Sokak Köpeği
O sabah işe gitmek için her zamanki gibi otobüs durağında bekliyordum. Soğuk bir kış günüydü. Otobüslerin hangi semte gittiğine bakarken, sol tarafımda, bir insan boyunda olamayacak bir beyaz kıpırtının hareket ettiğini farkedip gözlerimi o yöne çevirdim. Gelen bir sokak köpeği idi. Bej renginde, yerden 30 cm yükseklikte bir köpek. Öylesine zayıftı ki, sadece deri ve kemikten oluşuyordu sanki. Güçlükle yürüyor, soğuktan ve dermansızlıktan tir tir titriyordu. Yavaşça geldi, durakta bekleyen şişmanca bir kadının bir metre berisinde durdu. Birkaç kere titredi olduğu yerde ve arka ayakları üzerine oturup, sabit tutmaya çalıştığı başını kadına doğru çevirdi ve kadına bakmaya başladı.
Kadın bir ev kadını görünüşündeydi. Fanilasını dirseklerine kadar sıyırıp, sürekli nemli ellerle dolaşan, mutfakta pişirdiği çöreklerin, böreklerin kokusunu gezdiği yerlere dağıtan kadınlara benziyordu. Belki de bu köpek onun için onun önünde durmuştu. Yemeklerle haşır neşir birisi yanında yiyecek de taşıyor olabilirdi ona göre. Ama evinde sıcak bir yemek kokusu olan bu kadın sokağa çıkınca, tanımadığı insanlarla göz göze gelmek korkusuyla, başını yukarı kaldırır, soğuk ulaşılmaz bir ifade takınır, sadece gelip geçen otobüslerle ilgilendiğini göstermek için yola boş gözlerle bakardı. Bu yüzden bir metre ötesindeki ona gözlerini dikmiş bakan köpeği farketmedi.
Köpek titreyerek ona umutsuzca bakmaya devam etti beni gör diyen bakışlarla, yanında yiyecek taşıdığını umut ettiği bu kadına. Kıskandım o anda o bakışları.
İçimden bana bak, bana bak diyordum, ama köpek de beni farketmiyordu, ısrarla kadının gözlerinin içine bakıyordu.
Sonra umudunu yitirdi, yavaşça yerinden kalktı ve titreyerek duraktan uzaklaştı...
O anda içime bir ateş düştü. Herkes aslında o köpek gibi bakıyordu, beni gör diyen bakışlarla... İnsanlar iyi kötü ne yaparlarsa yapsınlar görülmek için yapıyorlardı. Seni görmesi için baktığın sevgili, bir başkasına bakıyordu görülmek için. Görülmek için giyiniyordu insanlar, süsleniyordu. Görülmek için güzel evlerde yaşamak istiyorlardı. Görülmek için kariyer yapıyorlardı. Görülmenin manasını sahip olunan şeyler sanıyorlardı. İnsanlar onların güzel döşenmiş evlerine baktıklarında, bakılan kendileri sanıyorlardı. Masallarda bile
görülmek, sahip olunan şeylerdi. Külkedisi masalını hepiniz bilirsiniz. Bir peri gelip külkedisini süslemese, o yırtık kirli elbisesi ile gitse idi, prens onu farkedecek miydi? Büyük ihtimalle hayır.
Ve insanlar bu masallarla büyüdüler. Perilerimiz yoktu, sihirli değneği ile donatsın bizi. Ne yapacaktı insanlar peki? Kimisi çok çalışacaktı, öyle ki, hayatı işi olacaktı. Kimisi kendisini pazarlayacaktı. Kimisi öldürecekti, kimisi acındıracaktı, kimisi hırsla öfke ile dolacaktı, kimisi yalaka olacaktı, kimisi kıskanacaktı sahip olanları. Büyük çoğunluk ise umutsuzca tırmalayacaktı. Hayal etmedikleri evlilikleri yaptılar, hayal etmedikleri hayatları yaşadılar ve herşey yolundaymış gibi davrandılar. İçlerinde gömülüp kalmış, bakmaya korktukları gizli hazinelerini; utançla, kibirle, yalanla, ihanetle örttüler. Ne de olsa o hazine görülmezdi, hayatın kuralları vardı. Umutlarını, hayallerini, benliklerini gömdüler oraya. Giyindikleri kıyafete büründüler, herkes gibi oldular. İçlerindeki büyük destansı aşkı unuttular. Aşk yok ki dediler, mantık var. Aslında haklıydılar. Farklı olmak riskliydi, öldürücüydü. Toplum beslemezdi farklı olanı, aç kalırlardı. Hem tecrübeleri onlara göstermemiş miydi daha küçük bir çocukken, en güzel oyuncağa sahip çocuğun en çok sevilen çocuk olduğunu, herkesin onunla oynamak için can attığını. Onun kağıttan yaptığı şaheserine burun kıvırdıklarını görmemiş miydi? O zaman vazgeçmişti, kağıtlarından, makasından, uhu’sundan. Annesinin elinden tutup, göstermişti gösterişli uzaktan kumandalı arabayı, alması için ağlamıştı. Ve hayatının devamında hep ağlayacaktı, o köpeğin bakışı ile bakacak, içine gömdüğü hazinesinin kıpırtısı ruhunu sızlattığında, sahip olduklarına sarılacaktı. Nasılsın diye sorulduğunda, “Harikayım” diyecekti, içindeki binlerce farklı yanıtı bir kenara atarak.
Oysa ki en can alıcı sorudur “Nasılsın” sorusu. Çok derin bir sorudur.
“Ne hissediyorsun?” anlamındadır aslında ama basit bir kelime içine sıkışıp kalmış, kalıplaşmış bir sorudur. Cevaplar da kalıplaşmıştır. Çünkü gerçek hissedilen hep perde arkasındadır. O perde açılırsa insan çırılçıplak kalıverir, bütün sızıları ortaya çıkar. Gerçek bilinse de, verilen cevap doğru kabul edilir, ötesi kurcalanmaz. Oysa ki, bir nasılsın sorusuna bir destan yazılabilir.
........
…Sonra utançlarını, umutlarını, hayallerini, benliklerini unutmak için eşlerini aldattılar, uyuşturucu içtiler, kanser oldular.
O hazine örtünün altında kıpırdadıkça, yeni şeylere sahip olmak için çırpındılar. Kendilerini daha iyi, daha büyük, daha güçlü gösterecek şeyler. Ve aslında hiç bilinmeden öldüler.
Arkalarından kendilerinden çok, sahip oldukları konuşuldu...
Gelelim o açlıktan ölmek üzere olan sokak köpeğine.
Peki o sokak köpeğinin diğer köpeklerden ne farkı vardı da böylesine aç kalmıştı? Diğer köpekler karınlarını doyurmayı başarırken o neden başaramamıştı?
O çok özel bir köpekti. Onurlu idi, yüzsüzlük etmezdi. Dükkanların önünde durur, dükkan sahibinin kendisine yiyecek vermesini beklerdi. Kimi zaman birisi önüne bir parça yiyecek atar kimi zaman da eli boş dönerdi. Aslında boyu yetse idi, çöp tenekelerine tırmanıp yiyeceğini bulur, insanların merhametine sığınmazdı ama, boyu yetişmiyordu işte.
Bazen şanslı olursa, dolan çöp tenekelerinden taşan poşetlerde kırıntılar bulurdu. Ama ah o büyük köpekler yok mu, ne aç gözlüydüler. Ona bir lokmayı bile fazla görürler,
dişlerini gösterip kovalarlardı. Onun koca bir yüreği vardı aslında ama bedeni küçük yaratılmıştı. O bulduğu küçük bir parça yiyeceği bile kedilerle paylaşırdı. Hele hele yavru
kedilere hiç dayanamaz, tüm açlığına rağmen bir yudum yemeden onların yemelerini izlerdi. Diğer köpekler fırsatçıydı, hırsızdı onlar. Dükkan sahibinin boş anını kollar, tezgahtan
yiyeceği kapıp kaçarlardı. Arkalarından taş da atılsa, kalın sopalarla dövülseler bile pes etmezler, yine aynı yere gelip sinsice fırsat kollarlardı. Ama hayatta kalan onlardı.
Bir gün o onurlu köpek açlığa teslim olacak ve bir kaldırım kenarında ölecekti. Yanından geçenler, daha önce görmedikleri o köpeğin keskin kokusuna kayıtsız kalamayacaklardı ve
burunlarını tıkayacaklardı. Ben de o kaldırımdan geçecektim. Onun yerde yatan cansız bedenini tanıyacaktım. Gözlerimden yaşlar boşalacaktı...
- RedSonja ağ günlüğü
Yazıcı-dostu sürüm
Arkadaşına gönder- 1167 defa okundu

Sibel Atasoy

Köpek
Teşekkürler bu güzel yazı için. Başlık çok dikkatimi çekti bir solukta okuyuverdim. Çünkü benim de böyle bir köpek hikayem vardı. Henüz yazıya dökülmemiş ama anısı da hiçbir zaman belleğimden sökülmemiş sökülmeyecek bir köpek hikayesi...
Onu düşünüyordum tam da bu aralar; yazsam, anlatsam nasıl olur? Bu yazınızla anladım, güzel olacak böyle bir anı paylaşımı.
teşekkürler uzak ışıklar
Benim de unutamadığım bir anımdır bu. Siz de hikayenizi yazın bence. :)
Bu kadar etkilenip bu
Bu kadar etkilenip bu köpekten yola çıkarak harika bir yazı yazmışsınız. Üzülerek söylemeliyim ki, size ilham veren bu köpeğin karnı bu yazıyla doymuyor. Neden onun için bir şey yapmamayı seçtiniz? Merak ettim.İşin acı yanı biri onu görmüş ve hissetmiş fakat buna rağmen hiçbir şey yapmamış. Biz insanlar böyleyiz işte başkalarının acılarına duyarsızlığımız gün geçtikçe büyüyor. Sizi kırmak istemem ama, o kadınla sizin hiç farkınız kalmamış gibi. İkisi de aynı değilmi? Biriniz hiç görmemiş, diğeriniz ise görmüş ama hiçbirşey yapmamış.
medisis
Hiçbir şey yapmadım değil, yapamadım. Siz o anı yaşamadınız bilmiyorsunuz. O an büyülenmiş gibi bakıyordum ben o köpeğin bakışına. Yakınlarda ne bir market ne de bir büfe vardı. Eğer koşup gitsem birşeyler almaya geri döndüğümde onu bulamayacaktım. O an neler geçti aklımdan. Hem onun bakışından ayrılamıyordum, hem de bir yandan koşup gitsem bir markete hala burada olur mu diye düşünüyordum. Ben bunları düşünene kadar zaten köpek aldı başını gitti.
Nitekim benzer bir olay geldi başıma. Bir çocuk görmüştüm kış ayazında yalınayak, yazlık bir tshirt üstünde, kaldırımda oturuyor tir tir titriyordu. Üzerimde fazla para yoktu, o yüzden o çocuğu ümitlendirmemek için ona birşey söylemeden ona uygun bir kazak bir hırka birşey bulabilir miyim diye dükkanlara bakındım ve kalınca yünden örülmüş bir hırka buldum fiyatı da uygundu. Onu alıp çocugun oldugu yere döndügümde, onun orada olmadığını gördüm. Çevre sokaklara bakındım, aradım ama onu bulamadım. Elimde onun için alınmış hırka ile öyle kalakaldım. O hırkayı hala giyerim ve her giydiğimde o çocuğu hatırlarım.
Eleştirirken biraz haksızlık ediyorsunuz.
Ya Siz?
Buraya gelip an(c)ısını paylaşan birisi için yaptığınız bu eleştiri üzerine, size sayın medisis, bir kaç soru sormak geliyor içimden;
1- Sahi siz o yakındığınız duyarsızlaşma sürecinden hiç etkilenmiyor musunuz?
2- Siz yaşadığınız ortamı -semt, sehir, ülke, dünya- elinizden geldiğince gözlemleyip her, yardımınızın faydası olacağı durumu fark ediyor musunuz?
3- Sonra bunu fark edince gerçekten o anda işiniz, programınız her neyse bunu umursamayıp, boşverebilip, duruma müdahale edebiliyor musunuz?
4- Şimdi bu üç soruya kesinlikle evet diyebilir misiniz?
5- Yani bu konuda insanları eleştirebilecek kadar Hızır mısınız?
Sizi kırmak istemem ama insanların çok duyarsızlaştığı önermesi bu yazıdan çıkarılmaz. Zira ortada aşırı derecede bir duyarlılık söz konusu.
Sizi kırmak istemem ama sizin bu yorumunuzdan ben okumuş yazmış bir yere gelmiş ondan sonra ''insanlar çok cahil yaaa'', insanlar ''çok duyarsız yaaa'' gibi yakınmaları kendine huy edinmiş bir profil çıkarıyorum.
Bir tartışmada konu tartışılır aslında ve tartışmacıların kişiliği bundan ayrı tutulur. Ben buna çok dikkat ederim fakat sabah sabah mail adresime gelen bu yorumunuz, karşı tarafın kişiliğine dair bu yorumunuz, size aynı şekilde bir yaklaşımı caiz kılmaktadır.
Hatta
RedSonja müstear adlı üyenin size hesap verir gibi açıklama yapmasını da yine bir duyarlılığın belirtisi olarak algılıyorum.
Ben kendimi
Ben kendimi söylediklerimden ayrı tutmuyorum. Bu eleştiri sadece sevgili Red Sonja için değil. Burada dikkat çekmek istediğim bir nokta var. Sadece, bende dahil olmak üzere duyarsızız. Yani görmekle görmemek arasında eğer birşey yapamıyorsanız bir fark olmadığını söylüyorum. Bu yazıyı okurken bana hissettirdikleri de bunlardı.Üzgünüm istediğiniz gibi algılayabilirsiniz. Benim kişisel görüşüm bu.
Davet
Ukalalığınızı taşa vurduğunuzun farkına varıp, bu söylediklerinizin kişisel görüşünüz, yani gayet tartışmaya açık, asla genel geçer olmayan bir şey olduğunu kabul ettiğiniz için teşekkür ederim. Bunu bir önceki yazınızda daha net belirtmeliydiniz. Sanki işte mesela tıp biliminin bin yıldır kabul ettiği bir yargıymış gibi değil de konun sizcesi olduğunun altını daha belirgin çizmeliydiniz ki yazının aktif katılımcılarını rencide etmesin.
Belki yine aynı muhtevayı ihtiva ederdi; fakat üslup açısından Yalçın Küçük’ün aşşağılayıcılığından ziyade İskender Pala’nın açıklayıcılığını hissettirebileceği için çok fark ederdi. Ben de ‘’kişiyle düşünceleri arasına girmeye çalışmak evla değildir’’ tutumumu burda sizin yorumunuz için de tutar ve geçerdim. Özellikle böyle duyarlılıkmış, duyarsızlıkmış gibi tamamen özneye bağlı bir konuda, yani tıp biliminin bin yıldır kabul ettiği herhangi bir yargıyı içeren tartışma yazısında değil bir anı yazısında…
Tamam şimdi oldu. Duyarsızlığınızı kabul etmeniz de sizin öz eleştiri yeteneğinizin bir belirtisidir. Burda da kendi adınıza konuşmanızı tercih ederdim.
Şimdi sizi davet ediyorum Us’umuzun sınırlarını zorlamak namına;
• RedSonja’nın bu anısında nasıl bir duyarsızlık semptomu buldunuz?
• Bu duyarsızlık sizin için tam olarak nasıl bir şeydir?
• Bu duyarsızlık kelimesini ortak iletişim aracımız olan TDK’nın tanımlarıyla mı kullanıyorsunuz yoksa başka bir şekilde mi?
• Bunun semptomları nedir?
• Gerçekten bir durumu fark edenle etmeyen arasında hiçbir fark yok mudur?
• Fark olması için şart mıdır farkındalığın akabinde eylem olması?
sorularını ve sizin de konuyla alakalı ekleyip yöneltebileceklerinizi tartışmaya. Ne dersiniz? Tamamsa buyrun başlayın.
Sevgili uzak ışıklar ben
Sevgili uzak ışıklar ben her türlü fikre ve eleştiriye (olumsuz ve hakaret tarzına varacak eleştirilere taraftar olmamakla beraber) saygı duyarım. Ukalayım, sizin ve herkesin olabildiği kadar :))) Diğer yazıma gelince o benim yazım değil, altında kime ait olduğu yazıyor. Ben sadece sizlerle paylaştım.
Benim için haklı olmak o kadar önemli değil. Siz haklısınız ve insanlar köpek gibi bakabilirler ama duyarsız olamazlar.:)))
Ben yazdıklarımda sorularınızın cevabını gayet net verdiğimi sanıyorum. Anlamadıysanız daha fazla söylenecek bir şey yok. Üstelik arkadaşımızdan da sorularımın cevabını aldım. Şu ana kadar ne burada ne de başka forumlarda kimseye saldırmadım, hakaret etmedim hatta olumsuz eleştiri dahi yapmadım. Bütün eski arkadaşlarım bilirler. Yorumumda yazının harika olduğunu belirttim ve sizi kırmak istemem, üzgünüm gibi kelimeler kullananarak sadece sorular sordum bu kadar tepki niye...
Usumun sınırlarını zorlayarak, burasının bir form olduğunu hatırlatır ve burada yazanların olumlu ve olumsuz eleştirilere açık olma cesaretini göstermeleri gerekir diyorum...
üzgünüm, bu konuda daha fazla tartışacak bir şey olduğu inancında da değilim.
Teşekkür ederim.
Tamam
Çok hevesli değilim size birşeyler anlatmaya çalışmaya. Bunu kırmak için yeterli potansiyeli yazılarınızdaki anlam karmaşasından fışkırtıyorsunuz.
Ben de bu konuda tartışabilecek bir kişi olduğunuz inancında değilim. Baksanınıza haklı olma kaygınız bile yok demek ki haksızlığınıza itirazımız boşuna. İthamlarınızla itiraflarınızla sevincinizle üzntünüzle başlayan acaip cümleler...
Size güzel ve faydalı fikir-alış verişleri diliyorum us'unuzun duvarları içinde. Bu dileğimin gerçek olmasına çok ihtiyacınız var.
Rica ederim.
Size baksaydı?
Size baksaydı ne yapacaktınız?
)kapa parantez
Bazı duygular yaşanır,
Bazı duygular yaşanır, anlatılmaz ama.. çok güzel ve etkileyici bulduğumu belirtmek isterim..
"Bir gün o onurlu köpek açlığa teslim olacak ve bir kaldırım kenarında ölecekti. Yanından geçenler, daha önce görmedikleri o köpeğin keskin kokusuna kayıtsız kalamayacaklardı ve.."
demişsin; ben tamamlayayım..
"o köpeğin keskin kokusuna kayıtsız kalamayacaklardı ve.. acımaklı bir ifadeyle, kafalarını o tarafa çevirerek bakmak zorunda kalacaklardı."
Köpek, sonunda kendine baktırmayı başarmanın huzuru içinde ebedi uykusuna devam edecekti.
İnsanoğlu, her konuda, iş işten geçtikten sonra sızlanmayı pek sever.
Huzura erecek yani
Köpek öldükten sonra huzura erecekti yani. Bir an korkmuştum hiç huzur bulamayacak diye, ne şanslı köpekmiş.
xenix
Yaşama müdahâle
Bir sabah deniz kıyısında gezinirken, bir gencin yere eğilip bir şey aldığını ve sonra da denize attığını gördüm. Yanına yaklaşıp ne yaptığını sordum. Denize, denizyıldızı attığını söyledi. Deniz çekilmiş ve güneş yükseldiğinde hepsinin kuruyarak öleceğini söyledi. Ne fark eder ki dedim. Binlerce deniz yıldızı var sahilde. Bir tane daha attı ve "Bunun için fark etti" dedi.
İşte o an anladım. İnsanlar olaylar karşısında iki türlü davranır. Ya seyirci kalırlar, ya da eyleme geçip yaşama müdahâle ederler.
Yeni yorum gönder