rastlantıların ürünü olmadıklarını, her organizmada yaratılışı kanıtlayan "bilinçli tasarım" örnekleri bulunduğunu göstermektedir.

I. Hümanist Manifesto'nun insanlığı geride bırakan veya çatışmaya sürükleyen etkenin dini inançlar olduğu şeklindeki çarpık iddiası da, tarihsel tecrübelerle çürümüştür. Hümanistler, dini inançlar ortadan kaldırıldığında insanlığın mutluluk ve huzur bulacağını öne sürmüşler, oysa bunun tam aksi yaşanmıştır.

I. Hümanist Manifesto'nun yayınlanmasından 6 yıl sonra patlak veren II. Dünya Savaşı, tamamen din-dışı bir ideoloji olan faşizmin insanlığa getirdiği felaketlerin belgesidir. Hümanist bir ideoloji olan komünizm, önce Sovyetler Birliği'nde, ardından da Çin, Kamboçya, Vietnam, Kuzey Kore, Küba ve çeşitli Afrika ve Latin Amerika ülkelerinde insanlığa eşi benzeri görülmemiş bir vahşet yaşatmış, toplam 120 milyon insanın hayatına mal olmuştur. Batı tipi hümanizmin (kapitalist sistemlerin) de kendi toplumlarına ve dünyanın diğer bölgelerine barış ve mutluluk getiremediği açıktır.

Manifesto'nun en belirgin özelliği ise, 1933 yılındaki ilk manifestonun din aleyhtarı çizgisini aynen korumasıydı: 1933'te olduğu gibi, hümanistler hala, geleneksel teizmin, özellikle de duaları işiten, insanları dikkate alan ve dualarına cevap veren Tanrı inancının, kanıtsız ve zamanı geçmiş bir inanç olduğu düşüncesindedirler... Vahiy, Tanrı, ibadet veya inanç kavramlarını insan ihtiyaçlarının veya tecrübelerinin üzerine çıkaran geleneksel, dogmatik veya otoriter dinlerin, insan türüne zarar verdiğine inanıyoruz... Teist olmayanlar olarak, Tanrı'yla değil insanla, kutsallıkla değil doğayla işe başlıyoruz. http://www.humanist.net/documents/manifesto2.html

Bunlar son derece yüzeysel izahlardır. Dini anlamak için derin bir akıl ve kavrayış gerekir. Bunların başlangıç noktası ise, samimiyet ve ön yargıdan uzak olmaktır. Hümanizm ise, ilk baştan dine ve Allah'a karşı çıkan insanların, bu ön yargılarını akılcı ve bilimsel gibi gösterebilme çabasından başka bir şey değildir. Hümanistlerin, Allah inancını ve İlahi dinleri "kanıtsız ve zamanı geçmiş inançlar" olarak tarif etmeye çalışmaları ise, aslında yeni bir fikir değil, binlerce yıldır inkarcılar tarafından ileri sürülen bir iddianın tekrarıdır. Allah Kuran'da bu inkarcı düşünceyi şöyle bildirir: Sizin ilahınız tek bir ilahtır. Ahirete inanmayanların kalpleri ise inkarcıdır ve onlar müstekbir (büyüklenmekte) olanlardır.
Şüphesiz Allah, onların saklı tuttuklarını ve açığa vurduklarını bilir; gerçekten O, müstekbirleri sevmez.

Onlara "Rabbiniz ne indirdi?" dendiğinde, "Eskilerin masalları" dediler. (Nahl Suresi, 22-24)

Ayetlerde, inkarcıların din için hep "eskilerin masalları" dedikleri ve bu inkarın gerçek nedeninin kalplerindeki büyüklenme hissi (kibir) olduğunu haber vermektedir. "Hümanizm" denilen felsefe ise, ayette tarif edilen bu inkarcı düşüncenin sadece bu çağa ait bir tanımıdır. Bir başka deyişle hümanizm bu felsefenin bağlılarının iddia ettiği gibi "yeni" bir düşünce değil, tarihin eski dönemlerinden beri inkarcıların "dünya görüşü" olmuş olan köhne bir yanılgıdır. Nitekim hümanizmin Avrupa tarihindeki seyrini incelediğimizde, bu konuda çok somut gerçekler ortaya çıkmaktadır.

Hümanizmin Kabalistik Kökenleri

Kabala nın, Allah'ın İsrailoğulları'na verdiği hak dinin içine giren, onu dejenere eden ve asıl kökenleri Eski Mısır'a uzanan bir öğreti olduğunu incelemiştik. Bu öğretinin temelinde ise, insanı "yaratılmamış, sonsuzdan beri var olan ilahi bir varlık" olarak gören sapkın bir anlayış yattığını görmüştük.

İşte Avrupa'ya hümanizm bu kaynaktan girdi. Hıristiyanlık inancında Allah'ın varlığına ve tüm insanların O'nun yarattığı aciz kullar olduğuna iman esastı. Ancak Tapınakçı geleneğin Avrupa'da yayılmasıyla birlikte, Kabala bazı düşünürleri cezbetmeye başladı. Böylece 15. yüzyılda Avrupa fikir dünyasına damgasını vuran hümanizm akımı başladı.

Hümanizm ile Kabala arasındaki bu bağlantı, tarihsel olguların perde arkasını araştıran pek çok kaynakta vurgulanır. Bu kaynaklardan biri, Vatikan Papalık Kutsal Kitap Enstitüsü'nde tarih profesörü olan ünlü yazar Malachi Martin'in The Keys of This Blood (Bu Kanın Anahtarları) adlı kitabıdır. Prof. Martin, hümanistlerde açıkça gözlemlenen Kabala etkisini şöyle anlatıyor: Rönesans İtalyası'nın erken dönemlerinde kendini gösteren alışılmışın dışındaki belirsizlik ve isyan atmosferinde, kurulu düzenin tüm kontrolünü etkisiz hale getirmeyi amaçlayan hümanist derneklerin faaliyetleri başladı. Bu tür amaçlara sahip olduklarından bu dernekler, en azından başlangıç için, gizlilik yoluyla korunmalıydılar. Ancak gizliliğin yanı sıra bu hümanist grupların belirgin bir özellikleri daha vardı; bu dernekler Kilise ve diğer otoriteler tarafından yapılmış olan İncil'in geleneksel yorumuna ve Kilisenin sivil ve politik alanda getirdiği felsefi ve dini zorunluluklara başkaldırıyorlardı... Bu cemiyetlerin Kutsal Kitabın orijinal mesajı ile ilgili farklı yorumları vardı. Bu anlayışlarını Kuzey Afrika'da, özellikle Mısır'da bulunan birtakım mezhep ve doğaüstü kaynaklardan alıyorlardı; bunların başında da Yahudi Kabalası geliyordu...

İtalyan hümanistleri zamanla Kabala konusunda daha da ileri giderek, Kabala'yı bir yol gösterici olarak kabul ettiler. Gnosis (Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde doğmuş ve yine Kabala ile bağlantılı olan metafizik gelenek) kavramını tekrar yorumladılar. Ve bu kavramı, büyük ölçüde bu dünya merkezli hale getirdiler. Yapmak istedikleri şey, Kabala yoluyla, tabiatın gizli güçlerini sosyopolitik amaçlar için kullanmaktı.- Malachi Martin, The Keys of This Blood: The Struggle for World Dominion Between Pope John Paul II, Mikhail Gorbachev, and the Capitalist West, New York, Simon & Schuster, 1990, s. 519-520

Kısacası, o dönemde kurulan hümanist dernekleri, Avrupa'ya hakim olan Katolik kültürün yerine kökenleri Kabala'dan gelen yeni bir kültür yerleştirmek, bu amaca yönelik bir "sosyopolitik değişim" gerçekleştirmek hedefindeydiler. Bu kültürün kaynağında, Kabala'nın yanında, Eski Mısır öğretileri bulunması ise ilginçti. Prof. Martin şöyle yazıyor: Bu hümanist cemiyetlerin üyeleri, 'Kainatın Ulu Mimarı'nı aradıklarını ve kendini ona adadıklarını söylüyorlardı. 'Kainatın Ulu Mimarı', dört kutsal İbranice harfle yani, YHWH ile tanımlanıyordu... Hümanistler, bunun yanı sıra, piramit ve göz gibi genelde Mısır kaynaklı olan sembolleri de aldılar.

Hümanistlerin, günümüz masonluğunda hala kullanılan "Kainatın Ulu Mimarı" kavramını kullanmaları ise oldukça ilginçti. Bu durum, hümanistler ile masonlar arasında bir ilişki olduğuna işaret ediyordu. Nitekim Prof. Martin bu konuda şunları yazıyor: Bu arada, Avrupa'nın diğer kuzey bölgelerinde, hümanistlerle paralel olan daha önemli bir birlik oluştu. Hiç kimsenin önemini hemen kavrayamadığı bir birlik... 1300'lerde Kabalist-hümanist cemiyetler kendilerini yeni yeni oluşturmaya başlamışken, İngiltere, İskoçya ve Fransa'da Ortaçağ duvarcı loncaları bulunmaktaydı. Bu loncalar, yavaş yavaş mason locaları haline geldiler. Ve o dönemlerde yaşayan hiç kimse masonlarla İtalyan hümanistler arasında bir fikir birliği olduğunu tahmin edemezdi... Masonluk, hümanistler gibi Roma Katolik Kilisesi'nden tamamen uzaklaştı. Ve yine, İtalyan hümanist mezhebinde olduğu gibi masonlar, kendilerini büyük bir gizlilik prensibi içinde koruyorlardı.

Bu iki grubun başka ortak yönleri de vardı. Spekülatif masonluğa ait yazı ve kayıtlardan İtalyan hümanistlerindeki Kainatın Ulu Mimarı inancının masonlarca da aynen kabul edildiği anlaşılıyordu... Bu 'Ulu Mimar', (Katolik inancından farklı olarak) maddesel evrenin bir parçası ve 'aydınlanmış' düşünce yapısının bir ürünüydü... (Hümanistlerin ve masonların kabul ettiği) bu yeni inancın, klasik Hıristiyan inancı ile uzlaşan hemen hiçbir yönü yoktu. Günah, cehennem, cennet, peygamberler, melekler, rahipler ve Papa gibi pek çok kavram inkar ediliyordu. Malachi Martin, The Keys of This Blood, s. 520

Kısacası, Avrupa'da 14. yüzyılda, kökenleri Kabala'ya dayanan hümanist ve masonik bir örgütlenme doğmuştu. Ve bu örgütlenme, Allah'ı Yahudilikte, Hıristiyanlıkta ve İslam'da olduğu gibi, tüm kainatın yaratıcısı, hakimi ve tüm insanların tek Rabbi ve İlahı olarak görmüyordu. Bunun yerine, "Kainatın Ulu Mimarı" gibi farklı bir kavram kullanıyordu ve kastettikleri bu varlık, onlara göre "maddesel evrenin bir parçası"ydı.

Bir başka deyişle, 14. yüzyıl Avrupası'nda ortaya çıkan bu gizli örgütlenme, Allah'ı üstü kapalı olarak inkar ediyor, "Kainatın Ulu Mimarı" kavramı altında, maddi evreni ilah olarak kabul ediyordu.

Bu çarpık inancın daha açık bir tarifini görmek istersek, bir anda 20. yüzyıla uzanabilir ve günümüz masonlarının kendi üyelerine mahsus olarak çıkardıkları yayınlara bakabiliriz. Örneğin en kıdemli Türk masonlarından biri olan Selami Işındağ'ın, genç masonları eğitmek için yazdığı ve 1977 yılında sadece masonlara mahsus olarak yayınlanan Masonluktan Esinlenmeler adlı kitabında, masonların "Evrenin Ulu Mimarı" hakkındaki inancı şöyle anlatılır:

Masonluk Tanrısız değildir. Ama onun benimsediği Tanrı kavramı, dinlerdekinin aynı değildir. Masonlukta Tanrı bir yüce prensiptir. Evrimin son aşaması, doruğudur. Öz varlığımızı eleştirerek, kendi kendimizi tanıyarak, bilerek, bilim, akıl ve erdem yolundan yürüdükçe, onunla aramızdaki açı azalabilir. Sonra, onda insanların iyi ya da kötü nitelikleri yoktur. Kişileştirilmemiştir. Doğanın ve insanların yöneticisi sayılamaz. Evrendeki büyük ve yüce çalışmanın, birliğin, harmoninin Mimarıdır. Evrendeki tüm varlıkların toplamıdır. Herşeyi kapsayan total güçtür, enerjidir. Bütün bunlara karşın, onun bir başlangıç olduğu benimsenemez... Büyük bir gizemdir. Malachi Martin, The Keys of This Blood, s. 520

Yine aynı kaynakta, masonların "Kainatın Ulu Mimarı" derken, aslında doğayı kastettikleri, yani "doğaya tapındıkları" şöyle ifade edilir: Doğa dışında bizi yöneten, düşünce ve davranışlarımızdan sorumlu bir güç olamaz... Masonik ilke ve öğretiler, temellerinde bilim ve akıl bulunan bilimsel gerçeklerdir. Ekosizmin temel koşulu budur… Tanrı salt evrimdir. Bunun bir ögesi de doğanın gücüdür. Böylece salt gerçek de evrenin kendisi ve onu kapsayan enerjidir… Dr. Selami Işındağ, Sezerman Kardeş V, Masonluktan Esinlenmeler, İstanbul 1977, s. 73

İşte masonların "biz Allah'a inanıyoruz, aramıza ateist olanları kesinlikle almayız" derken kastettikleri "inanç" budur. Masonluk gerçekte Allah'a değil, kendi felsefesi içinde ilahlaştırdığı "doğa", "evrim", "insanlık" gibi hümanist ve natüralist kavramlara tapınmaktadır.

Nitekim masonik literatürü biraz incelediğimizde, bu örgütün aslında "örgütlü hümanizm"den başka bir şey olmadığı ve amacının tüm dünyada din-dışı, hümanist bir düzen kurmak olduğu ortaya çıkar. 14. yüzyıl Avrupası'nın hümanist derneklerinde doğan fikirler, günümüz masonları tarafından aynı şekilde korunmakta ve savunulmaktadır.

Açıkça gördüğünüz gibi bu yazı Hümanizm-Masonluk ve Kabala arasında ne kadar güçlü bir bağ olduğunu ve hümanizm ve insan hakları adı latında insanların nasıl dinden uzaklaştırıldığını açıkça ortaya koyuyor. Hümanizm adı altında masonlar insanlara bu gizli ideolojiyi aşılamaya ve insanları Allah inancından uzaklaştırmaya çalışıyorlar. Fakat tam tersine ne kadar çaba gösterirlerse göstersinler insanlar 21. yüzyılda bu çarpık inançlardan sıyrılıp dine ve Allah inancına yöneliyorlar…

Yazılarımla birlikte farklı konularda hazırladığım çok güzel galerilerimi ziyaret etmenizi tavsiye ederim.

Orda bir yahudi alimin tabiyat risalesinden aldıgını ve bunu ise kabala ve said nursi ile bagdaştırılmak istenmiş görüldügü gibi kabalayı en başta kabul eden bir insan allahın isbatı için risalelere faydalanmaz ve faydalanılmasını istemez ama burda ki yahudi dindarlıgı savunan oldugu biri zaten aşikardır.

İttihat ve terakkide rol aldıgı iddalarına gelince evet kısmen doğrudur ama ne için ne maksatla olduguna sizin bildiginiz gibi değildir Bediüzzaman, Cemiyet’in takdir ettiği mensuplarına, “Fakat emin olunuz ki, onların masonluğa girmeyen kısmının maksatları dine zarar değildir. Belki, milletin selâmetini temin etmektir” diyerek sahip çıkar. Hatta, “onların bir kısmı selamet-i millet fedaileridir” diyerek iltifat eder. Cemiyetteki bu kozmopolit yapıyı, “Vakıa onlarda birtakım edepsiz, çok sefih masonlar dahi bulunur; lâkin yüzde ondur. Yüzde doksanı sizin gibi mu`tekid Müslimlerdir” sözleriyle tespit eder.

Bediüzzaman, İttihatçıların azim ve sebatlarıyla “İslam’ın şu intibahı”na sebep oldukları halde, dinde lakaytlıklarından dolayı milletin nefretini kazandıklarını belirtir. Hatta İslam dünyasının İttihatçılara sempatisini de dindeki lakaytlıklarını bilmemelerine bağlar. (Mesnevi-i Nuriye, s. 86

31 Mart Olayı’ndan itibaren yönetimde çeşitli derecelerde etkisi olan bu parti, I. Dünya Savaşı sonuna doğru ciddi saldırılara maruz kaldığında, Bediüzzaman “vasat” tutumunu ortaya koyar. Bu konuda, “İttihada şedit bir muarızdın. Neden şimdi sükût ediyorsun?” şeklindeki bir soruya, “Düşmanların onlara şiddet-i hücumundan. Düşmanın hedef-i hücumu, onların hasenesi olan azim ve sebattır ve İslâmiyet düşmanına vasıta-i tesmim olmaktan feragatidir. Bence yol ikidir: mizanın iki kefesi gibi. Birinin hiffeti, ötekinin sıkletine geçer. Ben tokadımı Antranik ile beraber Enver`e, Venizelos ile beraber Said Halim`e vurmam. Nazarımda vuran da sefildir" şeklinde cevap verir. (Sünuhat, s. 67-68):

Burdanda görüldügü üzere said nursi ittihat ve terakkinin sadece cumuriyet fikrine sahip cıkar orda olan masonları bilir ve onla kesinlikle karşı cıkar
ve sonradan ayrılır neden ayrıldıgını sorunca cevap olarak
Beyanat ve Tenvirler, Sayfa 107
Vehim : "Sen Selanik’te İttihat ve Terakkî ile ittifak etmiştin, neden ayrıldın?

İrşad : Ben ayrılmadım, onların bazıları ayrıldılar. Niyazi Bey, Enver Bey gibi adamlarla şimdi de müttefikim; lakin bazıları bizden ayrıldılar, bataklık yoluna saptılar. Hamiyetlerinde şüphem yoktur, fakat mukabillerinde garaz hissettiler; onlar da, tabiî, garaza ittiba ettiler.
İçtimaî Reçeteler II, s. 289
verir
Sual : "İttihat ve Terakkî hakkında reyin nedir?"
Cevap : Kıymetlerini takdir ile beraber, siyasiyyunlarındaki şiddete mûterizim. HAŞİYE Me’mûldür ki, o şiddet nedamete ve şefkate inkılap etsin. Lakin, onların iktisadî ve maarifî olan, bahusus şarkî vilayetlerdeki şubelerini bir derece istihsan ve tebrik ederim" der neyi tebrik ettiğini neyi ret ettiğini acıkca dile getirir.

İlham meselesine gelince kuranda ilham vardır. “Nefse ve onu en güzel bir biçimde şekillendirip fücur ve takvasını ilham edene yemin ederim ki, nefsini arındıran muhakkak kurtulmuştur. Onu kirleten de, hüsrana uğramıştır” buyurur. (Şems, 8-10)
Şüphesiz şeytanlar kendi dostlarına sizinle mücadele etmelerini vahyederler” (En’am, 121) Yani, vesvese yoluyla ilham ederler. Ehl-i imanla mücadele etmeleri için telkinde bulunurlar. (İbnu Kesir, II, 170)

MAİDE 111. Hani havârîlere, "Bana ve peygamberime iman edin" diye ilham etmiştim. Onlar (da), "İman ettik, bizim Allah’a teslim olmuş kimseler (müslümanlar) olduğumuza sen de şahit ol" demişlerdi. Havariler dikkatinizi cekerim peygamber değildir ama ilham geliyor Allah arıya da ilham ettiğini söyler 68-69 – Rabbin bal arısına şöyle vahyetti: “Dağlardan, ağaçlardan ve insanların kurdukları çardaklardan kendine göz göz ev (kovan) edin der ilham oldugunu söler peygamberlerden ona inanlara kadar ve hayvana kadar ilhama tabi tutar

Ebcet ve cifr hesabına gelince ta Hz aliden başlayan bir cok islam aliminin kullandıgı bir şeydir isterseniz bakalım

Ebced Hesabının Kaynağı

Ebced hesabının menşei hakkında farklı rivâyetler vardır. İslâm öncesinde 22 harften meydana gelen ve "Ebced, Hevvez, Hutti, Kelemen, Se'fas, Kareşet" kelimelerinin sayısı olan altı rakamı gözönünde bulundurularak, Medyen hükümdarlarından altı kişinin adı, İlâhî isimlerin altı anahtarı, hafta günlerinin adı v.s. gibi kesin bilgiyi ifade etmeyen değişik rivayetler sözkonusu edilmiştir.(3) Tâhirü'l-Mevlevî'ye göre, Arap ebcedinin İbranî ve Arâmî alfabesinden alındığına şüphe yoktur.(4) Arap edebiyatının ünlü isimlerinden Müberred ve Sîrâfî gibi âlimlere göre de Arap ebcedi, yabancı menşe'lidir.(5)

Keşfu'z-Zünûn'da, cifir ve ebced ilminin, konunun uzmanları olan mânevî ilimlerde derinleşen simalar için bir çok esrarın anahtarı hükmünde bulunduğu ve Hz. Ali tarikiyle özellikle Ehl-i Beyte tevârüs eden bir ilim olduğu belirtilmiştir. Bu ilmin eski peygamberlerin kitaplarında da yer aldığına dair rivâyetlere işaret eden Çelebi, "Bu ilme, ancak âhirzamanda gelecek olan Hz. Mehdî, hakkıyle vâkıf olur" diyen bazı âlimlerin görüşlerine de yer vermiştir.(6)

Bazı müsteşrikler tarafından tertip edilen ve Mısır'da tercüme edilerek neşredilen "Dairetü'l-Mearifi'l-İslâmiyye"de belirtildiğine göre, harflerin, rakamlara delâlet etmek üzere kullanılma geleneği, İbrânî ve Arâmîlerde de vardı. Hemze'den, kaf'a kadar olan harflerin, birden yüze, son dokuz harf de 200'den 1000'e kadar rakamlara delalet ediyordu.(7)

Kur’an’da Ebced hesabının varlığını kabul eden Ebu’l-Aliye gibi alimlerin görüşlerine yer veren Kadı Beydâvî, onların dayandıkları Ebcedle ilgili meşhur hadisi kabul etmektedir. Ancak Hz.peygamber (a.s.m)’in onlara karşı gösterdiği davranışın, onların söylediklerini kabul ettiği anlamına gelmeyeceğini, aksine onlara karşı gösterdiği tebessümü, onların cehaletine karşı bir tepki olabileceğini vurgulamaktadır. Bununla beraber, Kur’an’da Ebced hesabının varlığını kabul edenlerin, kabul gerekçelerini şöyle özetlemiştir: “Her ne kadar ebced hesabı, yabancı kaynaklı olsa da, Araplar dahil insanlar arasında, o kadar meşhur bir yere sahip olmuştur ki, âdetâ, yabancı kökenli olan mişkât, siccîl, Kıstas kelimeleri gibi artık arapçalaşmıştır. Onun için onun göstereceği delâletler, diğer arapça ifadeler gibi makbuldur.”(8)

İbn Aşûr gibi bazı âlimlerin bildirdiğine göre, ebced hesabı, kadim zamandan beri kullanılagelen bir sistemdir. Hz. Davud (a.s)'un kitabındaki bazı neşideler bu hesabın simgelerini taşıyor. Yine Romalıların bu sistemle rakamlar kullandıkları bilinmektedir. Bu sistemin Araplara, Romalılar veyahut Yahûdiler tarafından geçtiği tahmin edilmektedir.(9) İbn Aşûr, mukattaat harfleri ve ebcedle ilgili rivâyet edilen hadîsi anlatırken "Hz. Peygamber (a.s.m)'in onlara karşı diğer bazı harfleri zikretmesi O'nun bu harfleri gerçekten ümmetin ömrü için birer işaret kabul ettiği anlamına gelmez" şeklinde bir değerlendirme yapmıştır. Ancak kendisi, hadîsin sıhhati konusunda bir şey söylemediği gibi, ebced hesabını inkâr ettiğini gösteren bir ifadesi de sözkonusu değildir. (10)

Hâkim'in Müstedrek adlı hadis kitabının tahkikli neşrini gerçekleştiren Yusuf Abdurrahman Maraşlı, söz konusu kitap için hazırladığı fihristin mukaddemesinde "ebced" konusuna da değinmiştir. O'na göre, İslâm öncesi dönemlerde Yahudî ve Hristiyanlar tarafından kullanılan ebced sistemi, İslâm'ın zuhûrundan itibaren yaklaşık bir asır kadar eserlerin tertibinde kullanılmış daha sonra terkedilmiştir. Fakat, "ebced hesabı", bir matemetik sistem olarak, tarih boyunca kullanılmaya devam etmiştir.(11) Daha önce 22 harfden oluşmuş bu sisteme müslümanların işi ele almaları ile, "peltek se, hı, zel, dad, zı, ğayın " harfleri ilave edilmiş ve sayı 28'e ulaştırılmıştır.(12)
Muhammed Hamidullah'ın görüşü de şu merkezdedir: Ayın 28 menzili gibi, arap alfabesi de 28 tanedir. Bunlar her biri belli bir sayıyı göstermek suretiyle 1'den 1000'e kadar rakkamları ifade eder. Sûre başlarında bulunan hece harfleri ise 14 tane olup yüksek mânâlar ifade etmektedir.(13)

Güzel bir tevafuktur ki, Ebced sisteminin asıl adı olan “Ebû câd” kelimesinin matematik değeri, 17’dir. İslamın ortaya çıktığı sırada, Mekke’de yazı bilenlerin sayısı da 17’dir.(14)

Annemarie Schımmel'in bildirdiğine göre, müselles (üç haneli kare) diye bilinen, bütün yatay ve düşey satırlarda olduğu gibi, çapraz hatlarda da rakamlarının toplamı 15'i veren bir maharetli karenin İslâmî gelenekte çok yaygın bir yeri vardır. Bu karenin, diğer adıyla Vefk'ın bu değeri, semâvî kimliğinden kaynaklanmaktadır. Bu (sihirli/maharetli) karede yer alan harfler, "B-Tı-D-keskin Z- H-C-V- elif-noktasız Hı” harfleridir. Vefkte bazen kendileri, bazen de ebced değerleri yazılan bu dokuz adet ebced harfinin, ilk defa Hz. Adem (a.s)'e vahiy olarak geldiğine dair yaygın bir kanaat vardır.(15) Karede yer aldıkları şekilde; sözkonusu dokuz harfin yukarıdaki sıraya göre, üçer üçer ebced değerleri şöyledir: 2+9+4=15, 7+5+3=15, 6+1+8=15.

Söz konusu meharetli kare, İmam Gazzalî tarafından da kabul görmüş, “bir tılsım olarak tesiri tecrübe ile sabit olduğu” ifade edilmiştir.(16) Öyle ki, zamanla, Gazzalî’nin karesi (müsellesü’l-Gazalî) şeklinde ün yapmıştır. Aslında bu etkin fonksiyona sahip karenin harfleri, Hz. Ali tarafından da, sırlı olarak kabul gördüğünü gösteren ifadeleri vardır. Esrarlı olduğu bilinen Celcelûtiye kasidesinde, Hz. Ali “Bi sırrı buduhin echezatın /betadin zehecin bi vahi’l-vehâ..”diyerek, bu sırlı harfleri, diğer bir kaç harfle beraber, münacatta kullanmıştır.(17)

Celcelutiye Kasidesi Ebced Hesabına Göre Yazılmıştır:

Hazreti Ali Radıyallahü Anh'ın en meşhur Kaside-i Celcelutiyesi, baştan nihâyete kadar bir nevi hesab-ı ebcedi ve cifir ile te'lif edilmiş ve öyle de matbaalarda basılmıştır.(18)

Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevî'nin kaleme aldığı meşhur Mecmuatu'l-Ahzab adlı eserde Celcelutiye kasidesine de yer verilmiştir. "Bede’tu bi bismillah" cümlesiyle başlayan kasidenin son beyti, kaside sahibi Hz. Ali'nin ismini gösteren ve "Bunlar, yaratıklar insanlar için bir araya getiriliş ilimlerin sırları olup, Hz. Muhammed (a.s.m)'in amcasının oğlu Ali'nin makalesidir" anlamına gelen:

"Mekalu Aliyyin ve’bnu ammi Muhammedin ve sirru ulûmin lil-halaiki cümmiat" beytiyle sona ermiştir. Bediüzzaman'ın da işaret ettiği gibi, kaside baştan sona kadar ebced hesabını gösterir şekilde basılmıştır.(19)

Bu İşin Ehli Olan Alimlere Göre, Ebced Hesabı, Esrarın Anahtarıdır

Cafer-i Sadık (r.a.) ve Muhiddin-i Arabî (r.a.) gibi esrâr-ı gaybiye ile uğraşan zatlar ve esrar-ı huruf ilmine çalışanlar, Bediüzzaman Said Nursi (r.a) gibi alimler bu hesab-ı ebcediyi gaybî bir düstur ve bir anahtar kabul etmişlerdir.(20)

Konuyla ilgili birkaç misâl daha vermekte fayda vardır:
a. Hz. Ali ve Şura Suresi Yorumu:

İzz b. Abdusselam'ın bildirdiğine göre: Hz. Ali, Şura Suresinin başında yer alan "Hâ-Mim-Ayın-Sin-Kaf" şifreli harflerden, Muaviye ile kendisi arasında vuku bulan hadiseleri çıkarmıştır.(21)

b. İbn Kemal ve Enbiya Sûresi Yorumu:

"Andolsun Zikir'den sonra Zebur'da da: yeryüzüne iyi kullarım vâris olacaktır, diye yazmıştık."(22) mealindeki âyetten İbn Kemal, Sultan Selim'in Mısır'ın Osmanlı ülkesine ilhak tarihini çıkarmıştır. Âyette Tevrat yerinde kullanılan "ez-Zikr" kelimesi, ebced hesabı ile konunun düğümünü çözen anahtar kelimedir. Âyette "ez-Zikr'den sonra" tabiri kullanılmıştır. Bu kelimenin ebced değeri (okunmayan lâm hariç) 921'dir. Mısır'ın fetih tarihi ise, hicrî 922'dir. Demek ki âyet işârî mânâsıyla hicrî 921'den sonra fethin gerçekleşeceğini ifade etmiştir.(23)

Eskiden Beri, Yüksek Edipler, Ebced Hesabını Kullanmışlardır

“Yüksek edibler bu hesabı, edebî bir kanun-u letâfet kabul edip, eski zamandan beri onu istimal etmişler. Hatta letâfetin hatırı için iradî ve sun'î ve taklidî olmamak lazım gelirken, sun'î ve kasdî bir sûrette o gaybî anahtarların taklidini yapıyorlar."(24)

Bu konuda yüzlerce misâl verilebilir. Ancak biz burada nümune olarak bir-iki misâl vermekle yetineceğiz:
Kırım Balıkova Kalesi civarındaki bir camiin kitabesinde:"Hakk muradın hemîşe ide atâ; "Kabbelallahu hayrekum" tarih ola." şeklinde bir ifadeyle "Allah hayrınızı kabul buyursun" anlamındaki son cümle ile mâbedin 1068'de yapıldığı gösterilmiştir.(25)

Mihriman Sultan'ın vefatına, "Hâdise-i mevt" terimi ile tarih düşürülmüştür. Bu tabirin ebced değeri 965 olup, onun vefat tarihidir.(26)

Ebced harflerinin aritmetik değerlerine göre kullanımları edebiyat sahasında olduğu gibi, fizik, kimya gibi fen bilimleri sahasında da kullanılmıştır. Büyük memurların tayin ve terfî tarihlerinde, doğum ve ölüm tarihlerini belirlemede yaygın bir şekilde kullanılmıştır.(27)

EBCEDLE İLGİLİ SIKÇA SORULAN SORULAR:

Ebced Hesabı ve Hurufîlik Meselesi:

Bazı kimseler, Ebced hesabı gibi Esrar-ı hurufla ilgili işarî tefsir yorumları ile, hurufîlik safasatasını birbirine karıştırmıştır. Bazıları da, bir tefsir metudunun kabul edilebilmesi için, onun Hz. Peygamber (a.s.m) tarafından kullanılmış olması gereğinin varsayımından hareketle, bu tür işârî tefsir metotlarına, bu çeşit yorumlara katılmama taraftarıdır. Onun için bu konuyu, soru-cevap şeklindeki bir diyalogla açığa kavuşturmakta fayda vardır:

Soru : Ebced hesabının, hurufçuluk (hürûfîlik) ile bir irtibatı yok mudur?

Cevap: İslâm inancını ortadan kaldırmak için ortaya çıkan, bâtıl bâtınîliğin bir kolu olan tarihdeki Hurûfîlik ekolunun kurucusu sayılan, Fazlullah adındaki şahsın doğum tarihi, hicrî 740'dır. Halbuki İslâm literatüründe "Esrâru ilmi'l-hurûf" olarak geçen ve harflerin sırlarına dair yapılan ilmî çalışmalar çok önceden vardı. Misâl olarak harflerin esrarı konusunda meşhur olmuş Muhyiddin İbn Arabî'nin ölüm tarihi hicrî 638'dir.(28) Hatta ondan daha önce bu konuda oldukça fazla şöhret bulmuş İbn Berrecan'ın ölüm tarihi, hicrî 536'dır.(29)

Soru: Ebced hesabını kullananlar, hicrî tarih yanında, miladî tarihe göre de tespitler yapmaktadır. Miladî tarihi kullanmak doğru olabilir mi?

Cevap: Kur’an’da bu metodun kullanıldığını kabul edenler için hicrî veya miladî tarihlerin kullanılmasında hiçbir sakınca yoktur.

Evvela, Allah için bu iki tarih arasında bir ayrılık-gayrılık düşünülemez. Çünkü bu tarihlerin her ikisi de O'nun birer elçisine nispetle ortaya çıkmıştır. Tabir yerindeyse Allah, her harhangi bir tarihi esas alıp ona taraf olmaz, ikisi arasında fark gözetmez.

İkinci olarak, Kur’an’ın maksadı, hicrî veya miladî tarihini ispat edip tespit etmek değildir. Bilakis, onun maksadı, insanlar arasında şöhret bulmuş bir hesap tablosunu/bir tarihi, esas alarak, herhangi bir olayı ona göre tespit etmek ve bunu insanların dikkatine sunarak, kendi semavî kimliğini ortaya koymaktır. Bu hüküm şayet varsa meşhur iki tarihin dışında kalan ve kullanılan diğer tarihler için de geçerlidir. Yeterki Kur’an’ın amacına hizmet etsin.

Üçüncü olarak, Ebced hesabı, bir ifadede yer alan cümlelerin hesabıdır. Bunun tefsirlerdeki orijinal Arapça ismi “hisabu’l-cümel”dir. Buna göre, barındırdığı harflerin sayı değerleri bakımından çok farklı rakamlara ulaşan cümlelerin işaret ettiği olayların yakınlık ve uzaklığına göre, farklı tarihlerin kullanılması, bu durumun tabiî bir sonucudur.

Mesela; Kur'an'da Hz. Peygamber (a.s.m)'e hitaben "Eğer seni vefat ettirirsek.." mealindeki “ev neteveffeyenneke” cümlesinin matematik değeri 632’dir. Bu cümlenin tekrar edildiği üç surenin tertip ‘numaraları ise 63’tür. Burada ayetin manasına gaybî işaretler de dahil edilerek, Kur’an’ın semavî kimliğine dikkat çekilmiştir. Bu tarihlerden ilkini miladî, ikincisini hicrî tarihe göre (Efendimizin ölüm tarihini ve ömrünü) hesaplamak zorunluluğu vardır. Çünkü, bu işaretlerin belirlenmesinde, hesap cetveli ile işarete konu olan olaylar arasındaki tevafukların, uygunlukların büyük rolü vardır. Çünkü tevafukların kendisi de gaybî işaretlerin bir anahtarıdır, bir emaresidir.

Soru: Hz. Peygamber (a.s.m)'in cifir, ebced hesabı ve tevafuk gibi şeylerden hüküm çıkardığı varid olmadığına göre, böyle bir metodu kullanmak caiz midir? Ve bu sünnete aykırı değil midir?

Cevap: Kur'an'ın, had ve hesaba gelmez mânaları, işaretleri, tefsirleri söz konusudur. Halbuki bunların hepsinin, Hz. Peygamber (a.s.m) tarafından ifade edildiğini kimse gösteremez. Şüphesiz bu hakikatler, yine de o kudsî kaynağın malıdır. İlm-i huruf değil; bilâkis, çok zâhir ( Bâtinîliğin zıddı) ve bir aritmetik tablo içerisinde yer alan ebced hesabı ve gözle görünen tevafukları Kur'an'daki bazı işaret ve nüktelerinin anlaşılması için bir vesîle yapılması işaretlerinden istifade edilmesi, elbette Hz. Pegamber (a.s.m)'in sünnetine aykırılığı sözkonusu olamaz.(30) Milyonlarca tefsirdeki milyonlarca farklı yorumların varlığı, bu gerçeğin açık bir delilidir.

Âlimlerin bu konuda dedikleri şudur: Eğer bir tevafuk, değişik yönlerden bir hadiseye baksa, ona uygun düşse, makam ve manaya münasip olsa, böyle bir tevafuk işaret derecesine çıkar. Böyle durumlarda "Bu tevafukla şu ayet, şu hâdiseye işaret ediyor" denilebilir.(31)

Örneğin: hazırlanmış bir sofranın üzerinde, söz gelişi, 10 çatal, 10 kaşık, 10 tabak gördüğümüzde, bu sofraya 10 kişinin oturacağını yüzde yüze yakın, kesin bilgi ifade eden bir tahmin yürütürüz. Çünkü, kesin bilgi edinme yollarının başında gelen husus vahiy kaynağının dışında gözle görülen husustur. Gözün gördüğü bir gerçeğin arka planını görme yeteneğine sahip olan mekanizma ise akıldır. Yerine göre, akıl gözünün gördüğü bir hakikat, normal gözün gördüğünden daha sağlam, daha doğru olabilir.
Semavî kimliği belli olan Kur’an sofrasında serilen ve akla hitabeden tevafuklar, söz konusu misalden çok daha açıktır. Ve buraya davet edilen hikmet misafirlerini, birer ilâhî işaret olarak kabul etmek gerekir.

Yine, bir ifadenin içerisinde yer alan kelimelerin diziliş şekilleri ve harfleri, o ifadenin anlamına ne kadar yakın olsa, ne kadar münasebet ipçikleriyle bir örgü kurabilse, o ifadenin ulvileşmesine o ölçüde katkı sağlar. Bu husus, Belağat ilminin önemli bir kaidesidir.(32) İşte, Kur'an'ın kelime ve harflerinde değişik şekilde görünen tevafuklar, doğru olarak gösterilebildiği ölçüde, birer belağat ve birer edebî sanatı ifade ettikleri gibi, aynı zamanda gaybî haberler veren birer işaret lambaları görevini görürler.(33)

Kur'an-ı Kerim'in pek çok açıdan mucizevî yönleri olduğu gibi, kelimelerinde, cümlelerinde ve nazmında da birçok harikalar vardır. Madem ki, Kur'an'ın ayet ve kelimelerinin gösterdiği hakikatlerde mucize izleri vardır, elbette o ayet ve kelimeleri teşkil eden harflerinde de onun mucizevî işaretleri olacaktır.

Bazı Tevafuk Tabloları ve Kelimelerin Aritmetik Değerleri

Allah'ın, sonsuz ilmiyle her şeyi nasıl kuşattığını ve her şeyi nasıl bir, bir saydığını gösteren tevafuk tablolarının ve kelimelerin aritmetik değerlerinin, Kur'an nezdindeki değerini anlamak için Kur'an'ın kendisine bakmak yeterlidir.

Konu İle İlgili Bazı Misâller:

1. “Allahumme Malike’l-mülk” (Ali İmran, 3/26) İfadesi:

a. Bu ayette söz konusu olan “Allah” ve “Malik” isimlerinin buraya kadar ki tekrar sayısı: 319’dur.(34)
b. Bu ifadenin ebced değeri de 319’dur.
c. Bu ifadenin yer aldığı ayet, Kur’an’ın 319. ayetidir.
Bu ayet-i celile, tevafuk lisanıyla diyor ki: Mülkün maliki olan Allah, Kur’an’ın da sahibidir. Bütün mülkünü tek tek sayıp bildiği gibi, Kur’an’ın her tarafını da tek tek sayıp biliyor. Bu ise, Kur’an’ın O’ndan geldiğini gösterir.

2. Allah’ın “ Şehid” ismi:

a. Her şeyi görüp bilen anlamındaki Allah’ın bu isminin matematik değeri 319’dur.
b. Bu ismin, merfu (ötreli) şekliyle 9. tekrarını yaptığı ve Kur’an’ın genelinde en son geçtiği Buruc Suresinin 9. ayeti, Kur’an’ın sondan 319. ayetidir.
Bu tevafuk şöyle diyor: İyi bilesiniz ki, Şehid kelimesini böyle harika bir tarzda yerine koyan Allah, her şeye şahittir.

3. “Hum bâliğûh”:

a. “Biz, ulaşacakları bir müddete kadar onlardan azabı kaldırınca, hemen sözlerinden dönüverdiler” (Araf, 7/135) ayetinde yer alan ve “onların ulaşacakları” anlamına gelen “hum bâliğûh” cümlesinin ebced değeri, 1089’dur.
b. Bütün Kur’an’da yalnız bir defa kullanılan bu cümlenin geçtiği ayet, Kur’an’ın 1089. ayetidir.
Sanki bu tevafuk diyor ki: İyi bilinsin ki, siz Kur’an’ı okurken, nasıl bu ayete ulaştınız, onlar da aynen söz verdiğimiz sürelerine ulaştılar; sonra cezaya çarpıldılar. Demek, zulüm söz konusu değildir.

4. “Gaybı bilen Allah”:

a. “Onlar bilmiyorlar mı ki, Allah onların gizli tuttuklarını da, fısıltılarını da bilir. Ve şüphesiz Allah, gaybları (gizlilikleri) çok iyi bilendir” mealindeki ayetin son cümlesinin asıl metni “ve ennellahe allamu’l-ğuyûb”dur. Bu cümlenin matematik değeri, 1313’tür.
b. Bu cümlenin bulunduğu ayet (Tevbe, 9/78), Kur’an’ın 1313. ayetidir.
c. Cümlenin ebced değeri ile ayetin genel sırası, 13 sayısını gösterdiği gibi, ayetin suredeki numarası da 78 olup 6x13’tür.
d. Ayet numarasının gösterdiği 78 rakamı, hem “aded”, hem de “Hakim” kelimesinin matematik değeridir. Bu ise, burada hikmetli bir sayısal tablonun gösterildiğine işarettir.
Bu tevafuk, ayette yer alan “ve ennellahe allamu’l-ğuyûb” cümlesinin dediği gibi, Allah’ın bütün sırları /gizlilikleri bilen, sonsuz bir ilim sahibi olduğunu, Kur’an’ın ise, bu sonsuz ilim sahibinin kitabı olduğunu göstermektedir.

Risaleti Tasdik Eden Bazı Tevafuklar

1. “İnneke le mine'l-mürselîn” :

Bilindiği gibi, Hz. Muhammed (a.s.m) 611 tarihinde peygamber olarak gönderilmiştir. Bunu ilan eden: "Şüphesiz Sen gönderilmiş peygamberlerdensin" mealindeki ayet, Kur'an'da iki yerde zikredilmiştir (Bakara,2/252; Yasin, 36/3).

Ayetin asıl metni:“İnneke le mine'l-mürselîn” cümlenin harf sayısı (okunmayan vasıl hemzesi hariç) 13’tür. 13 harften meydana gelen bu cümlenin ebced değeri ise, 13'ün 47 katı olan 611’dir. Ayetin matematik değeri, anlamını teyid etmekte ve O'nun –miladî olarak- peygamber olduğu tarihi vermektedir.

Şayet okunmayan vasıl elifi de sayılsa, bu cümlenin ebced değeri, 612 olup 36x17’dir. Manidâr bir tevafuktur ki bütün Kur’an’da, Hz. Peygamber (a.s.m)’e hitap eden "Şüphesiz Sen gönderilmiş peygamberlerdensin" mealindeki ayet, yalnız söz konusu iki yerde geçmiştir. “gönderilmiş peygamberler” tabiri, bu iki ayet arasında, ebced değerlerine uygun olarak 17 defa tekrarlanmıştır.

2. “ABESE” Kelimesi:

Abese suresinin ilk iki ayetinin mealleri şöyledir: "A'mânın kendisine gelmesinden ötürü yüzünü ekşitti ve arkasını döndü"
İşte bu üslupta bir harikalık vardır. Çünkü cümlede kullanılan "Abese" fiili malum olmasına rağmen faili zikr edilmemiştir. Bu üslup alışageldiğimiz ifade tarzlarının dışındadır.

Ancak Kur'an-ı Hakim burada mucize bir belgeyi göstermiştir. Şöyle ki; açıktan zikredilmeyen cümlenin faili, bizzat "Abese/Yüzünü ekşitti" fiilinin ebced değerinin içerisindedir. Evet bu kelimenin ebced değeri 132 olup "Muhammed" isminin karşılığıdır. Yine kendisinden yüz çevrilmiş kişinin de ismi verilmemiş ancak, onu da, "el-A'ma" kelimesinin ebced değerinde şifrelemiştir. Evet bu kelimenin ebced değeri 143 tür. Söz konusu kimsenin ismi "Abdullah"ın ebced değeri de 143 tür.

Bu bağlamda görülen bu tevafukları kör tesadüf rüzgârlarına havale etmek doğru değildir.

3. "Eğer seni vefat ettirirsek..”:

Kur'an'da Hz. Peygamber (a.s.m)'e hitaben "Eğer seni vefat ettirirsek.." cümlesi üç defa zikredilmiştir. Bunlardan ilki Yunus suresinin 46. ayetinde geçmiştir.

Ayetin meali "Eğer onları tehdit ettiğimiz (azabın) bir kısmını sana (dünyada iken) gösterirsek (ne a'lâ); yok (onu göstermeden) eğer seni vefat ettirirsek nihayet onların dönüşü de bizedir. (O zaman onlara neler olacağını göreceksin.) Sonra Allah onların yapmakta olduklarına da şahittir."

Ayette azabın bir kısmının Hz. Peygamber (a.s.m)'e gösterilebileceği hususu vurgulanmıştır.

Mekke'de inen bu surede belirtilen azabın bir kısmı Bedir savaşında gerçekleşmiş ve Hz. Peygamber (a.s.m)'e gösterilmiştir.

Ayette ifade edilen Hz. Peygamber (a.s.m)'in vefat haberi de çok harika bir tarzda ihbar-ı gaybi nevinden söz konusu yapılmıştır. Şöyle ki: "Eğer seni vefat ettirirsek" cümlesi, Kur’an’da üç defa geçmektedir. Bu cümle açıkça, Hz. Peygamber (a.s.m)’in vefatından söz etmektedir. Geçtiği üç sure ve ayet numaraları da, Hz. Peygamber (a.s.m)'in ömrü olan, 63'ü gösteriyor. Ayet ve Sure numaraları şöyledir: Yunus 10 /46, Ra'd 13/40 ve Ğafir 40/77. Buna göre, ayet numaralarının toplamı: 163’tür. Sure numaralarının toplamı ise, 63’ tür.

"Eğer seni vefat ettirirsek" cümlesinin harf sayısı, 9’dur. 63 sayısı ise, 9'un 7 katıdır.

Vefatı haber veren bu cümlenin -harfleriyle beraber- ebced değeri, 632’dir. Bu da Hz. Peygamber (a.s.m)'in, miladi vefat tarihidir. İşte tevafuk penceresinden gaybî haberlerin aşikar bir görüntüsü! Burda aslında ebcet ve cifr hesabını nerden geldigini cok güzel anlatır mahiyeti en güzel şekilde acıklanmıştır. Kabala inana bir insan madde felsesini benimseyecegi aşikar acıktır said nursinin hayatı ve ögretileri ve görüşleri hem yahudilik hemde maddecilikten gayet uzaktır Bir cok yerde yahudiliği vede hristiyanlıgı cemiyet içinde ki illetini ve kötülügünü bahceder zaten küliyyat zamanın felfese akımından gelen delaletlerin bir nevi engellemek için yazılmıştır Kabala ise bizzat maddeciliği esas alan bir yapıdır ,
Nitekim o zamanın büyük mason ve yahudilerden olan İstanbul Hahambaşısı Emanuel Karasso ile bir saatlik bir tartışma yapar ve tartışma sonunda Tarihçe’de anlatıldığına göre, Karasso bu görüşmeyi yarıda kesip dışarıya fırlamış ve arkadaşlarına “Yanında biraz daha kalsaydım, az kalsın beni de Müslüman edecekti” demiş (s. 95). demiştir
Bu adamın karasso az araştırılsa abdulhamidin düşürülmeside cok etkindir

Orada “Hıristiyanlığın din-i hakikîsini kabul etmek, Hz. Muhammed’i (a.s.m.) peygamber ve Kur’ân-ı Kerimi kitabullah kabul etmek şartıyla ehl-i necat olacaksınız” dediği Patrikten “Ben kabul ediyorum” cevabı alan Üstad, “Peki, bunu dünyanın diğer manevî reislerine de söylüyor musunuz?” diye soruyor ve Patrik “Söylüyorum, ama kabul etmiyorlar” diyor.

(Necmeddin Şahiner, Bilinmeyen Taraflarıyla Said Nursî, s. 381

Hem said nursinin kurtuluş savaşını desteklemesi hem tüm talebeleri ile savaşması hem hayatında sıkıntı içerisinde gecmesi ve ingilizler tarafından idamı istenmesi kurtuluş savaşını destekleriği için Hem de o zamanın en büyük alimlerinin tebriklerini ve takdirlerini toplaması ve islami esas üzere yazılan risale i nurlar hem imansızlıgın genel hatları ile darbe indirmesi en güzel şekilde iddalara cevap verir

Beni nefsini kurtarmayi düsünen hodgam bir adam mm zannediyorlar? Ben
cemiyetin imanini kurtarma yolunda dünyami feda ettim, ahiretimi de. Seksen
küsur senelik hayatimda dünya zevki namina bir sey bilmiyorum. Bütün ömrüm
harp meydanlarinda, esaret zindanlarinda, yahut memleket hapishanelerinde
geçti. Çekmedigim cefa, görmedigim ceza kalmadi. Divan-i harplerde bir cani
gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandim.
Memleket zindanlarinda aylarca ihtilattan men 'edildim. Defalarca
zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere maruz kaldim. Zaman oldu ki, hayattan
bin defa daha ziyade ölümü tercih ettim. Eger dinim beni intihardan
men 'etmeseydi, Said belki bugün toprak altinda çürümü amp;amp;thorn; olacakti. Bütün
hayat amp;amp;yacute;m zahmet ve mesakkatle, felaket ve musibetle geçti. Cemiyetin imani,
saadet ve selameti yolunda nefsimi de dünyam amp;amp;yacute; da feda ettim. Helal olsun.
Onlara beddua bile etmiyorum. Çünkü, bu sayede Risale-i Nur, hiç olmazsa
birkaç yüzbin, yahut birkaç milyon, belki daha ziyade kisinin imanini
kurtarmaya vesile oldu. Ölmekle yalniz kendimi kurtaracaktim, fakat hayatta
kalip, zahmet ve mesakkatlere tahammülle bu kadar imanin kurtulmasina hizmet
ettim. Allah 'a bin kere hamd olsun!

Sonra, ben cemiyetin iman ve selameti yolunda ahiretimi de feda etim.
Gözümde ne cennet sevdasi var, ne de cehennem korkusu. Cemiyetimizin imani
namina bir Said degil, bin Said feda olsun! Kur 'an 'imiz yeryüzünde cemaatsiz
kal amp;amp;yacute;rsa cenneti de istemem; o zaman orasi da bana zindan olur. Milletimin
imanini selamette görürsem, cehennemin alevleri içinde yanmaya raziyim.
Çünkü, vücudum yanarken, gönlüm gül-gülistan olur. ”

Said nursi milliyetcilik

Ya Bediüzzaman Said-i Nursi:“Allahü Zülcelâl Hazretleri, Kuran'ı Kerim'de, öyle bir kavim getireceğim ki, onlar Allah'ı severler, Allah da onları sever buyurmuştur. Ben de bu beyân-ı İlahi karşısında düşündüm, bu kavmin bin yıldan beri âlem-i İslâm'ın bayraktarlığını yapan Türk milleti olduğunu anladım. Bu kahraman millete hizmet yerine 450 milyon hakiki Müslüman'ın kardeş bedeline, birkaç akılsız kavmiyetçi kimsenin peşinden gitmem

TÜRK İLE KÜRT KARDEŞTİR"

Said Nursi'ye para getirmişti. "Adamlar ve silahlar hazır; emrini bekliyoruz" diyordu. Niçin? "Mustafa Kemal ile savaşmak için!" Bediüzzaman köpürmüştü: "Asker vatanın evladıdır. Senin benim akrabamdır. Müslüman Müslüman'a silah çeker mi?" Kör Hüseyin Paşa fena halde bozulmuştu. "İtibarımı beş para ettin" diye söyleniyordu. Said Nursi geri adım atmıyordu: "Kullar arasında beş para ol. Allah katında makbul ol." Ayaklanmaya hazırlanan Kürt gruplar Said Nursi'nin manevi gücünü arkalarına almak istiyordu. Derken Şeyh Said'den bir mektup geldi. Özetle "İsyanımızda bize yardım edin" diyordu. Said Nursi yine bir mektupla ona cevap verdi: "Türk milleti asırlardan beri İslam'ın bayraktarlığını yapmıştır. Bu yolda çok şehit vermiştir. Böyle bir milletin torununa kılıç çekilmez. Biz Müslümanız. Türk-Kürt birdir, kardeştir. Bizim asıl büyük düşmanımız cehalettir. Teşebbüsünüz bir işe yaramaz. Olan masum insanlara olur."
Türk'e kılıç çektirmem

Şeyh Said destek istediğinde, Said Nursi şöyle demişti: "Türk milleti asırlarca İslam'ın bayraktarlığını yapmıştır. Onlara karşı kılıç çekilmesine izin vermem..

Hem türkleri övecek hem türklerin islam bayraktarlıgı yaptıgı söleyecek hem evliyaların bir menbagı oldugunu dile getirecek hemde kami milliyetcilik yapacak
"450 milyon hakiki Müslüman'ın kardeş bedeline, birkaç akılsız kavmiyetçi kimsenin peşinden gitmem"

http://www.koprudergisi.com/index.asp?Bolum=EskiSayilar&Goster=Yazi&YaziNo=248

burda cok güzel şekilde menfi milliyetciligin zararlarını ve kürcü olmadıgını anlatıyor arzu eden baksın

milliyetclik

Said Nursi Kürt Irkçısı mıydı?

Bediuzzaman Said Nursi'yi en iyi ifade eden kaynak eserleri ve hizmetidir. Bunlar tümüyle ortadadır ve incelendiğinde ırkçılığa dair en küçük bir iz bile bulunmamaktadır. Hatta eserlerinin içerisinde menfi milliyetçiliğin zararlarını anlatan ve ispatlayan bir risale de mecvuttur.(1)

'Avrupa zalimleri milliyetçilik fikrini İslamlar içine atmış, ta ki parçalayıp yutması kolay olsun'(2)

'Ben dindar ve takvalı bir türkü, bin tane dine lakayt kürde tercih ederim'(3)

milliyetcilik

Paşa bundan sonra asıl maksadını söyler:
"Sizinle müşavere etmek istiyorum. Askerim, atlarım, silâhlarım, cephanelerim... hepsi hazır, emir bekliyoruz."
"Ne emri bekliyorsunuz. kiminle harbedeceksiniz?"
"Mustafa Kemal'le!"
"Mustafa Kemal'in askeri kim?"
"Ne diyeyim... işte askerdir."
Bediüzzaman hiddetlenir:
"Askerler bu vatanın evlâdıdır. Senin ve benim akrabalarımdır. Kime vuracaksın? Onlar kime vuracak? Düşün bir kere. Ahmed'i Mehmed'e, Hasan'ı Hüseyin'e mi kırdıracaksın?"
Hüseyin Paşa:
"Böyle yaşamaktansa, öyle ölmek daha iyidir."
Bediüzzaman sorar:
"Yaşamaya ne olmuş? Sen hayatından bezmişsin, bütün Müslümanların zavallı masumların günahı ne, onlardan ne istiyorsun?"
Bediüzzaman'dan aldığı cevaplardan şaşkına dönüp, ümidi iyice kesilen isyancı Hüseyin Paşa:
"Sen benim elimi ayağımı soğuttun, ben şimdi aşiretimin korkusundan evime gidemem. Toplanan aşiretler benden hareket emri bekliyorlar. Ben gidip de onlara böyle anlatsam Hüseyin korktu diyecekler! Doğrusu beş paralık oldum ben."
Bediüzzaman'ın buna cevabı da şöyle olur:
"Kullar yanında beş paralık, ama Allah katında makbul olursun. Bu senin için daha kazançlı bir itibardır."
Van'da da isyan başlatmak isteyen Hüseyin Paşa. Bediüzzaman'dan aldığı bu kesin cevap üzerine ümitsiz vaziyette çıkıp gider. Ancak, İç Anadolu'daki bazı memurların dine aykırı şahsi tutum ve icraatları bahane edilerek şarkta büyük bir rahatsızlık başlatılır. Mevzu kusurları bahane eden bir çok kimseler mutlaka ayaklanma niyetine girince bir dâvet daha vâki olur. Bu dâvet de Şeyh Said'den, Şeyh Said'in mektubundaki ifade aynen şöyle:
"Efendim, sizin nüfuzunuz kuvvetlidir. Harekâtımıza iştirak buyurur, yardım ederseniz galip geliriz!"
Kendini kıyama dâvet eden mektubu dinleyen üstad, buna da şu cevabı verir:
"Türk milleti asırlardan beri İslâmiyetin bayraktarlığını yapmıştır. Çok veliler yetiştirmiş ve çok şehitler vermiştir. Böyle bir milletin torunlarına kılıç çekilmez. Biz Müslümanız, onlarla kardeşiz, kardeşi kardeşle çarpıştırmayız. Bu şer'an câiz değildir. Kılıç, harici düşmana karşı çekilir. Dahilde kılıç kullanılmaz. Bu zamanda yegâne kurtuluş çaremiz, Kur'an ve iman hakikatlarıyla tenvir ve irşad etmektir. En büyük düşmanımız cehli izale etmektir. Teşebbüsünüzden vazgeçiniz. Zira akim (neticesiz) kalacaktır. Birkaç cani yüzünden binlerce mâsum kadın ve erkekler telef olabilirler..."
Doğudaki isyancı grupların en ileri gelenleri, Hz. Bediüzzaman'dan böyle cevap alınca artık ümitleri iyice suya düşer, Üstadla yakınlık kurmaktan tümüyle vazgeçerler. Onu, ülkenin bölünmezliğinin en kuvvetli savunucusu olarak görürler.
Gariptir ki, ülkeyi bölmek isteyenler, Bediüzzaman'ı karşılarında en büyük mâni olarak görürlerken, öteki taraftan Bediüzzaman'ı okumayanlar bölücülüğün destekçisi olarak zannetmeye hâlâ devam eder, tarihi tahrif pahasına da olsa bu ilim ve vesika körlüğünden vazgeçmezler.

Ya Bediüzzaman Said-i Nursi:“Allahü Zülcelâl Hazretleri, Kuran'ı Kerim'de, öyle bir kavim getireceğim ki, onlar Allah'ı severler, Allah da onları sever buyurmuştur. Ben de bu beyân-ı İlahi karşısında düşündüm, bu kavmin bin yıldan beri âlem-i İslâm'ın bayraktarlığını yapan Türk milleti olduğunu anladım. Bu kahraman millete hizmet yerine 450 milyon hakiki Müslüman'ın kardeş bedeline, birkaç akılsız kavmiyetçi kimsenin peşinden gitmem

http://www.koprudergisi.com/index.asp?Bolum=EskiSayilar&Goster=Yazi&YaziNo=248 detaylı bilgi için bakınız

Sen naif kafanla dolanıp

Sen naif kafanla dolanıp dururken, yandaşları ülkeyi bölme hareketine girişti bile... Yo yo sanırım saf olan biziz, Türküm demenin ayıp sayıldığı bir hale getirilen bizler safız.

Kendi sultalıklarını saçma sapan yorumların gücüyle yaratmış bu meczupların peşinden gidenleri kınıyorum. İngiliz altınlarını da unutmamak gerek. Sanki İsmet paşa lozandayken bunlar ayaklanmamış musul ve kerkük bu ayaklanma sonucu kaybedilmemiş gibi... Yalan YALAN YALAN... Yok isyancı paşaya zart demiş te, geçiniz... Hırs yılanı ısırmış bunların insanlığını, ardına aldıkları kitabın dogmasını da kullanarak...

GERÇEKLER :

Bugün dahi Nurculukta cuma namazı kılınması farz kabul edilmez.
Çünkü Said-i Kürdi'nin anlayışına göre ülke hala "müslüman"
değildir. "Dar-ül harp"tir. Yani şeriatı getirmek için
savaşılması geren topraklardır.

Bu anlayışa uygun olarak çıkan ve arkasında İngiliz desteği
olduğu resmi belgelerle kanıtlanmış olan Şeyh Sait isyanına
katıldığı için İstiklal Mahkemesince yargılandı ve birçok ilde
sürgün yaşadı. İngiliz destekli bağımsız Kürdistan isteyen bu
ayaklanma birçok şehrin yıkımına, ordunun büyük ölçüde kayıp
vermesine ve misak-ı Milli sınırlarımız içinde olan Musul ve
Kerkük'ün İngilizlere kalması ile sonuçlandı.

Nur cemaati'nde Atatürk'ün "Öküz aleyhisselam", "Beton Kemal",
"Deccal" gibi isimlerle anılmasınınn arkasında bu şeriatçı
ayaklanmaların uğradığı hezimetler yatmaktadır.

Said-i Nursi bir yerde de kendisini şöyle tanıtır:
"İngiltere'nin en yüksek bilim kurulu, Şeyhülislamlık'a 6 soru
sorup cevabını istediği zaman; o 6 soruya 6 kelimeyle cevap veren;
Yabancıların en çok önem verdikleri ve bilginlerinin en esaslı
düstur saydıkları ilkelerine, gerçek ilim ve marifetle karşılık
verip üstün çıkan;
.... Gerek Avrupa filozoflarına, gerek ülemasına ve gerek okullarda
yetişmiş olanlara meydan okuyan, kendisi hiç soru sormadan sorulan
soruları eksiksiz cevaplandıran..."(Lem'alar Risalesi)

İşte Said-i Nursi böyle üstün bir kişi olduğunu kendisi
anlatıyor... "alıntıdır"

Cifir ve Nurculuk

Bir takım ne üdüğü belli olmayan hesaplar yapıp ve bu yolla üstün kişi olduğunu zikreden saidi kürdi'nin cifir çelişkisi:

Said-i Nursi'nin yaşamı boyunca yazmış olduğu risalelerin tümüne
"Risale-i Nur Külliyatı" denir.

Türkçe konuşan insanların %90'ının anlayamayacağı bir dil
kullanan(ve kişisel düşünceme göre hiç de derin anlamı olmayan
ve birbirinin tekrarı niteliğinde olan) bu eser, başlarda cifir'in
İslam dışı olduğunu söylediği halde("cifir..., gaybı Allah'tan
başkası bilmez ayetine karşı edep dışı bir davranıştır")(bkz.
Lem'alar s. 39(yazıldığı tarih 1957) daha sonraki kitaplarında
sık sık cifir kullanarak kendisinin ve yazdıklarının ne kadar
yüce olduğunu anlatır. Buna örnek vermek gerekirse:
"-... İçlerinde bedbaht olanlar da said olanlar da vardır-
anlamındaki ayetin cifir yyönünden sayı değeri 1303 eder. Hud
Suresinde -Emrolunduğu gibi hareket et-, anlamında bir ayet olduğu
gibi Şura suresinin 2. ayetinde de aynı anlamda bir ayet vardır.
-Vav-la başlayan Şura suresindeki ayetin cifir yönünden sayı
değeri de 1309 eder. Bu tarihte bütün muhataplar içinde özellikle
birine Kur'an adına iltifat ediliyor, doğru olmak yolunda buyruk
veriliyor. Birinci tarih(1303)de ise, Risale-i Nurlar müellifi(Said-i
Nursi)nin ilim tahsiline başladığı tarihtir. İkinci ayetin tarihi
ise O müellif(Said-i Nursi)nin harika bir şekilde pek az bir zamanda
ilimce en son noktaya ulaştığı(!), tahsili bitirdikten sonra ders
vermeğe başladığı ve 3 ayda, bir kış içinde, 15 senede ancak
okunabilen 100'den çok kitap okuduğu ve o zamanın o muhitte en
ünlü alimlerinin yanında o 3 ayın mahsulu fakat 15 yılın mahsulü
kadar olan ilimleri kazandığı, ne kadar büyük bir alim olduğunu;
hangi ilimden olursa olsun sorulan her soruya en doğru cevabı
vermekle ispat ettiği tarihe rastlar."(Tasdik-i Gaybi, s. 61-62, yıl
1958)

http://www.haberinyeri.net/Makaleler/Said-i-nursi-Kimdir_1474.html

çok güzel kabalanın ne

çok güzel kabalanın ne olduğunu bir öğrensenizde öyle yorumlasanız çok harika olacak.
ah birde araştırıp yazsalar ne güzel olacak.Saidi Nursinin kabaladan aldığı bişey olduğunada inanmıyorum.

Israil'in içyüzü

Israil'in içyüzü Riza Zelyut Günes www.gunes.com/2007/08/27/yazarlar/y4.html
11.03.2008

1948'de kurulan Israil bir vilayetimiz kadar olmasina ragmen dünya politikasini etkileyen önemli bir güçtür
Hz.Muhammed'in Miraç'a yükseldigi yer kabul edilen Mescid-i Aksa, Kudüs'ün en görkemli aniti olarak bir çekim merkezi...
Israil'in topragi, bizim ortaboy bir ilimizin topragi kadar.
Gel gör ki 7 milyon insanin yasadigi bu ülkenin ihracati 70 milyar dolar. Türkiye 70 milyonluk bir ülke; 100 milyarlik ihracatla bayram ediyor. Israil'le karsilastirirsak bu rakam 700 milyar dolar olmaliydi. Israil; teknolojik arastirmalara dünyada en fazla pay ayiran ülke olarak bu noktalara gelmis. Yahudiler, milli gelirlerinin yüzde 4,5'ini arastirma isine ayiriyorlar. Bu yüzden Israil; askeri teknoloji kadar sivil teknolojide de Türkiye'nin çok çok önünde...
YAHUDI ÜLKESI
ISRAIL; Yahudiler'in 1948 yilinda Bati Kudüs merkezli olarak kurdugu bir ülke. Araplarla her savaslarinda bir ilçe kadarlik yurtlarini genisletmisler. Filistinliler; o topraklarin kendilerine ait olduklarini iddia ediyorlar. Su anki çatismalarin sebebi bu... Ortada kurulmus güçlü bir devlet var ama Filistin'in fanatik kesimi bu devleti yok sayiyor...
Yahudiler ise; Nil Nehri ile Firat Nehri Nevsehir Ankara Tevrat'ta TanriYehova'in kendilerine verdigini söylüyorlar. (ARZ-i MEVUT BUiddialarini Israil bayragina da yansitmis durumdalar. Bayraktaki iki çizgi; bu iki irmagi temsil ediyor. Ortadaki Davut Yildizi da bu topraklarin Davut ogullarina ait oldugunu.
Yahudiler çok dindar. Onlari görünce, Türkiye'deki türbanlilar bana çok daha çagdas geldiler. Islam dininin kutsal mekanlarindan Mescid-i Aksa'nin altinda kendi tapinaklarinin bulundugunu iddia ediyorlar. O tapinagin duvarina varip agliyorlar. Duvara bitisik odaciklarda dinsel törenler düzenliyorlar ve çocuklarini da buralarda yetistiriyorlar. Çocuklarin baslarina, kollarina baglanan iplerin ayri ayri anlamlari var. baslarina koyduklari kipa ise Yahudi olmanin en açik sembolü. Laik devlet ;? ! dinsel Yahudi sembollerine ses çikarmiyor.
ÖZEL SEÇILMIS KISILER
HER Yahudi; kendisini TanriYehova'nin özel seçtigi kisi sayiyor ve Tevrat'in emirlerine göre yasamayi kendi gelecegi için çok önemli görüyor. Degisik gruplara ayrilan tutucu Yahudiler arasinda en keskinlerine Haridim adi veriliyor. Bunlar Kudüs'te 'kurtarilmis bölge' yaratmis öyle bir arada yasiyorlar. Bol çocuklu Haridimler; Israil'in nüfus deposu ve yoksullar... Azinliktaki laik Yahudiler; bunlari yönetecek siyasi gücü her zaman elde ediyorlar. Dindarlar da buna ses çikarmiyorlar.
" KÜRT YAHUDILER " !!!!
ISRAIL'deki egemen halk olan Yahudiler, nüfusu artirmak için is, para, rahat hayat vaadiyle Avrupa'dan hatta Afrika'dan bile Yahudileri getirmisler. Habesistanli Zenci Yahudiler'e Falasa diyorlar. Kuzey Irak bölgesinden getirilen Kürt kökenli Yahudiler de Kudüs'te özellikle de KASTEL bölgesine yerlestirilmisler. 150-200 bin dolayinda böyle insan var. Bunlar Israil'de ikinci sinif konumundalar. Bati Kudüs'ün dis bölgesinde yasayan Kürt Yahudiler; Israil'de artik tamamen Kürtlüklerini UNUTMUSLAR. Zaten buna MECBURLAR... Israil devleti; Yahudi olmayana vatandaslik hakki vermiyor. Israil'deki Kürtler; Türkiye'dekiler gibi kültürel hak, Kürtçe egitim, Kürtçe televizyon gibi bir talebi ASLA dile getiremiyorlar...
KUTSAL MEKANLAR
ISRAIL topraklari; üç dinin kutsal saydigi alanlarin üzerine kurulu... Bunlarin basinda da Kudüs geliyor. Kudüs'te; Yahudiler için de kutsal sayilan yer Mescid-i Aksa bölgesi. Islam Peygamberi Hz. Muhammed; buradaki caminin bulundugu noktadan Mirac'a yükselmis kabul ediliyor. Mescid-i Aksa'nin yeri muhtesem...
Karsiki tepelerde ise Hz. Isa dogmus. Isa'nin yine orada ortaya çikacagi; ilkin o bölgede yatan ölülerin canlanacagi söyleniyor. Bu yüzden bir mezarlik yerin fiyati 1 milyon dolari geçmis.
GELENEKSEL DINSEL ISLER
BIRINCI Dünya Savasi'nda Türk ordularinin karargahinin kuruldugu Zeytin Dagi'nin altinda uzanan bir vadi burasi...
Kudüs'te geleneksel dinsel isler Kanuni Sultan Süleyman zamaninda yayimlanmis fermana göre yürütülüyor. Bunu en açik biçimde Hiristiyanligin en temel kilisesi kabul edilen Dirilis (Dogus) Kilisesi'nde görüyorsunuz. Bu kilise; Ortodoks, Katolik ve Gregoryen (Ermeni kökenli) Hiristiyan mezheplerine bölünmüs. Kiliseyi açip kapama görevi de mahalleninin imamina ait. Böylece; mezhepler arasindaki çatismalar da önlenmis...
--------------------------------------------
HANS AIBERG'IN E-MAIL YAZILARIYLA SIYONIZMIN SINSI PLANI ve BÜYÜK ISRAIL (ARZI MEV'UD) SINIRLARI:
Herzl deklare etti ve protokol olarak yemin edildi:
Arzi Mev’ud 7 ülke üzerinde Nil-Fırat arasında, Toros yayı ve bunun kuzey doğusu olan “MURAT havzası=Aczmendi” ile güneyde Akabe ile
Basra hattı boyunca ÇİZİLMİŞTİR.
Bundan dönmenin HİÇBİR MÜMKÜNÜ YOKTUR. Bu yemindir ve sonuna kadar ilerletilecektir.
Aynı yeminli protokolde, Türklerin ve Arapların bu havzadançıkarılmaları ve sadece “GOYİM” tabiatlı (Öküz de demektir)
Kürtlerin Yahudi ırkının ayak işlerini yapmaları için “Yudaik-Kürdo” müstemlekesi kurulmasına imza atıldı. Bu protokol
ayrıca “Zero-n” denen gelecekteki torunlarına da YEMİNLİ olarak iletildi.
Oynanan satrançta, Türk hakanlığının içinde bu unsur korundu.
Wilson’a göre bu unsur “Pontus+Ermenistan+Kürdistan” üçlüsü bir
federe devlet olmalıydı.
İnönü zaten bu planın bir Masonik parçasıydı ve “ABD
mandasını/mandate” HEMEN isteyiverdi. Yani Atatürk de aynı kafadan olsaydı, bugün Doğu Karadeniz ile Van gölünü tamamen içine alan,
Ermenistan ile birleşik bir ERMENİ dominant, teba olarak da KÜRThalklarını içeren bir ülke oluşturulacaktı.Herzl, Ermeni unsurunu istemediğini baştan belli ettiği için,Wilsan’un Ermeni devleti oluşmadi ve Sevres’de kurulmak
istenen “Kürdistan” da Kazım Karabekir ve Maraş, Urfa, Anteb milislerince engellendi.
Misakı Milli içinde yer alan “Musul-Kerkük-Erbil-Süleymaniye”
dörtgeni için DAİMA SİYONİZMİN ABD ile yandaşı olan İngiltere
imparatorluğu, sözkonusu bölgeyi işgal etti.
Sinsice Kudüs yöresini “1948’de kurulacak olan” İsrail için örgütlemeye ve ilk Yahudi göçmenleri oraya toplamaya başladı.
Petrolün değeri o zaman da çok iyi biliniyordu. İşgal ettiği Osmanlı toprakları üzerinde “Arap aşiret şeyhlerine” göre SALTANATLAR
kurdurdu. Haşimi(Hişam) ogullarina ÜRDÜN’ü, Emeviye soyu olan Suudilere (Toplam 12 Emevi kabilesinden en kalabalık olanı)
Arabistan’ı ve diğer “PETROL” hassas bölgelerine de (Birleşik Arap Emirlikleri adiyla bilinen) sultanlari atadi. Petrolü olmayan bölgeleri (Aden/Hadramut, Yemen, Umman vb.) de diger sultanliklara
paylaştirdi.
Fransa’nın şiddetli itirazları üzerine ASIL IRAK’tan kopardığı Suriye eyaletini ve Lübnan denen Hristiyan ağırlıklı devleti de bu meyanda oluşturdu.
Cetveller kondu ve düzgün sınırlar çizildi. Arapların tamamı Osmanlı ordusunu arkadan vurdu ve şehitlerin sayısı milyona ulaştı.
Ürdün ve Irak ile Suriye-Lübnan dörtlüsü “MÜSTAKBEL ARZI MEVUT İÇİNDE yer almak üzere kurulmuş, geçici devletlerdi. ZATEN GEÇİCİLERDİR…
İngiliz müstemlekeciler sınırları oluştururken, uzanamadıkları bölgelere doğru bilhassa “GOYİM” denen halkın geri ve miskin olmalarından yararlanarak, Türk Misakı Millisini Lasuanne’a
götürmemek için “ŞEYH” isyanları tertiplediler.
Bu kuzeyli 17 kadar şeyhlerin tamamı KÜRT(Goyim) idi.Bunların bir kısmını artık tanıyorsunuz (Yahudi Barzan’lar, Yahudi-kurdo Saddam vb.Saddam Kürt ve Türkmenlere yapılan tüm saldırılarında ASLA VE ASLA YAHUDİ MALLARINA DOKUNMAMIŞ ve onları BUGÜNE KADAR KORUMUŞ idi. Oysa onu Antisiyonist, İsrail düşmanı diye tanıyorsunuz )))
17 KÜRT (Goyim) Aşiret şeyhlikleri oluşturulurken, ana fikir tıpkı güneydeki gibi SALTANAT devletçikleri kurmaktı. Bunların kimi açık kimi de gizliydi (Tarafsız bölge devleti, İran’a bırakılon Şii Arap-Khuzistan devleti vb.)Bu 17 şeyhliklerden Üçü de Atatürk önderliğindeki TBMM hükümeti topraklarındaydı.
1. Kürt milliyetçiliği-ki şoven aşiretlerin şeyhleri- (Bugün Hadep-Kadek, PKK vb. diye anlatılan devletçikler)
2. Kürt milliyetçiliği YANINDA SÜNNİ MEZHEB adı altında DİNSEL
MİLLİYETÇİLİK dümeni yaratıldı. (Şeyh Saidi Kürdi) Burada
amaç “KAFİR (!) MUSTAFA KEMAL’E ALTERNATİF DEVLET” idi.
3. Türklerden yandaş bulunmasi için “Şeyh Saidi Kürdi-2 veya Saidi Nursi önderligindeki SINSI ve UZUUUN HAREKET! Saidi Kürdi- Nursi’nin de diğerleri gibi ASIL AMACI, Kerkük ile
aramızda “İSYAN”ları meşrulaştırarak, Türkiye’den koparma tiynetsizliğiydi.
Böylece üç hareketten birincisi başarılı oldu: Zap suyundan Celal Talebani topraklarına kadar olan Misakı Milli toprakları “Irak”a bırakıldı ve Kürt isyanları “MEŞRU” sayıldı. Bu belgeyle Lausanne’a
gidildi.
Buna rağmen Karabekir ve Çakmak ile yapılan kurmay toplantıda “Kerkük’den vazgeçilmeyeceği” karara bağlandı.
Saidi Kürdi’nin Kürdistan ayaklanması bastırıldığında,
Türkiye’nin “Soykırımcı” olduğu da tescil edilmişti. Lausanne’da bu gizli gündem veya gizli müeyyide kapalı kapılar arkasında Türk heyetine dayatıldı.
Üstelik bundan sonraki KÜRT ŞEYHLERİNE iyi muamele yapılması ve Türkiye BMM’sinde kendilerine “Milletvekilliği” hakkı verilmesi
şart koşuldu.
Atatürk mozayığımızı biliyordu. Kürt Said(Nursi)i meclise çağırdı.
Ama Kürt Said’in tavrı şuydu:
“Ben Kürdistan’ı TÜRK zındık cumhuriyeti içinde düşünmem bile…”
İngilizler ile işbirliği saptandı. (Karabekir anıları)
Tutuklandı. Ve tutuklandığı hücrede kendisine bugün “Nur Külliyatı”
diye bilinen ASLI KÜRT ŞEYHLERININ güdümündeki “Sözde alimlerin hazırladığı” risaletler (adları hiç değiştirilmeden Lem’a=Şualar gibi) gönderildi.
EN ALTTAN ÜSTE SIYONIST YAPILANMA:
1. Altta LIONSLAR (Mahalle komiteleri vb. Genç Leo (Lioness) kizlar ve genç Leon erkekler)
2. Bunun üstünde Rotaryenler.
3. Bunun üstünde Carbonary ve Masonnry (Farmasonlar)
4. Bunun üzerinde yani alttakilere emir verme yetkisine sahip
BILDENBERG GROUP (Fethullah bunlarin içinde. Mason olacak kadar küçülmedi)
5. Siyonizm kuruluşlari (Bunlar sadece Yahudilerdir. Diger alt siniflar ise "Yerli uşak"lardir. (Goyim)
***
SONUÇ: Türkiye AB. girmedi ve şimdi de 20 yil sonrda girmeyi
düşünüyor.
***
Türkiye jeopolitik açidan ISRAIL ilgi alanindadir.
Yazmiştim: Toros yayinin Güneyi, büyük Israil'in rezerv Arz-i Mev'ut'udur. Oranin adini KÜRDISTAN diye koymuşlar.
Türkiye Kürdistani (Yeni Asya=Asya minor Anadolu demek) SU AÇISINDAN;
Irak Kürdistani MUSUL PETROLLERI açisindan
Iran Kürdistani da YAHUDILERIN ILK ÇIKTIGI, sonra göç ederek,
sirayla Irak'a ve oradan da Misir'a köle olarak gittikleri
güzergahin kaynagi olan ANAYURT olma açisindan (Hamedan ya da
Isfahan) vazgeçilmez ve orta vadede ellerine geçirecekleri alanlar olacaklardir.
Büyük Israil, Arap ve Türk istemiyor. Işçi olarak,
devlet tecrübesi olmayan ve primitiv özellikli olan Kürtleri Goyim
(Işhayvani) olarak belirlemiştir. Sevres antlaşmasi bu ORTA VADELERE ertelenmiştir. Kürdistan, askeri israil devletinin DOMINYONU olarakbelirlenmiştir.
Siyonizmin bu protokollerini degiştirmek mümkün
degildir. Hedef bellidir ve taviz verilmiyor. Verilseydi, geçici
kurulan Filistin Devleti'ne izin verilirdi. Onlar ARAP istemiyor...
Sadece kürt köle istiyorlar bu orta-vadeli genişletileCEK Israil
topraklarinda... Kürtlerin devlet olamayişi nedeniyle kurulacak
devleti de yüzlerine gözlerine bulaştirip, açliktan neredeyse ölecek
duruma getirecekler. Sonra onlari Israil DEVLETI mandasi altinda
sözde azbuçuk kalkindiracaklar.
Türkmenleri de orada istemiyorlar. Gelecekte TAKAS yaptirmaya
kalkacaklar. Yani gizli protokollerinde (Jana'dan gizli protokol
olmaz ya!) Türkmen Nüfus Diyarbakir'a; Amid ayrilikçi kürtleri de
Kerkük, Musul'a takas edilecektir.
Türkiye işte bu hendikaplar içinde yer almaktadir.
Türkiye bunun için SIKIŞTIRILMALIDIR:
Yahudi Bankerler ve onlarin şubeleri olan IMF, Dünya Bankasi vb.
bizim ekonomik rotamizi (Fakirleşmemizi) çizerken, enflasyon ve
devalüasyonlarla borçlarimiz döviz cinsinden katlandirilmakla
başlayan kumpaslar, TÜM GELMIŞ GEÇMIŞ PARTILER kendilerinden oldugu için onlarin elinden halkimizi sinsi planlarla zavalli hale getirmiştir.
Türkiye'nin iyileşme umudu yoktur. Özal bunu yaptigi anda ÖLDÜRÜLÜP yerine Bilderbergçimiz Yilmaz getirilmiş ve yeniden hiper enflasyon başlatilmiştir.
Avrupa birligi tek çare, fakat umutsuz çaba:
Çünkü siyaseten bizi bünyelerine alsalar bile, iktisaden BU AGIR
BORÇLARI üstlenecek halleri yok. "Kardeşim size 25 yil süre verelim,borçlarinizi ödeyip gelin!" mazereti hazir!
Ondan önce de "Kibris denen BIRLIK topragimizi işgal ettiniz. Avrupa ordusu sizinle savaşacaktir!" diyecekler. Çünkü Avrupa birliginin ASIL KURULUŞ AMACI da sinsi:
"Avrupa'nin zenginliklerini kucaklayin. (Arş yilanini sarin kodu)
Tek tip devlet yapin, birleştirin ve beyinlerini yikayin. Tek bayrak
altina alin. Bir an önce "Transisrael'i de üye olarak alin."
Trans Israel kodu, KIBRIS oluyor.
Avrupa Birligine KIBRIS alinirsa, Diaspora olarak yaşayan Avrupa
Yahudileri'nin nüfusu da Israil'in on katindan kalabalik oldugundan,
sirada alinmasi gereken KIBRIS (Asya'ya aittir) var.
Sonra Israil EFENDI olarak tüm AB'nin başina geçmek üzere teşrif edeceklerdir.
Bu beyin yikama işine daha katilimlar bekleyiniz.
Hirvatistan, Sirbistan, Ukrayna, Beyaz Rusya, Ermenistan, Gürcistan,Moldava en sonra da Rusya federasyonunun Hristiyan nüfusu/Uralbatisi ülkeler da alinacak.
Ama Bosna, Arnavutluk, Azerbaycan ASLA alinmayacak.
Türkiye süründüre süründüre alinacak birlige...
Kürdistan'in kurulmasina razi edilecek, Ermenistan ile ayni birlikte
olduklarindan Ermeni diasporasinin "Wilson / Ani Ermenistan'ini TAPU ile kurduracaklar. Dogu topraklarimizda Kürdistan'dan sonra
Ermenistan da kuruldu mu? Sevres süreci hiç bitmemişti devam ediyor.
Türkiye'yi görülmemiş bir ekonomik çöküntüye çekiyorlar.
Kibris'da yenildik ve artik işgalciyiz.
Türkiye Kürdistan'inin PRESIDENTI yerine konan simge olan APO
Öcalan'i da haksiz yargilamişiz! (Apo'ya koca ada vermişiz, tüm
dünyanin ve internasyonal hukuk gözetmen bürolarinin eşliginde
yargilamişiz. Ama bu yetmez. Apo'nun devami olacak yine yahudi kani taşiyan birisi
Yeni Asya (Türkiye) Kürdistaninin CUMHURBAŞKANI olmak zorunda. APO'yu asla ve kat'a GÖZDEN ÇIKARMADILAR. Iran ve Irak'ta kürt nüfusunu toplam 4 milyon gösterirken, Türkiye Kürdistani dedikleri yerdeki nüfus ABARTILARAK, (Alevilerle birlik sayilip) 15,5 milyon gösterilmiştir.
Yani Türkiye'de her 5 kişiden biri Kürt'tür demeye getirdiler işi. Mesela grubumuz 300 kişi ise bunun 60 tanesi APOCU oluyor.
Gel de inan! (GAP bölgesini bu şişirme
rakamlar ile ellerinde tutuyor Israil sinsiligi... Texas
Üniversitesine hazirlatilan KÜRDISTAN haritasi Israil istegi
dogrultusunda hazirlandi.
Kanserli bir Makedon doktor (Babasi da doktor) eliyle tam 200 bin tane KAN ÖRNEGI gönderildi. Siz bu BABUNA dümenine inaniyor musunuz?
Sahi Oktay öldü mü?
Şimdi niçin Amerika'da yaşiyor? Ve iştigal
alani "Irklarin GENLER ile belirlenmesi"
***
Dünyanin en tehlikeli satranç ustasi bir siyonist örgütü var:
FPA (Foreign Politics Association)
Yani diş politika dernegi. Ama işin asli başka:
F=FAR kodudur. (Birazdan deginecegim)
P=Gladio (Birazdan deginecegim)
A=Affairs ("P" affairs)
P >> Tüm localarin "Gladio" misyonunu üstlenmiş AYRICALIKLI bir
gizli teşkilattir.
Mesela Italyan P-1, P-2 ve P-3 localari eliyle bu "Affair"ler yürütülmektedir. Berlusconi tüm P localarinin TEK başkanidir.
Gladio nedir?
Üç görevi vardir:
Ilki tüm dünya istihbaratlarinin başinda bulunan Yahudi kökenli şeflerin (Türkiye'yi şu anda öldü gösterilen ancak YAŞAYAN HIRAM ABAS yönetmektedir)buluşumu olan Das Som araciligiyla istihbari bilgilerin tümünü Mossad'a iletmek; Ikinci görevi de G I Z L I ASKERI komutanliktir.
Müttefik tüm askeri yaptirimlarin birinci planlayicisidir (BM-Bariş
gücü, NATO bunun emrindedir)
Üçüncü bileşeni/görevi de tamamen Dünya Yahudi Lobileri birligi olan FPA araciligiyla, kendi (askeri ve istihbari) planlarini "Yaptirim"
ülkeleri ÜYE başkan/başbakanlarina empoze etmekten öte "EMIR
VERMEK"tir.
Bu sözde dernek, sandalyesinden tuglalarina kadar SAF/pür SIYONIST
B'B' örgütüdür. Önce TÜMDEN GELELIM:
En tepedeki üç majisyen (Yüksek haham/Rabbi/Ruben) yahudi
araciligiyla (Biri Miss(H)ourie Geller)B'B' örgütünün en en en
başidir. (Komik gelecek ama üçü de RESMEN SIHIRBAZdir.)
B'B' (B'niath B'riath) üç majisyeninin adi BIG BOSS'dur.
Bunun altindaki SINARŞIK konsül ise Big Bross (Brothers/Biraderler)
adini alir. Görüldügü gibi BB simgesine kafayi takmiş bulunuyorlar.
Şimdi bu noktada duralim ve TAVAN yerine TABAN'a başvuralim, TÜME VARALIM!
En tabanda "Mahalle" düzeyinde YAYGIN örgütlü LEO ve Lioness ( Genç Erkek ve Dişi aslan)lar bulunmaktadir.
Bunlar LYONAISE adiyla bir üste ve üsttekiler de Leon Klüplerine baglidirlar. Buradaki Leon aslinda GOYIM (evcil/ehlileştirilmiş konuşan hayvan olan yani yahudi olmayan, yahudi efendilerine hizmet eden)lerin BAŞI/en şahi anlamindadir. L harfi aslinda bir Kabala yilanidir ve G harfinin okunuşudur. L ile ilgisi yoktur. (L her ne kadar Leon, Lobby, Logo, Lodge ve Lunge demek ise de...)
Ikinci elde ise diger Goyimler, yani ülkenin ekonomisini ellerinde
tutan (Tüsiad gibi açik degil; GIZLI) EN EN EN zengin TÜCCARLAR/Tüm ülke Holdingleri grubu vardir ve bunlara "ROTAYA GIRMIŞ/Yörüngeye oturmuş/Dönüştürülmüş/Gizli çarka dişli yapilmiş" anlaminda ROTARIENdenmektedir. Aslinda o çark G harfinin ta kendisidir. (Etüd ediniz) Klüblerin başi ise Rotary adini alir.
Üçüncü elde G grubu da alti köşeli israil yildizinin bir logosu olan
pergel ve Gönye içinde G harfi bulunan F.A.R grubudur. (Her nekadar Far=Free demekse de...) Bunlar ise iki teşkilatta toplanirlar:
a)Far Masonry
(Masun=Dokunulmaz kelimesinden türetilmiştir, her ne
kadar Duvarci ustasi/Mason demekse de...)Bu gruba çok özel ise Kadin üye (Bizden Çiller) alinabiliyor. Bir de F.A.R içinde çooook gizli olan Carbonary yüksek asker üyeler grubu bulunmaktadir. (Birazdan anlatacagim)
b)Masons:
Bildigimiz klasik Masonlar... Bunlar arasinda kadin ve
asker olmaz. ILLA Zengin ve de POPÜLER politikacilardan Goyimler
oluşturulmuştur.
Yukaridaki tüm adi geçen dernekler içinde KONTROL babinda, yani
mutlak gardiyanlik görevi yapan YAHUDI üyeler de bulundurulmaktadir.
O halde, tüm bu ALT dernekleri/klübleri temsilen YAHUDI WATCH Grubu bir üsteki sistemin de dogal üyesidirler.
Tabandan tavana yolculugumuzda sirada bu saydigim gizli örgütlerinTEK KALEMDE toplandigi BILDERBERG (BB) vardir. Bilderberg IKI AŞAMALIDIR:
a)ÖN Bilderberg'ler>>BB:
Bunlar FPA toplantilarina asla alinmazlar. GENÇ Yeminli üyelerdir ve içeride konuşulan hiçbirşeyi dişari sizdiramazlar(aninda ailece trafik kazasina kurban giderler>>>GENÇ Adnan Kahveci)Yine istifa edemezler. (Mezarlarini kendi elleriyle kazarlar ve infazi beklerler)
Bunlar "Kendi ülkeleri aleyhine alinan çogunluk kararina da itiraz
edemezler. Örnegin Türkiye aleyhine 3K karari alinmiştir:
(Kerkük'ün, Kibris'in, Kürdistan'in simgeleri) Türkiyeden katilan
GENÇ Ali Babacan buna itiraz edemez. (Elbette bir ÜST BILDERBERG
olan Başbakani da...)
b)YÜKSEK BILDERBERGLER (B:.B:.)
Bunlar "Anlaşmaya varilmiş, üye edinilmiş, Tevrat üzerine yemin ettirilmiş, kapali kapilar ardinda SIHIRLENMIŞ" ve bunun karşiliginda o ülkeye başbakan yapilmiş kişilerdir. Bunlar FPA toplantilarina direkt katilirlar. Ön
Bilderberg'in aldigi tüm kararlari "EKSIKSIZ ve itirazsiz" uygularlar.
Şimdi gelelim 3K planina:
1. Kerkük Kürdistan'a verilecek.
(Kerkük+Musul petrolleri, Irak petrollerinin % 60'dir)YANI IŞ BAŞKA! Petrol savaşi! Kerkük Kürdistan'a verilmesi kaçinilmaz biçimde elden gitmiştir. (Üçüncü maddede nedenini anlatiyorum)
2. Kypros/Kibris.
Mutlaka Avrupa birligine girecektir. Çünkü,
Israil'in TAM karşisinda duran ve Israil'in içinde topragi (Ingiliz
üsleri Israil'in resmi topragidir. (Ingilizlerin görevi Israil'i
ACIL BIR DURUMDA H E M E N korumaktir. Agrotur ve Dikelia üslerinin toplam toprak alani Kibris'in % 17'sidir. Kibris ayrica Israil'in
MAFYASININ KARAPARA aklama merkezidir. Ibranice Kibris
MAFU'dur/Mahfuz/Vaad edilmiş toprak)
Bunlardan daha önemlisi:
Kibris'in AB'ye girmesiyle Israil'in de ISTEDIGI ANDA/Salisede ÜYE O L M A yolunu açmaktadir. Çünkü Avrupa toplulugu içindeki Yahudi Diasforasi 10 milyon kişidir. Israil'denkalabaliktir.
Sözkonusu Dias ilkesine göre "Çift yaşamli
tipluluklarin kendi ülkelerinden daha çok nüfus barindirmasi
halinde, o topluluk hangi bloka dahil ise , temsil edilen ülke de o
gruba aittir. (Bunun için bir Asya ülkesi olan Israil, Avrupa spor
karşilaşmalarinda oynayabilmekte ve her türlü organizasyonunu Asya ülkeleriyle degil Avrupa Topluluguyla yapmaktadir. Kaldi ki Anadolu bile ASYA sayilirken, Kibris gibi bir ASYA adasinin AVRUPA'li sayilmasi da beni dogrulamaktadir.)
Yineliyorum:
Kibris'in % 17'si Israil'in R E S M I (Fakat tarafsiz bölge adiyla
bilinen gizli devlet gibi SAKLI) bir parçasidir. Israil Kibris
topragindaki hissesi itibariyle gizli bir şekilde AVRUPA birligine
bu yil alinacaktir. (Israil sonradan gelir elbette...)
3. Kürdistan:
Yeni Asyasi, Vaadedilmiş Büyük Israil'in ISRAIL
efendileri dişinda tek tercih ettigi topluluk olan KÜRT köleleri
içermektedir. (Türkler ve Araplar dişari atilacaktir.)
Türk Kürdistani (13 Milyon nüfuslu ACZMENDIA)Israil'in kani-cani
olan GAP/FIRAT-Murat ve Dicle stoklarini içermektedir.
Irak Kürdistani, (Trafsiz bölge dişinda) bir petrol ülkesi olmayan
Israil'i Petrol zengini yapacaktir. (Irak'da 5 milyon kürt vardir
ayrica bu gruba dahil 1 milyonluk Suriye kürdistani ile 6 milyon
olmaktadirlar)
Iran Kürdistani ise "Yahudilerin Tarih'de ilk çiktiklari ANAVATANLARIDIR, olmazsa olmazlardandir ve büyük hatirasi vardir. Bu yüzden siyonistler ilk çikiş noktalari olan Civanşir ve yayildiklari
ikinci bölge olan Hamadan'da SEMBOLIK kürt devleti kurma
aliştirmalari yapmişlar ve prova etmişlerdir. (Hamadan KÜRT
devletini hem de Azeri Topraklarindaki Civanşir (Jevanshir) öteki
adiyla Kizil Kürdistani'nin KURDURMUŞLARDIR. Ayrintili etüd ediniz
ve hatta haritalayiniz lütfen)
Bu egzersizlerden sonra sira Arz'i Mev'ut'un bir parçasi olan BÜYÜK
KÜRDISTAN'a gelmiştir. Önce IRAK'da kurulacaktir. (Türkmen ve
Arap'lardan arindirilacaktir.) Bu kisa vadede oluşturulmuştur.
Suriye ve Iran'a bilahare GLADIO saldiracaktir ve buradaki
Kürdistanlar da Irak'a katilacaktir. Bu da ORTA VADE'lidir.
Sirada Türkiye Kürdistani var:
Bu da UZUN VADELI'dir. Türkiyeyi AB içinde "Hak ve özgürlükler" dümenleriyle "Önce Otonom, sonra tam bagimsiz Kürdistan'a yönlendireceklerdir. Ermenistan'in da AB içine alinmasiyla, VAN'dan Doguya dogru bir SERBEST dolaşim bölgesi oluşturacaklardir. Böylece SEVRes anlaşmasi yürürlüge girecektir)
Pekiyi bunlar nasil olacak?
Işte Carbonary'den söz etme sirasi geldi:
Carbonary (Genel kurmay düzeyinde komuta kademesi
mensuplari/Carbonary'yi etüd ediniz. Ibranice Garbon=Batili savaşçi demektir. Her ne kadar C=Karbon elementiyle bagdaştirsalar da...) Carbonary'nin simgesi C degil G'dir: Çünkü onun mensuplarina GLADIATORS denmektedir.
Her ülkenin genelkurmayindaki "EKIP"lerinin dünya federasyonu
biçiminde birleştirilmesine de GLADIO denmektedir. Bu dünya
kurmaylari demektir. Askeri IKNA grubudur.
Carbonary adi günümüzde hiç kullanilmamakta, bunun yerine "Gladio"nicki veya P-1, P-2, P-3 simgeleri kullanilmaktadir. Ilki birleşmiş milletler barişgücünü; ikincisi NATO'yu ve üçüncüsü de "Üçüncü Dünya Devletleri Genelkurmay Goyim üyelerini temsil eder.)
Üç P-loca ve Gladio (NATO bile bunun emrinde) ile Das Som (Cia bile bunun emrinde. Emrinde olmayan tek istihbarat örgütü Mossad'dir,çünkü BAŞKAN bizzat kendisidir.)
Bravo BB, MM, CC sahibi başbakanimiza...
Işte ÜÇ-OTUZA satma CESARET Courage(Carbonary Courageous Shield)
MM= (Maltaise Medall/Malta şövalye madalyasi)
BB= Brave Bross (Cesur Birader Nişani)
BB= Big Brain sertifikasi....

www.ORTADOGUgazetesi.net/makale.php?yid=&makale=Yahudi+K%FCrtl%FCkten+Nak%FEibendi+-+Halidi+%DEeyhli%F0ine+Barzaniler&id=1094

www.turkpaylasim.com/board/archives.php/turkiyenin-israil-ile-sarmasdolas-dansi-hayra-alamet-degil-/-dr-lutfu-ozsahin-/17270

www.harunyahya.org/kitap/milli_strateji/millistrateji4.html
www.turkdunyasi.org/makaleler/turkordusu.htm www.harunyahya.org/kitap/KurtKarti/kurtkarti9.html
www.harunyahya.org/kitap/YMD/YMD2_7.html www.harunyahya.org/kitap/YMD/YMD3_9.html www.harunyahya.org/Makaleler/barak.html www.harunyahya.org/Makaleler/suriye.html www.harunyahya.org/Makaleler/teror.html www.harunyahya.org/Makaleler/teror2.html www.turkislamkulturu.com/kategori/turkler-ve-islamiyet

Terörle mücadele” ve “önleyici vurus” sloganlari ile Afganistan ve Irak’i kana bulayan ABD, yakin geçmise kadar PKK’yi hep terör örgütü olarak kabul ettiklerini açiklamisti. Fakat, Türk pilotlari, Çekiç Güç uçaklarindan PKK’ya yardim malzemesi atildigini fotograflarla tespit ederek komutanlarina bildirmisti. Yine, Çekiç Güç subaylarinin PKK kamplarinda da fotograflari çekilmisti. Bu fotograflar Türk kamuoyuna yansidiktan sonra bile ABD, PKK ile iliskisini inkâr etmisti.
ABD yönetimi, 1996 yilinda David Corn adli bir diplomatinin Abdullah Öcalan ile yaptigi röportaji, Disisleri Bakanligi’nin resmi bülteninde yayinlamisti. Bülten, dünyanin bütün diplomatlarinin okudugu bir yayindir!
Terör örgütünün basi Öcalan’i Türkiye’ye teslim eden de ABD idi!
Zamanin Basbakani Bülent Ecevit, “Öcalan’i bize niçin teslim ettiler, hala anlamis degilim” demisti.
Öcalan ise Türkiye’ye getirildikten sonra “Ben tarihi rolümü oynadim” demisti. Öcalan’in tarihi rolünün ne oldugunu da 1. Körfez Savasi sirasinda bir Amerikali komutan, Güneri Civaoglu’na açiklamisti: “PKK, Türkiye’yi kendi üzerine yöneltirken Barzani ve Talabani’ye serbest hareket etme imkani vermistir.”
Nitekim, Türkiye, zaman zaman PKK’ya karsi daha çok Barzani ile birlikte hareket etmis, ortak operasyonlar düzenlemistir. Fakat, Osman Pamukoglu’nun yönettigi bir operasyonda, Barzani kuvvetleri için Türkiye’nin kurdugu karakollarda PKK’nin yerlesmis oldugu anlasildigi halde geregi yapilmamistir.
Yine ABD, kuzeyde ve güneyde güvenli bölgeler ilan ederek Irak’i üçe böldügü zaman, Ankara buna itiraz etmedigi gibi desteklemistir.
Simdi, Kissinger’in halefi Holbrooke, Türkiye’ye, “Kuzey Irak’taki devleti, Türkiye’nin Tayvan’i gibi kabul edin ve taniyin” baskisi yapiyor.
Ankara’nin himayesinde AzerbaycanBAKÜ , Çekiç-Güç korumasinda kurulan bu devlete, Kerkük petrollerini israil ABD adina kontrol etmek görevi de verilmistir.
www.scribd.com/doc/7832973/Dunyay-yoneten-Gizli-orgutler
www.turkpaylasim.com/board/index.php/topic,17270.0
www.etikhaber.com/content/view/60664/50
www.etikhaber.com/index.php?list=true&author=meteturgut@hotmail.com&option=com_content&task=view&id=36804&Itemid=32
www.nethaber.com/Politika/85378/MECLIS-TURKIYE-ISRAIL-DOSTLUK-GRUBU-TOPLANTISINDAN-ISTIFA-KARARI

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır. (Üyelik için, Davetiye maili almak isterseniz mail adresinizi ekleyin)
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd><img><hr><u><blockquote><sup><sub>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.
  • Kolay link ekleyebilirsiniz. Örnek site içi arama linki için [s: aranacak kelime]

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
Spamları engellemek için denetlenmektedir. Lütfen soruyu yanıtlayınız.
İçeriği paylaş