Bilinmeyen ünlü Türkler: Hz. Muhammed Türk müydü?
Sevgili Dostlar;
Bu başlık altında yeni bir yazı dizisine başlıyorum. Dünyadaki çoğu yabancı ünlü şahsiyetlerin aslen Türk olduklarını göstereceğim. Bunların kimi Müslüman, kimi başka bir dinden kimi de ateist.
Sanıyorum böyle bir çalışma şimdiye kadar Dünyada yapılmış değil. Alanında ilk olan bir çalışmadır. Gözlerinize inanamayacaksınız!
Artık ezberlerimizi bozma zamanı geldi. Hazır olun. Tarih yeniden yazılıyor.
İlk olarak çok ünlü bir kişilikle başlayalım;
Hz. Muhammed Türk müydü?
'Hz. Muhammed'in kökeni ve Ehl-i beyt'in Türkler tarafından neden bu kadar sevildiği hakkında bazı bilinmeyenleri sizlerle paylaşmak istedim..
Hazreti Muhammed, Hz İbrahim’in soyundandır. Hz. İbrahim ise, Sümer kavmine gönderilen bir peygamberdir.
Sümerler hakkında yapılan bir çok bilimsel araştırma sonucunda, Sümer ırkı yerli ve yabancı Sümerologlar tarafından Türk ırkı (Turani bir ırk) olarak kabul edilmektir. ( Örneğin, dünyaca ünlü Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ’ın araştırmalarına bakılabilir)(Muazzez İlmiye Çığ'ın Bilim ve Ütopya dergisinin Nisan 2009 sayısında bu konuda yayınlanmış yazısına bakılabilir. kutadgu)
Sümerler mezapotomya milletlerinin genel adıdır. abi. ad, semud ve ba'al kavimlerinde oluşmuşlardır. Hz. Muhammed(s.a.v) efendimizin kökeni Araplarda Adnani’ler diye geçen Arap kökenli olmayıp 'Araplaşmış Arap' diye tabir edilen bir kavimden gelir..
“…Araplar bendendir, ama ben Arap değilim…" Hadis-i Şerif’i belki de bu gerçeği açığa vurmaktadır.
Ve ilginç olan yapılan araştırmalar sonucunda Adnanilerin aslında beyaz bir ırk olduğu görüldüğüdür (esmer tenli Arapların aksine)
Yine, Hz. İbrahim’in oğlu, Hz İsmail’in soyundan gelen, Hz Muhammed’de bir çok hadis kaynağında kendi soyunu İbrahim(a.s)'a dayandırdığını görürüz.
Hz. İbrahim’in iki oğlundan, Hz İsmail Mekke’de yaşamış ve orada vefat etmiştir. Hz İbrahim diğer oğlu İshak Kudüs’e gitmiştir. Burada hemen belirtmek gerekir ki, Bütün peygamber’lerin soyu, ve Hz. İbrahim’in soyuna dayanır. Bu Hıristiyan, Yahudi ve dahi birçok semavi dinde böyledir. Ve Dinler arasında bu konuda bir çelişme yoktur.
Beklide Hz. Muhammed bu nedenle bir hadis-i şerifinde “..Kendisinin her kavimle bir akrabalığı olduğunu..” söylemiştir.
Hz. Muhammed’in, Neden Medine’ye hicret ettiği de çok önemle üzerinde durulmalıdır. Peygamberi medineye bizzat davet eden İsrail oğullarından Yahudi olan, Evs ve Hazrec kabileleri Sümer asıllı Yahudilerdendi. Yani (Yahudi olan hazar Türkleri gibi), Sümerler’in dağılışı sırasında Yemen’e göçmüşlerdi. Medine’ye gelişleri daha sonraydı. (Bu konuda yazara katılmıyorum. Hz. Muhammedi Medineye davet eden Evs ve Hazrec, yani Hicretten sonra ENSAR(yardım eden) olarak adlandırılacak Medineli kabileler yahudi değildi. Medineli Yahudiler ayrı bir grup oluşturuyordu. Yanlız bu Evs ve Hazrec kabileleri Sümer kökenli Türkler olabilir! Unutmayalım Biz Türklerin çok saygı duyduğu İstanbuldaki Eyüp Sultan Hz. de Medineli ve Ensardandı, yani Türk asıllı olma ihtimali var. Türklerin alacağı İstanbula önceden geldi ve kuşatmada vefat etti. Peygamberin teşvikiyle İstanbula geldi. Kutadgu)
Akabe biatinde “Muhammed bizdendir” demişlerdi ve Hazreti Peygamber, Sümer ırkından gelen, Evs ve Hazrec kavimlerine hitaben,
“Kanınız kanımdandır” yanıtını almışlardı..
Asıl ilginç olan olan ise, putperest, Kureyş kabilesi ile Hz. Ali’nin babası ve Hz. Muhammed’in amcası Ebu Talip arasında geçen şu diyalogdur:
“… Ey Ebu Talip! Ya yeğenini susturup davasından vazgeçir! Ya da Türk yurtlarına çekilip gidin!..”
Ebu Talip, bu tehdit dolu talebe, 94 beyitten oluşan “Kaside-i Lamiyye” ile cevap verdi. İşte o şiirden bazı bölümler:
“…Düşman bizim gücümüze boyun eğip kahroluyor
Halbuki onlar bizim Türk ve Aftalitler kapılarına sığınmamızı isterler
Allah’ın evine ant olsun ki sizler yalan söylüyorsunuz/
İşleri karmakarış etmeden ne Mekke’yi terk/
Ne de buralardan Türk yurtlarına gitmeyeceğiz.”
Ebu Talip’in bu şiirinde Türkler yanında “Aftalitler” yani “Akhunlar” dan söz etmesi oldukça ilginç ve önemli. Demek ki Araplar Hazreti Peygamber’in soyunu sopunu çok iyi biliyorlardı.
Hazreti Peygamber’in torunu Hazreti Hüseyin’in Kerbela olayından önce Türk yurtlarına gitme isteği, Yezit tarafından reddedildi, çünkü Hazreti Hüseyin Horasan’daki soydaşlarıyla birleşerek tekrar gelecekti…
Bir gün Peygamberimiz ashabıyla otururken, bilinmeyen bir dille “Ne güzel üzüm” dedi. Sahabe anlamayarak “Ya Muhammed Arapça konuş” dediler. Yüce Peygamber: “Durun yakınmayın, ben köküm olan Hz. İbrahim’in dili ile konuşuyorum, Arap benden ama ben Arap’tan değilim” diye yanıt verdi…
Yazın oluşturulurken yararlanılan kaynak: Muharrem Kılıçın Gizlenen Türk Tarihi/Hazreti Muhammed'
http://www.alevileriz.biz/showthread.php?t=55684
Yukarıdaki yazıya katılıyorum. Bu bilgilerin yüzde yüz doğru olduğundan emin değiliz, ama doğru olma olasılığı çok yüksektir.
Hz. İbrahim eğer Sümer peygamberi ise, Sümerlerin Türk olduğu artık ispatlandığına göre Hz. Muhammed de Türk kökenli olmaktadır.
Hz. İbrahim Sümer kenti olan Urukta(veya Ur) yaşamış daha sonra Türkiyede Urfa'ya geldiği söylenmektedir. Urfa'nın Ur'u oradan gelmektedir ve Türkçedir. daha sonra Mısır ve Filistine gidiyor. Kabri Filistindedir.
Nemrut zalim ve puta tapan bir Babil kralıdır. Ve Hz. İbrahimi mancınıkla ateşe atıyor ama ateş bir gül bahçesine dönüşüyor.
Hz. İbrahimin oğlu İsmail Mekkeye geliyor ve oraya yerleşiyor. dolayısıyla Arapların arasına karışıyor ve soyu Hz. Muhammede kadar geliyor.
- kutadgubilig ağ günlüğü
Yazıcı-dostu sürüm
Arkadaşına gönder- 25116 defa okundu

Sibel Atasoy

Muhammed Türk
Muhammed Türk müydü?
Irkçılığın dibini buldurmak böyle bir şey sanırım,şu halde Muhammed Kızılderili de olabilir,hatta Eskimo da,
Aslında tüm dünya Türk'tür,
Hatta Mars bile eskiden Türkmüş,nereden mi biliyoruz,Marsa yollanan robot Phoenix yüzey altında ne buldu?
"Buz",
Türklerin milli içkisi "kımız"ı saymazsak nedir? Tabi ki "rakı",rakı nesiz olmaz?
Buzsuz,
Demek ki marsta "at" olmadığından akşamcı Türkler kımız bulamadı buzlu rakı takıldı...:)
Bizimle uçtuğunuz için teşekkür ederiz...
Hz. Muhammed Türk müydü?
Türkiye Cumhuriyeti Türk Tarih Kurumunun 1932 yılında yapılmış konferansına katılarak söz alan Reis-i Cumhur Mustafa Kemal Atatürk’ün konuşmalarından bazı alıntılar:
Milliyet teorisini milliyet ülküsünü çözüp dağıtmaya çalışan teorilerin Dünya üzerinde uygulama kabiliyeti bulunmamıştır. Çünkü; tarih olayları hadiseler, gözlemler, insanlar ve milletler için her zaman milliyetin hakim olduğunu göstermektedir. Bugün Türk çocukları biliyor ve bilecektir ki onlar yalnız dört yüz çadırlık bir aşiretten değil on bin yıllık ari, medeni ve yüce bir ırktan gelen yüksek kabiliyetli bir millettendirler.
Tarih yazmak, tarih yapmak kadar önemlidir. Eğer yazan yapana sadık kalmaz ise değişik olan hakikatler şüpheli bir şekil alırlar. Böylece de beşeriyetin yolunu değiştirirler..
Biz daima hakikati arayan ve onu buldukça ve bulduğumuza kani oldukça, süslemeye cesaret gösteren insanlar olmalıyız. Her şeyden evvel kendi insiyatifimizi ve de milli süzgecinizi kullanınız. Çünkü tarihi hadiseler ve müşahedeler, insanlar ve milletler arasında hep milliyetin hakim olduğunu göstermiştir. Dünyanın bize hürmet etmesini istiyorsak, ilk önce biz kendi benliğimize ve de milletimize bu hürmeti, hissi, fikri ve fiili olarak bütün davranış ve hareketlerimizle gösterelim.. Bilelim ki Milli benliğini bulamayan milletler başka milletlerin esiridirler..
"Eğer araştırırsanız Peygamberimizin Türk olduğunu ispat edebilirsiniz."
- M. Kemal Atatürk
"Hz. Muhammed; özü özüne, sütü sütüne Türktür."
- Ziya Şakir
http://www.geocities.com/harikasozler/kutadgubilig.htm
Gizlenen Türk Tarihi
"Eğer araştırırsanız Peygamberimizin Türk olduğunu ispat edebilirsiniz" ATATÜRK
Muharrem Kılıç, Büyük Atatürk'ün bu araştırma isteğinin/buyruğunun izine düşmüş ve bana sorarsanız bir hayli de yol almış. Toplumsal Çözüm Yayınları arasından yeni çıkan "Gizlenen Türk Tarihi/Hazreti Muhammed" adlı kitabını okuyunca vardım bu kanıya.
Kitabı esas olarak iki bölüme ayırabiliriz. İlk bölümde varlığı Naakal Tabletleri ile ortaya çıkan MU uygarlığının bir Türk uygarlığı olduğu, MU kıtasının o "Büyük Tufan" la yok olduğunda, bu uygarlığın Uygur Türkleri aracılığı ile dünyanın muhtelif yerlerine saçıldığı iddiası (Aztek, Maya, İnka gibi); sağlam kanıt, bulgu ve bilgilerle berkitiliyor. Sümerler de işte bu Uygurların devamı. Öz be öz Türkler ve dilleri de Turanî bir dil. Dahası; Türk dili, o zamanlar bütün insanlığın ortak diliydi. (Bu son tespit, Atatürk'ün "Güneş-dil Teorisi" ni yeniden gündeme sokuyor.)
İkinci bölümde ise, Hazreti İbrahim'in, Musevilerin iddialarının aksine (Kur'an-ı Kerim de bu iddiayı yalanlıyor) Yahudi değil, Sümer asıllı bir Türk olduğu kanıtlanıyor. Muharrem Kılıç Bey, işte tam burada, benim de çocukluğumda Hocalardan bellediğim bir ifadeye dikkati çekiyor: "Muhammed'in ümmmetinden, İbrahim'in milletindenim."
Aslında Hazreti Peygamber de İbrahim'in milletinden. Muharrem Kılıç Bey, Yüce Peygamber'in kısa ve uzun şeceresini de kitabına almış. Bu kitapta bu şecereyi destekleyen ve doğrulayan sayısız delil var. Bunların bir kısmını aktaralım.
-Hazreti Peygamberi Medine'ye davet eden Evs ve Hazreç kabileleri Sümer asıllı idiler, Sümerler'in dağılışı sırasında Yemen'e göçmüşlerdi. Medine'ye gelişleri daha sonraydı. Akabe biatında "Muhammed bizdendir" demişlerdi ve Hazreti Peygamberden "Kanınız kanımdır" yanıtını almışlardı.
-Kureyş ileri gelenleri Ebu Talip'in yanına gelmişler ve ona; ya yeğenini susturup davasından vazgeçirmesini ya da Türk yurtlarına çekip gitmelerini tavsiye etmişlerdi. Peygamberimizin amcası Ebu Talip, bu tehdit dolu talebe, 94 beyitten oluşan "Kaside-i Lamiyye" ile cevap verdi. İşte o şiirden bazı bölümler:
"Düşman bizim gücümüze boyun eğip kahroluyor/Halbuki onlar bizim Türk ve Aftalitler kapılarına sığınmamızı isterler/Allah"ın evine ant olsun ki sizler yalan söylüyorsunuz/İşleri karmakarış etmeden ne Mekke"yi terk/Ne de buralardan Türk yurtlarına gitmeyeceğiz."
Ebu Talip"in bu şiirinde Türkler yanında "Aftalitler" yani "Akhunlar" dan söz etmesi oldukça ilginç ve önemli. Demek ki Araplar Hazreti Peygamber'in soyunu sopunu çok iyi biliyorlardı.
-Hazreti Peygamberin torunu Hazreti Hüseyin'in Kerbela olayından önce Türk yurtlara gitme isteği, Yezit tarafından reddedildi, çünkü Hazreti Hüseyin Horasan'daki soydaşlarıyla birleşerek tekrar gelecekti.
-Bir gün Peygamberimiz ashabıyla otururken, bilinmeyen bir dille "Ne güzel üzüm" dedi. Sahabe anlamayarak "Ya Muhammed Arapça konuş" dediler. Yüce Peygamber: "Durun yakınmayın, ben köküm olan Hz. İbrahim'in dili ile konuşuyorum, Arap benden ama ben Arap'tan değilim" diye yanıt verdi.
Bu kitap her Müslüman Türk'ün kütüphanesinde olmalıdır. Yazarı ve yayıncıyı yürekten kutlarım.
Cazim Gürbüz
Yeniçağ
http://www.geocities.com/harikasozler/kutadgubilig.htm
Gizlenen Türk Tarihi ve Hz.
Gizlenen Türk Tarihi ve Hz. Muhammed
Yazan: admin 19 Nisan 2009
Türk Tarihine Türk gözüyle bakılması ve aşağılık duygusundan kurtularak geçmişimizin onurlu izlerini görmek, kendini Türk hisseden her insanımızın beklentisidir. Bugün bu yaklaşımla kaleme alınmış bir eser hakkında yazmak istiyorum. Türk Tarihi açısından bir çok önemli konuya açıklık getirildiğine ve tarihin aydınlandığına şahit olacağınız bu esere mutlaka sahip olmalısınız.
Gizlenen Türk Tarihi ve Hz. Muhammed “Muharrem KILIÇ”
Tarih bilinci oluşturmayı hedefleyen bu nadide eser, tarihimizi dar bir kalıba sokarak yapılmak istenilen sığlaştırma mücadelesine karşı; Türk Gençliğinin kendi geçmişine bakışını değiştirecek ve geleceğe yönelik özgüvenini artıracak bir yaklaşımı ifade etmektedir.
Geçmiş dönemdeki arkeolojik araştırmalarda kullanılan yöntem ve teknoloji, bugün büyük gelişmeler kat etmiştir. Bu gelişmeler yeni bulgulara ulaşma da önemli yer tutarken, gizlenen tarihi gerçeklerin keşfinde de çok etkili olmaktadır.
Yazar yaptığı araştırmaların temeline oturan kaynaklarla ve gizliliği ortadan kaldıran gerçeklikle, Türk Tarihinin derinliklerine inmeyi başarmıştır.
Naahal, Sümer, Maya, Mısır tabletleri, duvar yazıları, Çin’de bulunan “Beyaz Piramit” ve yüze yakın irili ufaklı piramit, Mısır, Maya, Aztek, İnka piramitleri, Kumran Ruloları ve kutsal kitaplardaki anlatımları; kaynak ve referans olarak kullanan araştırma, gizli kalmış gerçeklerimizi tarihin derinliklerinden söküp, gün ışığına çıkarmış bir eser olarak tarih araştırmalarındaki önemli bir boşluğu doldurmaktadır.
Yaratılış inançları, gizemini korumaya devam eden Mu kıtası, büyük tufan, Uygur Türklerinin kıtalara geçişi, Uygurların Mezopotamya’ya göçü ve burada kurulan Sümer Medeniyeti, Sümer tabletleri ile Tevrat’ta yazılanların metin benzerliği, Hz. İbrahim’den Hz. Muhammed(sav)’e ve Peygamberimiz(sav)’in Türklük bağlantısına uzanan konu bütünlüğü, kronolojik yapılandırma, anlatımdaki sadelik ile her yaşta ve eğitim düzeyinde insanımızın kaynak olarak kullanabileceği eser, tarih şuuru kazandıracak, araştırmacılara izleyecekleri yolu gösterecek bir kılavuz niteliği taşımaktadır.
Geçmişimizin ve günümüzün uyutulan meselelerini irdeleyen yazar Muharrem Kılıç’ın eseri, kendisini arayan ve gelecekte geçmişini sorgulayacak nesiller için bir başucu kılavuzu olarak tarihe mal olacak niteliktedir.
Yazar Muharrem KILIÇ’a, Türk evlatları olarak çalışmalarından, bizlere kazandırdığı ve kazandıracağı eserlerden dolayı minnet duygularımızı ifade ediyoruz.
Başarılı çalışmalarının devamı dileğiyle…
Gerçeklerimiz Ekibi adına,
İsmail KANDEMİR
http://www.geocities.com/harikasozler/kutadgubilig.htm
Bu işin sonu
Bu işin sonu Adem'e gidiyor. Adem türktü deyin kurtulun bence. Bütün dünyanın veya peygamberin türk olması ne işimize yaraycaksa??
)kapa parantez
Hazreti Muhammed soy olarak
Hazreti Muhammed soy olarak Türk'tür.
IŞIĞA DOĞRU
Hazreti İbrahim Sümerli mi?
06.02.2005
NAMIK KEMAL ZEYBEK
SÖYLEDİĞİMİ yeniden söylemek istiyorum... En yüce insan olan Hazreti Muhammed, Hazreti İbrahim'in oğlu Hazreti İsmail'in soyundandır.
Hazreti İbrahim, bir Sümerlidir...
Sümerler Türk'tür...
Öyleyse, Hazreti Muhammed soy olarak Türk'tür.
Bunu dedim ve diyorum ki, böylesine yüce bir insanın Türk soylu olmasından kendisini Türk sayan herkes kıvanç ve övünç duyar. Ben de kıvanıyorum ve övünüyorum.
Peygamberimiz'in, İbrahim Peygamber'in soyundan olduğu konusunda tartışma yok... Sümerler'in Türklüğü'nü ise yazmıştım.
Bu yazıda ise Hazreti İbrahim'in, Sümerli olup olmadığını incelemek istiyorum.
Elimde Prof. Dr. Mümin Köksoy'un yazdığı Nuh Tufanı ve Sümerler'in Kökeni adlı eser var. Yeni Avrasya Yayınları'ndan çıktı. Meraklısı için telefon 0.312 4687248..
Sümerler, ilk Türkler
KÖKSOY Hoca'ya göre, Sümer halkına Âdem'den sonra da peygamberler gönderildi. Bunlardan en ünlüsü, Peygamber Âdem'in 10. nesilden torunu olan ve MÖ 2900'lü yıllarda yaşamış olan Nuh Peygamber'dir. Nuh'un tufandan sonraki hayatıyla İbrahim'e kadar olan çocukları ve torunları, Yukarı Mezopotamya'da yaşamışlardır. Nuh, Sümer ülkesinin Şuruppak şehrinde doğmuştur. Best'a (1999) göre Nuh, Sümer şehir devletlerinden birisi olan Şuruppak'ın kralıdır.
Hz. Nuh'un torunları Hz. İbrahim'in önderliğinde âdeta göçe zorlanmışlardır. Hz. İbrahim ve yakınları bir süre Harran'da kaldıktan sonra, Filistin'e göç etmiş ve orada İbrahim'in (İbrahimoğullarının) atası durumuna gelmiştir. Bu yönüyle Hz. İbrahim, dünyanın en etkin kültür taşıyıcısı sıfatıyla anılmaktadır.
Sümerce konusunda araştırma yapan her ülkedeki bilim adamının birleşmiş oldukları en önemli husus, Sümerce'nin Ural-Altay Dil Grubu'na ait olduğu ve özellikle Türkçe ile çok yakın akrabalık ilişkisinin bulunduğudur.
Ayrıca bilim adamları, Sümerce ile Türkçe arasında bugüne kadar 1000 kadar ortak kelime tespit etmişlerdir. Her geçen gün elde edilen yeni veriler, Sümerler'in ve Türkler'in ilk Türkler (Proto Türkler) diyebileceğimiz ortak bir kökten gelmiş olabileceklerine dair yaygın görüşü destekler niteliktedir.
M. İhsan Oğuz'dan
KASTAMONULU büyük bilgin ve mürşit Muhammed İhsan Oğuz'un İslam'da Mübarek Günler ve Geceler adlı kitabından da bir bölümü birlikte okuyalım mı:
- İsmail Aleyhisselâm'ın bu iyi ve soylu eşinden nesli türeyip devam ederek, Peygamberimiz, yegâne sığınağımız, Peygamberler'in sultanı ve efendisi Hazret-i Muhammed dünyaya geldi. Peygamberlerin sonuncusu olan şanlı Peygamberimiz, annesi yönünden saf Arap, (tarihin rivayetine göre İbrahim Aleyhisselam Türk olduğundan) babası yönünden de saf Türk neslinden gelmiş olurlar. Bundan dolayı bütün Araplar'ın ve Türkler'in, Peygamberimiz'le övünmeye ve şeref duymaya hakları vardır... (Allah'a hamdolsun.)
http://www.biroybil.com/showthread.php?t=2166
http://www.geocities.com/harikasozler/kutadgubilig.htm
Benim de bazı konularda
Benim de bazı konularda araştırmalarım var.Hazır olun gündemi sarsacağım.Büyük su oyununu bütün açıklığıyla ortaya koyacağım.İnsanların suya ihtiyacı yoktur.Bu büyük bir oyundur.Zorla suya alıştırılmışızdır.Atalarımız su içmezdi.İmanları tamdı.Sonradan oyuna gelmişlerdir.Suya bağımlı hale getirilmiş ve susuz yaşayamaz olmuşlardır.Bekleyin yakında kaynaklarıyla açıklayacağım.
Kutadgubilig
Bu saçmalıklara artık bir son versen diyorum.
1- Arap / Türk ayrımı, kafatası ölçümlerinden kolayca yapılır. Peygamber Türk ise bütün araplar Türktür. Böylesi bir önerme akıllara zarar bence...
2- Mustafa Kemal'in böyle bir şey dediğinin kanıtı nedir?
3- Ve gerçekler :
Pantolon giydiler diye kırbaçlandılar! BBC - 14.07.2009
Sudan'ın başkenti Hartum'da, "açık saçık" giyinmekle suçlanan 13 kadın kırbaçlanarak cezalandırıldı.
BBC'nin haberine göre, 40 kırbaç cezasına çarptırılan gazeteci Lubna Ahmed El Hüseyin, kendisi gibi pantolon giyen 12 kadının Hartum'daki bir lokantada tutuklandıklarını belirterek, kadınlardan kimilerinin suçlamayı kabul ettiklerini ve derhal 10 kez kırbaçlandıklarını bildirdi.
20 ila 30 polisten oluşan bir ekibin tutukladığı El Hüseyin, "Pantolon ve bluz giymiştim. Benim gibi giyinen 10 kız bu işin bir an önce bitmesi için suçu kabullendiler ve oracıkta 10 kez kırbaçlandılar. Ama ben ve diğerleri avukatlarımızla konuşma ve akıbetimizi beklemeyi tercih ettik" diye konuştu.
El Hüseyin, kırbaçlanan kadınların çoğunun Güney Sudan'ın Hıristiyan ve Animist bölgelerinden geldiklerini söyledi.
Sudan'ın tanınmış gazetecilerinden El Hüseyin, aynı zamanda Sudan'daki Birleşmiş Milletler (BM) temsilciliğinde çalışıyor.
Güney Sudan'ın tersine şeriatın uygulandığı Hartum'da, "açık saçık" giyinmenin cezası 40 kırbaç
Sonuç: Bir şeyi sevmenin, ona tutkun olmanın ötesinde insan için bazı değerler vardır. Bu değerler DİN adına yokedilmektedir. Her şekilde gördüğümüz; islam adına yönetimi ele alanların, islam adına konuşanların, kendilerinden olmadıklarını hissettikleri her bireyi koşulsuz, sorgusuz cezalandırıp isterlerse öldürebildikleridir. Sizler istediğiniz kadar onlar islamı yanlış anladı diye yırtınınız sonuç asla değişmeyecektir. İnsanların islamdan anladıkları budur. Dogmanın gücü insanın gücünden fazladır ve hep fazla olacaktır.
Oikos biz bilim yapıyoruz,
Oikos biz bilim yapıyoruz, tarih yazıyoruz. Kitap, kaynak gösteriyoruz. Sizin yazdıklarınızın konumuzla ne alakası var? Varsa karşıt bir teziniz onu yazın lütfen.
Hz. Muhammedin Türk olabileceğinden neden rahatsız oluyorsun arkadaşım? Arap deyince kötülüyorsunuz, biz Arap değiliz diyorsunuz, Türk diyoruz, bu sefer yine bir rahatsızlık!! Demekki sizin niyetiniz üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek! Peygamberin Türk olması seni neden bu kadar geriyor arkadaşım?
Valla ben de ne diyeceğimi şaşırdım! İngilizdi desem mutlu olur musun? Bence ilk önce siz ne olduğunuza karar verin.
http://www.geocities.com/harikasozler/kutadgubilig.htm
Genel olarak
Toplumda bilmeden anlamadan ve özellikle araştırmadan karşı çıkma alışkanlığı var. Ama hemen her şeye...Bu duruma "negatiflik alışkanlığı" da diyebiliriz.
Altta yatan kompleks nedir biliyormusunuz? "Ben herşeyi bilirim, kimse benden fazla bilemez" saplantısı. Bu saplantı olduğu sürece ne bilim yapılabilir ne de düzgün bir fikir tartışılabilir.
Türkçe yazarım okumaz, İngilizce yazarım "neden ingilizce yazıyorsun" diye karşı çıkar. Bilimsel kanıt gösteririm tartışmaz...vs vs
Bu yüzden ben de artık bildiğimi yapıyorum ve saçma sapan itirazları ciddiye alıp yanıt bile vermiyorum.
sevgilerimle...
Bilgisev,
Gayet haklısınız.Yukarıdaki yazımda belirttim.Suya ihtiyacımız yok.Bekleyin, göreceksiniz tarih yeniden yazılacak dedim.Ama yok illa itiraz.Kardeşim araştır bak.Su hayvanlar için yaratılmış.Bizimle ilgisi yok.Bu bizi hayvanlarla bir düzeye getirmek isteyenlerin oyunu.Ben de araştırmalarımda bildiğimi yapacam ve saçma sapan itirazlara yanıt bile vermiycem.Yakınmanızda çok haklısınız.Ey insanlar araştırın,kompleks olmayın.
Sn Hocam aynen
Sn Hocam aynen belirttiğiniz gibi malesef. Neden bazı arkadaşlar bir şey okuduklarında bu kadar negatif tepki veriyorlar anlayamıyorum!
Yazılan görüşlere kimse inanmak zorunda değil. Ama en azından önyargısız olarak okumak ve eğer doğru bulmuyorsanız, karşıt görüşlerle yanıt vermeniz gerekmez mi?
Ama malesef hiç böyle olmuyor. Karşı bir düşünce yazma yerine imalı, alaycı sözlerle yazı yazan, emek harcayan kişiler hiç bir orjinal görüşü olmayan kişiler tarafından tu kaka ediliyor.
Bilim, milim diyenler, bilimselliğin yanından bile geçmiyorlar. Sadece emek ürünü yazıların altına birkaç alakasız cümlecikler çiziktirerek konuyu sulandırmaya, saptırmaya çalışıyor ve tabir yerindeyse hackerlik yapıyorlar.
http://www.geocities.com/harikasozler/kutadgubilig.htm
Yanlışlık
Durun yakınmayın, ben köküm olan Hz. İbrahim’in dili ile konuşuyorum, Arap benden ama ben Arap’tan değilim
Burada ki söz tam tersi, "Ben arabım, ama arap benden değildir" demiştir. Sanırım tezi doğrulamak için ufak bir değiştirme yapılmış.
Kutadgubilig'den;*** "Ama
Kutadgubilig'den;***"Ama malesef hiç böyle olmuyor. Karşı bir düşünce yazma yerine imalı, alaycı sözlerle yazı yazan, emek harcayan kişiler hiç bir orjinal görüşü olmayan kişiler tarafından tu kaka ediliyor.
Bilim, milim diyenler, bilimselliğin yanından bile geçmiyorlar. Sadece emek ürünü yazıların altına birkaç alakasız cümlecikler çiziktirerek konuyu sulandırmaya, saptırmaya çalışıyor ve tabir yerindeyse hackerlik yapıyorlar."***
Kopyala/yapıştır yapmak ile emek harcama arasındaki farkı bile anlamayan size az bile yapılmış gördüğüm kadarıyla,
Bir de yakınmışsınız "tarihi belge,delil,bilimsel gerçek getiriyoruz" diye,ne zamandır masallar "bilimsel gerçek" oldu?
İbrahimin,İsmailin ve hatta Muhammedin yaşadığına bile tek delil yok siz bir de seceresini dökmüşsünüz kanıt diye getirdiğiniz düşünce kabızı kopyala/yapıştırlarla,
Bilmiyorsanız "kanıt-ispat" ne demek sözlükten bakın,işkembe-i kübra buralarda referans sayılmaz...
Bilimsellik kim siz kim,Neymiş İbrahimi mancınıkla ateşe atmışlarmış da efendime söyliyeyim ateş güllere dönüşmüşmüş,süper bilimsel,müthiş belgeli,ispatlı,bunu mu ciddiye alacağız,bunu yazan astarsız zata ne desek az,bilim böyle mi çalışır be arkadaşım,bunu hangi aklı evvel söyledi size,doğrusunu öğrenin bence,bilim bu değil,
Ya da hadi gidin kumda oynayın...
Hz. Muhammed'in Şeceresi
Bilmiyorsanız "kanıt-ispat" ne demek sözlükten bakın,işkembe-i kübra buralarda referans sayılmaz..."
PEYGAMBERİMİZ'İN TEMİZ SOYU:
Peygamberimiz Hz. Muhammed[s.a.v.] Araplar arasında en eski ve asaletli bir aile içinde doğdu. Babası Kureyş kabilesine mensup Haşim oğullarından Abdulmuttalib'in oğlu Abdullah, annesi Beni Zühre kabilesinden Veheb'in kızı Amine'dir. Gözleri nurlandıran ve gönüllere iman hüzmelerini saçan hidayet güneşi, insanlık alemi, cehaletin karanlığı içinde bunaldığı ve yanık gönüller kendilerine bir kurtarıcı ve selamet yolunu gösterecek bir mürşid aradığı devirde alemlere rahmet olmak üzere gönderildi. Bu hakikati Cenab-ı Allah Kur'an-ı Kerim'in Enbiya Suresinin 107. ayetinde;"Ey Habibim! Seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik", Peygamberimiz'in temiz bir soydan geldiğini de, Tevbe Suresinin 128. ayetinde işaret buyurarak;"Ey insanlar! İnanınız ki, sizin kendi cinsinizden soyu en temiz bir peygamber geldi. O azizdir, yüksek şeref sahibidir. Bütün mü'minlere çok şevkatli ve pek merhametlidir." buyurur.
PEYGAMBERİMİZ'İN NESEP SİLSİLESİ:
Peygamberimiz'in nesep silsilesi tarihte pek az kimselere müyesser olacak kadar tam bir sıhhat ve isabetli mazbuttur. Peygamberimiz'in nesep silsilesini Buhari Şerif şöyle sıralar:
Muhammed[S.A.V.]
1.Abdullah
2.Abdülmuttalib
3.Haşim
4.Abdimenaf
5.Kusay
3.Kilab
7.Mürre
8.Ka'b
9.Lüey
10.Galib
11.Fihr
12.Malik
13.Nadr
14.Kinane
15.Kuzeyme
16.Müdrike
17.İlyas
18.Mudar
19.Nizar
20.Ma'd
21.Adnan
Resul-i Ekrem Efendimiz'in bu nesep silsilesi cumhur ulemaca ittifakla kabul edildiği gibi, Adnan ile Adem arasındaki şecere silsilesi de ehl-i kitap müverrihleri arasında meşhur ve tarih kitaplarında mezkurdur. Yukarıda zikrolunan isimler Peygamberimiz'in adından başlayıp babadan sonra devam eden cedd-i kiramıdır.
PEYGAMBERİMİZ'İN DOĞUM YERİ VE YILI:
Peygamber Efendimiz'in doğum ayının Arabi aylardan Rebiülevvel'in onikinci Pazartesi gecesi olduğu söylenmektedir. Ancak yapılan ilmi araştırma neticesinde Hz.Muhammed'in doğum tarihinin Miladi 571 senesinin 20 Nisan'ına tesadüf eden Rebiülevvel ayının 8. Pazartesi günü sabaha karşı dünyaya geldiği tesbit edilmiştir. Peygamberimiz 571 yılında Mekke'de Beni Haşim mahallesinde bulunan sevimli bir evde dünyaya geldiler. Bu güzel ev babası Abdullah'dan kalmıştı. Bilahare Mekke'den Medine'ye hicret ettikten sonra amcasının oğlu Akil'in zimmetine geçti. Tekrar Mekke şehri fethedildikten sonra Akil islamiyeti kabul ettiği için Peygamberimiz baba yadigarı olan evini amcasının oğlı Akil'e bağışladı. Daha sonraları Harun Reşid'in anası Heyzüran Hanım bir hac esnasında Mekke'ye geldiğinde Peygamberimiz'in doğduğu evi satın alarak yerine bir mescid yaptırdı. O gün Allah'ın Peygamberi'ne ev olan bu kutu mekan, bugün Allah'ın evi olarak devam etmektedir.
PEYGAMBERİMİZ'İN KUR'AN'DA BİLDİRİLEN MUHAMMED VE AHMED İSİMLERİ:
Peygamberimiz'in asıl adı Muhammed'dir. Bu güzel adı dedesi Abdulmuttalib vermiştir. Resulullah'ın doğumu üzerine bir ziyafet veren dedesi Abdulmuttalib, davetlilere hitaben şöyle konuşmuştur: "Aziz misafirler! Bu sofra, yeni dünyaya gelen yavrumun şeref ve sevinç sofrasıdır. Ümid ediyorum ki, Beni Haşim yurdunda açılan sofra bütün insanlık alemi için serilecek hidayet sofrasına mebde teşkil eder. Adını Muhammed koydum, Allah'ın gökte, insanların da yeryüzünde övmelerini temenni ederim. "Peygamberimiz'in en meşhur isimleri Muhammed'le Ahmed'dir. Bu adlar Kur'an'da bildirilmiştir. Muhammed adı Fetih suresinde "Resulullah" diye tavsif olunduğu gibi, Ahmed adı da Saf Suresinin 6,ayetinde şöyle haber verilmiştir: "Ya Muhammed! Meryem oğlu İsa'nın Beni İsrail'e şu şekilde konuştuğunu hatırla: Ey İsrail oğulları! Ben size Allah'ın Resulüyüm. Önümde Tevrat'ın umdelerini tasdik ederek ve benden sonra gelecek Ahmed adlı bir Peygamberin müjdecisi olarak geldim." Peygamberimiz'in kendi adını taşıyan Kur'an suresinde de Muhammed ismi geçmektedir. Her iki ismin de lugat manası, "Hamd" maddesine dayanmaktadır.
PEYGAMBERİMİZ'İN SÜT ANNELERİ:
Peygamberimiz doğmadan, babası Abdullah vefat etmişti. Annesi Amine Hatun bin ümitle bir evlat bekliyordu. Her gece olduğu gibi son gece de evinin penceresinden Mekke şehrini çevreleyen yalçın kayalara akseden ay ışığını seyrediyordu, biraz ilerdeki Kabe'nin azametini düşünüyor ve dua ediyordu. Bütün insanlar uykuya dalmış, tabiat sükun halinde, Güneşin hareketleriyle ısınan kumlar gecenin rüzgarıyla serinliyordu. Fakat Amine Hatun uyanıktı, daha doğrusu uyuyamıyordu. Sevinç ve heyecan ruhunu sarmıştı. Bu gece başka bir gece idi, çünkü Hazret-i Muhammed'in doğum gecesi idi. Vakit ilerledikçe Amine Hatun heyecanlanıyor, yalnızlığın verdiği hisle penceresinin kanadını açarak, ılık ılık esen rüzgarların kır çiçeklerinden getirdiği nefis havayı adeta yudum yudum içiyordu. Artık sabah yaklaşmıştı. Hidayet Güneşi'nin doğma zamanı gelmişti. Fecr patlamış, her tarafa feyiz fışkırıyordu, adı güzel Muhammed[s.a.v.]iki cihanın güneşi olarak dünyaya geldi. Resul-i Ekrem Efendimiz'i evvela validesi Hazret-i Amine emzirmiştir. Sonra da Süveybe ile Halime adındaki hanımlar emzirerek süt analığı yapmışlardır.
PEYGAMBERİMİZİN GÜZEL AHLAKI:
Peygamberimiz insanlık alemi için ahlak örneği idi. Bu gerçeği Cenab-ı Allah Kur'an-ı Kerim'inde şöyle buyuruyor: "Ya Muhammed! Ne büyük bir ahlaka sahipsin". Peygamberimiz de bu hususu şöyle açıklar: "Ben ancak güzel huyları tamamlamak için gönderildim. "Resul-ü Ekrem Efendimiz çocukları çok severdi. Hiç kimsenin gönlünü incitmezlerdi. Şefkati sonsuz, merhameti pek boldu. Muhtaçların yardımına koşar, düşkünlerin elinden tutardı. Hastaları ziyaret eder, yakınlarını ihmal etmezdi. Kendisi için sevdiği bir şeyi başkaları için de arzu ederdi. Evine, ailesine çok bağlı, hanımlarına karşı pek muhabbetli idi. Komşularıyla iyi geçinir, misafirlerine ziyadesiyle ikram ederdi. Az konuşur,çok düşünürdü. Kur'an okumaktan haz duyar, ibadet etmekten zevk alırdı. Çalışmayı ibadet sayar, ilim öğrenmeyi farz kabul ederdi. Rızkın helalini ticarette arar, san'ata önem verirdi. Beden temizliğini çok sever, ruh temizliğini pek överdi. Kılık kıyafeti muntazam, evi barkı intizamlı idi. Sözünde sadık, sohbetinde samimi idi.
http://www.geocities.com/harikasozler/kutadgubilig.htm
Kutadgubilig,her geçen gün
Kutadgubilig,her geçen gün sizin dehanızın daha bir farkına varıyorum.Görüşlerinizi bunca kendini bilmez alaycının alaylarına ve bilimsellikten zerre anlamayan kimselerin boş itirazlarına rağmen bizimle ısrarla palaşmanızı takdir ettiğimi bilmenizi isterim.
"Bize Yezidin çok büyük bir zalim olduğu inandırıldığı için bu satırlar bazılarımıza çok aykırı gelebilir. Oysa gerçekler araştırılmaya muhtaçtır.
O satırların doğru olmadığına dair elimizde bir kanıt var mıdır? Neden doğru olmasın?"
Bu görüşünüzü okuduğumda yerimde duramayacak denli heyecanlandım.Yıllardır bu görüşün bilimsel bir ölçüt olması gerektiğinin mücadelesini veriyorum.Ben konuyu araştırmak, işime gelen sonucu bulmakla mükellefim.Birileri bu sonucun doğru olmadığını mı düşünüyor bu beni neden ilgilendirsin? Doğru olmadığını düşünen doğru olmadığını ispat etsin göreyim.Bakın ben insanların oyuna getirilmeden önce su içmeden yaşadıklarını buldum.Su içenlerin sadece hayvanlar olduğunu buldum.Bizler su içmiyormuşuz.Aynen eroinmanlar gibi suman olmuşuz.Oyun bu. Hemen itirazlar yükseldi.Ben de dedimki bu sözlerin doğru olmadığına dair elimizde bir kanıt var mıdır? Neden doğru olmasın? Sustular tabiatiyle.Ama içten içe olur mu yahu böyle şey,hiç susuz yaşanır mı?
diye düşünmeye devam ettiler.Gerçeklerin kabul edilmesi kolay olmuyor.
Yukarıda ne güzel secereyi yazmışsınız.Ben de elime kağıt alıp kendi seceremi yazdım.Soyumun
kimlere dayandığını yakında açıklayacağım.Yer yerinden oynayacak.Gönlüm rahat çünkü benim bu secereyi ispatla yükümlülüğüm yok.Ben ve bizim mahalleden arkadaşlarımın hepsi hemfikiriz bu konuda.Akşam sahilde kendimizden geçerek yazdık bu secereyi.İnanır mısınız kimse kimsenin ne yazdığına bakmadı.Hepimiz benim seceremi kendi bildiği gibi yazdı.Sonra karşılaştırdık bire bir aynı.Görmeniz lazımdı.Nasılda ağlaştık.Sonra bunu anlatınca itirazlar geldi mahalleden.Ben de dedim ki
O satırların doğru olmadığına dair elimizde bir kanıt var mıdır? Neden doğru olmasın?
Tahmin edeceğiniz gibi sustular tabiatiyle.
Efendim bilimsel gerçeklerin ortaya çıkarılması konusunda Allah yardımcımız olsun, yolumuzu açık etsin.Kalın sağlıcakla.
Benim secerem
42. numaralı kişilik benim ulu dedem Teşüp, 43 numara ise ananem Ana Tanrıça Hepat'tır. İkisinin önderliğinde tanrıların birleşmesine hazırlanıyorlar. Önceleri Attis-Kibele daha sonra Hızır-İlyas olarak anılacak bahar şenliklerinin anadolu geleneğini başlatacaklar.
Anadolu'lu olduğum için gururla ifşa ederim.
uzun zaman olmuş çok uzun
uzun zaman olmuş çok uzun zaman....gözlerimden yaşlar gelerek birini alkışlama isteği duymayalı....teşekkürler oik0s..
Bana say deseler
Dedemin büyük dedesinden öteye gidemem. Hani daha gelişmiş ülkeler nüfus kayıtları falan tutulduğunu varsaysak bile onlar bile kaç kuşak geriye gidebilir şüpheli. Ama görüyoruz ki
Adem ile Adnan arasında ki secere silsilesi bile kitaplarda (hangi kitapsa artık bu) varmış. Bir yerde dincilerin söylediği bir şey vardı Adem baba 6 bin yıllık falan diye. Hani öyle kabul etsek bile, (gerçi buna kimsenin katılacağını sanmıyorum.) 3 bin yıllık secereyi kim nasıl çıkarmış.
Ya arkadaşlar tamam uydurulur, bende uyduruyorum ara sıra, sahte hikayeler diye bölüm açtırdım hatta sonsuz.us a. Uydurmayın demiyorum. Ama bu kadar da ciddi görünüşlü uydurulmaz ki. Dalga geçenler aranıyordu ya, dalga geçenler sanırım bunları ciddi ciddi öne süren insanlar...
xenix
bilim yapan arkadaş
bilim yapan arkadaşı içtenlikle kutluyorum.saçmalama bilimi son günlerin bilim dünyasında fazla rağbet görüyor.tübitak ile bağlantıya geçtim.ödülünüz en kısa zamanda adresinize gönderilecektir.
not: saçmalama bilimi ile ilgili yazılarınızdan imzalı bir adet gönderirmisiniz?hatta öğrenciniz olmak istiyorum...lütfeeennnnn...
İlk İslam şehidi Türk müydü?
Ve Türk Müslüman Oldu-İlk Müslüman Türk şehidi-
Türk milleti İslâm dini ile 9’uncu yüzyılın ilk çeyreğinde tanışmaya başladı ve Yılmaz Öztüna’nın ifadeleri ile 10’uncu yüzyıla kadar yavaş ve 10’uncu yüzyıldan sonra ise büyük bir hızla İslamiyet Türkler arasında yayıldı ve nihayet öyle bir hâl aldı ki, Haçlı dünyasında bir Hıristiyan İslâm dinine geçtiğinde ona, “Türk oldu!” denildi.
İslâm dini Hz. Muhammed aleyhisselâm tarafından milâdi 610 yılında tebliğe başlandığına göre Türklerin İslâm dini ile tanışması ve onu benimsemesi arasında neredeyse 350-400(200-250 yıl olması lazım kb) yıl var demektir.
Lâkin ilk Türk’ün İslâm’a girişi ile Peygamberimizin İslâm’ı tebliğ ettiği yıl, aynı, yani milâdi 610’dur. Evet, bir Türk İslâm’ın Mekke döneminde Hz. Muhammed’in dâvetine evet demiş ve azılı İslâm düşmanı Ebu Cehil’in çok ağır işkencelerine maruz kalmış ve nihayet yine o pis Ebu Cehil’in bağrına sapladığı mızrağı ile şehit olmuştur.
Ve İslâm’ın ilk şehidi işte Bu Türk evlâdıdır.
Allah (c.c.) katında şehitlerin durumunu bu dini az buçuk bilenler bilir ve Allah kendisi için İslâm kimliği ile ilk şehit olanın bir Türk evladı olmasını murat etmiştir. Siz siz olun gazilik ve şehitlik kavramları ile mücadele eden ve Türkler zorla Müslüman oldu yalanını yayan odak ve dudaklara aldanmayın ve sorun, “Türkler zorla Müslüman oldularsa, dünyaya hakim oldukları dönemde niye dinlerinden vazgeçmediler?”
Peki, kimdir Müslüman olan ilk Türk?
O, Sümeyye validemizdir.
Sümeyye’nin Türk olduğunu yazan Türk olmayan ve ilmî otoritesi İslâm ve Batı dünyası tarafından saygı ile kabul edilen Prof. Dr. Muhammed Hamidullah’tır.
Hamidullah’ın tarihi kaynaklardan çıkarttığına göre Taif’te, el Haris bin Kalede isimli tedavide usta çok ünlü bir doktor vardır. İran bölgesinden valiler bile tedavi için ona gelmektedirler. O yıllarda da İran bölgesi Türklerin yoğun olarak yaşadığı bir bölgedir ve Sümeyye validemiz Übülle Valisi’nin yanındadır ve o adı Pamuk’tur. Gün olur Übülle valisi Taif’teki meşhur doktora tedavi olur, memnun kalır ve Pamuk’u Haris bin Kalede’ye cariye olarak hediye eder, Taif’e gelen Pamuk’un ismi Sümeyye olur. Sümeyye birkaç defa evlenir, son evlendiği kişi Yemen Yasir’dir, Yasir’den oğlu Hz. Ammar doğar.
Yine İslâm’ın ilk yıllarını az buçuk bilenler Mekke’de kabile ve soy sop dayanışmasının ne kadar önemli olduğunu bilirler. İşte bu ırkçı ortamda Sümeyye Türk’tür, kolu kanadı yoktur. Kocası Yasir, Yemenli’dir, kolu kanadı yoktur. Öyle olduğu için bu aile Ebu Cehil gibilerin kolayca işkence edebileceği bir ailedir. Hz. Sümeyye’nin Türk olduğuna dair bilgileri Prof. Dr. Zeki Velidi Togan, Prof. Dr. Abdülkadir Karahan ve Prof. Dr. Zekeriya Kitapçı da naklederler.
Hz. Sümeyye İslâm’ı kabul ettiğinde artık çok yaşlı idi. Pis Ebu Cehil, “Sen Muhammed’e aşık oldun!” bile dedi. Ebu Cehil tarafından en şedit işkencelere tabi tutulan Türk kadını Sümeyye inancından bir adım geri atmadı.
İlk Müslüman Türk ve İslâm’ın ilk şehidi Hz. Sümeyye Ebu Cehil’in işkenceleri altında son nefesini verdiğinde, Allah’ın resulü Hz. Muhammet aleyhisselam şöyle demişti:
“- Küfrün işi bitti!”
Ey Türk evladı, ey Türk kadını..
Sen işte böyle “Küfrün işinin bitirilişinde” Allah’ın seçtiği bir kavimsin. Daha sonra gerçekten de tam 22 milyon kilometrekarede Küfrün işini bitiren millet senin milletin değil miydi?
Yalnızca Osmanlı coğrafyasında değil, bugün Asya içlerine kadar küfrün işini adım adım bitiren ve o coğrafyaları İslamlaştırarak bugünkü Pakistan’ın bile temellerini atan senin ataların değil miydi?
Elhamdülillah, öyleydi..
Ve Fahr-i Kâinat Efendimiz, Şehit Türk evladı, ümmetinin yıldızı Hz. Sümeyye’yi o halde gördüğünde, “Küfrün işi bitti!” dedikten sonra eklememiş miydi:
“- İslam’ın zaferi kesinleşti!”
Diye..
İşte Türk anasının mayası ve işte ilk Müslüman olan Türk’ün ümmet ve milleti adına toprağa bir tohum gibi düşmesi..
Allah (c.c.) İstanbul’un Fethini de işte bu Hz. Sümeyye’nin nesline nasip etti. Ve Hz. Muhammed aleyhisselam neslinin devamına da bu milleti vesile kıldı.
HASAN DEMİR
İslam tarihi ile birlikte Türk İslam tarihi de başlıyor anlamına geliyor bu yazı, değilmi arkadaşlar?
http://www.alevileriz.biz
NOT: Antony Quinn'in Hz.Hamza rolünü oynadığı ünlü Çağrı filiminde hatırlayacak olursak filimin başlarında İslamı ilk kabul edenler gösteriliyordu. bunlar bir anne ve oğluydu yani Hz. Sümeyye ve oğlu Ammar. Hz. Sümeyye iki bacağı iki ayrı deveye bağlanıp çekilerek hunharca şehit edilmiştir ve İslamın ilk şehididir. kutadgu
http://www.geocities.com/harikasozler/kutadgubilig.htm
Hz. Sümeyye ve oğlu Ammar
http://www.geocities.com/harikasozler/kutadgubilig.htm
Çağrı filim müziği
http://www.geocities.com/harikasozler/kutadgubilig.htm
Mekke'ye giriş müziği
http://www.geocities.com/harikasozler/kutadgubilig.htm
Çağrı filim müziği 1-2-3
http://www.geocities.com/harikasozler/kutadgubilig.htm
Pentagram - Çağrı filim müziği
http://www.geocities.com/harikasozler/kutadgubilig.htm
Ben putperestim
Lütfen dinimi aşağılayıcı şeyler yazmayın, eklemeyin... Putların bize bir faydası yok gibi göstermişsiniz çok alındım. Bugünkü müslüman ülkelere baktığımızda aynı şeyi Allah içinde söyleme hakkına sahip miyiz? Allah'ın müslümanlara bir faydası yoktur, diyebilir miyiz? Lütfen başka inançları aşağılamayın.
xenix
Sevgili sonsuz,Bu kirlilik
Sevgili sonsuz,
Bu kirlilik ruhumu daralttı.
Kutadgu isimli bir saldırgan tarafından hackleniyoruz hissi doğuyor.
Kendisini uyarmayı veya buna bir son vermeyi düşünüyor musunuz?
evet haklısın oikos
bilardo oynamaya gelirse, bir daha siteyi hacklemiyeceğini düşünüyorum.
Sn senix her dine inanışa
Sn senix her dine inanışa saygımız vardır. Yukarıdaki klipler filimden bir karedir. Benim öyle bir niyetim yoktur.
Aynı saygıyı sizden de görmek isteriz.
selamlar.
http://www.geocities.com/harikasozler/kutadgubilig.htm
Sn oıkos hitaplarınıza
Sn oıkos hitaplarınıza dikkat ediniz. Asıl saldırganlık ve hakaret sizin yorumunuzda vardır. Seviyeyi düşürmeyiniz, edepli olunuz.
http://www.geocities.com/harikasozler/kutadgubilig.htm
Elvis ve Meluncanlar
ELVİS TÜRK MÜYDÜ - MELUNCANLAR
Hepimiz;Osmanlı zamanında bazı Türklerin gemilerle Amerika'ya gittiğini sonra da orda kaldığı efsanesini duymuşsunuzdur.
İşte alttaki yazı da bu efsane ile ilgili!
Efsanenin adı:Meluncanlar!
Melungeons’lardan ünlüler:
Elvis Presley
Abraham Lincoln
Ava Gardner
ABDULLAH BOZKURT - WASHINGTON
--------------------------------------------------------------------------------
Osmanli Amerika'da boy verdi bosa harciyoruz.
1994 yilinda Amerika'da yayinlanan bir kitapta, Turkiye'de herkesi sasirtan bir iddia ortaya atiliyordu.
Kitabin yazari Virginia Universitesi Rektor Yardimcisi ve kitle iletisim uzmani Prof. Dr. N. Brent Kennedy'nin iddiasina gore, Amerika'nin guneydogu bolgelerindeki eyaletlerde yasayan ve "Meluncanlar" olarak bilinen insanlarin asillari Turk ve Osmanli'ydi. Israrla kendilerinin Osmanli'nin torunlari oldugunu iddia eden bu topluluk, bu iddialarini tarihi ve ilmi delillere de dayandiriyor.
Meluncan sozcugunu The Amerikan Heritage Sozlugu bakin nasil tanimliyor; Melun-geon: "Cildi esmer olan ve Tennesse ile Virginia eyaletleri sinirlari icinde Apalas daglarinda yasayan bir grup.(Orijinleri bilinmiyor.)" Kokenlerini arayan Meluncanlar'in basini ceken Prof. Dr. Brent Kennedy 9 yil kadar once hastalanir ve yapilan kan testlerinde sadece Akdeniz bolgesinde rastlanan bir kan hastaligina yakalandigi anlasilir. Kennedy daha sonra, hastaligini arastirmak icin Akdeniz bolgesine gelir ve yaptigi arastirmalar sonunda Meluncanlar'in Akdeniz bolgesinde yasayan insanlarin gen karakterlerini tasidiklarini gorur.
200'den fazla Meluncan uzerinde yapilan kan ve DNA testleri sonucunda bu insanlarin Turkiye, Irak veya Kibrisli olabilecekleri ortaya cikmis. Kennedy daha sonra arastirmalarini "Meluncanlar, Gururlu Bir Milletin Dirilisi ve Amerika'da Etnik Bir Temizligin Soylenmemis Hikayesi" adli kitabinda topladi.
Bu insanlari daha yakindan tanimak, yaslisindan gencine, kadinindan erkegine neler dusundugunu ogrenmek icin bizzat yasadiklari kasabaya gitmeye karar verdik. Meluncanlar'in yeni duzenlemeye basladiklari ve Turkler'i de davet ettikleri festivaller bizim icin bir vesile oldu. Virgina eyaletinin en guneyinde, Kentuckcy sinirina yakin Wise adli kasabaya gitmek uzere yola koyulduk.
Komur madenlerinin oldugu bu kasabanin girisinde kocaman bir abide sizi sasirtiyor. Wise ile Cesme'nin kardes oldugunu soyleyen bu anitin bir tarafinda Turk bayragi, diger tarafinda Amerikan bayragi yer aliyor. Bu arada 1960'ta Turkiye'den kalkarak Sovyet hava sahasinda dusurulen casus ucagi U-2'nin pilotu Frances Gary Powers'in da bu kasabanin evladi oldugunu ogreniyoruz. Ismi hikmet anlamina gelen bu kasaba aslinda ucra bir yerde olmasina ragmen buyuk bir universite ve havaalanina sahip bulunuyor.
1772'de kurulan bu eski kasabada Turk ve Anadolu sevgisi ile yasayan insanlarin bize gosterdikleri misafirperverlik kelimelerle anlatilacak gibi degil. Kendilerinin Turk ve Osmanli olduguna iyice inanmislar. Kiminle konusursak konusalim hemen delil olarak kafasinin arkasindaki Turk lobu denen cikintiyi gosteriyor.
Gectigimiz yil ulkemizi ziyaret eden Wise kasabasi Belediye Baskani Caynor A. Smith Turkiye ile ilgili izlenimlerini bakin nasil anlatiyor: "Insanlari cok sicak ve son derece guzel bir ulke. Beni buyuk bir misafirperverlikle karsiladilar. Hic bir zaman yabanci bir ulkede oldugum hissine kapilmadim. Sanki kendi evimdeymisim gibi hissettim. Turkiye'yi, dusundugumden cok daha gelismis buldum. Hele Istanbul harika bir sehir. Cesme'nin o kristal berrakligindaki denizi cok guzel. Gezdigim her yer buyuleyiciydi.
Cok zengin bir tarihiniz var. Bizim ulkemizin tarihi sadece 200 yillik, fakat Turkiye'nin tarihi binlerce yil eskiye uzaniyor. Hele camiler cok etkileyici." Belediye Baskani Smith'in Turkiye'yi bu ziyaretinden once 1992 Agustos ayinda Wise kasabasi aldigi bir kararla Cesme ile kardes sehir oldugunu ilan etmis ve sehrin girisine bu dostlugu belirten bir anit dikmis.
1996 Mart ayinda baskanin Cesme'yi ziyareti sirasinda da iliskiler iyice gelistirilmis ve kasabadaki Clinch Valley Universitesi ile Istanbul Universitesi Edebiyat Fakultesi ve Marmara Universitesi Fen Edebiyat fakulteleri kardes fakulte olmuslar.
Bugun Turkiye ile iliskilerde atilan kucuk adimlarin ileride daha buyuk adimlara donusecegini soyleyen Baskan Smith, "Yeni nesiller kendi aralarinda kuvvetli bir bag tesis edecekler. Gerek benim Turkiye ziyaretim, gerekse Kennedy'nin yaptigi calismalar iki halki biraraya getirmeye yardimci olacak. Her sey yapilabilir.
Mesela karsilikli turizmi gelistirebiliriz, karsilikli ticaretimizi artirabiliriz. Bunlar sadece birer ornek, ancak kim bir sey yapmak isterse biz onun altyapisini hazirlariz" diyor. Bu arada Meluncanlar'in Anadolu'ya ulasarak yetkililerle temas kurdugunu gorduk.
Turizm Bakanligi, Istanbul Il Muduru'nu yaninda Turk yemeklerini tanitsin diye bir asci ile beraber Wise kasabasina gondermis. Turk Amerikan Dernekleri Federasyonu da konuya ilgi gostermis ve bir otobus dolusu Turk ve folklor grubu ile senliklere istirak etmis. Federasyon bir otobus temin ederek New York'tan Turkler'i getirmisti.
Turk diplomatlardan gelenler de oldu. Gorustugumuz, konustugumuz Turkler, misaferperverlikten oldukca duygulanmis olmalilar ki, aralarinda kendini tutamayip aglayan, gozleri yasaran insanlara sahit olduk. Belediye baskanindan, Meluncanlar'in bir anlamda lideri profesor Bret Kannedy'e kadar herkes Turkler'i kasabalarinda misafir etmenin mutlulugunu yasadilar.
Wise kasabasinin insanlari Turk folklor ve Turk mutfagindan oldukca hoslandilar. Kasabanin stadyumunda yapilan mac arasinda gosterilen Turk folklor etkinlikleri izleyicilerin alkis tufanina mazhar oldu.
Belediye Baskani Caynor Smith'in Turkiye'ye hayranligi herkesten fazla ve bunu da gizlemiyor. Sebebini Turkiye'ye yaptigi geziye baglayan Smith, jest olsun diye takim elbisesini cikartip uzerinde Turk Ay-Yildizi bulunan kirmizi tisortu giydi ve surekli bu sekilde bizimle dolasti.
Turk misafirlerin otobusu nereye giderse gitsin polis eskortu onlerindeydi. Adeta sehir bayram ediyordu. Suphesiz tum bu olanlardan en fazla mutluluk duyan, bu isi arastirmalari ile baslatan profesor Bret Kennedy'di. Uzerinde Ege efelerinin elbisesi bulunan Kennedy, cepkeni ve salvariyla tam bir Anadolu Turku goruntusu veriyordu.
Zaten resmi olmasa da Kennedy ismini Nabi Bulent Egeli olarak degistirmis durumda. Bu mutlu gununde neler hissettigini sordugumuz Kennedy, " Ben Istanbul'da bulundugum zaman, anavatanimda bulunma ve guzelliklerini gorme firsatini yakaladim. Bugun ise yeni vatanimda Turkler'in iyi ve guzel yonlerini milletime tanitmaya calisiyorum. Turkler'e de benim yeni memleketimin guzelliklerini gosterme firsatim oldu. Dolayisiyla bugun benim icin mukafat ve duygu gunu.
Turkiye'yi anavatanimiz olarak goruyoruz. Orf ve kulturumuzdeki, genetik yapimizdaki, dil ve tipteki benzerliklerimizden dolayi buna kesin eminiz. Atalarimizin bir kolunun Turkler olduguna kesinlikle inaniyoruz ve eminiz. Bu benim icin oldukca heyecan verici. Yuzlerce yil aci, izdirap ve zorlugun ardindan bugun birarada Turk-Amerikalilar olarak senlikleri kutlama imkanini elde ettik" diyor.
Arastirmalarina devam eden Prof. Kennedy, dorduncu baskisini gelistirmeye calistigi kitabini kasim ayi sonlarinda yayinlamayi planliyor. Yeni baski, Meluncanlar'in Turk kokenil olduklari konusunda tarihi ve dil benzerlikleri ile ilgili delilleri iceriyor.
Kendilerinin Anglo-Sakson ya da Kuzey Avrupa irklarindan geldiklerine inanan Amerika'daki Academic cevrelerin baslangicta Kennedy'nin kitabina tepkileri cok olumsuz olmus. Ancak daha sonra ilmi ve tarihi delilleri gorunce zamanla bu tavir yavas yavas degismeye baslamis. Otuz bin kisiden olusan bir arastirma komiteleri var ve bu komitede Turk, Amerikali ve Kanadali bilim adamlari yer aliyor.
Kennedy su anda kendisini Meluncan hisseden 50 bin insan oldugunu, ancak uc milyon daha Meluncan oldugunu tahmin ettiklerini soyluyor. Bu arada Meluncanlar'in arasindan ABD eski Devlet Baskani Abraham Lincoln ve Elvis Presley gibi unlulerin de ciktigini ogreniyoruz.
Kennedy, cekimlerine basladigi belgesel filmi bir an once tamamlamayi ve yeni bir kitap yazmayi planliyor. ABD'deki Turkleri ve Meluncanlar'i birlestirmeyi ve mumkun oldugu kadar cok Meluncan'i Turkiye'ye getirmeyi amacliyor. Bu cercevede 1997 yilinin 10-18 Mart tarihleri arasinda 50 kadar "Mesudcan"in katildigi bir Turkiye turu duzenlemeyi dusunuyor.
Meluncanlar'in Turk soyundan geldiklerine dair deliller ?
1. Meluncanlar'in dokuduklari kilim ve battaniyelerin desenleriyle Turk motifleri arasinda buyuk benzerlikler var.
2. ABD'de bilinmeyen ve yenilmeyen bulgurun cesitli yemeklerini yapmaktalar ve bulgura "bulcur" diyorlar.
3. Sunnet oluyorlar.
4. Siftah yapinca parayi sakallarina suruyorlar.
5. Halk oyunlari, Anadolu'daki halk oyunlarina cok benziyor.
6. Kanun ve kemence benzeri calgilar caliyorlar.
7. Yemeklerini Turk yemeklerindeki gibi soganli, salcali ve baharatli pirisiyorlar.
8. Fiziksel ozellikleri Turkler'e cok benziyor.
9. Eskiden gunde bes vakit, yonleri guneye cevrili halde guneye yonelerek yere comelip kalkarak bazi hareketler yaptiklari soyleniyor. Bunun en mantikli aciklamasi onceleri namaz kildiklari, daha sonra asimilasyon neticesi dini unuttuklari seklinde.
10. Meluncanlar hic bir Hiristiyan mezhebine bagli degiller.
11. Gunluk kullanimda Turkce'den gecmis bir cok kelime var.
12. Turk kahvesi gibi kahve iciyor ve kapatip falina bakiyorlar.
13. Halk oyunlarinda tahta kasik kullaniyorlar.
14. Korktuklarinda kulaklarini cekip, ellerini tahtaya vuruyorlar.
Meluncanlar Amerika'ya nasil gittiler?
1500-1600 yillari arasinda Akdeniz, Cebelitarik Bogazi ve Fas kiyilarinda meydana gelen Osmanli-Portekiz deniz savaslari sirasinda Portekizliler, Osmanli leventlerini esir edip forsa yaparak Brezilya'ya gotururler.
Daha sonra Ingiliz Amirali Sir Francis Drake leventleri Portekizliler'in elinden kurtararak sizi Osmanli'ya geri goturecegim, diye gemilerine alir. Ancak, aniden cikan firtinadan korunmak ve ikmal yapmak sebebiyle ugradigi bugunku Caroline eyaletine 2-3 mil yakinliktaki Raoneke adasinda daha once Amerika'ya giden Ingilizler'le karsilasirlar. Oradaki Ingilizler, Amiral Drake'ye, Amerika'ya alisamadiklarini ve Ingiltere'ye geri donmek istediklerini soylerler.
Bunun uzerine amiral, Ingiliz sayisi kadar Osmanli'nin gemilerden inmesini ve kendisinden 3-4 hafta sonra gelecek Wakter Religh adindaki diger bir Ingiliz amiralinin gemilerine binerek Osmanli topraklarina donebileceklerini soyler. Gemilerde kalan 100 kadar levent, fidye karsiligi Osmanli'ya iade edilir. Adada kalan 300-400 kadar levent ise daha sonra ana karaya gecerek burada Kizilderili kizlari ile evlenirler. Boylece Turk asilli Meluncanlar ortaya cikar.
Prof.Dr.Brent Kennedy'nin Amcası,
Will Collins
http://www.geocities.com/harikasozler/kutadgubilig.htm
Türkler´in soyundan gelen
Türkler´in soyundan gelen 5 milyon kişi, şu anda Amerika´da yaşıyor.
Araştırmalara göre rock´n roll Kralı Elvis Presley ve ABD eski Başkanı Lincoln´ün ataları da Türkiye´den geldi.
09 Ağustos 2006 11:13
Emre ŞAHİN´in haberi
Amerikalı profesör Brent Kennedy, ´No´ demiyor, biz Türkler gibi ´Hayır´ anlamına gelen ´Cıkk´ sesini çıkartıyordu. 5 profesörle birlikte araştırdı. ABD´de bu sesi çıkartan ve sayısız özellikleri Türk´e benzeyen 5 milyon ABD vatandaşı saptadı.
ABD´yi 1653´te keşfettik
Atalarımızın ´Ne Yaygara´ dedikleri şelale Niagara, ´Ar Kan Şah´ dedikleri bölgenin adı da Arkansas olmuş. Elvis Presley ile ABD eski Başkanı Abraham Lincoln de öz be öz Türk...
20 yıl süren çalışma...
Türkler, Amerika´ya 1653 yılında ayak bastı. ABD´de yaşayan Prof. Brent Kennedy, yaklaşık 20 yıl süren çalışmaları sonucunda, ABD´de 5 milyon Türk´ün yaşadığını söyledi. Kennedy, ABD´de yaşayan Meluncanlar´ın dışında Orta Asya´dan gelen Türkler´in bazı karakteristik özelliklerinin bunu fazlasıyla kanıtladığını düşünüyor ve sadece Türkler´e özgü olan bazı davranışlara dikkat çekiyor.
´Cıkk´ sesi bunun bir kanıtı
Kennedy, örneğin Türkiye´de ´Hayır´ anlamı taşıyan ve başı yukarı doğru kaldırarak çıkartılan ´Cıkk´ sesinin, kendi aile fertleri tarafından kullanıldığını belirtiyor. Araştırmalar, ABD´de bu şekilde ´Hayır´ yanıtını verenlerin, bunun nedenini bir türlü açıklayamadığını da ortaya koydu. Başarılı profesör, ´Elvis Presley, ABD eski Başkanı Abraham Lincoln ve Ava Gardner da Türk olduklarını öğrenemedi´ dedi.
Genetik ve kültürel benzerlik
Bu ünlü isimlerin bazı kayıtlarında, ´Hayır´ diyecekleri zaman ´Cıkk´ diyerek başlarını yukarı kaldırdıkları görülüyor. Kennedy, ´yolda yürürken tek el cepte´ olma alışkanlığının da, ABD´de yaşayan ve Türk soyundan gelenlerin bir özelliği olduğunun altını çiziyor. Uzmanlar, Osmanlı neslinden geldiğine dair linguistik, tıbbi, genetik ve kültürel pek çok delile rasladıklarını gizlemiyor.
İşte ilginç deliller
* North Carolina Arsa Patentleri ve Tahsisat kayıtlarına göre, 1653 yılında bazı Türkler işçi olarak çalışmak için Amerika´ya gelmiştir.
* South Carolina´nın Sumter bölgesinde oturanlar ´Sumter County Türkleri´ olarak biliniyor.
* Cherokee kızılderilileri, Osmanlılar´ın 17. Yüzyıl´a özel bir şapka türü olan fes giydikleri kanıtlandı.
* Cherokee kızılderelilerinin reisi Sequoya´nin kıyafeti 16´ncı Yüzyıl Osmanlı denizcilerinin aynısı.
* ABD´nin bazı bölgelerin isimlerinin de Türkçe kökenli olduğu sanılıyor.
* Kentucky (eyalet): ´Kan Tok´
* Alabama (eyalet): ´Allah Bamya´
* Arkansas (eyalet): ´Ar Kan Sah´
* Niagara (selale): ´Ne Yaygara´ * Allegheny (sıradağ): ´Allah Genis´
http://www.geocities.com/harikasozler/kutadgubilig.htm
ELVIS IRK AYRIMIYLA NASIL
ELVIS IRK AYRIMIYLA NASIL MÜCADELE ETTİ?
Aşağıdaki yazı Arab News muhabiri Michael Saba’nın Arab News’teki yazısından tercüme edilmiştir.
Çok değil bundan bir süre önce henüz komünizmden kurtulup bağımsızlığını elde etmiş olan Arnavutluğa yapılan resmi bir ziyarette Arab News muhabiri olarak bulunmuştum. Geziye katılan Arap iş adamları ve Arnavutluğun dünyaya açılmasına yardım etmekle görevli resmi görevlilerle birlikte özel bir uçakla Arnavutluğa gitmiştik.
Uçaktan iner inmez bizleri akıcı İngilizce konuşan üniversite öğrencisi rehberlerimiz karşıladı. Kalışımız süresince bize refakat edecek bu görevlilerden benim rehberimin yakasındaki “Elvis Muhammet” yazan isim etiketini görünce şaşırdım.
Kendisine bana çok tuhaf gelen bu isim kombinasyonunun nasıl olduğunu sordum; “Babam 1950’lerden beri Elvis hayranıymış. O zamanlar yasak olmasına rağmen bir kısa dalga radyo ile yabancı radyoları dinlermiş. Elvis’in müziğini ilk o zaman duyup hayran olmuş. Komünist yönetim tarafından Elvis Arnavutlukta yasaklanınca babam için artık özgürlüğün adı Elvis olmuş ve bir gün bir oğlu olursa Elvis’in müziğine saygısı ve özgürlüğe olan özlemini sembolize etmesi için ona “Elvis” adını vermeye karar vermiş.
Şimdi Elvis 30. ölüm yıldönümünde aşırı sıcak Memphis’e binlerce Elvis hayranı akın ederken bunun arkasındaki sihir nedir diye merak etmemek elde değil.
Arnavutluk gezisinden yıllar sonra ve bundan 10 yıl önce ailemle bu sefer de Memphis’e taşınmam gerekmişti. Bundan tam on yıl önce Elvis’in 20. ölüm yıldönümü anma törenlerine gazeteci olarak katılmak üzere ailemle birlikte eşyalarımız Memphis’teki evimize gelmeden bir hafta önce geldik. Evde eşya olmadığı için otelde kalmaya karar verdiysek de Memphis’in 100 mil civarında hiçbir otelde yer olmadığını öğrenip eşyalar gelene kadar boş evimizde yerlerde yatmak zorunda kaldık.
Bir on yıl sonra aynı ilginin hala sürmesi nasıl bir gizemdir?
Tamam Elvis dünyanın gördüğü en büyük kültür ikonudur, hakkında her şey yazılmıştır ama yine de basında hemen hiç yer almayan bir yönü de vardır.
Memphis’te yaşadığım birkaç yıl içerisinde Elvis’i şahsen tanıyan kişilerle ve Memphis’te bulunan Arap asıllılarla tanışma şansına sahip oldum. Bunlardan en ilginci Farid isimli birisiydi. Ailesi Memphis’e göçmen olarak gelmiş ve kendisi de Memphis’te doğmuş olan Farid Elvis’ten birkaç yaş küçük olup aynı liseye gitmiş. Hatta arada Memphis’te dükkan işleten Farid’in babasına Elvis harçlığını çıkartmak için yardım eder bazen babasının kamyonetini kullanırmış. Bir gün okulda birkaç kendini bilmez Farid’i ırkçı hakaretler ederek tartaklayınca araya Elvis girerek haddini bilmezlere boylarının ölçüsünü vermiş. Farid’e de bir daha rahatsız ederlerse kendisini haberdar etmesini söylemiş.
Elvis’in gençliğinde okulda başka ırklardan olanları rahatsız edenlerle arada bir kavgalara karıştığını o günlerden Elvis’i tanıyan birçok kişi bana anlattı. Son derece saygılı, utangaç ve kibar bir genç olan Elvis iş ırk ayrımına gelince yumruklarını konuşturmaktan hiç çekinmezmiş.
Elvis özellikle insani konularda parasal olarak olabildiğince cömert bir insan. Hala Memphis’te kurduğu veya kurulmasına parasal destek verdiği birçok kurum bugün bile ayakta. Elvis Amerikalı Lübnan ve Suriyeliler Birleşik Vakfına düzenli olarak yardımda bulunurmuş. ALSAC diye de bilinen American Syrian Lebanese Associated Charities aynı zamanda St. Jude’s Children Hospital’in kurucu vakıflarından en büyüğü ve en çok yardım sağlayan kolu. Farid’in babası da St. Jude’s Children Hospital’in kurucu üyeleri arasında olup gençliğinden beri tanıdığı Elvis Presley’in hastane yararına faaliyetlerde bulunmasını sağlayan kişidir.
St.Jude’s Children Hospital dünyada çocuklarda görülen kanser vakalarının tedavisinde en büyük otorite olarak kabul ediliyor. Tedavi edilen çocuk ve ailesinden hiçbir ödeme kabul edilmeyip tedavi masrafının tamamı hastane vakfı tarafından karşılanıyor.
Dünyadaki birçok kişi için Elvis’in müzikal bir ikon olarak anlamı büyükse de Arnavutluk’taki Elvis Muhammet ve Memphis’teki Farid için Elvis’in anlamı bir başka.
Elvis pek bilinmese de müzikal olduğundan daha büyük bir insanlık ikonudur.
Michael Saba
(ç.n. Geçen hafta içerisinde Memphis’li bir grup insanla İstanbul’da tesadüfen tanışma şansım oldu. Bunlardan birisi de St.Jude’s Children Hospital’de çalışıyordu. Bana özellikle lösemi tedavisi konusunda dünya çapında elde edilen ilerlemenin önemli bir bölümünün St. Jude’s Children Hospital tarafından elde edildiğini, hastanenin bugünkü ekonomik gücüne ulaşıp bağımsız bir araştırma kurumu olarak yoluna devam edebilmesini sağlayan parasal imkanın güç dinamosunun hep Elvis olduğunu ve hala öldükten sonra bile hastaneye Elvis’in mirasçıları ve onun anısını yaşatmak isteyen hayranları tarafından para akıtılmaya devam edildiğini anlattı. “Eğer Elvis olmasa St. Jude’s bugünkü konumuna asla ulaşamazdı” demişti)
Çeviren:
Menderes Karaküçük
Fan Kulup Baskan Yardimcisi
http://www.geocities.com/harikasozler/kutadgubilig.htm
Gelecek yazı: Dünyaca
Gelecek yazı: Dünyaca ünlü Holywood yıldızları Türk mü?
http://www.geocities.com/harikasozler/kutadgubilig.htm
ISAAC ASIMOV ( Isaak Judah
ISAAC ASIMOV ( Isaak Judah Ozimov)
Rusya doğumlu Amerikalı, Hazar musevisi ünlü Bilim Kurgu yazarı.
http://en.wikipedia.org/wiki/Isaac_Asimov
http://www.asimovonline.com/asimov_home_page.html
http://www.asimovonline.com/asimov_FAQ.html
'if i could trace my origins to judas maccabaeus or king david, that would not add one inch to my stature. it may well be that many east european jews are descended from KHAZARS, i may be one of them. who knows? and who cares?"
isaac asimov
Görüldüğü gibi Dünyaca ünlü Bilim kurgu yazarı Isaac ASIMOV Hazar Türkleri'nin soyundan geldiğini kabul ediyor!
http://www.geocities.com/harikasozler/kutadgubilig.htm
Adı geçen ve tüm
Adı geçen ve tüm ısrarınıza bakılırsa geçecek olan isimler öyle sanıyorum ki yaşarken "türk'üm" dememiştir.
kafatası ırkçılığına yakın bir anlayıştaki ısrarınız neden? Asimov ya da Elvis "biz türk'üz" diyemiyordu da bu kutsal açıklama size mi kaldı?
bunlarla ilgilenmediğimizi, bunları önemsemediğimizi hala anlamıyor musunuz? belki başkaları önemser demişsiniz....bu siteleri bulunuz(-ki varlar) oralarda bu gerçeklerinizi(!) dile getiriniz.
Ben Hazar kökeninden
Ben Hazar kökeninden geliyorum diyor! Görmüyor musunuz? Ben mi söylemişin bunu? Kendi ifadesi!!
Sonra bu açıklamadan neden rahatsız oluyorsunuz? Yabancı ve ünlü birinin Türk kökenli çıkması sizi neden rahatsız ediyor söyler misiniz? Yoksa Dünya görüşünüzde bir sakatlık mı meydana geliyor?
http://www.geocities.com/harikasozler/kutadgubilig.htm
Hayır Kutadgu
'if i could trace my origins to judas maccabaeus or king david, that would not add one inch to my stature. it may well be that many east european jews are descended from KHAZARS, i may be one of them. who knows? and who cares?"
Diyor ki:
Eğer benim kökenlerimin izini judas'tan kral David'e sürerseniz, bu benim kişiliğime bir arpa boyu etki etmez. İyi bilinir ki, birçok doğu avrupalı Yahudi HAZARLARDAN inmişlerdir, onlardan biri olabilirim. Kimbilir, kimin umrunda?
Bu sözlerle Asimov, yahudi köklerini hem reddediyor hem de kendini uluslararası bir statüye koyuyor. Zira batı dünyası köklerini hazar'a dayandıran ARYANCI bir iddia içindedir.
Türklükle yakından uzaktan bir ilgisi yok, bununla birlikte anadolunun doğusunda ve batı rusya topraklarında yaşayan bir türk kavminin yahudiliği kabul ettiğini biliyoruz. Bu kavimden geriye bir şey kalmamıştır. Onlara sorulduğunda Türklüğü şiddetle reddetmektedirler.
Bu görüşe göre Einstein ve daha bir çok kişi türk soyundan olabilir, fakat bu reddediş önemlidir.
Açıkça ilgilenmiyoruz.
Dil kanıtı var
Khazar halkı Türk kökenli midir? sorusunun kesin kanıtı dillerinde yatar. Konuştukları dil günümüz Türkçesine oldukça yakın olup anlaşılabilir. Size altta 3 adet Khazar Türkçesinden örnek cümle veriyorum. Bu cümlelerin kaynağı Talat Tekin tarafından İngilizce yazılmış bir makaledir. Bu makale dünyadaki Türk kültürlerini inceleyen Amerikada basılmış bir kıtapta yayınlanmıştır. Umarım önemli bir dil uzmanı ve Türkolog olan Talat Tekin in örneklerine itirazınız olmaz.
Batı kültürü dünya dillerini ve kültürlerini kompleksiz inceliyor ama nedense bu konu bizde çok farklı bir şekilde yorumlanıp yargılanıyor.
Size Khazar Türkçesinden birkaç örnek cümle sunayım:
Kaytmamen artkarı sezimden. (Sözümden asla dönmem)
Bu ifadede Kaytmamen, bugün biraz da argo olmuş /kaytarmam/ olmaktadır. Artkarı ise “art” /geri/ demek olduğundan /geriye dönmem/ demektir. Sezimden ise açıkça /sözümden/ olmaktadır. Ancak cümlenin devrik olduğuna dikkat çekmek isterim.
Da algışladı allarnı tangrı. (Ve onları Tanrı kutsadı)
Bu ifadede baştaki “da” bizim kullandığımız /ve/ olmaktadır. Algışladı ise /alkışladı/ yani kutladı veya kutsadı anlamını taşıyor. Allarnı sözü ise /onları/ demek oluyor.
Sendir otnu suvba, yamanlıknı dostlukba. (Ateş suyla, düşmanlık dostlukla söndürülür).
Bu ifadede sendir /söndür/, suvba /suyla/, yamanlıklı /düşmanlık/ olduğu görülmektedir.
Yazının tamamı bu sitede yayınlanmıştır. Bağlantısı:
http://www.sonsuz.us/?q=node/793
Oıkos arkadaşım ilk
Oıkos arkadaşım ilk cümlen doğru.
İkinci cümlende kendisini uluslararası statüye koyduğunu nerden çıkardın? Adamın dediği tamam ben yahudiyim ama çoğu Doğu Avrupa yahudisi gibi Hazar kökenli biri olabilirim. Kim bilir? Kimin umurunda? diyor. Yani Hazar kökenli olduğunu itiraf ediyor bir yerde.
Eğer Batı Dünyası köklerini Hazara dayandırıyorsa bunun Türklükle nasıl ilgisi olmaz? Hazarlar Türk değil mi?
Yahudiliğe geçti dediğin Türk kabilesi işte HAZARLAR. Geriye de bir sürü bilgi, belge var elimizde. Bu sitede Bilgisev Üstadın yazılarını okuyunuz. Ayrıca kendisi de bir Hazar Musevisi olan ünlü yazar Arthur KOESTLER'in 13. Kabile kitabını okuyunuz. Aşağıda tam metnini bulabilirsiniz. Yazar kendisinin ve Doğu Avrupa Yahudilerinin Hazar Türklerinin soyundan geldiğini açık olarak yazıyor. Reddetmiyor. Türkçesi de var piyasada. Diğer önemli bir kaynak Kevin Alan BROOK'un 'The Jews of Khazaria' kitabıdır. Onun da linkini aşağıda bulabilirsiniz.
Tartışma istiyordunuz. Buyrun size tartışma. Tartışalım bakalım.
Sn. oıkos değerli bir yazar olarak sizin ilgilenmemeniz beni üzer gerçekten. Ama ilgilenmemeniz halinde yapacak bir şeyim yok, Özür dilerim.
http://198.62.75.1/www2/koestler/
http://www.khazaria.com/brook.html
http://www.geocities.com/harikasozler/kutadgubilig.htm
Kutadgu ne yazdığımı
Kutadgu ne yazdığımı dikkatli okumuyorsun, anlatmaya çalışayım:
Tüm avrupalılar kendi kökenleri konusunda ortak bir noktada birleşirler; Bu beyaz adamın göçüdür. Nereden? Hazardan... Nitekim yahudiler de bu ortağı kabul ederler, onlar da ortadoğuya hazardan inme beyaz adamdırlar kısaca hazarlı hurritlerdir. Bu ütopya, ari ırk, hint-avrupa dil ailesi gibi gerekçelerle güçlendirilir. Tüm göttingen korteksi bunlarla doludur.
Şimdi buna göre bir takım yeni çıkarımlar yapabiliriz Asimov'un neyi kastettiği hk:
Türkler bu denli beyaz adamlar değildir. Kafataslarımız benzeşmez, bu yahudiler savaşçı değillerdir. vs.. vs...
İkincisi, hazarların kendilerine ne dediği ile ilgili bir konudur. zira hazar bölgesi tarihin bir döneminde Türkmenlerin hem geçiş bölgesidir, hem yerleşim merkezlerinden biridir. Burada tarih sizi yanıltıyor, neyi bilmiyor tarih... Bu kavmin adını bilmiyor. Hazar denizinin orda diye onlara hazarlar diye sesleniyor. Peki kimdir bunlar oğuzlar mı, üçoklar mı vs.. bilgi yoktur. O yüzden ben KAVİM diye isimlendirdim. Anılmaya çalışılan Hazar birliğini kurmuş kavimden çok sonra o noktadan göç edenlere de hazarlı denebilir... İhtimaller çok fazladır. Fakat tam gerçek bize alabildiğince uzaktır. Nitekim ilkçağ yunan birliği döneminde bu bölgede yaşayan birliğe MED'ler adı verilir. Bu gene büyük bir hatadır. Zira asla bir med adıyla bir birlik oluşmamıştır. Bahsedilen yunan gözüyle MA-DA yani ma tapınıcılarına verilen genel addır.
Sonuç itibariyle o bölgede bir türk-hazar birliği vardır evet yahudi olmuşlardır. Hatta büyük selçuklunun kökenlerini bile bu birliğe atfedenler vardır. Doğru olabilir.
Yanlış orda değildir. Dağılmış, başka bir birliğe entegre olmuş hazar türklerinin belirsiz akıbetleridir. Onlar anadoluya doğru, veya irana veya rusya içlerine ilerlemiş olabilirler.
Her şekilde kafatası yapılarıyla bağdaşmasa bile doğu avrupa yahudilerinin köklerini teşkil ettiğini söylemek ancak bu tarihin çok derinlemesine araştırılmasıyla olabilir. Spekülatif çıkarımlar illa doğru tarih değildir. Kaldı ki bu insanların kendilerini asla Türkten saymadıklarını bilmek ama onlara bunu atfetmek beni üzüyor.
DÜNYA TARİHİNİ DEĞİŞTİRİYORUM
DÜNYA TARİHİNİ DEĞİŞTİRİYORUM: İSRAİL BİR TÜRK DEVLETİ!
Değerli okuyucular aşağıda Dünya tarihini değiştirecek açıklamalar yapacağım. Lütfen dikkatle okuyunuz:
İSRAİLİ TÜRKLER KURDU. DÜNYA YAHUDİLERİNİN % 90'ı TÜRK ASILLI!
Dünya yahudileri iki kola ayrılmaktadır. Sefardim veya Türkçe Seferadlar ve Aşkenazlar. Seferadlar Romalılar tarafından Filistinden çıkarıldıktan sonra İlk ve Ortaçağ boyunca yoğun olarak İspanyada yaşamış ve daha sonra İspanyollar tarafından 1490'larda bu ülkeden kovulduktan sonra Akdeniz havzasına göç eden özellikle Osmanlı topraklarına gelen İspanyol kökenli gerçek Yahudiler. Bunlar İspanyadayken başlangıçta Arapça konuşurken daha sonra İspanyol-İbrani karışımı LADİNO dilini konuşmaya başladılar.
Aşkenazim ise Avrupa(Almanya) yahudilerine verilen isim. Aşkenaz İbranicede Almanya anlamına geliyor. Ama İncilde Ağrı dağı ve Ermenistan civarındaki bir halkın ve Nuhun oğlu Yafesin oğlu Gomer'in oğlunun adı olarak da geçiyor. Bilindiği gibi Türklerde Nuhun oğlu Yafesin soyundan gelmektedir. Ayrıca Yahudiler, Yalçın Küçük hocanın da belirttiği gibi Türklere İsmailoğulları demektedirler. Araplar da İsmailoğullarından geldiklerine göre? Bu konunun araştırılması gerekiyor!
Şimdi Seferad yahudileri ile ilgili bir sorun yok. Onlar tarihi Yahudi ırkından geliyor yani Araplar gibi semitik bir halk!
Sorun Aşkenazilerde! 1960 yılında yapılan sayıma göre Dünyada 500.000 Seferad ve 11.000.000 Aşkenaz asıllı yahudi bulunuyor. Şu an yapılan tahminlere göre ise Dünya yahudiliğinin aşağı yukarı % 90'ı(85, 92, 95 diyenler var) Aşkenazi, yani Avrupa yahudisi. Dünyada günümüzde 15.000.000 civarında yahudi yaşadığı söylenmektedir. fakat bu rakam resmi olarak yahudiliğini beyan edenlerin rakamı. Gizli, kripto, hristiyan veya müslüman ismi taşıyan yahudilerin rakamının da en az bu kadar olduğu tahmin ediliyor.
Örnek verecek olursak, Türkiyedeki yahudilerin resmi rakamı 25.000 civarında. Oysa gizli(Sabetayist, Karaim, Hazar, İran, Kafkas, yerli yahudi vb.) yahudileri de hesaba katarsak Türkiyede 1-2 milyon arasında bir yahudi nüfusunun daha yaşadığını söylemek abartı olmaz. Aynı şekilde Dünyada en fazla Yahudi nüfusa sahip ülke ABD ve şehir New York. New Yorkta yaşayan resmi yahudilerin sayısı 1-2 milyon civarında. Fakat gizli yahudilerin sayısının da en az bu kadar olduğu tahmin edilebilir. New Yorka bu yüzden yahudi şehri denmektedir.
Şimdi gelelim asıl konumuza yani Aşkenazi denilen ve Dünya Yahudiliğinin % 90'nı oluşturan yahudilerinin kökenine;
Geleneksel teoriye göre Avrupa yahudilerinin yani Aşkenazilerin kökeni Fransa ve Almanyanın doğusundan daha doğuya yani Polonya ve Doğu Avrupaya göçen gerçek, yani semitik yahudilerden oluşuyor. Avrupa yahudilerinin çoğunluğunu Doğu Avrupa yahudileri oluşturuyor. Yani daha çok Polonya Yahudileri. Bu teoriye göre Batı Avrupadaki veba salgını ve haçlı seferleri sırasında yani 2. milenyum başlarında, 1100'ler civarı, Fransa ve Almanyanın Batı bölgesi olan Ren bölgesindeki yahudiler katliama uğramıştı ve kaçanlar Doğuya göç etmişti.(Arthur Koestler, Onüçüncü kabile kitabı. Bu kitabın tamamını aşağıdaki linkte İngilizce olarak bulabilirsiniz)
Oysa Arthur Koestlerin bahsi geçen kitabında da belirtildiği gibi o sırada Almanyanın batısında çok az sayıda yahudi yaşıyordu ve doğuya bir göç olmadı hiç! Yahudiler kendi bölgelerindeki güvenli bölgelere sığındılar.
Peki başta Polonya olmak üzere Doğu Avrupa Yahudilerini oluşturan ve II. Dünya savaşına kadar gelen ve Hitler tarafından kıyıma uğratıldığı söylenen Yahudiler nerden gelmişti ve kökenleri neydi?;
19. Yüzyıl ortalarından itibaren yapılan araştırmalar ve teorilere göre bu yahudiler gerçek yahudi yani semit değillerdi! Ari ırkın kökeni sayılan Kafkasyadan gelen 7. ve 10. yüzyıl arasında Karadenizin kuzeyinde Kiev(Haluk Hocaya göre KIYIEV) ile Hazar denizi arasında büyük ve çok güçlü bir imparatorluk kuran HAZAR TÜRK krallığınin soyundan geliyorlardı. Yani bu yahudiler semit soyundan gelen gerçek yahudiler değil TURAN-TÜRK soyundan gelen Türkçe konuşan sonradan din olarak museviliği benimsemiş bir milletin soyundan geliyorlardı.
Bu teoriyi 19. yüzyıldakileri saymazsak ilk olarak 1940'lı yıllarda kendisi de bir Hazar Türk yahudisi olan ve daha sonra katolikliğe dönen Benjamin Freedman dile getirmişti. Daha sonra bu konu yine kendisi de bir Türk Hazar yahudisi olan eski komünist Macaristan doğumlu İngiliz vatandaşı Arthur Koestler tarafından yazılan ünlü 'Onüçüncü Kabile' kitabında dile getirildi ve büyük sansasyon yarattı. Diğer önemli bir kaynak da Kevin BROOK'un Hazar yahudileri kitabıdır.(Bu konularda Cengiz Özakıncı'nın 'Derin Yahudi Siyon-Türk Zelda' kitabını şiddetle salık veririm. (Bu kitapta ayrıca Barzaninin Yahudi kökenli olmadığını, Kuzey Iraktaki BARZAN kentinin aynı zamanda Ukrayna ve Fransada da olduğunu ve Türkçe BAY-BARS'tan geldiğini iddia ediyor.)
Günümüzde bu teori artık geniş bir kabul görmekte ve şu an Dünyada hararetli bir şekilde tartışılmaktadır;
Buna göre Türk soyundan gelen Hazarlar 700'lü yıllarda Kafkasyanın Kuzeyinde Karadenizin Batı kıyılarında çok güçlü bir imparatorluk kurdular. Hazarlar savaşçı ve fizik olarak çok güçlü, güzel insanlardı(çoğunlukla sarışın ve mavi gözlü).
O tarihlerde güneyde Müslüman Arapların devleti daha Batıda Hristiyan Bizans devleti vardı. Bu iki din ve devlet arasında sıkışan Hazarlar siyasi bir karar alarak Musevi dinini benimsiyorlardı. 740 yılları.( bazı tarihçilere göre sadece kral ve çevresi museviliği seçti. ama genel görüşe göre kralla birlikte halkın çoğunluğu bu yeni dini benimsedi. Halkın arasında azınlık olarak Müslüman ve Hristiyanlar da vardı) Daha sonra musevilik iyicene revaç bularak Hazarları tam olarak kuşattı. Hazarlar savaşçı bir millet olmakla beraber aynı zamanda ticaretten çok iyi anlayan Asya ile Avrupa arasında ticaret köprüsü kuran bir kavimdi. Arapların Kafkasyanın Kuzeyine İslamı yaymasını Hazarlar durdurmuştu. Bazı tarihçilere göre gerçek Semit Yahudiler Hazarlar ile temas kurarak onların Museviliği seçmesine neden olmuşlardı. Böylece Yahudiler Dünya Yahudiliğini koruyacak çok güçlü bir orduya sahip olmuşlardı
2. Milenyumun başlarında 1000 yıllarında Hazar krallığı Ruslar tarafından yıkıldı. (Oysa Hazar Krallığı kurulduğunda daha Rusya diye bir devlet tarih sahnesinde yoktu!) Bundan sonra bir süre daha bu bölgelerde Hazarlar yaşadıysa da büyük çoğunluğu Batıya doğru göçmeye başladı. Ve o zamanki Polonya-Litvanya topraklarına yerleştiler. Polonyalılar tarafından çok iyi karşılandılar. Hazarlar başta Polonya olmak üzere Ukrayna ve Orta Avrupa ülkeleri olan Macaristan( bir Türk kavmi olan magyarlar Hun kökenli olup(İngilizce Hungary, Macarcada bir çok Türkçe kelime olup en yaygın erkek ismi Attiladır) Hazarlarla akrabaydı.), Avusturya, Almanya, Romanya vb. gibi ülkelere göçerek yerleştiler.
Daha sonra Ukraynalı Kozak kralının Hazar ülkesinde geride kalan Hazar köylerine hücum etmesi üzerine bu Hazarlar da Polonyaya göç edince, kıtlıktan, Polonyadaki Hazarlar kütleler halinde Macaristan ve Avusturyaya göç etmeye başladılar. Bu göçler II. Dünya savaşına kadar sürdü.
Bu arada Polonyaya gelen diğer göçmenler Almanlardı ve kültür bakımından üstündüler. Hazarlar burada ticari kabiliyetlerini kullanarak ticaret yapıyorlardı. Dil olarakta Almancaya önem verdiler. Bu arada bazı gerçek yahudiler de Hazarların ticari kapasitesinden ve museviliği yaşama arzusundan etkilenerek Polonyaya geldiler. Bunlar kültür bakımından daha üstün Alman Yahudileriydi ve Hazarların dini bakımdan eğitimlerine yardımcı oldular. Zamanla Hazarlar bir Almanca-İbranice-Slavca karışımı olan ve İbranice harflerle yazılan YİDDİSH dilini konuşmaya başladılar.
Evet kısaca Alman(aşkenazi) yahudisi denilen ve bir yanılsama olarak Almanya ile bir alakası olmayan Avrupa yahudilerinin hikayesi böyle. Devam edelim;
Dolayısıyla Dünyadaki gerçek Yahudiler Türkiye, Kuzey Afrika, Akdeniz kıyıları, İngiltere, Fransa ve Almanyanın batısında yaşayan yahudilerdir. Ve bunlar azınlıktadır. Avrupanın Doğusunda ve Rusyada yaşayan yahudilerin % 95'i Türk Hazar kökenlidir ve semitik gerçek Yahudilerle uzaktan yakından bir kan bağı mevcut değildir.
Bundan dolayı Hitlerin toplama kamplarında toplanan ve kırılan Yahudiler Türk Hazar Musevileridir.(Hitler'in kendisinin de bir Türk Hazar Yahudisi olma olasılığı vardır. Bunu ayrıca kendi başlığında ele alacağız) Bu Hazar yahudileri II. Dünya savaşından önce ve daha çok sonra olmak üzere Amerika ve İsraile göç ettiler. Dolayısıyla şu an ABD, İsrail ve Avrupa yahudilerinin büyük bir çoğunluğunu % 90 Türk kökenli Hazar yahudileri oluşturmaktadır.
Sıkı durun! Daha da önemlisi, eğer Avrupa yani Aşkenazi Yahudileri sonradan Musevi dinine girmiş yani ırk olarak Yahudi olmayan Türk kökenli Hazarların soyundan geliyorlarsa, İsrail devletini daha çok Avrupa yani Aşkenazi Yahudileri kurduğuna ve şu an çoğunlukla onlar yönettiğine göre, İsrail devletini kuranlar ve şu an yönetenlerin büyük çoğunluğu SEMİTİK OLMAYAN, TÜRK HAZAR KÖKENLİ YAHUDİLER!!
Burada Siyonizmin de bir Hazar ideolojisi olup olmadığı önem kazanmaktadır..!!
http://198.62.75.1/www2/koestler/
http://www.khazaria.com/
http://tr.wikipedia.org/wiki/Hazar_Kaganlığı
http://en.wikipedia.org/wiki/Khazars#For...http://en.wikipedia.org/wiki/Khazars#Formation_of_the_Kh
http://tr.wikipedia.org/wiki/Arthur_Koestler
http://www.khazaria.com/khazar-diaspora.html
http://khazars.wordpress.com/
http://www.adherents.com/largecom/fam_jews.html
http://www.gnxp.com/MT2/archives/003047.html
http://engforum.pravda.ru/showthread.php?t=189070
http://www.savethemales.ca/000447.html
http://www.geocities.com/harikasozler/kutadgubilig.htm
Hazar Musevileri
(Açık İstihbarat: Yazarımızın son derece yararlı bilgiler içeren aşağıdaki yazısını; Museviliği her tarihsel olgu ile eşleştirmeye çalışan derin siyonist propagandanın akademik kaynaklara kadar sızmış olmasından dolayı, özellikle Selçuklu Türkleri konusundaki tespitlere şerhimizi koyarak dikkatinize sunuyoruz)
Tarihte Hazar Türk devletini hepimiz biliriz. Bu devletin Musevi dinini kabul ettiğini de biliriz. Ne oldu bu Musevi Türklere?
Tarihi kayıtlardan baktığımızda kısaca;
Hazar İmparatorluğu ya da Hazar Devleti. 5 ve 10'uncu yüzyıllar arasında Karadeniz'in Kuzey kıyıları, Kiev'e kadarki bugünkü Ukrayna toprakları, Hazar Denizi'nin Kuzey ve Kuzeybatısını kaplayan geniş topraklarda hüküm sürmüş olan bir Türk Devletidir.
Hazarlar din olarak Museviliği benimsemişlerdir.
Hazar askerleri Sibir Türklerinin ve bazı Göktürk boylarının devamı olan Hazarlar, Göktürk birliği döneminde Göktürklerin Batı kanadını oluşturmaktaydı.
Göktürklerin yıkılmasından sonra bağımsızlaştı. 7. yy ile 10. yy arasında Hazar denizi ile Karadenizin kuzeyinde egemenlik kurdular.
Hazar Kağanlığı halkının bir kısmı batıdaki Bulgarların etkisiyle hristiyanlığı, bir kısmı güneydeki ülkelerin etkisiyle müslümanlık ve museviliği benimsediler.
Yöneticiler ise musevi dinindeydi. Musevilik resmi din haline geldi.
Hz. Osman'ın başında bulunduğu Araplarla ve Sasanilerle savaş yaptılar. Doğudan gelen Peçenekler sebebiyle zayıfladı. Rus Knezliği tarafından yıkıldı.
Evet dağılan Hazar Türkleri yani Musevi Türkler göç ettiler. Bir çoğu Doğu Avrupa'ya gitti. Burada yine Musevi olarak yaşadılar. Eğer Türk kimliklerini kaybetmemiş olsa idiler herhalde haberimiz olur idi.
Zaten Avrupa'da Yahudilerin bu kadar çok olması da başka şekilde açıklanamaz.
Hatta Hazar Türklerinin Museviliği kabul ettiği tarihte de Yahudilerin nüfusunda korkunç bir artış meydana gelmiştir.
Hazar Türklerinin neden Museviliği kabul ettiği konusu çok tartışmalıdır.
Bir görüşe göre Hıristiyanlığı devlet işinde kullanan Doğu Roma (Bizans) ve yine Müslümanlığı devlet işinde kullan Arap devleti arasında belki de kendi kimliklerini kaybetmemek ve de diğer iki gücün dini hakimiyetine girmemek için seçmiş olabilirler. Hatta bu iki semavi dinde olduğu gibi ilahi gücü devlet işinde kullanmış olabilirler. Zaten Museviliğin de bütün gereklerini yerine getirdiklerini düşünmek mümkün değildir.
Aslında Museviliğin asıl sahibi olan İbraniler ile Türkler başka ırklara mensuptur.
Tevrat'a göre Türkler Yafet'in soyundan, İbraniler ise Sam'ın soyundan gelmektedir.
Şu an dünya Yahudiliğinin %92'sinin sonradan Musevi olan Hazar Türklerinin oluşturduğunu Katolikliğe dönen Yahudi Benjamin Harrison Freedman bunu ilk kez Ortadoğu ve Doğu Avrupa sorunları konusunda ABD Pentagon'da dile getirmiştir.
Hatta şunu da düşünmek gerekecek....Aynştayn ve Marks da Hazar Türk Yahudilerinden ve nice böyle isim de saydığımızda belki de dünyanın başına bela olan Siyonizm'in patronu da belli oluyor.
Burada bir başka saptama yapmalıyız.
Türkiye'de Sabataistler hangi soydan geliyor?
Onlar 500 yıl önce İspanya ve Portekiz'den göç eden Sefarad Yahudiler idi.
Bu durumda Hazar Türk Yahudileriyle ilgisi yok, yani Sam'ın soyundan gelen gerçek İsrailoğullarından olurlar.
İsrail devletini kuranlar ise Hazar Türk Yahudileri ekseriyetteler.
Hatta çok ezici bir üstünlükle İsrail devletine hakimler.
Hatta Freedman'a göre ABD başta olmak üzere bir çok devlette üst düzeyde olan Yahudilerin de Hazar Türk Yahudilerin soyundan olduğunu düşününce şaşmamak elde değil.
Cengiz Özakıncı'nın Siyon-Türk Zelda kitabında çok hoş bir anlatımla bu konular hakkında bilgi verilmektedir. Başvurulacak bir çok kaynak sıralanmaktadır.
Yine bu kitaptan öğrendiğim [Linkleri Görebilmek İçin Üye Olmanız Gerekiyor. Ücretsiz Üye Olmak İçin Tıklayın.] sitesi de hayli ilgi çekici.
Bu siteyi Dr.Tony Richard Turk isimli biri kurmuş. Kendi soy adının neden Türk olduğunu merak etmiş. Başkaları varsa bilgi paylaşımı için siteyi kurmuş. Tabi bir çok kişi de siteye bilgi aktarmış. Yaklaşık on bin kişi olmuşlar. Hatta 488 değişik Türk adının yazılım şekli ortaya çıkmış.
Bir birleriyle neden soy adlarının Türk olduğu konusunda bilgi alışverişi ve araştırma neticesinde de kendilerinin soylarının Amerika'ya Doğu Avrupa'dan göç eden Musevilere dayandığını, bir kısım Hıristiyan olanın da sonradan Musevilikten geçtiklerini öğrenmişler.
Dr.Tony Richard Turk, bir adım daha atmış ve kendi DNA'sını araştırmış. Yapılan test sonucuna göre genetik olarak da Türk olduğunu öğrenmiş. Köklerinin ise Hazar Türk Yahudi devletine dayandığını tespit etmiş. Site halen faal ve hayret verici bilgiler içermektedir.
Yine bir başka kaynak Arthur Koestler'in Onüçüncü Kabile isimli kitabı ki yazar bu kitap yayınlandıktan birkaç sene sonra yatağında ölü bulunmuştu, çok ilgi çekici ve değerli bir yapıt.
Özeti ise Ashknazi Yahudilerin yani Avrupa'daki Yahudilerin Hazar Türklerinin kökeninden olduğunu ortaya koymaktadır.
Bu konuda diğer bir eser Kevin Brook'un Hazar Türkleri isimli kitabı da mevcuttur.
Sonuç olarak Nazi Diktatörü Hitler meğer Hazar Türk kökenli Yahudileri katletmiş. Hitler için de birazcık aynı kökten olduğu söylenmektedir. Bu konuda bazı akademisyenlerin çalışmaları da mevcuttur.
Belki de bu Yahudiler Anadolu'daki Türklere siz diğer kavimlerle karışmışsınızdır ama biz Yahudilik sayesinde kanımız daha saf Türk de diyebilirler. Bir bakıma da haklılar.
Bu durumda Türkiye'de bulunan Sefarod Yahudiler ki gerçek İsrailoğullarından yani Tevrat'ta adı geçen Sam'ın soyundan olmaktadırlar, şu an Türk ve Müslüman görünen, hem sağcı hem solcu ve de tabi ki hem iktidar hem muhalefet olarak erk sahibi olan Sabataist 'Ne mutlu Türk'üm' diyerekten de Türkçülük de iddia etmektedirler.
Hazar Türkleri gibi Türk de değiller. Ama Türk'ün yurdunu yönetmektedirler. Diğer taraftan da Türk kökenli olan Hazarlar da İsrailoğulları namına devlet kurup yaşatmaktadır. Bu ne garip bir durumdur.
İsrail'deki Hazar Türk Yahudileri de acaba kendilerini Türk kökenli olduklarını kabul ediyorlar mı? Bunu bilmeyi çok isterdim.
Kanaatimce bilseler de söylememektedirler. Bazı kaynaklarda kendi ders kitaplarında Hazar Türk Yahudi devleti hakkında kısa bilgi verilerek konu geçiştirilmektedir denmektedir.
Özetle; sadece Hazar kralının ve eşinin birkaç da saray görevlilerinin Museviliği kabul ettiği dile getirilmektedir.
Farz edelim bu doğrudur. Demek ki İsrail devletinin resmi söylemine göre Amerika'da Türk soy adı taşıyan ve 488 değişik yazılımı olan Hazar Türk kökenli Museviler Hazar kralının torun ve torbası olmaktadırlar.
Bu da sosyolojik ve tarihi gerçeklere ters düşeceğine göre, gerçek başka bir şey olmalı.
Yani Hitler Hazar Kralının soyunu kes kes bitirememiş, artıkları İsrail devletini kurmuş, bir kısmı başta ABD olmak üzere değişik ülkeleri zabtı rap altına alarak, diğer taraftan da dünyada finans, basın, sanat alanlarını hakimiyetlerine almışlardır, diyemeyeceğimize göre Kralın dışında da bir çok insan Museviliği kabul etmiştir yargısı hakim olmaktadır.
Yalçın Küçük'ün Türkiye'de ses getiren ve merak uyandıran Sabataist araştırmalarından da öğrendiğimize göre ülkemizde söz sahibi olan, Türk ve Müslüman görünen ama gerçekte olmayan Yahudilerin Sam'ın soyundan olduğunu öğrenmekteyiz.
Diğer yandan da İsrail'i kuranların da Türk soyundan geldiğini hayretle anlamaktayız. Bu durumda gerçek İsrailoğulları asla Arzı Mevud'da devlet kuramayacaklardır.
Sabataistleri ise Yahudiler de kabul etmemektedirler.
Nedeni de herkesin Alevilere yakıştırdığı 'Mum Söndü' olayının kendisi de Sabataist olan ve mahkeme kararıyla kimliğine Musevi yazdıran Ilgaz Zorlu'nun açıklamalarından anladığımıza göre 22 Adar'a tekabül eden 21 Mart'ta kutladıkları ve en az iki evli çiftin katıldığı 'Kuzu Bayramı' veya 'Dört Gönül Bayramı' adı altında gurup seks yapmalarından dolayı Yahudilerce de bunların tekrar Museviliğe dönmeleri kabul edilmemektedirler.
Dolayısıyla Sabatasitlik Museviliğin içinde veya dışında bir başka inanç biçimi olarak karşımıza çıkmış olduğunu da düşünebiliriz.
Cengiz Özakıncı'nın kitabında da bahsi geçen Selçuk Bey'in oğulları da bir başka konu diyemeyiz. Çünkü oğullarının adlarını bize hatırlatıyor ve bunlar da Hazar Türk Yahudi devletinden kopup gelen Musevi Türkler olduğuna dikkat çekmektedir.
'Selçuk'un babasının adı Dokak, olduğunu ve Hazar Krallığında sübaşı olduğunu ve ölünce de oğlu Selçuk'un yerine getirildiğini' anlatmaktadır.
'Hazar devleti yıkılma aşamasında iken Selçuk emrindekilerle Cend'e yerleşmiştir.
Oğullarının isimleri de; Arslan Yabgu, Yusuf, Mikael, Musa olduğuna dikkat çekilmekte ve haliyle Selçuk Bey ve oğullarının da Musevi olması kuvvetle muhtemel olduğu düşünülmektedir.'
'Yine Soloman Ben Roy isimli Hazar Türk Yahudi'sinin oğlu Menahem'le beraber Orta Doğuya geldiği ve Menahem'in kendisini Mesih ilan ederek David Al Roy adını alarak bir ordu kurduğu, Babil sürgününden arta kalan Yahudilerle birleştiği ve de Filistin'de bir devlet kurmaya çalıştığından' bahsedilmektedir.
Kurulan bu ordunun simgesinin de altı köşeli Davud Yıldızı olduğuna dikkat çekilmektedir.
Hepimiz biliyoruz ki Selçuk Bey ve oğullarının kurduğu devlet bir İslam devletidir. Ama bu onların Hazar Türk Yahudi soyundan gelmiş olmalarını değiştirecek bir durum değildir.
İşin garip tarafı Hazar Türk Yahudi devletinin yaşadığı dönemde Doğu Roma (Bizans) ve Arap İslam devletleri var idi. Bu iki devletin de olayları kayıtlara geçtiğini bilmekte iken neden bu olaylar hakkında yeterince araştırma yapılmamakta yada yapılmış ise bunlar bizlere intikal etmemektedir.
Bir garip durum da Hazar Türklerinin Museviliği kabul ettiği yıllarda yaşananlardır.
Keza o yıllarda Araplar Türklerin yaşadıkları yerleri tek tek fetih ederek Türkleri İslamlaştırmalarıdır. Bu süreç de manidardır. Çünkü bizlere Türklerin İslam'ı kendi istekleriyle kabul ettikleri anlatılmasına rağmen gerçek başkadır.
Büyük İslam fatihi Kutaybe diye bilinen Arap Komutanının Türkleri boğazlatarak nehirlerin günlerce kan akmasına sebep olduğu ve hatta bu kan akan nehirlerde bulunan değirmende un öğütüp ekmek yaptırarak yediğini ve bunu da ettiği yemini gerçekleştirdiğini ifade ettiği gerçektir.
Arap gezgin ve tarihçi Fadlan'dan bunları okumak herhalde yeterli bir fikir vermeye yetecektir.
İşte böyle bir Arap-İslam yayılması sırasında Hazar Türk Krallığı Museviliği kabul ettiğini görmekteyiz.
O yıllarda Doğu Roma (Bizans)'nın Hıristiyan olması yani İslam'ın da kabul ettiği bir peygamber olan İsa'nın öğretilerini hatta İ.Ö. üçüncü yüzyıllarında bu dini bizzat devlet eliyle düzenledikleri gerçeğinden hareket edecek olursak her iki semavi dini temsil eden bu iki devletin ortak hedefinin kafir saydıkları Türkler olduğunu tahmin edebiliriz.
Hatta bugün Suriye dediğimiz coğrafyada Hıristiyan Araplara, Müslüman Arapların bir baskısının olmadığını ve ticari-siyasi iletişim içinde olduğunu da görmekteyiz. Buna karşı olarak Türklerin yaşadıkları yerlere ise amansız bir sefer güdüldüğünü görebiliriz.
Bir ayrıntı da şudur; Peygamberimiz Muhammed'in ilk eşi Hatice'nin bazı batılı kaynaklara göre tartışmalı olsa da Hıristiyan olduğu iddiasıdır. Eğer iddia doğru ise Müslüman Araplar için cihada konu olacak tek alan kalıyor kendilerine göre dinsiz Türklerin yaşadıkları yerler olması kaçınılmazdır.
Peki Türkler ne yapmıştır?
Bir çok vatandaşımız Türklerin İslam ile karşılaşması sonucu topluca bu dine katıldığıdır. Hatta Emevi Arapların zorlama yapmaları sonucu Türkler İslam'a direnmiştir, daha sonra Abbasiler daha yumuşak ve anlayışlı davranması sonucu Türkler kitle halinde İslam dinine geçtiği anlatılmaktadır.
Belki de durum biraz farklıdır, nasıl ki Aryan olan İran'lılar kendi milli değerlerinin Araplaşmaktan kurtarmak için Şii inancında protest Arap şeklinde tezahür ederken Türkler de ya Şii olmuşlardır yada Şii'liğe yakın bir yol şeçmişlerdir. Burada millilik esas olduğunu kabul etmek gerekmektedir.
Haliyle o yıllarda Hazar Türklerinin de Museviliği bu nedenle seçmiş olması da kuvvetle muhtemeldir.
Bir başka tarihi gerçek ise Cengiz Han'ın İslam Dünyasına taarruzudur.
Arap İslam Devletine gönderdiği elçilerin işkenceyle öldürülmesi sonucu ordusuyla taarruza geçmiş Müslüman Arapların ele geçirip İslamlaştırdığı Türk yurtlarını tek tek fetih etmiştir.
Hatta orduları Bağdat'ı da ele geçirerek İslam Peygamberi Muhammed'in soyundan gelen ve Halife olanların tamamını idam etmiştir.
Sadece o sıralarda Mısır'da bulunan dört yaşında olan biri kurtulmuştur. Bu çocuğun soyundan gelenler ise ileride Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim tarafından himaye edilerek hilafetin Osmanlıya geçmesini sağlamıştır.
Cengiz Han'ın taarruzları sonucunda katliamlar yaşanmasına rağmen Türk yurtlarına bakıldığında halen Türklerin yoğun olduğunu görmekteyiz. Bu da şunu göstermektedir, Türkler Arapların kıyımına ve Araplaştırma gayelerine rağmen halen Türklük bilincini kaybetmemişlerdir.
Hatta şunu da söylemek gerekecektir, Cengiz Han ve Timur Han'ın taarruzları bugün üzerinde yaşadığımız Anadolu topraklarının Türkleşmesinde önemli rol oynamıştır.
Burada şunu da belirtmek lazım Yüce önder Atatürk tarafından konulan Esenboğa ismi Timur'un komutanlarından birinin adıdır.
Şimdi merak edilen şey acaba milliyet mi esas olmalıdır yoksa din mi?
Bu soruya cevap zor verilebilir. Yaşanan coğrafyada varlık sebebini oluşturan şey ne ise o esas olmaktadır.
Nasıl ki Sıpların Ortodoksları Sırp, Müslümanları Boşnak, Katolikleri Hırvat ise ve aynı ırka mensup olsalar da can düşmanı olmuşlar ve yabancılaşmışlardır. Bu durumda aynı coğrafyada bulunan ve de aynı ırka mensup milletler arasında değişik dinler o milleti kendi ırkından olanlara düşman yapmaktadır diyebiliriz.
Değişik ırka mensup milletler ise aynı din içinde aynı coğrafyada kendi öz milli değerlerini korumak için aynı dinin değişik uygulamalarını görmekteyiz.
Hatta aynı millette bile bu duruma tanık olmakta mezhep yada tarikat şeklinde milli değerlerini koruma güdüsünde olduklarına rastlamak mümkündür.
Değişik coğrafyada olan aynı milletin soylarından gelenler ise din inancını bir yana bıraktığı ve milli değerleri öne çıkararak iletişim kurduklarını veya bu konuda çaba gösterdiklerine şahit olmaktayız.
Şimdilerde 1948 yılında İsrail'in kurulmasında ABD'de ortaya konan görüşe göre Hazar Türk soyundan gelen Ashkanazilerin kurduğu Yahudi devletinin etrafının İslam Arap devletlerinin sarmasından dolayı varlık sebeplerini devam ettirmek için kendilerini İbranilerden sayarak özünü unutup Tevrat'a daha çok mu sarılacaklar mıdır yoksa dini bir yana bırakıp mensubu oldukları iddia edilen Türk soyundan geldiklerini mi kabul edeceklerdir, bilinmez.
Tabi ki bu konu daha çok tartışılacaktır. Bu tartışma asıl İbrahim soyundan gelen Yahudileri daha çok ilgilendirmektedir.
Eğer söylendiği gibi dünya Yahudilerinin %93 Hazar Türkleri oluşturuyor ise buların öz benliğine dönmeleri durumunda Siyonizm herhalde bitebilir ve milli duygular ile dünya hakimiyeti söz konusu olur. Bu durumda gerçek Yahudi olanlar da Mesih beklemeye devam etmek zorunda kalacaklardır.
Bir başka durum da İsrail'i kuranların Türk soyundan geldiğini diğer Türkler nasıl karşılayacaklardır?
Kabul görülecek midir?
Türkler Nazilere bizim soydaşlarımızı nasıl kestiniz diye soracaklar mıdır?
Yada Sam'ın soyundan gelen ve erk sahibi olanlar İsrail'deki erk sahibi olan Hazar Türk Yahudilerine karşı nasıl bir tutum sergileyeceklerdir?
Belki de bular yaşanmaktadır. Ama halen çıplak gözle görülememektedir. Türkiye'de bile kimin kim olduğu tam olarak bilinmemektedir.
Tayfun Er'in Erguvaniler kitabından da öğrendiğimiz gibi Türkiye'de birbirlerini bilen ama genel çoğunluğu oluşturan milli unsurun bilmediği bir gurup ki bunlar da Yahudi olmakla beraber Sam soyundan gelmektedir, İsrail'e hangi eksende bakmakta olduğu ise ayrı bir araştırma konusudur.
Onların bakışı da maalesef bulundukları mevkiler nedeniyle tarihte hep resmi bakış olmuştur.
Hatta Türkleri zor duruma düşürmek isteyenlerin Sam soyundan gelen Yahudiler olduğu ve buna mukabil ise de Türkiye'yi bu zor durumdan kurtarmak isteyenlerin de Yafet soyundan gelen sonradan Yahudi olmuş olan Hazar Türk Yahudiler olduğu hep merak konusu olarak kalacak gibi görünse de ama mutlaka bir şekilde bu soruya cevap da bulunacaktır.
Demek ki herkes birilerini Türk yapıyor biz de burada İsrail devletini kuranların asıl unsuru olan Ashkanazilerin Hazar Türk Yahudileri soyundan geldiklerini söyleyerek onları Türk yapmış oluyor görünüyorsak da İsrail'in katliam derecesindeki davranışlarını kabul etmiş olduğumuz anlamına gelmez.
Dünyanın neresinde olursa olsun emperyalist her türlü olaya karşı olduğumuzu burada tekrar dile getirmeliyiz.
Zeki Bingöl
http://www.geocities.com/harikasozler/kutadgubilig.htm
evet
tatil bitti başa döndük...
1917 Bolşevik Devrimi ve Sovyetler Birliği
Sevgili dostlar,
Yukarıdaki yazılarda Hazar Türklerine değinmiştik. Şimdi kaldığımız yerden devam edelim. Hazar Türkleri tarihini bilmek Dünya tarihi ve siyasetini bilmek için çok önemlidir. Bu konu Dünyada bir tabudur ve kimse gündeme getirmemektedir. Ama son yıllarda artan bir oranda Dünyada araştırmacılar bu konu üzerine eğilmiştir.
Böylece Dünya Yahudilerinin büyük bir kesimini oluşturan Avrupa(yani Aşkenazi) yahudilerinin Türk HAZAR kökenli olduğunu öğrendik. Peki kimdir bu insanlar? Ve nerede yaşıyorlar şu an ve Dünyaya etkileri nelerdir? Bu sorunun cevabı sizin tahminlerinizin çok çok üstündedir. Okudukça hayretlere düşeceksiniz. Hazar kökenli bu musevi Türklerin Dünya tarihine etkisi korkunç seviyededir.
SOVYETLER BİRLİĞİ bir HAZAR DEVLETİYDİ!
1917 Bolşevik devrimini gerçekleştirenler ve Sovyetler birliğini kurup sonuna kadar yönetenler Türk HAZAR musevisi insanlardı! Sovyetler Birliği'nin Ruslarla uzaktan yakından bir alakası yoktur! Rus lider hemen hemen yoktur. Yöneticilerin hepsi Hazar Türküydü! Dolayısıyla Rusyada komunizmi gerçekleştiren ve komünistlerin hemen hemen hepsi Hazar yahudileriydi. Bundan dolayı Bolşevik devrimine yahudi devrimi ve kominizme yahudi doktrini denmiştir. Zaten kominizmin kurucusu Karl MARX bir Alman yahudisiydi. fakat gerçek bir yahudiydi, yani semitik.
Ukrayna topraklarında kurulan Hazar devleti 11.yy.da Ruslar tarafından yıkılmıştı. Ve dağılan Hazar yahudilerine Rus devleti tarafından pogromlar uygulanmıştı. Bu yüzden Hazarlar Rusları hiç sevmiyordu ve Bolşevik devrimi ile intikamlarını aldılar.
Şimdi tek tek bu insanları tanıyalım:
http://www.geocities.com/harikasozler/kutadgubilig.htm
Lenin Türk müydü?
Lenin’in resmi tarihinin yanında, bir de gayrı resmi tarihi var. Çoğunlukla resmi tarih yazıcıları, yöneticileri yarı tanrılaştırıyor. Lenin’in yaşamını kaleme alan resmi tarih yazıcıları Rus olduğu konusunda şüphe taşımıyor. Lenin’e karşı olan kesimler ise komünist ve ateist yönünü vurgulamaya özen gösteriyorlar.
Rus Çarları Çuvaşları Hıristiyan dinine döndürmek için, her yerleşim yerine, aynı zamanda Rus misyoneri olan toprak ağaları atadı. Zamanla birçok yerleşim yeri kendi köklerini terk etmeye başladı. Lenin’in dedesi Nikolay Vasilyeviç Ulyanin’in yaşadığı köy de istisna olmayıp Çuvaş köklerini terk etti ve kendilerine Rus demeye başladı.
Lenin’in ailesi, Ulyanovların baba tarafından Çuvaş olduğu ihtimali çok güçlü. Bunu ispatlamak da çok zor değil. Bu günkü teknoloji buna izin veriyor, DNA testi yapmak yeterli olur.
Çuvaş araştırmacı Albina Lubimova’nın, Sovyetler’in kurucusu Lenin hakkında çok tartışılacak iddiası
“Lenin Türk” İddiası
Rusya’ya bağlı Çuvaş Cumhuriyeti Yazarlar Birliği üyesi, Albina Lubimova, dünyada tartışma yaratacak bir iddia ortaya attı: “Lenin Rus değil, Türk” Lubimova’ya göre, Lenin Türk kanı taşıyor. Baba tarafı Kalmık Türk’ü.
Lenin hangi ulustan?
Çuvaş Türklerine göre Lenin, Rus değil, Türk. Ataları özbeöz Çuvaş Türk’ü. Bu iddia yenilir yutulur cinsten değil. İddianın sahibi Albina Lubimova (Yuratu), Gazeteci ve yazar; 1982’de Moskova Üniversitesi’nin İletişim Fakültesi’ni bitirdi. Şu anda profesyonel bir yazar, şair ve Çuvaş Cumhuriyeti Yazarlar Birliği üyesi. 7 şiir kitabı, çok sayıda makale ve 100’e yakın şarkı sözü yazarı.
Lubimova’ya göre, Lenin Türk kanı taşıyor. Ataları Çuvaş Türk’ü. Albina Lubimova’nın araştırmaları sonucu ulaştığı bilgilere kendi ifadeleriyle göz atalım:
Sovyetler Birliği zamanında komünist partisi tarafından Lenin hakkında oluşturulmuş bir efsane özenle korunmaya çalışılıyordu. Genel Yayın Kaynakları (tüm tarih kitapları dâhil) Lenin’in baba tarafından Rus olduğunu söylüyordu.
Sovyet döneminde araştırma yapmak mümkün değildi
Hâlbuki Lenin’in babası İlya Nikolayeviç, damarında Kalmık kanının aktığını saklamıyordu. Bu nedenle, Çuvaşistan’da pek çok kişi, Lenin’in ailesinin Kalmık olduğunu biliyordu. Ancak, Sovyet döneminde tüm belgeler sır gibi korunuyordu. Araştırma yapmak isteyenler için arşiv ulaşılamaz bir yerdi.
Okulda okutulan bilgiler
Bize okuldayken öğretilen bilgiler şunlar: Lenin’in babası İlya Nikolayeviç Ulyanov, Ulyanovsk’ta Halk Meslek Okulu’nun müdürüyken büyük Çuvaş bilim adamı ve pedagog İvan Yakovlev’la sıkı bir dosttu. Yakovlev, ayrıca Ulyanovsk’ta yapılmış ilk Çuvaş okulunun kurucusu ve Çuvaş alfebesinin öncüsüydü. İlya Ulyanov’un desteğiyle 1871’de Çuvaş Okulu devlet himayesine alındı ve 1877’de “Çuvaş Öğretmen Okulu” ismini aldı. Daha sonra “Çuvaş Kültür Merkezi” haline dönüştürüldü. Kanımca, resmi tarihin satır aralarında yer alan bu bilgiler, Lenin’in babası İlya Nikolayeviç’in, kendisini Çuvaş hissettiğini, bu yüzden Çuvaş halkına ve kültürüne ömrü boyunca hizmet ettiğini göstermesi açısından önemli sayılmalıdır.
Lenin vaftiz babasını kurtarmak istedi
Tarih bilimcisi Gennadiy Tafayev, İvan Yakovleviç’in Hıristiyan geleneğine göre Volodya Ulyanov’un vaftiz babası olduğunu söylüyor. Çuvaşlar genellikle birini vaftiz babası olarak seçtiğinde ona karşı ya aşırı bir yakınlık duyar ya da onu akraba gibi görür. Volodya, N.Ohotnikov diye Çuvaş bir delikanlıya üniversiteye kayıt yaparken yardım etti. 1917 Devrimi’nden sonra İvan Yakovlev idam edilirken Lenin, “Ona dokunmasınlar” diye telgrafla emir verdi.
İlya Nikolayeviç Ulyanov ile İvan Yakovleviç’in dostluğu ve Lenin’in İvan Yakovleviç’e olan yakın ilgisi öylesine değil. Üstelik Astragan’da yaşayan İlya Nikolayeviç Ulyanov, önce Nijegorodsk sonra Ulyanovsk vilayetinde oturmaya karar verdi. Memleket sevgisi onu oraya çekiyordu. Kendisi eğitim düzeyi yüksek olan bir insan olarak halkına okuma-yazma konusunda yardım ediyordu. O, Yakovlev’le birlikte Çuvaş köylerinde 100’den fazla okul açtı.
Lenin’in dedesi Toprak Kölesiydi
M.P. Makarov’un yazdığı “İlya Nikolayeviç Ulyanov/Çuvaşları Aydınlatmak” isimli kitapta da, ‘Lenin’in dedesi Nikolay Vasilyeviç Ulyanov eskiden Nijegorodsk vilayetinde bir toprak kölesi köylü idi. Ve 1791 yılında Astragan vilayetine taşındı’ deniyor. Aynı yazarın (Makarov) ‘16. ve 17. y.y.da Otokrasi ve Povoljye Halkların Hıristiyanlaşması’ adlı bir başka kitabında da şu bilgiler yer alıyor: ‘Birleşmeden sonra 1666–67 yıllarında iki tane mezhep ortaya çıktı: Vyatsk ve Nijegorodsk mezhepleri. Meri, Çuvaş, Mordov ve Tatarlar Nijegorodsk mezhebine girdi. Nijniy Novgorod hariç Alatır, Kurmış ve Yadrin şehirleri de bu mezhebe dâhil edildi.
Tarih belgelerinden biliyoruz ki, bu topraklar Voljsk Bulgariya oluştuğundan beri burada yaşayan Çuvaşlara aitti. Kurmış ve Yadrin bölgesi, Çuvaşlar Rusya’ya girmeden önce tamamen Çuvaş toprağıydı. Bugün de Alatır, Kurmış ve Yadrin Çuvaş Cumhuriyeti topraklarında bulunuyor. 16. yüzyılın ortasında Altınordu dağıldıktan sonra Kazan Hanlığı oluşuyor ve bu Çuvaş toprakları Kazan Hanlığı’na dâhil oluyor.
Kökenlerini terk ettiler
‘17. yüzyılda yaşayan Alman gezgin Adam Oleariy, Sura Nehri’nin bir zamanlar Kazan ve Rus toprakların ayırdığını söylüyordu’ Bu tespit ‘Çuvaş Halkının Kökleri’ adlı kitapta yer alıyor. Kitabın yazarı ünlü Çuvaş bilim adamı V.F.Kahonovskiy’di.
‘18. yüzyıl’da Çuvaş toprakları Kazan ve Nijegorodsk vilayetine dâhil edildi’... Bu bilgiyi ise “Haber” gazetesinin editörü Aleksey Petroviç Leontyev ifade ediyor. Leontyev’in belirttiğine göre, eskiden Rus Çarları Çuvaşları Hıristiyan dinine döndürmek için, her yerleşim yerine, aynı zamanda Rus misyoneri olan toprak ağaları atardı. Zamanla birçok yerleşim yeri kendi köklerini terk etmeye başladı. Vladimir Ulyanov-Lenin’in dedesinin yaşadığı köy de istisna olmayıp Çuvaş köklerini terk etti ve kendilerine Rus demeye başladı.
Albina Lubimova, Lenin’in sülalesini daha iyi öğrenmek için Profesör Gennadiy Tafayev’in kaynaklarına da başvurmuş. Prof. Tafayev, şu anda Çuvaş Pedagoji Üniversitesi’nin Tarih Bölümü Başkanlığını yürütüyor. 200’ün üzerinde yayınlanmış eseri var. (Ağırlıkla Çuvaş halkının kökleri hakkında yazılmış kitaplar)
Tafayev: Lenin’in yüz hatları Türklere benziyor
Tafayev, Ulyanovların şimdiki soyadlarının Hıristiyanlaşma zamanında ‘Ulyanan’ isminden gelebileceğini belirtmiş. Ve bir aileye soyadı verildiğinde otomatik olarak o aile ferdinin soyadı olarak kabul edildiğini kaydetmiş. Büyük ihtimalle Ulyanov soyadının bayan veya erkek “Ulyanan” isminden temel alındığını anlatmış. “Ruslar bu ismi “Ulyanin” şeklinde yazmış olabilirler. Üstelik o zamanki mübeyyizlerin Çuvaşça bilmemesi de güçlü bir ihtimal. Çocuklara anne ve babanın isimlerini verme âdeti, şimdiye kadar güncelliğini yitirmedi’ şeklinde bilgi vermiş. Tafayev, Lenin’in fizik yapısı ve yüz hatlarının Türk olması ihtimalini çok güçlendirdiğini eklemiş.
Albina Lubimova, Tafayev’in haklı olup olmadığını anlamak için ‘Hıristiyan olmayan Çuvaşlar özel isimler sözlüğü’ adlı M.R. Fedotov tarafından yazılmış bir kitaba da baktığını belirtiyor.
Lubimova, Rusya’da pekçok kişinin Lenin’in, Çar tarafından idam edilen kardeşi Aleksandr için intikam aldığına inandığını ve ‘Aleksandr idam edilmiş ve bu şekilde 1917’deki devrim gerçekleşmiş oldu’ dediğine dikkat çekiyor.
Çuvaş tarihi uzmanı Anton Osipoviç Smolin, “Lenin” adlı bir kitapta yer alan bilgileri hatırlatarak, kitabın yazarı Akim Arutyunov’un, birinci cildin ‘Vladimir Ulyanov’un Soy Ağacı’ kısmının ikinci bölümünde, Astragan Arşivleri’nde bulunan belgelere atıf yaptığını belirtiyor. Burada, “Herkesçe biliniyor ki anne tarafından Lenin üç milletin kanını birden taşıyor (Yahudi, Alman ve İsveç). Baba tarafından Vladimir Lenin-Ulyanov’un dedesinin babası, Kalmık kısmından Lukyan Smirnov’muş. Onun oğlu Aleksey Lukyanoviç Smirnov bağımsız toprak ağasıymış. 1808’de 23 yaşındaki Anna isminde kızını evlendirmiş. Anna’nın kocası ondan 30 yaş büyük ve bu da Lenin’in dedesi. Anna Alekseyevna 5 çocuk doğurdu ve son olanı İlya gelecekte Lenin’in babası oldu” bilgilerine yer veriliyor.
Lenin’in dedesi toprak kölesiydi
“Eğer dikkatlice bakarsak Ulyanovların yüz hatları, elma kemikçikleri, göz şekli Mongollara benzediğini görürüz” diyen Akim Arutyunov, resmi kaynaklara ve Lenin’in yaşam öyküsünü anlatan eserlere atıf yapıyor. Bu kaynaklara göre Vladimir Ulyanov’un dedesi Nikolay Vasilyeviç Ulyanin (Ulyaninov) toprak köle köylüsüydü ve Nijegorodsk vilayetinin Androsovo Sergaçsk çevresindeki köyünden geliyordu. Üstelik yüzyıllar boyunca bu topraklar Türk halklarına aitti. (Özellikle Çuvaşlara). Akim Arutyunov, “Sergaçsk çevresinde o dönemde (18. yüz yılın sonu) Rus imparatorluğun yerleşim yeri listesinde aynı isimde iki köy belirtilmiştir (Küçük ve Büyük Andosovo). Birinci köy kuzey batıda Sergaç’tan 18 verse uzaklıkta bulunuyor. İkinci köy ise belirtilen kasabadan daha batıya yakın 20 verse uzaktadır. Andosovo köyü şimdiki posta rehberinde belirtilmiş durumda. Bu köy Nijegorodsk Bölgesi Pilninsk semtinde buluyor. Bütün bu bilgiler hakkında arkadaşım Tafayev’ın ne düşündüğünü sordum. Tafayev, ‘Eski Rus vakayinamelerinde (1237 yılına göre) yazılıyor ki Batu Taarruzu’ndan sonra Bulgarlar Volga Nehri’nden yukarıya doğru hareket etmişler ve Suzdalsk topraklarına varmışlar. Volga Nehri’nin kıyılarında birçok Bulgar şehri oluşmuş” (Sudovit, Tsepel) şeklinde bilgi veriyor.
V.N. Tatişev’in kaynağına göre, (1221 yılı) ‘Büyük Prens Yuriy’ generalleri gönderip Oka Nehri’nin kıyısında yeni şehrin yapılmasını emretti. Orası, eskiden Bulgarların yaşadığı bir şehirdi. Şimdiki Nijegorodsk Bölgesi’ndeki topraklar da (Liskovo, Vasilsursk ve Nijniy, Novgorod) eskiden Bulgarlara aitti.
Araştırmalar Sürüyor
Araştırmacı Albina Lubimova, şu görüşleri ifade ediyor; “Lenin’in dedesinin Çuvaş olması şimdilik sadece varsayımdan ibaret ve gerçeği ispatlamak için bunu destekleyen bilgi ve kanıtlara ihtiyacımız var. Onun için arşivleri daha derinden incelemek gerekir. Ulyanovların gerçekten Çuvaş olduklarına inanıyorum. Fakat yukarıda açıkladığımız sebeplerden dolayı yıllardır bunu saklamak zorunda kalıyorlar.
Çuvaşlar tarih boyunca çok çile çeken bir halktır. Hayatta kalabilmek için sık sık yaşadıkları yerleri terk etmek zorunda kaldılar. Birçoğu ise İslamiyeti kabul etti. Vladimir Lenin-Ulyanov’un dedesi de bunu yapmış gibi görünüyor. Aynı şeyler şimdi de oluyor. Şehirde yaşayan sosyetenin çocukları kendi anadilini bilmiyor. Aile gerçek Çuvaş olduğu halde çocuklar kendini Rus gibi görüyor. Birçok Çuvaş şair, ressam ve yazar kendi kültürüne karşı olan sevgisini sürekli dile getiriyor. Fakat kendi çocuklarına Çuvaşça öğretmiyor ve anadillerine karşı sevgi aşılamıyorlar. Eğer bütün bunlar bu şekilde devam ederse sonraki yüzyılda Çuvaşça diye bir dil kalmayacak.
Lenin’in ailesi, Ulyanovların baba tarafından Çuvaş olduğu ihtimali çok güçlü. Bunu ispatlamak da çok zor değil. Bu günkü teknoloji buna izin veriyor, DNA testi yapmak yeterli olur.
Ne olursa olsun Çuvaşlar arasında birçok yetenekli insan var. Örneğin İkinci Dünya Savaşın efsanevi kahramanlarından biri Vasiliy İvanoviç Çapayev Çuvaş bir üvey anne tarafından büyütüldü. Dünyanın üçüncü astronotu Andiyan Grigoryeviç Nikolayev de bir Çuvaş. Aynı zamanda yürüyüş ve bisiklet spor dalında birçok olimpik şampiyonlar var. Eğer Lenin’de Çuvaş kanı olduğu ispatlanırsa Türk dünyası için büyük bir dalgalanma olacak”
Lenin’in doğduğu topraklardan ortaya atılan bu iddia, Sovyetlerin kurucusu ile ilgili önemli tartışmaları beraberinde getirecek gibi görünüyor.
Erol Cihangir: Lenin Kalmıktır
Lubimova’nın iddiasına, “Bir Türkün 2. Dünya Harbi Hatıraları” kitabının yazarı Erol Cihangir’den de kısmi destek geldi. Kitabında benzer tespitlerde bulunan Erol Cihangir, Kırmızı Çizgi Dergisi’ne yaptığı açıklamada, Lenin’in atalarının bir Moğol boyu olan Kalmık’lara dayandığını kaydetti. Erol Cihangir, Moğollar ile Türklerin ayrı uluslar olduğuna inandığını belirterek, Lenin Türk’tür demek yerine, Lenin Kalmıktır demenin daha doğru olacağı görüşünü savunuyor.
Vladimir İliç Lenin-Ulyanov
22 Nisan 1870'te Simbirsk kentinde doğdu. Orta halli bir öğretmen ailesinin altı çocuğundan ikincisiydi. Ağabeyi Aleksandr'ın Çar’a karşı suikast girişimine katıldığı için kurşuna dizildiği yıl, 1887'de, liseyi bitirerek Kazan Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne girdi. Üç ay sonra devrimci öğrenci hareketi içinde yer aldığı için üniversiteden atıldı.
1891'de St.Petersburg Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni dışarıdan bitirdi. 1895'te ülke dışına çıkıp marksizmin önemli temsilcileriyle tanıştıktan sonra St.Petersburg'a dönüp İşçi Sınıfının Kurtuluşu İçin Mücadele Birliği adlı gizli bir örgüt kurdu. Aynı yıl sonunda tutuklandı, ondört ay hücrede kaldıktan sonra Sibirya'ya, Şuşenskoye köyüne sürgüne gönderildi. Orada Krupskaya ile evlendi. Sosyal-demokrat gruplarla bağını sürdürdü ve bir parti program taslağı hazırladı. RSDİP(Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi) 1898 Mart'ında Minsk'te toplanan bir kongreyle kuruldu.
1900'de serbest bırakıldıktan birkaç ay sonra yurtdışına kaçtı ve İsviçre'ye yerleşti. Aralık 1900'de yayımlanmaya başlayan İskra Gazetesi’ndeki bir makalesinde ilk kez “Lenin” takma adını kullandı.
1905 devriminin yenilgiye uğramasından sonra Aralık 1907'de yeniden Avrupa'daki sürgün yaşamına döndü. Birinci Dünya Savaşı'nın başlamasından sonra, emperyalist savaşı iç savaşa döndürme çağrısında bulundu. 1917 Şubat Devrimi'nden sonra Petrograd'a döndü. Nisan Tezleri'yle bolşeviklerin sosyalist iktidar perspektifiyle hareket etmeleri gerektiğini vurguladı. Baskı ve yasaklama girişimlerinden dolayı Finlandiya'ya kaçmak zorunda kaldı. 1917 Ekim'inde gizlice Petrograd'a döndü. 7 Kasım 1917'de Lenin'in önderliğinde Bolşevikler iktidarı ele geçirdi. 8 Kasım 1917'de Halk Komiserleri Kurulu başkanlığına seçildi. 21 Ocak 1924'te Gorki kentinde öldü. Lenin’in ölüm günü ulusal yas günü olarak ilan edildi. Petrograd şehrinin adı Leningrad olarak değiştirildi. Anısına ülkenin çeşitli yerlerinde anıtlar dikildi. Öldüğünde 54 yaşındaydı.
www.kirmizicizgi.com.tr//yazi/?id=530
http://www.geocities.com/harikasozler/kutadgubilig.htm
lenin de türktü * lenin'in
lenin de türktü *
lenin'in musevi olmasi ve hazar türklerinin 1000+ sene önce museviligi resmi din olarak secmesi olanlarini sentezleyen tarihçi suna arinin yumurtasi. siniftan birisinin "hocam, oturan boga da türk müydü?" sorusuyla sonuclanmistir.
(bkz: galatasaray lisesi)
(bkz: vikingler de turktu)
(aged, 17.03.2002 02:02 ~ 02:14)
(bkz: ruud gullit kahramanmaraşlıydı)
(nazmiye demirel, 30.06.2002 19:27)
(bkz: aslinda sunlar da turkmus)
(bkz: dinazorlar da turkmus)
(bkz: kizilderililer turkmus)
(ssg, 30.06.2002 19:36)
(bkz: herkesin türk olması)
(mortifera, 11.12.2002 09:27)
olaylari enlemesine yaran bir zihniyetin "ehoy e madem turk degildi neden bize gurtulus savasinda yardim etti.. gerci gomunukten turk olmaz ammaa..." seklinde bir iddia ekleyebilecegi cumlecik.
(aethewulf, 04.02.2003 14:02)
(bkz: bu turkleri kim dogurdu)
(libertarian, 22.04.2003 20:09)
(bkz: sosyalizm türklere yakışır)
(tatli cocuk, 03.08.2003 12:55)
"gördü benimkini ürktü" diye devam eden iğrennnç bir tekerleme...
(ne2000 uyumlu, 17.05.2004 16:34)
(bkz: gobekli biyikli turk tipi)
(brownie, 17.05.2004 16:34)
vladimir ilyich ulvanov un (lenin) memleketinin aileden simbirsk - kazan - volga tarafları olmasından dolayı ortaya çıkmış eski bir söylentidir bu; derler ki lenin in anne tarafından bir ninesi kırım tatarı mıymış kazan türkü müymüş neymiş, kimi rus tarihçiler tarafından çok itibar gören bir görüş olsa da şu da vardır ki lenin tek kelime türkçe - tatarca bilmez ve anne - babası da çar nikaloai a bağlı inançlı ortodokslar idi; yani "mehmet scholl" ne kadar türk ise en fazla o kadar türktür diye finalize edilebilecek bir şayiadır bu
(gauche, 17.05.2004 16:44 ~ 16:45)
dogru olma ihtimali vardir. başkurt turku oldugu da soylenir, hatta aslen "ulyanov" olan soyadinin baskurtca oldugu ileri surulur. leninin asyatik simasi da bu kaniyi guclendirmektedir.
(aficionado, 13.10.2004 13:46)
(bkz: elfler türktür)
(bkz: goblinler de türktür)
(bkz: cüceler zaten türktür)
(samatya, 13.10.2004 13:56)
(bkz: melez guzeldir)
(bkz: butun melezler guzeldir)
(denhamtoothpaste, 13.10.2004 14:02)
(bkz: diana lavrenovic)
(poturgilinpotur, 05.04.2005 18:13)
"hepimiz adem peygamberin çocukları değil miyiz?" genel önermesi hatırlanırsa oldukça doğru bir iddiadır...
(kadim kishi, 05.04.2005 18:35)
diyen kişi pek de yanlış dememiştir. lenin'in tatar kökleri vardır, üniversiteye tataristan'ın başkenti kazan'da gitmiştir ve burada, hukuk fakültesinde, bir dersliğin girişinde "lenin devrimci kariyerine * burada başladı" diyen bir ibare vardır. 99dan beri bir şeyler değişmediyse o tabela hala orada asılı olsa gerektir.
ama tatarlar kendilerine ne oranda türk der, orası da ayrı bir muamma tabii. öte yandan lenin kadar anti-milliyetçi bir adam daha dünyaya gelmediğinden kendisi ister türk ister eskimo iste rus olsun bunun hiçbir önemi yoktur. aynı marx gibi, lenin'i de hiçbir millet sahiplenemez.
(terranovanian, 09.09.2005 05:20 ~ 05:43)
(bkz: dto)
(bkz: doc dr sinan sagiroglu)
(geldiler, 09.09.2005 05:37)
(bkz: uzaylılar da türkmüş)
(dev, 20.09.2005 14:42)
- lenin de turktu
- eee..
- e türktü işte
- eee..
- türkmüş adam ya..
- sizin sülaleden birini mi şey etmiş. deden olabilir mi misal, öyle bi merak mı bu ?
(mariadebonne, 20.09.2005 14:57)
vatan gazetesinde gün itibarıyla çıkan bir haberin başlığı. lenin türktü deniyor haberde ve bu doğru çıkarsa tür dünyası karışacak diye bir de ibare var. işte haber işte yaratıcılık.
(flyingv, 16.08.2006 14:23)
dünya türk olsun'cular tarafından kendi siyasetlerini çökerten çelişkili iddia:
_ lenin de türktü
_hey be... ya abi o komünist di mi
_ olsun tüktü
_yahudi di miydi?
- türktü olum, zaten bütün dünya türk
- e türk de niye biz dto diye dolaşıyoruz
_ukala olduğun kadar güzelsin de
(talassa, 16.08.2006 14:39)
(bkz: trocki buyukada'da sunnet olmustu)
(babaerenler, 28.08.2006 15:33)
(bkz: niagara, ne yaygara)
(circle takes the square, 28.08.2006 15:36 ~ 15:37)
büyük tarihçi suna arı'nın ne kadar ileri görüşlü ve sağlam bir öğretmen olduğunu doğrulayan önerme. yıllar önce sınıfta "tabi çocuklar lenin de türktü" diyince "hasktr lan karı ya bunadı ya da..ak geçiyo bizimle" dediydik ama bugün ellerinden öperiz. ulan gazeteler haber yapmış bea.. büyüksün hocam, türktü tabii lenin, hatta abraham lincoln de türkmüş...
noel baba, che, napolyon, ramses diğer türklere örnek olarak verilebilir mesela
(bkz: herkesin türk olması)
(le comte de monte cristo, 10.11.2007 05:49)
lenin türk mü?
kitapta, lenin ile tolstoy’un kökenleriyle ilgili bilim adamlarının çarpıcı yorumlarını yılmaz şöyle aktardı: “aslında bu iddia, yeni bir iddia değil. bilgi üniversitesi öğretim üyesi türkolog arif acaloğlu konuyu tekrar gündeme getirince ilgimi çekti. lenin’in soyadı ulyanov, türkçe bir kelime olan ulan-oğlan’dan geliyor. ulan, yani bizim bildiğimiz oğlan anlamında. babası çuvaş türklerinden. bunlar türk devleti olan altınordu devletinden rus hizmetine girmiş insanlar. çar bu aileden birine ‘şişman’ diye lakap takıyor. şişmana rusça’da tolstoy deniyor. sonra bu aileden bazıları soyadını tolstoy diye değiştiriyor.”
kaynak: milliyet muhabiri önay yılmaz yeni kitabı.
(everbystander, 19.01.2009 17:13)
#15106165 !?
http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=l...http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=lenin+de+türktü&nr=y&pt=lenin+d
http://www.geocities.com/harikasozler/kutadgubilig.htm
Türkler Yunanlılarla
Türkler Yunanlılarla akraba mı?
SERHAT OĞUZ İstanbul
güncellenme zamanı 19.1.2009
Önay Yılmaz
Milliyet muhabiri Önay Yılmaz yeni kitabında, Türklerle ilgili 117 çarpıcı soruya yer veriyor
“Nazilerle Beş Yıl” ve “Bandırma Yolcuları” adlı tarihi anı romanlarının ardından bu kez, 24 yıllık gazetecilik geçmişinde biriktirdiği ilgi çekici bilimsel haberlerini, “keyifle okunan bir kitaba” dönüştüren Milliyet muhabiri Önay Yılmaz, okuyucularına “Doğru bildiğiniz yanlışlarla yüzleşmeye hazır mısınız?” diye soruyor.
Yılmaz, Alfa Yayınları’ndan çıkan “Türkler - Türkiye ve Türklerle İlgili Merak Edilen 117 Bilimsel soru - Türkiye ve Türkler Hakkında Doğru Bildiğiniz Yanlışlar” adlı kitabında, “Yunanlılarla akraba mıyız?”, “Lenin ve Tolstoy Türk kökenli mi?”, “Çanakkale Zaferi’nde meteorolojinin rolü var mıydı?”, “Bodrum yanardağ üzerinde mi?”, “Nemrut Dağı patlayacak mı?” gibi ilgi çekici soruların yanıtlarını veriyor.
Aziz Nesin’in yıllardır referans gösterilen “Türklerin yüzde 60’ı aptaldır” iddiasının da izini süren Yılmaz’ın, Türkiye Bilimler Akademisi eski Başkanı Prof. Dr. Engin Bermek ve Prof. Dr. Bahattin Baysal’dan aldığı yanıtlar, Nesin’in bu sözlerine kızanlara moral verecek nitelikte: “Türk halkının zekâ düzeyinin dağılımı, bütün halklar gibidir. İddianın gerçeklik payı yoktur.”
‘Eksiklik hissettim’
Yılmaz, geçen hafta piyasaya çıkan kitabının öyküsünü şöyle anlattı: “İlk iki kitabım ‘Nazilerle Beş Yıl’ ve ‘Bandırma Yolcuları’ yakın tarihimizi ele alan belgesel romanlardı. Bu kitapta ise daha çok gazetecilik yaşamım süresince yaptığım haber ve röportajlardan yola çıktım.
Burada önemli olan kitabımda yanıtlarını verdiğim 117 sorunun Türklere ve Türkiye’ye ait olması. Bu konuda bir eksiklik hissettiğim için böyle bir kitap hazırlamaya karar verdim.”
Lenin Türk mü?
Kitapta, Lenin ile Tolstoy’un kökenleriyle ilgili bilim adamlarının çarpıcı yorumlarını Yılmaz şöyle aktardı: “Aslında bu iddia, yeni bir iddia değil. Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi Türkolog Arif Acaloğlu konuyu tekrar gündeme getirince ilgimi çekti. Lenin’in soyadı Ulyanov, Türkçe bir kelime olan ulan-oğlan’dan geliyor. Ulan, yani bizim bildiğimiz oğlan anlamında. Babası Çuvaş Türklerinden. Bunlar Türk devleti olan Altınordu devletinden Rus hizmetine girmiş insanlar. Çar bu aileden birine ‘Şişman’ diye lakap takıyor. Şişmana Rusça’da Tolstoy deniyor. Sonra bu aileden bazıları soyadını Tolstoy diye değiştiriyor.”
milliyet
http://www.geocities.com/harikasozler/kutadgubilig.htm
Türk Tarihi Tezi
Türk Tarihi Tezi destekleyen “Ey Dünya İnsanları Hepiniz Türksünüz”
kitabının yazarı Gene D. Matlock Eylül’de Türkiye’de
7 Eylül’de İstanbul’a gelecek olan yazar, 17 Eylül’de Bodrum’da bir konferans verecek
Röportaj ve konferans teklifleri açıktır. Bağlantı için bizi arayabilirsiniz…
Gene D. Matlock B.A. M.A. kimdir?
["Click to download attachment"] 81 yaşında olan yazarımız Amerikan vatandaşı olup El Dorado, Kansas’ta doğdu. Bir süre University of New Mexico’da okuduktan sonra Aralık 1951’de Meksika’daki Mexico City College’dan İspanyol ve Güney Amerika İlişkileri’nden (Spanish and Latin American Affairs) B.A. derecesini aldı. Daha sonra Deniz Piyadesi olarak bir süre Kore’de bulundu. Ardından Panama ve Meksika dâhil tüm Orta Amerika’yı gezdi. New Orleans’deki Tulane Üniversitesi’nden İspanyolcadan M.A. derecesini aldıktan sonra öğretmenlik yaparak emekliliğe ayrıldı. Hayatı boyunca yaptığı araştırmalarını 1980’den beri yoğunlaştırarak Türk, Hint ve Amerikan yerlilerinin ortak özellikleri üzerinde kitaplar ve birçok makale yazdı. “What Strange Mystery Unites the Turkish Nations, India, Catholicism, and Mexico?: A Concise but Detailed History of Things Divine and Earthly” isimli kitabını yakın zamanda yazdı. Bu kitabın 3. bölüm başlığını kullanarak ve orijinaline sadık kalarak çeviren yayınevimiz, Aralık 2008’de kitabı “Ey Dünya İnsanları Hepiniz Türksünüz” adıyla Türkçeye kazandırdı. Çeşitli kanıtlar ışığında Orta Asya’yı ve Türkleri uygarlığın beşiği olarak gören kitap, okurlardan büyük ilgi gördü ve şu an üçüncü baskı aşamasında. Kızılderili ataları olan yazar uzun yıllar Meksika’da bulundu ve eşi Meksikalıdır.
Ey Dünya İnsanları Hepiniz Türksünüz
Yazarın bu ilginç savı aralarında 65 yıldır bulunduğu ve çok sevdiği Meksika’da Meksikalıların ve Türklerin ortak özelliklerini fark etmesiyle başlar. Daha önce yazdığı kitapları Ortadoğu, Hint ve Amerikan Kızılderili halk ve dinlerinin kökenleri üzerineydi. Bu kitapta Türk asıllı Rus yazarı Murat Adji’nin eserlerinin etkisi vardır. Türklerin nispeten yakın tarihte ortaya çıkan uygarlığı başka halklardan öğrenen göçebe ve istilacı bir halk olduğuna dair Batı akademisyenler arasında yaygın bir görüş vardır. Oysa Matlock aynı Kazım Mirşan, Haluk Tarcan, Muazzez İlmiye Çığ, Reha Oğuz Türkkan, Haluk Tanju gibi Türk yazarlarının 1930’larda yaygın olan, ancak daha sonra rağbet görmeyen Türklerin binlerce yıl önce uygarlığın kurucuları oldukları ve anayurtlarının Orta Asya olduğunu savunmaktadır. Bir Batılı araştırmacının bu sonuca varması nerdeyse olası dışı gözükmekte. Ancak Matlock’u farklı kılan bakış açısını belki bu ifadesi açıklar: “İnsanların yanlış varsayımlar üzerine oturttukları ve derin inançla bağlandıkları önyargılarını yıkıp yerlerine doğru ve anlamlı fikirler yerleştirmekten hiçbir şey beni daha fazla tatmin etmiyor.” Gerçekten de Matlock’un kitabı biz Türkler için bile sürprizlerle dolu. Kitabı okurken sanki paha biçilmez bir hazineyi taşıyan atalarımızdan kalan bir sandukayı keşfediyoruz ve dünyanın dört köşesine yayılmış tüm insanlarla bağlarımızı fark ediyoruz. Bütün bunları anlatırken Matlock az bilinen kutsal metinleri, yazmaları, araştırmaları referans veriyor.
Hermes Yayınları
kemal@hermetics.org
Kitabın Arka kapak Yazısı
Tarih yeniden mi yazılacak?
Kadim Türkler tüm insanların ataları mı?
Onlar bin yaşına kadar yaşayarak, uzun yaşamın sırlarını öğrenmişler miydi?
Tüm dinler onların Tengri dininden mi türedi?
Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa, Hz. Muhammet ve Buda Türk müydü?
“Işık doğudan gelir” ne anlama geliyor?
Türkler gelecekte insanoğlunun kurtuluşunda nasıl bir rol üstlenebilirler?
Amerika’da doğan ve daha sonra Meksika’ya yerleşen bir yazar, eşinin ani ölümünden sonra ruhunun hep yanında olduğuna ve destek verdiğine inanarak insanlığın ve dünyanın daha iyiye gitmesi için ne yapılması gerektiği konusunda araştırmalar yapmaya başlıyor. Özellikle, Hıristiyanlığın kökenlerini araştırarak işe başlıyor ve çok ilginç bir şekilde araştırmaları onu Türklerin ayak izlerine götürüyor. İlk insanların Türklerle başlayıp daha sonra dünyaya dağıldığını ve ilk konuşulan dilin Türkçe olduğunu, bilimin, felsefe ve dinin yine Türklerden başladığını söylüyor. İnsanların güneşsel enerjiyle nasıl senkronize yaşaması gerektiğini anlatıyor. Şu an insanlığın içinde bulunduğu huzursuzluğun çözümünü ancak Orta Asya ve Türklerin getirebileceğini, daha iyi bir dünya için gerekli açılımları ancak onların yapabileceğini iddia ediyor ve şayet bu olmazsa dünyanın asla huzur bulamayacağını söylüyor. Ayrıca yazar Türklere bir gönderme yapıyor. Nasıl oluyor da doğuştan filozof ve şair olan, Türk kültürünü dünyaya yayan Erke Han’ı bilmiyorlar. Türk dünyası görkemli zaferlerini ona borçludur.
Eski uygarlıklarda kullanılan teknolojiye de değinen yazar, insanların onları kullanarak nasıl yüzlerce yıl uzun yaşabileceklerini yazıyor. Bu arada Türklerin Orta Asya ve Çin’de yaptıkları piramitleri anlatıyor. Gerçeğin Türklerden saklandığını yazıyor. İnsan bu kitabı okuduğu zaman bir Amerikalının nasıl olur da bilmediğimiz geçmişimiz hakkında bu kadar şey bildiğine hayret ediyor.
Kitabın içinde bazı bölümler: Bu Kitabın Yazılışını Çevreleyen Garip Koşullar, Dünyanın Bütün İnsanları-Biliyor muydunuz Hepiniz Türksünüz? DNA’larınız Bunu Kanıtlayabilir!, Türkler Bize Tanrımızı, Kutsal Haçımızı, İsa’nın Adını ve Kutsal Teslisi Verdi!, Kadim Hiperborlular Bin Yıl Yaşayabilmiş miydi? İnsanlığın İlk Beş Irkı Uzaydan mı Gelmişti? Kadim Türklerin ve Hinduların Havagemileri mi vardı? Nuh Sonrası Göçler, Beş Krishtaya Irkının Kralı Kimdi? İbraniler (Fenikeliler ve Yahudiler) Amerika Kızılderililerini Amerika Kıtalarına Nasıl ve Neden Getirmişti?
Yazarın Türkler hakkında bir makalesi: Tarih Yeniden Yazılacak mı?
http://www.hermetics.org/yenitarih.html
Paylaşım için
Paylaşım için teşekkürler sonsuz. Acaba İstanbulda da konuşma yapacak mı? Kitabı alacam hemen. Çok ilginç bilgiler olduğu kesin.
http://www.geocities.com/harikasozler/kutadgubilig.htm
Tüm dünyanın atası
TÜM DÜNYANIN ATASI TÜRKLER Mİ?
Matlock, 'Tüm dünyanın kökeninin aslında Türkler olduğu' tezini yeniden alevlendiriyor.
Geçen hafta bir konferans vermek üzere Türkiye'ye gelen Amerikalı araştırmacı yazar Gene D. Matlock, 'Ey Dünya İnsanları Hepiniz Türksünüz' adlı kitabında da yer verdiği ilginç iddialarıyla 'Tüm dünyanın kökeninin aslında Türkler olduğu' tezini yeniden alevlendiriyor.
AKŞAM PAZAR'dan Mine Akverdi'ye konuşan Matlock, kitabında din, dil, tarih ve kültür odaklı pek çok kaynak aracılığıyla tezine çarpıcı kanıtlar da sunuyor. Kadim Türkler, tüm insanların ataları olabilir mi? Maya ve Azteklerden Kızılderililere, Ruslardan Hintlilere, Araplardan İngiliz, İtalyan ve Kuzey Avrupalılara hepsinin kökenlerinin Türk olduğu söylense inanır mısınız? Peki, acaba Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa, Hz. Muhammed ve Buda da Türk müydü? Tüm dinler Kadim Türklerin Tengri dininden mi türedi?
Bunlar kafa karıştıran ama bir o kadar da merak uyandıran, cevaplaması zor sorular. Ancak bir araştırmacı bu soruların hepsine 'evet' cevabını veriyor. Ve iddiasının doğruluğuna dair kanıtları da 'Ey Dünya İnsanları Hepiniz Türksünüz' adlı kitabında önümüze sunuyor. İşin ilginç yanı, bu tezin sahibi Türk değil, bir Amerikalı: Gene D. Matlock.
EY DÜNYA İNSANLARI HEPİNİZ TÜRK'SÜNÜZ
Temmuz ayında Hermes Yayınları tarafından Türkçe olarak basılan 'Ey Dünya İnsanları Hepiniz Türksünüz / Kayıp Bir Uygarlığın Sırları Dünyayı Nasıl Değiştirebilir' adlı kitabında Gene D. Matlock ilk insanların Türklerle başlayıp daha sonra dünyaya dağıldığını, ilk konuşulan dilin Türkçe olduğunu, bilimin, felsefe ve dinin yine Türklerden doğduğunu söylüyor. 65 yıldır Meksika'da yaşayan ve hem Hıristiyanlığın kökenleri hem de Meksika'daki Amerikan yerlilerinin kökenleri üzerine uzun yıllar boyunca araştırmalar yapan Matlock'un dini kitaplar, mitolojiler, kültür, gelenekler ve özellikle de dil biliminin ışığında elde ettiği ipuçlarını birleştirerek sunduğu kanıtlar da hayli şaşırtıcı. 81 yaşındaki Matlock ile bir konferans vermek için geldiği İstanbul'da buluştuk ve çarpıcı iddiası üzerine konuştuk.
İNSANLIĞIN BAŞLADIĞI YER TÜRKİYE
Dünyadaki tüm insanların Türklerden geldiğini söylüyorsunuz. Sizi bu konuda bir araştırma yapmaya yönelten şey neydi?
Yıllar önce İsraillilerin Filistinlilere yaptığı kötü muamele sebebiyle çok üzülmüştüm ve bu insanların bir türlü paylaşamadığı kutsal toprakların tarihi ve buradaki dinlerin kökenleri üzerine araştırmalar yapmaya başladım. Bu araştırmalarımı bir yandan da yazıyordum. Araştırma ilerledikçe her şey beni önce Hindistan'a, daha da derinleştiğindeyse Hindistan'ın kuzeyine götürdü. Elimi neye atsam önünde sonunda her şeyin kaynağı olarak karşıma Türkler ve coğrafya olarak da Türkiye ve Orta Asya çıkıyordu. Zira dikkatle incelediğimde Eski Ahit (Kitab-ı Mukaddes'in ilk bölümünü oluşturan, Tevrat ve Zebur'u da kapsayan 39 kitap) ve İncil'de İsrail'den bahsedilmediğini gördüm. Kutsal kitaplarda bahsedilenler aslında Türkiye ile bağdaşıyordu. Nuh'un Gemisi efsanesi, Büyük Tufan... hepsinin kökeni Türkiye ve Türklere dayanıyordu. Bu da bana şunu gösteriyordu: İnsanlığın başladığı yer Türkiye idi. Biz insanlar tüm uygarlığın atası olarak Sümer, Yunanistan, Mısır ve Çin'i görmeye yanlış bir şekilde şartlanmışız.
HERKES KENDİ NESLİNİN İZLERİNİ TÜRKLERE DEK SÜREBİLİR
Peki, nasıl oluyor da Türkler tüm insanlığın atası oluyor?
Birkaç bin yıl önce Kuzey Kutup bölgesinde bir cennette, bolluk içinde yaşayan ileri derecede uygarlaşmış bir halk vardı... Dünyadaki bütün dinler hangi ulusa ait olursa olsun insanlığın beş kökensel ırkı olduğunu söyler. Bu beş ırka Kurus, Krishti ya da Krishtaya deniliyordu. Yaşadıkları yere ise Yahudilikte ve Hıristiyanlıkta Aden denir. Hindular buraya Uttura Kuru adını verir. Eski Yunan tarihçileri ve mitolojisi ise buraya Hiperborea olarak göndermede bulunur. Tibetli Budistlar ise Khedar Hand (Tanrı Şiva'nın ülkesi) ve Şambala der. Aynı zamanda buraya Tanrı Şiva'nın toprakları anlamında Sivariya ve Sibirya da denmektedir. Yeni ilk insanların yaşadığı cennet bahçesi Sibirya bozkırlarıdır. Buradaki ilk insan olan Adem (İngilizcedeki yazılışıyla Adam) Türk dilinde 'insanoğlu' anlamında kullanılır. Nitekim buradaki yüksek zeka ve uygarlığa sahip ari ırk (aryan) Türk'tür. Türkler'in kendilerinden Kıpçaklar, Kurular ya da Aryanlar diye bahsetmesi de bunun kanıtıdır. Ancak pek çok farklı din ve mitolojide geçtiği üzere bu insanlar lanetlenip bir doğal felaket yaşar, dünya ekseninde meydana gelen ani bir sapma ile yaşadıkları yer donmuş, büyük seller olmuştur. Şimdi adına Türkler dediğimiz Kurular güneye, Orta Asya'ya kaçmak zorunda kalmıştır. Bu anlatılan Büyük Tufan'dı. Nuh ve insanlığın soyunu devam ettiren oğulları da işte bu kökenden geldi yani Türk'tü. Nuh'un gemisinin karaya oturduğu Ararat Dağı'nın Türkiye'deki Ağrı Dağı olduğu inancı da bunu kanıtlıyor. Böylece Türk soyundan gelen insanlık Türkiye'ye ve aşağıya Mezopotamya ve Hindistan'a dağıldı. Dolayısıyla Sümerler, Hititler, Iraklılar, Kürtler, Hintliler, Mısırlılar hepsi aslında Türk'tü. Kuzey Kutbu'ndan aşağı inerek Kuzey Avrupa'ya İsveç, Finlandiya, İngiltere'ye ve tüm dünyaya yayıldılar. Bugün herkes kendi neslinin izlerini Türklere dek sürebilir.
Buna kanıt olarak neleri gösterebiliyorsunuz?
Dünyanın her köşesinde kullanılan dilden inançlara ve tanrı isimlerine kadar her şeyin dil olarak aynı kökenden geldiğini görebilirsiniz. Bu tüm dinlerin, dillerin de tek bir kaynaktan çıktığını gösteriyor: Türklerden! İngiltere'den, Finlandiya'ya insan isimlerinden yer isimlerine Türkçe kökenli kelimelere rastlayabilirsiniz. Finlandiya'da Kırkpınar diye bir yer var! Urdu dilinde binlerce Türkçe kelime var. Hintlilerin Kutsal Kitabı Mahabharata aslında Türklerin tarihlerini anlatıyor. Yunanlıların büyük tanrısı Zeus'un ismi de Türkçe. Kudüs, İsa gibi kelimelerin kökeni de aslında Türkçe ve dahası bu bahsedilen yerler de aslında İsrail'de değil Türkiye'de İsa da bu topraklarda yaşadı. Öte yandan yakın tarihte Keltlerin (İrlandalılar, Galiler, İskoçyalılar) DNA'sı incelendi ve Altay'dan geldikleri kanıtlandı. Vikingler, Finikeliler ve İtalya'nın Roma İmparatorluğu'ndan yıllar önce burada yaşayan ve Roma'nın kurucuları sayılan yerli halkı Etrüskler de Türk'tür. Estrüskler'in DNA'larının Türklerinkiyle yüzde 97 aynı olduğu bilimsel olarak kanıtlanmıştır.
EVET KIZILDERİLİLER DE TÜRKTÜR
Amerika'daki Kızılderililerin de Türk olduğu sıkça dile getirilen bir iddiadır....
Evet, Kızılderililer Türk'tür, bunu kendileri de söyler. Kültür ve geleneklerindeki benzerlik aşikar. Özellikle Amerika'da Türk soyundan geldiğini söyleyen Meluncanlar'dan olan Cherokee'ler Türkiye ile bugün çok yakın ilişkiler içindedir.
Bu iddialarınızı dünyanın pek çok yerinde dile getiriyorsunuz. Peki, nasıl tepkiler alıyorsunuz?
Önceleri herkes bana gülmüştü ama şimdi durum değişiyor. Amerikanın yerli halkları, Kızılderililer, Meksikalılar bu teze çok pozitif tepki veriyor. Çoğu kabul de ediyor. Ancak ABD'deki Amerikalıların veya İngilizlerin pek hoşuna gitmiyor.
Dünya bunu kabul etse ne olur sizce?
Hepimizin kardeş olduğuna inanmak insanlığın sahip olduğu tüm sorunlar ve huzursuzluk çözüme ulaşır. Dünya daha iyi bir yer olur.
AMERİKA'YI İSPANYOLLAR DEĞİL TÜRKLER KEŞFETTİ
'Amerika kıtasındaki pek çok yer ismi aslında Türkçe kökenli. Meksika'daki Teotihuacan kalıntıları aslında Türkçe olan Tea (tanrı)+ Tiwa (Bir Türk boyu olan Tuvaların bugün bir cumhuriyeti de vardır) + Han (krallık anlamına gelen Türkçe kelime) kelimelerinden türemiştir. Peru'daki Karal kalıntılarındaki piramitler Mısır'dakilerden daha eskidir ve Türkçe'de 'hükümdar' anlamına gelen kral kelimesinden türemiştir. Meksika'da bugün de Türkçe kökenli birçok kelime kullanılıyor. Örneğin dağ/tepelere Meksika'da tepek deniliyor Atatepek, Çapultepek isminde şehirler bulunuyor. Havasu diye bir yer bile var. İspanyollar Meksika'ya ilk geldiklerinde Aztek'lere hangi tanrıya inandıklarını sorduğunda onlar 'İnana' cevabını vermişti. Bu Antik Sümer'de de bir tanrıçanın adı. Yani Sümerler ile Aztekler aradaki onca mesafeye, okyanusa rağmen aynı adlı tanrıya inanıyor. Dahası Meksikalılar da Hintliler de Türkleri aynı kelimeyle 'Karaskus' diye adlandırıyordu. Demek ki Amerika'yı İspanyollar değil, önce Türkler keşfetmişti. Sonuçta bunlar gibi sayısız örnek şunu gösteriyor: Dünyanın her köşesindeki bütün uygarlıklar Orta Asya'dan geçmiş ve her yerde ortak olarak karşımıza çıkan din, dil, kültür ve inanışları buradan tüm dünyaya taşımıştır.'
gercekgündem
http://www.geocities.com/harikasozler/kutadgubilig.htm
Çok ilginç
Hepimizin kardeş olduğuna inanmak insanlığın sahip olduğu tüm sorunlar ve huzursuzluk çözüme ulaşır. Dünya daha iyi bir yer olur."
Siz buna inanıyor musunuz?
Dünya insanları özellikle tek tanrıya inananlar bütün insanlığın Adem'den geldiğine ve kardeş olduğuna bin yıllardır inanıyor zaten...
Sonuç??
xenix :)) Bazen insanların hayal dünyasında yaşadığına inanıyorum.
New York Belediye Başkanı: Türk yahudisiyim.
New York'ta Türk Festivali Coşkusu
Bugüne Kadar New York'ta Organize Edilen En Büyük Türk Festivali, "New York Türk Günleri" Brooklyn Prospect Park'ta Dün Düzenlenen Görkemli Bir Törenle Başladı. Öğle Saatlerine Kadar Yağan Yağmura Rağmen Festivale Katılım Yüksekti. Binlerce Amerikalı Türk'ün Akın Ettiği Festival Alanına Anadolu'nun Zenginliği Taşındı.
Haber Yayın Tarihi: 28.09.2009 14:28
Bugüne kadar New York'ta organize edilen en büyük Türk festivali, "New York Türk Günleri" Brooklyn Prospect Park'ta dün düzenlenen görkemli bir törenle başladı. Öğle saatlerine kadar yağan yağmura rağmen festivale katılım yüksekti. Binlerce Amerikalı Türk'ün akın ettiği festival alanına Anadolu'nun zenginliği taşındı.
Türk Kültür Merkezi tarafından ilk kez geçtiğimiz yıl Central Park'ta düzenlen ve büyük ilgi toplayan festival, bu yıl Brooklyn belediye başkanı Marty Markowitz davetiyle New York'un en büyük ikinci parkı Prospect Park'ta gerçekleşti. Sekiz gün boyunca New York'un en görkemli beş noktasında, birçok farklı etkinliğin gerçekleşeceği festivalin ilk gününde; binlerce New Yorklu, 'New York Türk Günleri' festival alanını gezerek Anadolu'nun zengin kültürel mirasına tanıklık etti. Festivalin ilk günü 'Türk-Balkan Park Festivali' adıyla tanıtıldı. Türk vatandaşların olduğu kadar; Arnavut, Boşnak, Kosova ve Ahıskalıların yoğun ilgi gösterdiği festivalde tam bir karnaval havası yaşandı. Farklı etnik kökenlerden binlerce Amerikalının katıldığı etkinliğe Amerikalı siyasetçiler de yoğun ilgi gösterdi.
New York Senatörü Kirsten Gillibrand başta olmak üzere birçok Amerikalı politikacının katıldığı etkinliğe ABD basını da ilgi gösterdi. Festival alanında Türk yemeklerin tadına bakan ve açılan el sanatları stantlarını gezen Gillibrand, canlı ebru şovuyla yakından ilgilenerek ortaya çıkan eseri ve sanatçıyı uzun süre alkışladı.
Türkiye'nin kültürel zenginliğini ABD'ye taşıdıkları için Türk Amerikalılara teşekkür eden Senatör Gillibrand, "Dış İlişkiler Komisyonu'nda Türklerle çalışmaktan çok mutluyum. Başkan Obama, Türkiye'ye çok önemli bir ziyaret yaptı. Ben de Obama'nın vizyonunu paylaşıyorum. Harika kültürünüzü milyonlarca Amerikalı ile paylaşacağınız diğer etkinliklerinizi de sabırsızlıkla bekliyorum." dedi.
"TÜRKİYE, İSTANBUL GİBİ KÖPRÜ ROLÜ OYNAYACAK"
Brooklyn Belediye başkanı Marty Markowitz ise kendisinin bir Türk Yahudi'si olduğunu belitti. 'New York Türk Günleri festivalinin Brooklyn'den başlamış olmasından büyük mutluluk duyduğunu ifade eden Markowitz, "Brooklyn ABD'deki Türklerin başkentidir." dedi. Markowitz, "Bence Türkiye bölgesel olarak, Müslüman ve gayrimüslimleri bir araya getirmede liderlik rolü üstlenecek. Tıpkı İstanbul gibi köprü rolü oynayacak." diye konuştu. Manhattan'ı İstanbul'un Avrupa yakasına, Brooklyn'i ise Anadolu yakasına benzeten Markowitz, "İstanbul'da yaşasaydım; Anadolu yakasında yaşardım. Tıpkı burada olduğu gibi." dedi. Brooklyn Belediye Başkanı, "Ne mutlu Türk'üm diyene." sözleriyle bitirdiği konuşmasıyla büyük alkış aldı.
.....
BROOKLYN BELEDİYE BAŞKANI MARKOWITZ:“NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE”
Dostluk yemeğinde, New York'un Brooklyn semtinin “Türk dostu” olarak bilinen belediye başkanı Maty Markowitz de kürsüye çıkarak, esprili bir konuşma yaptı.
Ceketinin yan iç cebinin üzerindeki “Sarar” markasını gösteren Markowitz, Fenerbahçeli olduğunu söyledi ve “Bunlar da Türklüğümü kanıtlamak için yeterli değilse işte buyrun” dedi ve cebinden nazar boncuğu çıkardı.
Elindeki ses kayıt cihazından “Fenerbahçe Marşını” dinleten Markowitz, bu sırada salondakilere de “Türkiye, Türkiye” diye tempo tutturdu. Markowitz, konuşmasının sonunda “Ne Mutlu Türküm diyene” dedi.
NEW YORK EMNİYET MÜDÜRÜ KELLY
New York Emniyet Müdürü Raymond W. Kelly de yaptığı konuşmada, BM Genel Kurul toplantıları nedeniyle New York'un hem Türkiye'den hem de dünyanın her yerinden pek çok konuk ağırladığını söyledi.
Yıllar içinde Türk toplumunun geliştiğini, refah seviyesini daha da arttırdığını gözlemlediğini belirten Kelly, “Sizleri başarılarınızdan, girişimciliğinizden, eğitim kurumlarınızdan ve geleneklere olan bağlılığınızdan dolayı takdir ediyorum” dedi.
Türk toplumundaki bu gelişmenin New York polis müdürlüğüne de yansıdığını belirten Kelly, “Biz bünyemizde çeşitliliği artırmaya odaklanıyoruz ve bu, kentteki Müslüman toplumunu da içeriyor. Emniyet Müdürlüğümüzde bayan-erkek Türk polislerinin sayısı artıyor, şu anda emniyet müdürlüğü içinde konuşulan 46 dilden birisi de Türkçe” dedi.
Kalabalık bir Türk-Amerikan topluluğunun katıldığı gecede Türkiye'yi tanıtan slayt gösterisi izlendi, Ömer Faruk Tekbilek Ensemble grubundan çeşitli müzikler dinlendi.
http://www.geocities.com/harikasozler/kutadgubilig.htm
Londra'nın Türk belediye başkanı: 1 gün oruç tutun!
ISLAM'I ANLAMAK IÇİN BİR GÜN ORUÇ TUTUN
07 Eylül 2009 Pazartesi 11:32
Türk kökenli Londra Belediye Başkanı Johnson "İslam'ı daha çok öğrenmek ve anlayışınızı yükseltmek için Müslüman komşularınızla birlikte 1 gün oruç tutun"
Müslüman polislerin, doktorların, bilimadamlarının ve öğretmenlerin, Londra'nın bir parçası olduğunu vurgulayan Johnson, “Ramazan öğretilerinin kalbinde, toplum ruhu, aile bağları, şefkat, insanlara yardım gibi konular yatıyor” dedi.
Osmanlı torunu olarak bilinen Londra Belediye Başkanı Boris Johnson, Ramazan ayında İngilizlere önemli bir mesaj verdi. İngiltere'nin başkenti Londra'da bir camiyi ve Londra Müslüman Merkezi'ni ziyaret eden Johnson, "Müslüman komşularımızın toplumumuzda daha iyi anlaşılmasına yardım etmek için bir gün oruç tutalım" dedi. Ramazan ayında Müslüman vatandaşlarla bir araya gelen Belediye Başkanı Johnson, başkentte yaşayan Müslümanların, toplumda var olan basmakalıp düşüncelerle mücadele ettiğini ve bu insanların genel toplum yapısının bir parçası olduklarını göstermek için çaba sarf ettiklerini söyledi.
ALINACAK DERSLER VAR
Londralılara anlamlı bir mesaj veren Johnson, "Ramazan ayında insanlara bir çağrıda bulunuyorum: İslam hakkında daha fazlasını öğrenmek ve anlayışınızı yükseltmek için Müslüman komşularınızla birlikte 1 gün oruç tutun ve orucunuzu yerel camilerde açın" diye konuştu. Müslümanların, Londra dokusunun bir parçası olduğunu vurgulayan Johnson, "Eğer düşündüklerinizden daha fazla ortak yanlarınızın bulunduğu sonucuna varmazsanız çok şaşırırım. Bütün insanların İslam'dan alacağı dersler var" dedi.
gazeteler
http://www.geocities.com/harikasozler/kutadgubilig.htm
Makarios Türk müydü?
Makarios Türk müydü?
Kimi zaman Makarios’un çok güzel Türkçe konuştuğu, bunu İstanbul Heybeliada’daki Ruhban Okulu’nda okuduğu sıralarda asla öğrenemeyeceği o nedenle Türkçeyi çocukluğunda öğrenmiş olması gerektiği ileri sürüldü!..
Rum liderin kişiliğine ilişkin söylentiler çok. Ancak Makarios’un biraz sır perdesiyle kaplı geçmişi gün ışığına çıkıyor.
Kıbrıs Türkü’nün tarihinde önemli rol oynayan Rum liderinin gerçek kimliğine ulaşabilmek, onun geçmişinde kalan sır perdesini aralamak istiyoruz.
Şurası gerçek ki, Kıbrıs gibi son derece küçük bir coğrafyaya sıkışıp kalan Kıbrıslı Türk ve Rumlar arasında gönül maceralarının yaşanması kaçınılamazdı.
Çoğu kez hüsranla sona eren bu ilişkiler zaman zaman meyvelerini de verdi. Ancak, annesi veya babası Türk olan karma evliliklerden çocuklar, genellikle bu ilişkileri örtbas ederek geçmişlerini saklamak istediler. Çünkü Rum Kilisesi, Türklerle evliliği ret ediyor, Müslüman bir erkeğin Rum kızı ile evlenebilmesi için kızın Müslümanlığı seçmesi gerekiyordu. O nedenle gönlünü bir Rum’a kaptıran kimi Türk kızları Rum tarafına kaçıp kendisine yepyeni bir kimlik alırken, kimi Rum kızları da Türkleşmeyi kabul ediyordu.
Bu arada sayıları az da olsa, kimliklerini inkar etmeyenler de oluyordu. Bazen, karma evliliklerde çiftler kendi aralarında çözümler buluyordu. Örneğin bir Rum anne, kocasına “Eğer kızımız olursa onu Rum kimliği ile büyütelim”, önerisinde bulunuyordu. Tabii, çocukları erkek olursa, oğulları da Türk kimliği ile büyüyecekti. Nitekim böyle bir ailenin iki oğlu Erenköy’e gönüllü çıkan Türk gençlerin başında yer almıştı.
MAKARİOS’UN GİZEMLİ GEÇMİŞİ
Makarios’un annesi de, dediklerine göre gönlünü Türk’e kaptıranlardan biriydi.
Dağaşan (Vreça) köyü Troodosların batısında, orman içindeki bir Türk köyüydü. Hemen yanında da Panayia adlı bir Rum köyü vardı. Geniş toprakları, üzüm bağları harup ve zeytin ağaçları ile verimli toprakların hemen bitiminde, Poli’ye giden yol üzerinde, dağdan inen gür su üzerinde Vreçalı Hacı Hoca tarafından bir değirmen yapılmıştı.
İşte Makarios’un hayatındaki en önemli dönüm noktasının bu değirmende yaşandığı söylenirdi.
Hacı Hoca, her ne kadar dini bütün birisiyse de, harama uçkur açmıştı. Makarios’un genç annesi Hacı Hoca’yı baştan çıkartmayı bilmiş ya da tersi olmuş, Hoca, Hacılık gibi manevi değeri büyük bir ünvanı unutup, Makarios’un annesini değirmendeki samanların üstüne atmayı başarmıştı.
Bugün yaşları 70 ve üzerinde olan Vreça-Panayia ve çevresi köylüleri arasındaki söylentiye göre işte o değirmenlikte birbirlerine arzuyla kavuşan bedenlerin ürünüydü, Makarios. Dünyaya gözlerini açtığında 13 Ağustos 1913 idi ve Panayia Kilisesi’nde vatviz edilirken kendisine verilen ad Mihail Hristodulu Muskos’du. Ne var ki dünya onu Kıbrıs Rum Ortodoks Kilisesi’nin başına geçtiğinde aldığı Makarios II adıyla tanıyacaktı.
İki kişinin bildiği gerçek sır kalır mı?
Aslında bir Türk’e gönül kaptıran sadece Makarios’un annesi değildi. Teyzesi de Dağaşan köyünde bir Türk’e aşık olmuş, o zamanın geleneklerine göre adını değiştirip Müslüman olmuştu. Yeni Ayşe adıyla anılacak olan genç kadın, belki de annesinin Değirmenci Hacı Hoca ile tanışmasına yardımcı olmuştu.
Büyük bir olasılıkla durumu ilk bilen kişi Yeni Ayşe diye tanınan Makarios’un teyzesiydi.
Küçük yerlerde sır saklamak zordu. Belki, Yeni Ayşe bu sırrı kocasıyla paylaşmıştı. Belki de Hacı Hoca bir Rum kadınıyla yaşadığını dakikaları köylüleriyle paylaşmıştı. O nedenle “sır” uzun süre saklanamamıştı. Kulakta kulağa söylenenler kısa zamanda komşu köy Panayia’ya ulaşmış, Makarios’un babası da dedikodulardan nasibini almıştı.
Ancak adam güzel karısını sevmiş, söylenenlere kulak tıkamıştı. Ne var ki, yıllar geçerken küçük Makarios’un da giderek Rum annesinin kocasına pek benzemediği anlaşılmıştı. Onun Dağaşan köyündeki Türk değirmenciye benzediğini gören adamın içine “şüphe” kurdu düşmüştü. Acaba söylenenler doğrumuydu? Çocuk gerçekten kendisinden değil miydi?
Kurulan hain plan Başlangıçta arada bir aklına takılan bu sorular giderek Makarios’un babası için dayanılmaz bir hal almıştı. Artık gözü içten içe dönmüş, öç alma duygusu benliğini kaplamıştı.
Önce kendisini bütün köy halkının önünde aşağılatan kadından kurtulması gerektiğine inanmıştı. Yıllardır köyde başının eğik gezmesine neden olan, o pis dedikoduların kaynağını kurutacaktı. Ona vereceği ceza herkese ibret olmalıydı. Daha sonra yapacağını biliyordu. Türk’ten peydahladığı oğlanı da başından defedecekti.
Kendisine ihanet eden karısını öldüremezdi. Herkes cinayetin kendisi tarafından işlendiğini kolaylıkla anlayabilirdi. O nedenle nefret ettiği karısının başına masum bir kaza gelmeliydi. Yoksa İngiliz Hakimi nasıl inandırabilirdi? Karısının günlük yaşamını iyice incelemeli, onun bir boşluğunu yakalamalıydı.
BEKLENEN FIRSAT
Derken Makarios’un sözde babası aradığı fırsatı bulmuştu. Karısı her çarşamba çamaşır yıkıyor, gerekli kova kova suyu kuyudan çekmekteydi. Adam, hiçbir şeyden habersiz su çeker karısına gizlice yaklaşmıştı. Onun tam arkasına geldiğinde karısını hiç acımadan kuyuya itmişti.
Tabii, talihsiz kadın kuyuya yuvarlanırken avazı çıktığı kadar bağırmış, komşularından yardım istemişti. O daha atik davranmış; tüm gücüyle bağırarak köylüleri yardıma çağırmıştı. Ancak gelenlerin yapacağı bir şey kalmamıştı. Kadın kuyuya düşmüş ve ölmüştü.
DEDİKODULAR DİNMİYOR
Adam karısını kuyuya itmiş ve köyde kendisini rezil eden kadından kurtulmuştu. Ancak, karısını kuyuya ittiği dedikoduları hızla yayılmıştı. Hiç kimse, kadının dengesini kaybederek daracık kuyuya düşeceği yalanına inanmamıştı. Dedikodular artarak suçlamaya şeklini alırken kadının akrabaların ölümden adamı sorumlu tutmuştu.
Sonunda iş Baf’taki mahkemeye yansıdı. İngiliz Hakim karşısındaki adama pek inanmasa da elinde yeterli delil bulamamıştı. Adam karısı kuyudan kovayı kaldırırken dengesini kaybederek bağırdığını duymuş, onu kurtarmaya çalışmışsa da, başaramamıştı!. Suçsuzdu, beratını istiyordu.
KİRKOS MANASTIRI’NA GİDİŞ
O günden sonra Makarios babasından hiçbir destek göremedi. Öyle ki, köylüler çoğu kez yarı aç, yarı tok yaşayan çocuğun hayatını kurtarabilmesi için Kirkos Manastırı’na yatılı verilmesini düşünülmüştü.
Kirkos Manastırı Troodos’un yüksek tepelerinden biri üzerinde kurulmuştu. Önce Vreça’ya geliniyor, oradan manastıra gidiliyordu. Orman içindeki Venedik köprülerinin üzerinden geçen eski kervan yolunda, eşek üstünde yapılan 6 saatlik bir yolculuktan sonra Milikouri köyüne varılıyordu. Oradan Kirkos Manastırı sadece 2 saat çekiyordu.
Gel zaman, git zaman Makarios Manastır’da okudu, büyüdü. Kilise içinde hızla yükselerek zaman içinde Kıbrıs’ın Başpiskoposu oldu.
YOKSA MAKARİOS DR. İHSAN ALİ’NİN KARDEŞİ Mİ?
Vreça ve çevresinde yaygın olan bir başka söylenti de, bölgenin en zenginlerinden biri, çiftlik ağası hovarda Ali Bey yaşamıştı. Rahmetli Ali bey ünlü Doktor İhsan Ali’nin de babasıydı.
Ancak dedikodular da zaten İhsan Ali’nin Makarios’a inanılmaz benzemesinden kaynaklanmıştı. Sanki ikisi birbirlerine bir yumurta ikizi kadar benziyordu. Dediklerine göre, Ali Bey’in yoksul Rum kadını baştan çıkartması zor olmamış, birlikteliklerinden nur topu gibi bir erkek çocuk dünyaya gelmişti. İşte, o çocuk kardeşi olduğu ileri sürülen Doktor İhsan Ali’ye çok benzetilmişti. Öykünün geri kalan bölümü gene aynıydı. Annesi bir şekilde ölüyor, sokakta kalan Makarios Kirkos Manastırında büyütülüyordu.
Bu teorinin en can alıcı noktası, daha sonraki yıllarda savunduğu görüşler nedeniyle Türk toplumundan uzaklaştırılan Doktor İhsan Ali’ye Makarios’un sahip çıkması ve ona ölesiye kadar maaş bağlatmasıydı.
BAŞPİSKOPOSLUA GELEN EŞEKLİ ZİYARETÇİ
Lefkoşa’da Baf Kapısı yakınlarındaki Başpiskoposluğa yılda bir kere Troodos dağlarından eşek sırtında bir yaşlı Türk gelir ve kendisini ziyaret ederdi.
Önceden izin ve randevu almaksızın Makarios’u görmeye gelen o yaşlı Türk’ün kim olduğunu hiç kimse sormadı; soramadı!..
Makarios da ziyaretine gelen o ilginç kişi hakkında kimseye bir şey söylemedi.
Dedikodular, o yaşlı Türkün kendisine sahip çıkıp Kirkos Manastırına yerleşmesine yardım eden kişi olduğu doğrultusundaydı. Ancak kimsenin aklına, o yaşlı Türkün aslında annesiyle gizli aşk hayatı yaşayan değirmenci Hacı Hoca olup olmadığını sormak gelmedi. Gerçek hiçbir zaman öğrenilemedi!..
GERÇEĞE NASIL ULAŞILIR?
Ancak Dağaşan köyündekiler zaman içinde Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı olan Makarios’un aslında köyün bazı delikanlılarına çok benzediğini söyleyerek, ünlü Rum liderin Rum kültüründeki yaygın adıyla “Türk tohumu” olacağını söylediler.
Bu dedikodular hiç susmadı. Dağaşan ve çevre köylerinin kahvelerinde dedikodulara meze oldu. Taa ki, o günleri yaşayanlar birer ikişer aramızdan ayrılana dek…
“Gel İhsan Ali, gardaşın Papaz’ın bugün gazetede çıkan resmine bak!..”
“Günahı boyunlarına, valla çok benziyor!..”
Acaba Marakios’daki dinmek bilmeyen Türk düşmanlığının ardında annesinin ölümüne neden olan gizli aşk macerası mı vardı?
Makrios’un gerçek babası Doktor İhsan Ali’nin de babası mıydı; yoksa Değirmenci
Hacı Hoca mıydı?..
Makarios’un halen hayatta olan kız kardeşinden alınan DNA’lar ile Dağaşan Köyünden ve bizde kimlikleri saklı bazı köylülerin DNA’ları karşılaştırılarak.
starkıbrıs/ Denge Dergisi
http://www.geocities.com/harikasozler/kutadgubilig.htm
Yunan Başbakanı Karamanlis
Karamanlılar boşuna sevinmesinler, Konstantin Karamanlis, Serezlidir
Murat BARDAKÇI
14.03.2004
Yunanistan'da yapılan genel seçimleri Yeni Demokrasi Partisi'nin kazanması ve Kostas Karamanlis'in başbakan olması üzerine Karaman'daki eski bir ev birdenbire gündeme getirildi.
Ev, güya, Yunanistan'ın yeni başbakanı Kostas Karamanlis'in amcası olan bir zamanların meşhur politikacısı ‘‘büyük’’ Konstantin Karamanlis'in ailesine aitti. ‘‘Büyük’’ Karamanlis, iddiaya göre bu evde yaşamıştı ve ailesi, Konstantin henüz bir yaşındayken Yunanistan'a göçetmişti. Bu iddiayı ortaya atanlar ve Karaman ile Atina'yı kardeş şehir ilán etmeyi düşünen Karaman milletvekilleri belki biraz üzülecekler ama işin aslı maalesef şöyle: Kostas'ın amcası olan ‘‘büyük’’ Konstantin Karamanlis 1920'lerde Karaman'da değil, 1907'de Serez'de doğmuştur. Ailesinin de Karaman'daki ev ile bir alákası yoktur, zira ‘‘büyük’’ Karamanlis, Makedonya'daki Yunan ayaklanmasının önemli isimlerinden olan Georgios Karamanlis'in oğludur.
PEK farkında değiliz ama toplumsal hafızamız gittikçe zayıflıyor; okumak, araştırmak ve öğrenmek bizlere artık zor, hatta ‘‘zül’’ geliyor ve bilmemekten yahut ani heyecandan kendi kendimize gelin-güvey olup garip hallere düşüyoruz.
Karaman'daki dört odalı kerpiç ev tartışmasında olduğu gibi...
Gazetelerde okumuşsunuzdur: Birileri, Yunanistan'da yapılan genel seçimleri Yeni Demokrasi Partisi'nin kazanması ve partinin lideri Kostas Karamanlis'in başbakan olması üzerine Karaman'daki eski bir evden bahsetmeye başladılar. Ev, güya, Yunanistan'ın yeni başbakanı Kostas Karamanlis'in amcası olan ve bir zamanlar gazetelerimizde hemen her gün haberi yahut fotoğrafı yeralan meşhur politikacı ‘‘büyük’’ Konstantin Karamanlis'in ailesine aitti. ‘‘Büyük’’ Karamanlis, yine iddiaya göre ‘‘Karamanlı’’ dediğimiz Türkçe konuşan Anadolu Ortodokslarından idi, söylenenlere bakılırsa bu evde yaşamıştı ve ailesi, Konstantin henüz bir yaşındayken Türkiye ile Yunanistan arasında 1924'te yapılan zorunlu mübadele gereği Karaman'ı terkedip Yunanistan'a göçetmişti.
Bütün bu iddialar, tarihçi İbrahim Hakkı Konyalı'nın ‘‘Karaman Tarihi’’ isimli kitabındaki bir ifadeye dayandırılıyordu. Ama kitaptaki bilgilerin doğru olup olmadığının üzerinde hiç durulmadı, hemen projeler imal edildi ve evin müze haline getirilmesi bile gündeme geldi; hatta bir Karaman milletvekili, Karaman ile Atina'nın kardeş şehir ilán edilmesini de teklif etti.
İŞTE, İŞİN DOĞRUSU
Neresini düzelteyim?
Yunanistan'ın 20. yüzyılın ortalarından itibaren en güçlü politikacısı olan ve ülkesini AB üyesi yapmayı başaran Konstantin Karamanlis'in Karaman'da değil Serez'de doğduğunu mu, 1924'te ‘‘henüz bir yaşında’’ iken zorunlu mübadeleye uğramasının imkánsız olduğunu, zira 1907'de dünyaya geldiğini mi, yoksa Makedonya'daki Yunan ayaklanmasının önemli isimlerinden sayılan babası Georgios'un Karaman'da hiç yaşamadığını mı?
Konstantin Karamanlis, Serez'in ismi o yıllarda ‘‘Küpköy’’ olan Proti bölgesinde doğdu. Serez, o yıllarda bize aitti, Konstantin bir ‘‘Osmanlı vatandaşı’’ olarak dünyaya geldi ama 1912'de çıkan Balkan Harbi ile bölgenin elimizden gitmesi üzerine, altı yaşında iken Yunan vatandaşı oldu. Liseyi bitirene kadar Serez'de kaldı, sonra Atina'ya gitti, üniversiteyi orada bitirdi, siyasete girdi ve dört defa başbakanlık yaptı, iki dönem de cumhurbaşkanı oldu. 1998'in 23 Nisan'ında öldüğü zaman Yunanistan'ı Avrupalı yapmayı başarmış milli bir kahraman kabul ediliyordu ve mezartaşına sağlığında hazırladığı bir cümle yazıldı: ‘‘Bu dünyaya, hayatımı Yunan halkına hizmete vakfettikten sonra geçiyorum’’.
Yunanistan'ın çiçeği burnunda başbakanı Kostas Karamanlis'i birdenbire hemşehri ilán ediverenler biraz üzüleceklerdir, eminim, ama işin aslı maalesef böyle... Kostas'ın amcası olan ‘‘büyük’’ Konstantin Karamanlis belki nesiller öncesinden şimdi ‘‘Karamanlı’’ dediğimiz Türkçe konuşan Anadolu Ortodokslarından geliyordu ama Karaman'da hiç yaşamamış, oraları görmemişti bile.
Bundan senelerce önce, bir zamanlar Demokrat Parti'nin önde gelen isimlerinden olan sabık bir politikacıdan dinlemiştim:
1950'lerin ortalarında, zamanın Türk ve Yunan başbakanları, yani Adnan Menderes ile Konstantin Karamanlis, o günlerde de dert olan Kıbrıs meselesi için Avrupa'da bir yerde biraraya gelmişlerdir. Resmi temasların tamamlanmasından sonra protokol artık bir tarafa bırakılmış ve başbakanlar samimi bir sohbete dalmışlardır.
KARAMANLI VE MEANDROS
Adnan Menderes, ‘‘Talihin şu garip cilvesine bakın’’ der. ‘‘İsminiz ‘Karamanlis', yani Türkçesi ile ‘Karamanlı' ve siz Yunanistan'ın başbakanısınız’’.
Karamanlis, Menderes'in daha sonra ne diyeceğini anlamıştır ve cümlenin gerisini kendisi tamamlar:
‘‘Sizin isminiz de ‘Menderes', yani Yunancası ile ‘Meandros' ve siz de Türkiye'nin başbakanısınız’’.
Yunan başbakanı, Menderes'in yaptığını yapmakta ve Türk başbakanın ismi ile Ege'de büyük bir delta oluşturan Menderes Nehri'nin adının Yunancası arasında bağlantı kurmaktadır.
Ve, işin aslı: Bilgisizlik ve bunun getirdiği komiklik bir yere kadardır beyler! Adnan Menderes ne kadar Yunanlı ise, Konstantin Karamanlis de o kadar Türk'tür. 1907'de tááá Serez'de doğmuş bir adamın 1924 yılında bir yaşında olduğunu iddia edip üstüne üstlük ‘‘Karaman'da işte bu evde yaşamıştı’’ diyenlere sadece gülünür ama bu işi edenler arasında siyasi kimlik taşıyanlar da varsa, gülüşler acı bir tebessüm halini alır.
Dört odalı kerpiç bir evin müzeye çevrilmesi yahut bir yerin başka bir yerle kardeş şehir ilán edilmesi tasavvurlarıyla kendi kendimize gelin güvey olmaktan vazgeçsek ve azıcık okusak nasıl olur acaba?
Karamanlılar Ortodoks’tu ama duaları bile Türkçe’ydi
ANADOLU'da yaşayan, Ortodoks olmalarına rağmen Yunanca bilmeyen ve sadece Türkçe konuşan gruba biz ‘‘Karamanlı’’ derdik.
Kayseri, Konya, Sivas ve Tokat taraflarında yaşayan Karamanlılar Ortodoks ama Türk idiler. Bizans zamanında Balkanlar üzerinden Anadolu'ya gönderilen Kıpçaklar'ın, Oğuzlar'ın ve Peçenekler'in soyundan geliyorlardı. Müslümanlar arasında Hasan, Hüseyin, Ahmed, Mehmed gibi isimlerin yaygın olduğu 17.-18. yüzyıldaki Osmanlı vergi kayıtlarında Karamanlılar'ın eski Türkler'e mahsus adlar kullandıkları ve Aslan, Kaplan, Durmuş, Tursun, Budak, Sefer, Karaca, Karagöz, Kaya, Yağmur, Aykut, Ayvaz, Bahadır, Pazarlı, Bayram, Beyrek, Beytemür yahut Devletyar gibi isimler taşıdıkları görülürdü.
Anadilleri Türkçe olan Karamanlılar Yunanca bilmezler, dualarını bile Türkçe ederler ama Yunan alfabesini kullanırlar ve Türkçe'yi Grek harfleriyle yazarlardı. 1896'da yayınlanan ‘‘Kayseria Mitropolitleri ve Málumat-ı Mütenevvia’’ isimli şiir kitabında yeralan bir dörtlük, Karamanlılar'ın bu karmaşık yapısını çok güzel anlatıyordu:
‘‘Rum isek de Rumca bilmez, Türkçe söyleriz / Ne Türkçe yazar okuruz, ne de Rumca söyleriz / Öyle bir mahlut-ı hatt tarikatimiz (karışık yazı biçimimiz) vardır / Hurufumuz Yunanice, Türkçe meram eyleriz’’.
Karamanlılar, Lozan Antlaşması'nın imzalanmasından sonra yürürlüğe giren zorunlu mübadeleye tábi tutuldular. Türkiye ve Yunanistan, İstanbul Rumları ile Batı Trakya Müslümanları dışında kalan bütün Rum Ortodoks ve Müslüman azınlığın karşılıklı olarak değişimine karar vermişlerdi ve bu zorunlu mübadele maddeleri Karamanlılar'a da uygulandı. Ortodoks Hristiyan ama Türk olan ve neredeyse bin seneden beri Anadolu'da yaşayan onbinlerce Karamanlı, dilini bile bilmedikleri Yunanistan'a gönderildi.
Mübadeleden sonra Karamanlılar hakkında çok sayıda araştırma yapıldı ve bu araştırmalar Karamanlılar'ın Yunanlı değil, Türk olduklarını yeniden gösterdi. Karamanlılar'ın Türkiye'de yaşadıkları yıllarda, 1584'ten mübadeleye kadar Türkçe ama Yunan harfleriyle bastıkları çok sayıda kitaplar da araştırma konusu oldu ve bu kitapların kataloğu, Yunanistan'da ‘‘Karamanlidika’’ adı altında ve dört ciltlik bir seri halinde yayınlandı.
http://www.geocities.com/harikasozler/kutadgubilig.htm
Simitis?
Bu arada unutmadan söyliyeyim eski Yunan başbakanı Simitis'in adı da Türkçe Simitten gelmedir! :))
http://www.geocities.com/harikasozler/kutadgubilig.htm
Da Vinci Türk yada Arap!
Da Vinci Arap mıydı?
DIŞ HABERLER SERVİSİ
LEONARDO da Vinci'nin Arap kökenli olabileceği belirtildi. Da Vinci'nin parmak izini arayan İtalyan Chieti Üniversitesi'nden bilim adamları, "Erminli Kadın" isimli tabloda bozulmamış bir parmak izi buldu. Araştırmacılar, Da Vinci'nin bu parmak izinden yola çıkarak, sanatçının kökenlerini belirlemeye çalıştı.
PROFESÖR Luigi Capasso, Da Vinci'nin parmak izinde görülen sarmala Ortadoğulularda yaygın olarak rastlandığını belirterek, "Ortadoğu nüfusunun neredeyse yüzde 60'ında aynı şekil görülüyor" dedi. Bu bulgunun, Da Vinci'nin annesinin İstanbul'dan İtalya'ya göç ettiği yönündeki iddiaları güçlendirdiği belirtildi.
milliyet
http://www.geocities.com/harikasozler/kutadgubilig.htm
Da Vinci`nin Anadolu şifresi
Bu da Da Vinci`nin Anadolu şifresi
Da Vinci Şifresi kitabıyla gündeme oturan Leonardo Da Vinci, 1482 Erzincan depremini görmüş olabilir mi? Memlükler için mühendis olarak çalıştığı iddiası ne kadar doğru?
Yazı boyutunu büyütmek için Hepimizi aldatmış!` diye bağırıyordu Langdon. `Bizi, hepimizi ve bizim üzerimizden bütün dünyayı aldatmış!` Sophie Neveu* başını Codex Atlanticus`a gömmüş Langdon`u seyrediyordu. `Kim?` diyebildi. `Dan Brown! Başka kim olabilir? Benim, senin, bizim seçilmemiz tesadüf değildi. Bir simgebilim profesörü ve bir kriptolog! Tabii ki anlattığı her şeye inanacaktık. Dinlerinden memnun olmayan, `hakikat bir yerlerde gizleniyor olmalı` diyen milyonlar da bizi takip edecekti.`
`Neler söylüyorsun sen?` diye direndi Sophie. `Ne demek aldatmış? Kutsal Kase yalan mıydı diyorsun? Son Akşam Yemeği tablosundaki işaretler, Mona Lisa`nın anlattığı sırlar, Sion Tarikatı… Yalan mıydı bunlar?`
Robert Langdon`Nasıl oldu da bu oyuna geldik` dercesine başını salladı. `Leonardo solaktı Sophie… Solaktı ve Ortadoğulu bir kölenin çocuğuydu. Bu her şeyi açıklıyor. Geri kalan her şey Dan Brown`ın sivri zekasının ürünüydü.`
`Ama ya Sofia! Eskinin hikmeti! Kripteksteki şifreler? Her şey o kadar güzel oturmuştu ki üst üste. Hem Leonardo`nun solaklığı neyi açıklar? Sion Tarikatı`nın lideri değildi, solaktı… Ne demek bu?`
`Her şeyi açıklayacağım Sophie. Leonardo eskinin hikmetine hiç de prim vermediğini yazmış not defterine. Onun aradığı hikmetle inancın buluşmasıydı. Sofia değil, Hagia Sofia; kutsal hikmet yani. Leonardo Avrupa`nın felsefesi ile Doğu`nun dinini buluşturmaya çalışıyordu. Sembolik olarak bunu yapacak bir köprü de planlamıştı; İstanbul`da… Asya`yla Avrupa`yı birleştirecek ilk Boğaz Köprüsü`nü. Codex`te Memlüklerin Suriye Devadar`ına gönderdiği mektuplar da var. Codex`i yayınlayan Profesör Richter Leonardo`nun Anadolu`da Müslüman olduğunu bile iddia ediyor. Anlıyor musun? Dan Brown muhteşem bir hikaye uydurmuş. Bizi de, Leonardo`yu da kullanmış.`
`Ama neden?` diye direndi Sophie. `Sadece daha çok satan bir kitap için mi?`
`Hayır` dedi Langdon. `Umberto Eco`yu tanıyor musun?`
`Kitaplarını okudum. Şu Gülün Adı ve… Ve Foucoult Sarkacı.`
`Dan Brown bu iki kitabın intikamını alıyordu. Farkındaysan azılı bir kafir olan Eco o iki kitapta Mabed Şövalyelerini ve onlarla irtibatlı olan bütün bir Masonik kültürü yerin dibine geçiriyordu. Dan Brown`ın Da Vinci Şifresi`ni Masonların siparişiyle yazdığını da duymuşsundur. Gül Kardeşliği kendisini temize çıkarmak için bizi, Leonardo`yu, Mecdelli Meryem`i, Hazreti İsa`yı, kısacası herkesi kullanmış. Eco`nun sunduğu resme ne kadar da uyuyor bu tavır.`
`Bir dakika,` dedi Sophie. `Baştan alalım. Ta şu Ortadoğulu anne faslından…`
Leonardo da Vinci 1452 yılında Ser Piero adında bir Floransa vatandaşının oğlu olarak dünyaya geldi. Doğuştan talihsiz bir çocuktu Leonardo. Annesi babasıyla evli değildi. Doğumunun üzerinden kısa bir süre geçtiğinde evlendiler, fakat birbirleriyle değil, farklı insanlarla. Beş yaşına geldiğinde Leonardo, anne Katerina`nın evinden biyolojik babasının yanına taşındı. Bir okula kaydolabilmesi için şarttı bu. ANNESİ KÖYLÜ DEĞİL KÖLEYDİ
Dünya tarihinin ilk psikoanalitik biyografisini Leonardo da Vinci hakkında yazan Sigmund Freud bu erken çocukluk tecrübesinin hem yıkıcı hem de dahi kılıcı etkisine değinir. Freud`un bildiği kadarıyla Leonardo`nun öz annesi Floransalı bir köy kızıydı. Annesinden ayrılmak ve babasının daha sonra yapacağı iki evlilikten doğan onbir kardeşin dışlayıcı bakışları altında yaşamak Leonardo`yu yalnızlığa itmişti. Gayr-i meşru olduğu için çocukluğunu doyasıya yaşayamamış ve Peter Pan Kompleksi geliştirmişti. Yani ömrü boyunca hep çocuk kalmıştı. Muhteşem bir zeka, beş yaşlarında kalmış bir his dünyasıyla birleştiğinde ortaya savaş makinelerini oyuncak olarak kurgulayan, hayal gücü alabildiğine engin, fakat hiçbir işi bitiremeyen bir kişilik çıkmıştı. Tabii Freud`un analizinden bekleneceği üzere bu, Oedipus Kompleksli, eserlerinde çizdiği kadınlara ilgi duyan, ama aynı zamanda homoseksüel bir kişilikti…
Da Vinci dehasının ortaya çıkışında çocukluk günlerinin etkisi üzerine yapılan bütün çalışmalar anne Katerina`yı görmezden gelir. Biraz da bir köylü kızı olmasındandı bu. Oysa gerçek adının ne olduğu bilinmeyen Katerina, Floransalı bir köylü değildi. 2002 yılında İtalya`daki Museo Ideale eski ustanın annesinin Ortadoğu`dan getirilmiş bir köle olduğunu kanıtlayan belgelere ulaştığını açıkladı. Müze yöneticisi A. Vezzosi`nin anlattığına göre Leonardo`nun doğduğu dönemde Floransa`da köleler cariye olarak da kullanılabiliyordu. Ser Piero birlikte olduğu kölesi bir çocuk sahibi olduğunda onu yanında çalışan işçilerden birisiyle evlendirmişti.
Bu Ortadoğulu annenin Leonardo`nun kişiliği üzerinde ne kadar etkisi olduğu bilinmiyor. Syracusa Üniversitesi`nden din psikolojisi uzmanı Dr. Hasan Kaplan, Leonardo`nun hayatı boyunca devam ettirdiği sağdan sola yazma huyunu annesinden edinmiş olabileceğini düşünüyor. Kaplan`a göre gençlik döneminde yaşadığı üzücü olaylar üzerine Floransa`dan kaçmaya karar veren Leonardo gideceği yeri seçerken annesinden dinlemiş olduğu çocukluk hikayelerini de hatırlamış olabilir. Nitekim annesini hayatının son yıllarında yanına alan Leonardo`nun Ortadoğu`ya olan ilgisinin yeniden kabardığı biliniyor. Mona Lisa tablosu üzerine bir kitap yazan Profesör Donald Sassoon, Museo Ideale`nin bulduğu belgelerin Leonardo`nun kişiliği hakkında pek çok ipucu verdiğini kabul ediyor. Ancak Sassoon`a göre Leonardo`nun Ortadoğu ile ilgilenmesi için ille de `Köle Katerina`nın oğlu olması gerekmiyor. Katerina`nın hangi Ortadoğu ülkesinden geldiği bilinmemekle birlikte uzmanlar bu ismin özellikle Hıristiyanlaştırılmış Yahudi kölelerine verildiğini kaydediyor. Psikoanalizin gençlik dönemi vurgulu Eric Erickson ekolünden yetişmiş olan Dr. Hasan Kaplan, sadece çocukluk hatıralarına yoğunlaşmanın yanıltıcı olacağı kanaatinde. Leonardo`yu çocukluğa hapseden gelişmenin 1476 yılında maruz kaldığı homoseksüellik iftirası olduğunu düşünüyor. Leonardo sonunda aklanıyor. Ama bu tecrübe hayatının seyrini değiştiriyor. HAYATI DEĞİŞTİREN İFTİRA
`Bu tecrübe Leonardo`da iki etki yapmış olmalı` diyor Dr. Kaplan; `Bir taraftan esaslı bir kişilik krizi, diğer taraftan kaçış arayışı…` Kaplan, sözü Da Vinci`nin hayatının iki yılını Anadolu`da geçirdiği yönündeki iddialara getiriyor. Bu iddiaların sağlam mesnede dayanmadığını o da kabul ediyor, ama iftiranın sebep olduğu kaçış arayışı, Ortadoğu asıllı bir anne, Floransa`da babası dahil kimsenin kendisine sahip çıkmaması, ve tabii bu krizin insan kimliğinin oturmasında çok kritik olan bir yaşta gerçekleşmiş olması resmi tamamlıyor. Dr. Kaplan bu iftiranın Leonardo`nun hayatını altüst ettiğine dair yeterince delil bulunduğu kanaatinde. Prof. Jean Paul Richter`in derlediği Da Vinci`nin Not Defteri`nde Leonardo`nun amcasına ve arkadaşlarına mektuplar yazdığını ve bu utançtan kurtulmak için danıştığı biliniyor. Bu mektuplara ne cevap aldığını tahmin etmek güç değil: `Git buralardan!`
Kaplan`a göre Leonardo iftiraya konu olan yerden de, sanattan da uzaklaşmaya çalışmış olmalı. O dönemde Floransa dışında bir iş bulabilmek için kendisini savaş mühendisi, heykeltıraş ve mucit olarak tanımlayan iş başvuruları yapıyor. Bu başvurularda onu asıl meşhur eden ressamlığına ise sadece bir kelimeyle değiniyor. Kaplan bu tavrın, iftiranın stüdyo ortamıyla ilişkili olmasından kaynaklandığını düşünüyor. Nitekim Da Vinci 1478 ve 80 yıllarında aldığı çok önemli iki işi bitirmeden ortadan kayboluyor. Da Vinci`nin biyografi yazarları onun 1482 ile 1486 yılları arasında nerede olduğu hakkında net bir delilin olmadığında ittifak ediyorlar. Leonardo`nun Milanolu Dük Ludovico il Moro`nun hizmetine girdiği ve bunun için daha 1482 yılında yazışmalar yaptığı biliniyor. Ancak 1486`ya kadar Milano`ya yerleştiğini gösteren bir belge yok. KİMLİK DAĞILMASI
Leonardo`nun söz konusu iftira üzerine yaşadığı sürece Eric Erickson`kimlik dağılması` adını veriyor. Dr. Kaplan, bu sürecin `her işle uğraşan ama hiçbir işi tamamlayamayan ve yer değiştiren bir kişilik` ortaya çıkaracağını söylüyor. Kaplan`ın modern dönemden yaptığı örnekleme şarkıcı Michael Jackson.
`O da bir dahi ve onun da Peter Pan Kompleksi var. Yani büyüyememiş. Ve iftiraya uğruyor. Mahkeme kendisini temize çıkarsa da Jackson gibiler, Leonardo gibiler duramazlar orada. Mesela Jackson Dubai`ye kaçıyor.` şeklinde konuşan Kaplan, bu tür coğrafi hareketlilikleri fikri ve ideolojik kaymaların da takip edeceğini söylüyor. Yani Leonardo`nun Floransa`yla birlikte Hıristiyanlıktan da kaçmış olması muhtemel. Dr. Kaplan, Richter`in Leonardo`nun Müslüman olduğu yönündeki tezine pek yakın durmuyor. Ama Hıristiyanlık dışı bir çizgiye kaymış olma ihtimalini yüksek görüyor: `Belki Nusayrilerle karşılaştı Anadolu`da. Belki Yahudilerle. Belki birden fazla dini gelenekten aldığı fikirlerle bir anti-Hıristiyan çizgi oluşturdu.`
Dr. Kaplan bu sorulara verilecek çoğu cevabın spekülasyon olacağını kabul ediyor. Ancak en azından Dan Brown`dan daha avantajlı durumda olduğumuzu düşünüyor: `Ortada açık bir kimlik dağılması var. Floransalı dahi ressam hiçbir zaman inşa edilmeyen mabed planları çiziyor, hiç su doldurulmayan havuzlar, hiç bronza veya mermere dökülmeyen heykeller planlıyor. Dünyanın en meşhur ressamlarından biri ama sadece 12 tane tablosu var. Bunların da bir kısmı bitmemiş, bir kısmını da başkaları bitirmiş. Bu adamın kaçmamış olması mümkün değil. Tek sorun nereye kaçmış olduğunu belirlemek. Bunu da Richter`in derlemesindeki mektuplardan öğreniyoruz. `Suriye Devadarına` diye başlayan mektuplardan…`
Da Vinci`nin hayatının en çok vakit alan ve neredeyse hiç terk etmediği tek uğraşısı not defteri tutmasıydı. Büyük çoğunluğu sağdan sola yazıldığı için yeniden basılma ihtiyacı duyulan not defterlerinin üçte iki kaybolmuş. Yine de bugün 7 bin sayfayı aşkın bir `codex` var. Bunların içinden ilk esaslı derlemeyi yapan Richter, Da Vinci`nin Suriye Devadar`ına yazdığı mektuplar üzerine yüz yıldan uzun sürecek bir tartışma başlatmış. Bu mektuplarda Leonardo da Vinci Suriye`de önemli bir mevki işgal eden Devadarlık makamına kendisine verilen işin neden yolunda gitmediğini, Memlüklerin kuzey sınırlarında giriştiği çalışmalar için Kalindra kasabasının uygun olduğunu, ancak sınırların en kuzeyinde yaşanan bir felaketin söz konusu işi geciktirdiğini, bu felaketin de etraflı bir raporunu hazırlamak istediğini anlatmaktadır. Hayli bozuk bir İtalyanca kullanan Da Vinci bir de askeri sebeplerin dayattığı gizliliği esas alınca mektupların anlaşılması bir hayli zorlaşmış. Dahası müsveddelerde o dönemin Anadolu`su ile alakalı yanlış bazı gözlemler ve hatalı mekan isimleri de bulunuyor. MEKTUPLARDAKİ İPUÇLARI
Bu sebeple Richter ve birkaç Ermeni araştırmacı dışında Da Vinci uzmanları bu mektupları bir `fantastik çizgi roman` projesinin parçaları olarak görmüş. Fakat mektuplar üzerinde yapılan derinlemesine bir çalışma Da Vinci`nin İslam toprakları ve kültürüne olan ilgisinin oldukça erken bir yaşta başladığını gösteriyor. Ayrıca açıklanması zor bazı ifadeler içerseler de bu mektupları tümden hayal ürünü olarak görmek Da Vinci`nin karanlık yıllarının nerede geçtiğini anlamamıza yaramıyor. Paul Richter öncelikle mektupların `kurgu roman` tarzında olmadığının altını çiziyor. Da Vinci bu mektuplarda en uygun kelimeyi bulabilmek için sürekli düzeltmeler yapmış. Richter, Da Vinci`nin Giuliano de Medici gibi devlet adamlarına yazarken de aynı şeyi yaptığına dikkat çekiyor. Dahası Da Vinci sıklıkla yaptığı üzere metnin yanına söz konusu edilen olayların geçtiği bölgenin resimlerini yapmış. Richter bu resimlerin bahsedilen mekanlarla örtüşmesini de Da Vinci`nin Anadolu`ya gelerek iki yılını burada geçirdiğinin delili olarak gösteriyor. Da Vinci`nin mektupların yazıldığı `devadarlık` makamını tanıması da ilginç. Bu makam sadece Memlüklerde bu isimle anılıyor. Selçukluların Davetdar (Sultanın divitini tutan görevli) adını verdikleri makam zamanla önem kazanmış. Memlüklerin son dönemlerinde devadarlar sultanın vekilliği görevini dahi üstlenmişler. Mektubunda Suriye Devadarını `Yüce Babil Sultanının naibi` ifadesi ile selamlaması Leonardo`nun bu çağdaş bilgiye de sahip olduğunu gösteriyor. İlginç olan devadarların elçilerin karşılanması ve yabancı devlet erkanı ile ilişkileri takipten de sorumlu olmaları. Dolayısıyla Da Vinci Memlük sultanının hizmetine girecekse bunu gerçekten de bir devadarın takip etmesi gerekiyor.
Tarihler Da Vinci`nin söz konusu mektupları yazdığı yıllarda Suriye Devadarlığını aslen Memlük ordularının başkomutanı olan Emir Özbek`in yürüttüğünü kaydediyor. Bu sıralarda Memlük tahtında da meşhur Sultan Kaitbey oturuyor. Kaitbey döneminde Memlüklerle İtalyan kolonilerinin ilişkilerinin çok iyi olduğu ve pek çok Floransalının Suriye`nin sahil kentlerine yerleştikleri biliniyor. Memlük sultanının askeri amaçlı mühendislik faaliyetlerinde Avrupalı mühendislerden istifade ettiği de tarihin kayıtları arasında. Leonardo mektuplarında bulunduğu mekanlardan İrminiyye(Ermenistan) diye bahsettiği için bu belgeler öncelikli olarak Ermeni akademisyenlerin ilgisini çekmiş. 1968`de Viken Khechoomian, yayınladığı `Leonardo da Vinci Ermenistan`da` başlıklı makalesinde Da Vinci`nin bir müddet Anadolu`da bulunduğu tezini destekliyor. Khechoomian, Floransalı mühendisin Memlük topraklarına ilgi duymasını hem Da Vinci açısından, hem de Memlük askeri yetkilileri açısından makul görüyor. Khechoomian, Leonardo da Vinci`nin Memlüklerin hizmetine Floransa`dan kaçarak değil, bizzat Milano dükü tarafından görevlendirilerek veya Suriye Devadarı tarafından çağrılarak geldiğini düşünüyor. Çünkü Osmanlı 1480`de Otranto şehrini ele geçirmiş ve fakat bu kuşatmanın başarısız olması üzerine Fatih Sultan Mehmet doğuya yönelme kararı almıştı. 1475 yılı itibarıyla Osmanlılar Karaman`ı ele geçirmişti zaten. Kilikya`nın limanlarına kadar inmişler, fakat Otranto seferi sırasında geri çekilmişlerdi. Fatih Sultan Mehmet`in 1481`de Memlükler üzerine harekete geçtiği bir sefer sırasında ölmesi Kaitbey`e biraz nefes aldırmıştı. Ancak Kahire Sultan Bayezid`e karşı Cem Sultan`a destek vererek Osmanlı`nın müsamahasını tüketmişti. Temmuz 1482`de Cem Sultan Rodos`a kaçtığında Memlükler Osmanlı`yla baş başa kalmışlardı. Memlükler Osmanlı`nın geri geleceğini biliyordu. Gedik Ahmet Paşa`nın bir önceki gelişinde Torosları ne kadar kolay geçtiğini de görmüşlerdi. Bu defa geçişi zorlaştırmak gerekiyordu. Kaitbey 1477 yılında üst düzey askerleriyle birlikte bir Doğu Anadolu gezisi yapmış, bu çerçevede Antakya`dan Erzincan`a kadar varan hat üzerinde Torosların güney yamaçlarını gözden geçirerek muhtemel Osmanlı sızmalarına karşı alınması gereken tedbirleri belirlemişti. Leonardo da Vinci muhtemelen başka bazı Avrupalı mühendislerle birlikte işte bu atmosferde Anadolu`ya çağrılmıştı. Bu çağrı İtalyanlar için de önemli bir fırsattı. Osmanlı`nın İtalya`ya yeniden saldırmasını önlemenin yolu Anadolu`da meşgul edilmesiydi. Bu sebeple İtalyanlar Akkoyunlular ve Memlüklerle işbirliğine girişmişler, bu ülkelere silah yardımında dahi bulunmuşlardı. MEKTUPLARDA BAHSİ GEÇEN YERLER
Da Vinci`nin mektuplarından ve siyasi konjonktürden anlaşılacağı üzere temel vazifesi Toros sıradağlarının Osmanlı ordularınca aşılmasını zorlaştıracak kaleler ve savunma sistemleri kurmaktı. Bu bölgede eskiden Kilikya Krallığı bulunuyordu. Bu bölgeye Memlükler İrminiyye diyorlardı. Da Vinci de mektubunda Kilikya ve İrminiyye ifadelerini kullanmıştı. Da Vinci`nin Anadolu`da bulunduğu dönemde görev alanının güneyde Akdeniz sahillerinden kuzeyde Erzincan`a kadar ulaştığı anlaşılıyor. Öncelikli olarak meşhur Kilikya Kapısı`nı koruma altına almak zorunda olan Da Vinci`nin Konya`yı Bulgar Dağları`nı aşarak Tarsus`a bağlayan bölgede gezindiği görülmektedir. Da Vinci`nin Torosların güney yamaçlarında gezerken Kalindra adında bir kasabayı görevi için uygun bulduğundan bahsetmesi ilginçtir. Richter ve sonraki çoğu araştırmacı Kalindra`nın Anamur yakınlarındaki Gülnar kasabası olduğunu kaydetmişti. Da Vinci bu kasabanın zenginliğinden bahseder. Kasaba halkı 1260`larda Orta Asya`dan göçerek buraya yerleşmiş Türkmenlerdir. Gülnar 1461 tarihinde Gedik Ahmet Paşa tarafından Osmanlı topraklarına katılmışsa da Osmanlı`nın Torosların güneyini boşaltmasından sonra yeniden Memlüklerin nüfuz alanına dönüşmüştür. Da Vinci`nin güney sahillerinde Antalya`ya kadar gezdiği ve Sultan Dağı`nı uzaktan seyrettiği anlaşılıyor. `Kalindra`dan batıya doğru devam ettikçe görülen ve ihtişamını ortaya koyan dağ` diye bahsettiği Sultan Dağı olsa gerektir. Da Vinci`nin mektuplarında Orta Toros sıradağlarına Kafkas Dağı denildiğini duyunca kafasının karıştığı anlaşılmaktadır. 19. yüzyılın sonlarında Anadolu`yu gezen İngiliz harita bilimci Charles Wilson, Da Vinci`nin Anadolu`ya geldiği iddiasını kabullenmemekle birlikte Orta Toroslara`Kavkas` denilmiş olabileceğini kaydeder. Wilson`a göre Orta Torosların yamaçlarındaki Göksun platosunun adı antik dillerde Kavkas`dır. Da Vinci`nin çizdiği haritada Orta Torosların hemen yanındaki Erciyes`i de işaretlemesi Göksun yakınlarından geçtiğini gösteriyor. ERZİNCAN DEPREMİNİ GÖRDÜ MÜ?
Da Vinci`nin Devadar`a yazdığı mektup müsveddelerinden en ilginci `Kuzey sınırlarında gerçekleşen büyük bir deprem`le alakalı olanıdır. Bu depremden sadece bahsedilmemiş, Da Vinci depremin sebepleri ve sonuçları üzerine etraflı bir rapor hazırlamaya girişmiştir. Viken Khechoomian, Leonardo`nun depremle alakalı anlattıklarından ve kullandığı `Doğu Ermenistan`ın alçak kısımlarındaki sel…` ifadesinden Erzincan`da bulunmuş olacağını tahmin ediyor.
Kandilli Rasathanesi kayıtlarına göre 21 Aralık 1482`de Erzincan ve Erzurum yöresinde 9 şiddetinde bir deprem gerçekleşmiştir. Doğu Anadolu`da takip eden onlarca yıl boyunca büyük ölçekli bir depremin olmaması Da Vinci`nin bu tarihte Erzincan`da olması ihtimalini güçlendiriyor. Da Vinci`nin kar, yağmur ve fırtına ile birlikte depremden bahsetmesini bu durum daha anlamlı kılıyor. Kandilli kaynaklarında ölü sayısı hakkında bir bilgi olmamakla birlikte Ermeni tarihçisi Hovhannes Daraanghetzi bu depremde 30 bin insanın öldüğünü kaydediyor. Erzincan depremi Da Vinci`nin not defteri içinde özel bir yere sahip. Da Vinci Suriye Devadarına yazdığı mektuplar ve Anadolu`daki görevi hakkında kimseye bilgi vermemekle birlikte bir arkadaşına gönderdiği mektupta `kuzeyde yaşanan bir deprem ve bir sel felaketine` şahit olduğunu kaydeder. Da Vinci`nin mektupta kullandığı `o güne kadar düşmanımız olan komşularımız bize erzak tedarik ettiler` ifadesi de manidardır. Bu `düşman komşular`ın civardaki Türkmen, Tatar veya Kürt aşiretleri olma ihtimali yüksektir. Da Vinci`nin bu deprem felaketinden oldukça etkilendiği açıktır. Felaket sahnesi zihnine kazınmış, daha sonra çizdiği pek çok tabloda Da Vinci bu tabloyu zemin olarak kullanmıştır. Mona Lisa`nın mesaj yüklü olduğu iddia edilen arka fonu muhtemelen Erzincan`da gördüğü deprem, çığ, suların yükselmesi ve insanların kaçışması sahnesidir. Leonardo`nun bu tecrübesini bilmeyen veya kabullenmeyen sanat eleştirmenleri uzun yıllar Mona Lisa`nın arka planı hakkında teoriler geliştirmeye çalışmış, bunu yaparken psikoanalizden Floransa doğasına karşı düşmanca bir bakışın gerçeği büktüğüne kadar zorlama açıklamalara başvurmuşlardır. Da Vinci`nin kafası ve sanat gözü deprem sahnesinden etkilenmekle birlikte kalbi de nasipsiz kalmamıştır. Devadar`a göndermek üzere hazırlayacağı raporun bir taslağı şeklinde yazdığı başlıklar Da Vinci`nin imanını sorguladığını ve `yeni bir peygamber`den bahsettiğini göstermektedir. Jean Paul Richter, Da Vinci`nin bahsettiği yeni peygamberin Hazreti Muhammed Aleyhisselam olduğunu, dolayısıyla Leonardo`nun bir şekilde İslam inancını benimsemiş olabileceğini iddia eder. MÜSLÜMAN MI, YAHUDİ Mİ, YOKSA AMADEAN MI?
Paul Richter, Da Vinci`nin `deprem raporu`nun bölümlerine `hamdele ve imanın tasdiki` bölümüyle başlamasını ve daha sonra bu yıkımdan haber veren bir peygamberden bahseden bir bölüm öngörmesini onun Müslüman olmayı seçtiğinin emaresi olarak zikrediyor. Richter daha ileriye gidip bu peygamberin depremle alakalı verdiği haberlerden kastın Kur`an`daki Zilzal Suresi olduğunu da iddia ediyor. Çoğu araştırmacı Richter`in bu açıklamasını Da Vinci`nin kendisinin ifadeleriyle karıştırıp Floransalı ressamın Kur`an`a atıfta bulunduğunu kaydetse de bu yanlıştır. Da Vinci sadece `yeni bir peygamberin çıkışını ve bu felaketten bahsedişini` zikreder ki muhtemelen civar halktan duyduğu kıyamet alameti hadisler bu durumu daha iyi açıklar. Fırat`ın suyunun kesilmesi ve doğudan çıkacak bir ateş hakkındaki hadisler Da Vinci`nin anlattığı deprem ve felaket manzaralarını daha bir andırır. Dr. Hasan Kaplan, Da Vinci`nin Müslüman olması ihtimalini zayıf görmekle birlikte Floransa`dan kaçmış, Hıristiyanlığın kendisine dayattığı hayat tarzından nefret eden bir gencin sadece mekanda değil, imanda da alternatifler aramış olabileceğini söylüyor. `Bu anlamda ben Toroslarda tanımış olabileceği Nusayrilerden etkilenmesinin daha kuvvetli bir ihtimal olduğunu düşünüyorum.` diyen Kaplan`ı, Charles Wilson`un 19. yüzyıl sonlarına kadar Toros ve Fırat havzasında Nusayri kolonilerinin bulunduğu yönündeki raporu doğruluyor. Batıni bir mezhep olan ve İslam, Musevilik, Hıristiyanlık ve Sabiilikten etkilenmiş olan Nusayriler kurucuları İbn Nusayr`ı yeni bir peygamber olarak görüyorlar. Fırat Nehri üzerine pek çok kehanetleri olan İbn Nusayr ilginç bir şekilde Hazreti Yahya`nın Hazreti İsa için yaptığını İmamiyye`nin onbirinci imamı Hasan el-Askeri için yaptığını ve onun `müjdecisi` olduğunu ilan etmiştir. Bu anlamda Hıristiyanlığın peygamberlik algılayışında Hazreti Yahya`nın doldurduğu yeri İbn Nusayr doldurur. Dr. Kaplan, Da Vinci`nin tablolarında görülen ve Hazreti Yahya`nın sembolü olduğu iddia edilen, göğü gösteren şehadet parmağının da Müslümanlardan veya Nusayrilerden öğrenilmiş olabileceğini düşünüyor. Nusayrilerin şarap ve üzüm asmalarını yüceltmeleri ile insan ve insan vücuduna verdikleri önemle Da Vinci`nin şarap, üzüm ve insan uzuvları üzerine yaptığı çizimler de üst üste oturuyor. Kaplan`ın söyledikleri insanın aklında `Acaba hiç haç işareti taşımayan Yahya, Nasranilerin(Hıristiyan) değil de Nusayrilerin Yahya`sı mıydı sorusunu getiriyor. BELKİ DE YAHUDİYDİ, HEM DE KABALACI
Buna karşılık Da Vinci`nin Yahya vurgusunun aslında bir Yahudilik vurgusu olduğunu iddia edenler de az değil. İtalyan din adamı Don Franco Botempi`ye göre Da Vinci`nin annesi olan köle kadın Ortadoğulu değil Rus asıllı bir Yahudi idi. Bu sebeple daha erken yaşlarda Hıristiyan dogmasına karşı bir mesafe koymuştu. Onun Hıristiyanlığı da Eski Ahit merkezli bir Hıristiyanlıktı. Don Franco`ya göre Da Vinci bu inanç kaymasını ancak sanatının arka planlarında ifade edebiliyordu. Zira engizisyon hala hayatın yadsınamaz bir gerçeğiydi. Don Franco daha en erken resimlerinde geleneksel Hıristiyan sanatının haç, çarmıha gerilme, kan gibi figürlerinden uzaklaşan Da Vinci`nin Yahudilikle ilişkisinin sadece annesinden kaynaklanmadığını da biliyor. Don Franco`ya göre, Floransalı ressam mühendisimizin Sultan Bayezid`e gönderdiği mektup da Yahudilerle olan irtibatını ispatlıyordu. Çünkü bir Avrupalının İslam ülkelerinde bağlantılar edinebilmesinin tek yolu Yahudilerdi. Dan Franco`ya göre Da Vinci Hıristiyanlıktan tümden kopmamış, bunun yerine Aryan mezhebinin 15. yüzyılda İtalya`da ortaya çıkan bir koluna intisap etmişti. Bu `neo-aryan mezhep 1476`da Yeni Apocalips adlı eseri kaleme alan Amadeo Mendez tarafından kurulmuştu. Yahudilikten Hıristiyanlığa dönmüş bir ailenin çocuğu olan Amadeo Fransiskenlerin içinde Amadeanlar adıyla bilinen bir tarikat kurmuştu. Zamanla Papa`nın yardımcılığına kadar yükselmiş olan Mendez Apocalypse Nova`da kendisine vahyedildiğini iddia etmişti. Bu da onu bir tür `yeni peygamber` yapıyordu. Amadeo Mendez asla Hıristiyanlıktan çıkmamıştı. Ancak yoğun bir Vaftizci Yahya Peygamber vurgusu vardı. Kitabının ikinci bölümü tamamen Hazreti Yahya`nın sözlerine dayanmıştı. Böylelikle Hazreti Yahya İsa Mesih`i müjdeleyen sıradan bir `haberci peygamber` olmaktan çıkıyor ve Hazreti İsa`ya denk bir peygamber rolü üstleniyordu. Mendez çarmıha gerilmeyi de tamamen reddediyordu. Don Franco, Da Vinci`nin 1482`den itibaren sürekli artan bir Yahya vurgusu gösterdiğini kaydeder. 1482 de Da Vinci`nin Amadeo Mendez ile tanışmış olması muhtemeldir. Kendisiyle görüşmemiş dahi olsa Da Vinci`nin Apocalypse Nova`yı 1482`den önce okumuş olduğuna kesin gözüyle bakılmaktadır. Dan Franco, Da Vinci`nin Floransa`da Kabalistlerle de tanışmış olduğuna kesin gözüyle bakar. İtalya`nın Ortaçağ Kabalacılığının önemli merkezlerinden biri olduğu ve 15. yüzyılda Kıyametin kopmak üzere olduğu yönündeki Kabala propagandalarının zirve noktalara ulaştığı düşünülürse bu tanışıklığın anlamı daha iyi kavranır. Don Franco Mona Lisa`nın arka planındaki sahnenin tam anlamıyla Kabalistik bir `doğru yol - yanlış yol` ikilemini resmettiğini iddia etmiştir. HAYATI VE SANATI DEĞİŞTİ
Da Vinci`nin kaderinin 1482 yılında döndüğü yönünde hemen hemen ittifak vardır. 1998`de, Leonardo da Vinci: Bir Dahinin Kökenleri adlı kitabı yazan David Alan Brown 1482 öncesinde başarısız ve aklı havada bir ressam çırağı olarak gördüğü Da Vinci`nin bu yıldan sonra yepyeni bir insan olarak ortaya çıktığını söylüyor. Bu dönüşümü Mendez`in kitabı mı sağlamıştı? Yoksa Anadolu`da geçirdiği iki yıl ve Erzincan`da gördüğü asrın depremi mi?
Bunları hiçbir zaman net olarak bilemeyeceğiz. Ancak bu tarihten sonra Da Vinci`nin hayatında görülen değişimin sadece Yahyacı bir çizgiye kaymak olmadığının altını çizmek gerek. Gördüğü doğa olaylarını açıklamaya çalışma huyu olan Da Vinci, Prof. Eugen Oberhummer`ın kaydettiğine göre Milano yılları ve takip eden `göçebelik` yıllarında erozyon, deprem, sel ve suların yükselip alçalması üzerine bir dizi teori geliştirmiş. Depremlerin suyun yerin iç kısımlarına çekilmesi ile birlikte artan sıcaklıkla buharlaşması ve yerkürenin içinde bu buharın oluşturduğu basınç sonucunda ortaya çıktığını iddia etmiş mesela. Sadece bu gözlem bile Leonardo`nun Erzincan depremini yaşamış olma ihtimalini dikkate almayı gerektiriyor. Ancak Floransalı ressamın Anadolu`da iki yılını geçirdiğine inanmak çözdüğünden daha fazla problem oluşturuyor. Böylesi bir maceradan neden sadece bu birkaç mektupta bahsettiğinin açıklaması Richter`in veya 1892`de Leonardo da Vinci: Sanatçı ve Bilimadamı adlı bir kitap yazan Sorborne profesörü Gabriel Seailles Leonardo`nun iddia ettiği gibi başarısız bir girişimin unutulması arzusu olabilir. Fakat bu durumda da Da Vinci`nin Anadolu`da verdiği yer isimlerinin incelenmesi, hatta 1482-86 yıllarında Memlüklerin kuzey sınırlarında yapılan kale ve diğer savunma sistemlerinde Da Vinci izinin bulunup bulunmadığının araştırılması gerekiyor. Tabii bir gün Memlük arşivlerinde Suriye Devadar`ına gönderilmiş mektupların asılları ve tam bir rapor metni bulunabilirse bu Da Vinci uzmanlığının çehresini değiştiren bir gelişme olurdu. Bütün bu zorluklardan kaçmak da çözüm değil. Da Vinci`nin hayali bir `macera çizgi romanı` yazma girişiminden bahseden karşıt görüşünden Leonardo realizmi ile böylesi bir romantizmi birleştirmeyi başarabilmeleri gerekiyor. Ve tabii Leonardo`nun karanlık yıllarını nerede geçirdiğini de açıklayabilmeleri. Dr. Hasan Kaplan bu kadar büyük iddiaların kendisini aşacağını düşünüyor. Ama özellikle Leonardo`nun kişilik kriziyle Anadolu macerasını birleştiren bir kitabın hazırlıklarını tamamlama aşamasında olduğunun da müjdesini veriyor. DA VINCI`NİN SURİYE DEVADARINA YAZDIĞI MEKTUPLAR
1- Yüce Babil Sultanı`nın Vekili Suriye Devadarına,
Sadece sizi değil bütün bir dünyayı dehşete düşüreceğine emin olduğum kuzey bölgelerimizdeki bu yeni felaket, önce etkisini sonra da sebeplerini sunacak şekilde gerektiği üzere anlatılacaktır. 2- Kendimi, beni buraya gönderme sebebin olan görevi gerektiği üzere sevgi ve dikkatle yapmak üzere İrminiyye`nin bu bölgesinde bulduğumda, bana amacımız için en uygun bir yer görünen ve sınırlarımıza yakın bulunan Kalindrafy kentine girdim. Bu şehir Toros sıradağlarının Fırat`tan ayrıldığınızda Büyük Toros Dağı`nı batınızda göreceğiniz bölgede dağların eteğinde bulunur. Bu tepeler öylesine yüksektir ki adeta göğe dokunurlar ve dünyanın hiçbir yerinde bunun zirvesinden daha yüksek bir yer yoktur. Öyle ki gündoğumundan dört saat önce güneşin ışık huzmeleri bu dağın doğu yamacına düşer ve bembeyaz taştan olan bu dağın tepesi öylesine görkemli bir şekilde parlar ki buralı Ermeniler için gece karanlığının ortasında parlak bir ay ışığının yapacağı işi görür. O muazzam yüksekliği sayesinde bu zirve noktası bulutların seviyesini dikine bir uzaklıkla dört mil aşar. Bu zirve noktası Batıya doğru pek çok yerde güneşin batımından sonra gecenin son üçte birinde aydınlanmış görülür. İşte bu seninle bir sakin gecede şeklini değiştiren, bazen ikiye veya üçe ayrılmış, bazen uzun ve bazen kısa gördüğümüz ve bir kuyrukluyıldız sandığımız şeydir. Böyle görülmesinin sebebi güneşle dağ arasında kalan ve güneş ışığı huzmelerinin bir kısmının dağlara ulaşmasına engel olan bulutların farklı aralıklarla yayılmış olmasıdır. Bu sebeple parıltının şekli değişir durur. 3-KİTABIN BÖLÜMLERİ Hamdele ve imanın tasdiki
Sona doğru gelen ani su baskını
Şehrin harab oluşu
İnsanların ölümü ve me`yusiyetleri
Vaizin aranması, feragati ve hayırseverliği
Dağın çöküşünün sebebinin tasviri
Sebep olduğu ziyan
Çığ düşümü
Peygamberin çıkışı
Onun verdiği haber
Doğu İrminiyye`nin aşağı kısımlarının sel atlında kalışı, ve Toros Dağları üzerindeki açıklığın suyun çekilmesi üzerindeki etkisi
Yeni Peygamber bu yıkımı haber verdiği gibi nasıl gerçekleşeceğini de gösterdi
Toros Dağlarının ve Fırat Nehri`nin tasviri
Dağın tepesinin parlama ve güneşin batışından sonra gecenin yarısıyla son üçte biri arasında Batıdaki halklara ve gün ağarmadan önce Doğudaki halklara neden bir kuyrukluyıldız gibi göründüğü
Bu kuyrukluyıldızın neden kah yuvarlak, kah uzun, kah ikiye veya üçe bölünmüş ve kah tek parça olarak farklı şekillerde göründüğü ve bir daha ne zaman görüneceği
4-TOROSLARIN ŞEKLİ HAKKINDA
Ey Devadar, azarlamalarının ima ettiği gibi bir atıllıkla suçlanmamalıydım. Bana tevcih ettiğiniz menfaatlerin de kaynaklığını yapan şahsıma karşı aşkın sevginiz aynı zamanda beni böylesine muazzam ve dehşetengiz bir etkisi olan olayın sebeplerini araştırırken her türlü özen ve dikkati göstermeye zorluyor. Tabii bu da zaman gerektiren bir iş. İmdi, böylesine büyük bir etkinin sebeplerini her yönüyle anlatıp sizi mutmain edebilmek için öncelikle bölgenin yapısını anlatmalı, daha sonra yaptığı etkiye geçmeliyim ki bunun sizi tamamen tatmin edeceğine inanıyorum. 5-Ey Devadar, lütfen acil taleplerinize zamanında cevap verememiş olmamdan dolayı gazaplanmayın. Çünkü benden talep ettiğiniz şeyler biraz zaman geçmeden doğruca ifade edilemeyecek doğadaki şeylerdir. Özellikle de böylesine büyük bir etkinin açıklanabilmesi için bölgenin doğasını ihtimamla anlatmam gerekiyor ki bu sayede sizin bahsi geçen talebinize mutmain bir cevap verebileyim. Anadolu`nun yapısı veya sınırlarını oluşturan denizlerin ve karaların ve boyutlarının tasvirini atlayacağım. Çünkü senin ihtimam ve dikkatinle bu türlü meseleleri kendi çalışmalarında ihmal etmemiş olduğunu biliyorum. Ben doğrudan Toros Dağlarının bu muazzam ve yıkıcı mucizenin temel sebebi olan ve bizim hedefimize ulaşmamıza hizmet edecek olan yapısına geçeceğim. 6-Öncelikle şedit ve azgın rüzgarların saldırısına maruz kaldık. Sonra buna bütün bir vadiyi doldurarak şehrin büyük bir kısmını yok eden dağ gibi çığların düşüşü takip etti. Bu da yetmedi, bora ani bir sel getirdi üzerimize ve şehrin aşağı kısımları sular altında kaldı. Sonra birden yağmur yağmaya başladı ve kum, çamur, taşlar ve onlara bulanmış ağaç köklerini önüne katan bir sele dönüştü. Her şey havalanmış ve üzerimize düşüyordu. Sonunda büyük bir yangın başladı. Bu öyle rüzgarın taşıdığı bir yangın değildi, sanki onbinlerce şeytan getirmişti onu ve mahallelerimizden geri kalan ne varsa yakıp yok etti… Şimdi bütün işlerimizi bırakmış olarak bazı eski kiliselerin yıkıntılarına sığınmış durumdayız, tıpkı keçi sürüleri gibi… Bugüne kadar düşmanlarımız olan komşularımız merhamete gelerek erzak getirdiler bize. Eğer bu yardımlar da olmasaydı hepimiz açlıktan ölecektik…
MONA LİSA EFSANESİ
Dünyanın en meşhur portresi olduğu şüphe götürmeyen Mona Lisa tablosu bu ününü kendi ihtişamından dolayı değil, onu tasvir eden metinlerin ihtişamından dolayı kazandı. Leonardo da Vinci binlerce sayfalık notlarında bu tablodan hiç bahsetmemişti. Yapıldığı dönemde o kadar sönük kalmıştı ki sanat tarihçileri tablodaki kadının gerçekte kim olduğunu kaydetme ihtiyacı dahi hissetmemişti. İlk defa Vasari`nin 1550 yılında yazdığı Da Vinci biyografisinde ise tabloya methiyeler düzülmüştü. Vasari tablodan daha ziyade tablodaki kadınla ve Leonardo`nun kadının bu yüzündeki ilginç gülüşü dört yıl boyunca nasıl tuttuğu ile ilgilenmişti. Tablodaki kadının kimliğinin kaydedilmemiş olması Mona Lisa`nın şöhretinin ilk sebebi oldu. Floransalı bir tüccarın karısından, Da Vinci`nin annesine kadar isimler üzerinde spekülasyonlar yapıldı. L. Roger-Miles bunun bir portre olmadığını, tamamen mesaj yüklü alegorik bir tablo olduğunu söylüyordu. 18. yüzyılda tablo yeniden ilgi çekmeye başladı. Bu yeni ilginin sebebi de Leonardo`nun diğer bütün eserlerinin eksik kalmasına karşın bunun bitmiş görünmesiydi. 19. yüzyıl Batı sanatında `ölümcül tuzak kadın` motifinin ortaya çıktığı dönemdi. Romantizmin eseri olan bu kadının zirve örneği Mona Lisa olacaktı. Çünkü gizem yüklüydü. Güzel değildi, genç değildi. Ama Balzac`ın seveceği kadınlar gibi tecrübenin cazibesini taşıyordu. 19. yüzyılın ikinci yarısında yazılan iki sanat yorumu Mona Lisa`yı bir daha unutulmamak üzere dünya klasiklerinin arasına kattı. Theophile Gautier 1858 yılında yazdığı eleştirisinde `Mona Lisa`yı Leonardo`nun bütün rüyalarının bir tür amalgamı, hatta insanlığın bütün tecrübesinin bir özeti` olarak sunuyordu. Eski güzel kadınların tümünün bir reenkarnasyonuydu Mona Lisa: Leda, Helen, St. Anne ve hatta Cleopatra onda saklıydı. Walter Pater 1873 yılında öylesine şiirsel bir dille anlattı ki Mona Lisa`yı, bu satırlar tablonun kendisi kadar meşhur oldu. Pek çok sanat eleştirmeni şiirsel ifadelerin içeriğine katılmasa da Pater`in satırlarını aktarmadan Mona Lisa`dan bahsedemez hale geldiler. Bazıları tabloda bir şiirsellik görmeye başladı. Ama bu şiirsellik aslen tablonun değil, Pater`in şiirselliğiydi. İşin ilginci Pater tablonun sadece bir kopyasını görerek yazmıştı bu şiirsel ifadeleri. 20. yüzyıl resimden ressama geçişin yapıldığı yıllar oldu. Mona Lisa`nın gülüşü tam anlamıyla bir efsaneye dönüştü. Freud ile birlikte cinsellik ve Oedipus Kompleksi girdi devreye. Rachel Annand Taylor bu tablonun Leonardo`nun dünyaya homoseksüel olduğunu ilan ettiği tablo olduğunu iddia etti. Marksist sanat eleştirisi ise tablodaki kadınla ilgilendi: Burjuvazinin ayağa kalkışının ifadesiydi Mona Lisa. Postmodern sanat çevreleri aşkın yorumlara prim veriyordu. Mona Lisa`nın aslında Leonardo`nun kendisi olduğunu iddia etti birileri. Kabalacı çevreler Mona Lisa`yı hermafrodit ilan ettiler. İnsanlık tarihinin en meşhur tablosu işte böyle doğdu…
DAĞINIK BEYİN ORGANİZASYONU Leonardo`nun solak olması ve notlarını sağdan sola yazması bir dizi spekülasyona sebep oldu. P. G. Aaron bu durumu `dağınık beyin organizasyonu`nun açıklayabileceğini söylüyor. Aaron, Leonardo`nun sol eliyle yazarken sağ eliyle çizim yapabildiğini iddia ediyor. Solakların mimarlık, dizayn, üç boyutlu şekillerin görselleştirilmesi, insan hatlarını algılama ve müzik konularında avantajları olduğu biliniyor. Solaklar onca avantajlarına karşın dil kabiliyetleri gelişmiyor. Leonardo`nun not defteri dilbilgisi kuralları açısından tam bir felaket. Çoğu başladığı işin arkasını takip edememesi de bu beyin yapısının bir sonucu. Aynı yapı aritmetiğin de kötü olmasını dayatıyor. Nitekim Leonardo`nun basit toplama ve çarpma işlemlerinde aynı hataları peş peşe yaptığı biliniyor. 1999 yılında Leonardo da Vinci`nin Yazma ve Çizimleri adlı bir kitap kaleme alan Robert Zwijenberg, Leonardo`nun düşünebilmek için yazmak ve çizmek zorunda olduğunu ve binlerce sayfalık not defterlerinin asıl hedefinin düşünmek ve kendisiyle diyaloga geçmek olduğunu iddia ediyor. Zwijnenberg bu sağdan sola yazma davranışının solak bir insanın ıslak mürekkebe elinin değmemesi için bulduğu bir çözüm olabileceğini veya çok ilginç bir şekilde Leonardo`nun ileride yazmalarının matbaa kalıbı olarak kullanılmasını planladığının bir göstergesi olabileceğini söylüyor. Bilindiği üzere matbaalar metnin ayna görüntüsünün baskı kalıbı olarak kullanılması prensibiyle çalışıyor. İLK BOĞAZ KÖPRÜSÜNÜN PLANI
1952 yılında Başbakanlık Arşivleri`nde bulunan bir mektup İtalyan mühendis Leonardo da Vinci`nin 1502 yılında Sultan İkinci Bayezid`e Haliç ve Boğaz`a birer köprü yapma teklifi sunduğunu gösteriyor. Leonardo`nun Altın Boynuz Köprüsü projesi zamanı için muhteşem bir mühendislik harikasıydı. Tek ayak üzerine oturtulan köprü deniz yüzeyinden 40 metre yükseklikte, halatlarla tutulan köprü kanatlarının toplamda 360 metre uzunluğa ulaştığı devasa bir plandı. Da Vinci ayrıca dubalar üzerine yerleştirilmiş bir köprüyle Asya`yla Avrupa`yı da birleştirmeyi teklif ediyordu. Leonardo`nun İstanbul`a nasip olmayan köprü projesi 1996 yılında Norveç`te hayata geçirildi. Bugün bu köprü Norveç Leonardo Köprüsü adıyla İtalyan Rönesansının Osmanlı Devletinin yaşam felsefesinden ve ihtiyaçlarından nasıl etkilendiğinin bir göstergesi olarak kullanımdadır. İstanbul Büyükşehir Belediyesi şimdilerde Sultan Bayezid`in mühendisleri tarafından bazı hesap hataları içerdiği için reddedilen projeyi hayata geçirmeyi ve Haliç`e bir Da Vinci köprüsü eklemeyi planlıyorlar. (aksiyon)
http://www.geocities.com/harikasozler/kutadgubilig.htm
Leonardo’nun bu notları
Leonardo’nun bu notları ise 1490-1505 arasında tuttuğu sanılıyor.
İtalyan uzmanlar Rönesans döneminin ünlü sanatçılarından Leonardo Da Vinci’nin 15’inci yüzyılda çizdiği kendi portresini ortaya çıkardı.
Çizim, Da Vinci’nin kuşların uçmasıyla ilgili araştırmalarını kaydettiği ünlü notlarının arkasında bulundu. Çizim, notları inceleyen bir araştırmacının kağıt üzerinde insan burnuna benzer bir şekli fark etmesiyle ortaya çıktı. Portrenin 1480’lerde çizildiği ancak Da Vinci’nin daha sonra bu kağıdın üzerine notlar aldığı tahmin ediliyor. Leonardo’nun bu notları ise 1490-1505 arasında tuttuğu sanılıyor. Çizim dijital yöntemlerle incelenecek.
haber3.com
http://www.geocities.com/harikasozler/kutadgubilig.htm
Da Vinciyle ilgili önemli
Da Vinciyle ilgili önemli bir yazı ve Dahi'nin mühendislik ve resim çizimlerini aşağıdaki linklerde bulabilirsiniz. Yazı kopyalanmaya izin vermediği için kopyalayamadım.
http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=137291
http://www.zapita.org/da-vinci-8217-nin-makineleri-istanbul-8217-da-t14265.html?s=9a46374aafdd457de5d655256bfbe4ac&
http://www.geocities.com/harikasozler/kutadgubilig.htm
Da Vinci'nin şifresi İslam
Da Vinci'nin şifresi İslam biliminde saklı
İslam bilim tarihi konusunda yaşayan en büyük âlim olan Prof. Fuat Sezgin için bir biyografi denemesi yayınlandı. Prof. Dr. İrfan Yılmaz'ın hazırladığı çalışmada, yaptığı çalışmalarla İslam medeniyetini öğrenmemiz hususunda bir çığır açan Fuat Sezgin'in genç nesillere tanıtılması hedefleniyor.
Fuat Sezgin'in ismini şimdiye kadar duymayanlar için kısa bir hatırlatma yapalım. Sezgin geçtiğimiz yıl, Arap-İslam Bilimleri Enstitüsü için hazırladığı bilimsel araç ve gereçlerin benzerlerini yaptırarak, İstanbul İslam, Bilim ve Teknoloji Müzesi'nin açılmasına önayak olmuştu. Medyadaki en yakın tarihli haber bu. Hocayı daha yakından tanımak isteyenler için kısaca özgeçmişinden bahsetmekte yarar var. 24 Ekim 1924'te Bitlis'te doğan Sezgin, İlkokulu Doğubayazıt'ta, Ortaokul ve Lise'yi Erzurum'da tamamladıktan sonra, 19 yaşındayken İstanbul Üniversitesi Arap Dili ve Edebiyatı bölümüne ( Şarkiyat Enstitüsü) girdi ve burada dünyanın en büyük oryantalistlerinden kabul edilen Alman Hellmut Ritter'in talebesi oldu. Ritter'in matematikle meşgul olmasını ve modern matematiğin temelinde İslam âlimlerinin bulunduğunu söylemesi üzerine Şarkiyat okumaya karar veren Sezgin, Ritter ile çalışmaya başladı.
İslam bilim tarihi ve medeniyetine ait eline geçen her yazılı nesneyi büyük bir ihtimam ve dikkatle inceleyerek onu bugünün ölçülerinde tanıtan, tercüme eden ve dip notlarla izah ederek yayınlayan Fuat Sezgin Hoca'nın en önemli çalışması GAS şeklindeki kısaltılmış sembolüyle tanınan "Geschichte des Arabischen Schrifttums"dur. GAS İslam İlimler tarihinin vazgeçilmez en temel müracaat eseridir. Sezgin'in; Süleymaniye Kütüphanesinde ki binlerce el yazması arasından ilim dünyasına tanıttığı en değerli eserler arasında Ebu'l İz'el Cezeri'nin daha sonra Türkçe'ye çevrilen "Olağanüstü Mekanik Araçların Bilgisi Hakkında Kitap" isimli çalışması ise dünya teknoloji tarihinin en önemli kitaplarından biri. Fuat Sezgin, uzun yıllar uğraşarak İslam âlimlerinin kimi kaybolmuş, kimi sadece kitaplarda teorik olarak kalmış icatlarını âletleştirmeyi başararak bu konuda da bir ilke imza attı. Prof. Sezgin Suudi Arabistan Kral Faysal Vakfı'nın İslami bilimler ödülünü 1978 yılında ilk alan âlim. Bu ve başka desteklerle Sezgin, 1982 yılında J.W.Goethe Üniversitesi'ne bağlı Arap-İslam Bilimleri Tarihi Enstitüsü'nü ve 1983'de buranın müzesini kurdu, buranın halen direktörlüğünü yürütüyor.
Müzedeki aletler arasında Halife Me'mun'un meşhur dünya haritasının yer aldığı yerküresi. Sufi'nin ünlü gökküresi, Osmanlı âlimi Takiyyüddin'in su pompası ve saatleri, dünyanın ilk tankı gibi eserler yer alıyor. Fuat Sezgin kitabı bu gibi buluşların detaylarının yer aldığı bir kitap aynı zamanda. Bilim tarihimizden, matematik, geometri, coğrafya, denizcilik ve astronomi sahasındaki gelişmeler ayrıntılandırılarak anlatılmış kitapta.
AVRUPALILAR İNTİHALCİ
Sezgin'in gençlik yılları, tahsil hikâyesi ve yaşamından detayların yanı sıra düşünce dünyası ve tavsiyeleri de önemli bir yer tutuyor çalışmada. Medeniyetlerin birbirine tesiri ve Avrupa Birliği hakkındaki düşünceleri bu minvalde dikkate değer. Büyük âlimin dünya bilimler tarihi konusunda söyledikleri de önemli. Fuat Sezgin dünya bilimler tarihinin tekrar yazılmasının gerekli olduğunu düşünen bir âlim: "Avrupalılar; Sicilya ve Endülüs'te tercüme edilen İslam bilginlerinin eserlerini kaynak göstermeden intihal etmişler. Bu yüzden bugün Batı uygarlık ve biliminin temeli arasındaki İslam bilimi atlanarak ondan önceki yüksek medeniyet olan Eski Yunan'a izafe ediliyor. Bugün bilinenin aksine çoğu modern bilim dalının kuruluşu bundan yüz, iki asır öncesine değil, 9 ile 16. yüzyıllarda yaşamış İslam bilginlerine dayanıyor."
Da Vinci'nin şifresi İslam biliminde saklı
İşte kitapta yer alan bilim tarihimizin bazı önemli örnekleri:
İbn'ül Heysem'den öğrendiğimiz çok enteresan bir pergel ile kubbelerin daire şeklindeki temellerini çizmek mümkün olmuştur.
Leonardo da Vinci'nin resimlerini çizdiği aletler ve matematik hesapları, İslam alimlerinin buluşudur. Leonardo'nun İslam bilginlerinin buluş ve bilgilerini kullandığı kabul edilse, resimlerinin çözülemeyen sırları aydınlanmış olacaktır.
Bîrûnî'nin, boylam derecelerini hesaplamak için bulduğu metodun hata derecesi, 6 ile 40 derece arasında değişmekte olup, ancak 20. yüzyılda düzeltilebildi. Bu metod, bugün de bilinen 'Triangülasyon'dan başka bir şey değildir. Fakat maalesef, modern coğrafya tarihi triangülasyonun ilk tatbikinin Hollandalı alim Willebrord Sinellius'a dayandırır.
Engin denizlerde koordinat hesaplamalarını Müslümanlar 15. asırda yapabiliyordu. Kuzey ve doğu ölçümlerini, kuzey ve güney ölçümlerini ve en zoru da Ekvator'a paralel ölçüleri yapabiliyorlardı. Avrupalılar Müslümanlardan ilk iki ölçümü öğrendi. Fakat trigonometri bilgileri yeterli olmadığından Ekvator'a paralel ölçümlerin nasıl yapıldığını anlayamadılar.
950 yılında Ebu Cafer el Hâzînî adlı matematikçi ve astronom, parabol konstrüksiyonu kullanmak suretiyle üçüncü dereceden bir denklemi çözdü. 11. asrın ilk yarısında optik hususundaki çalışmalarıyla tanınan İbn'ül Heysem, bir optik problemini dördüncü dereceden bir denklemle çözdü. Avrupalılar İbn'ül Heysem'in çözümünü ancak 19. yüzyılda kavrayabildi.
9. asırda güneşle dünyanın yıllık en uzak mesafesinin sabit olmayıp değişken olduğunu fark eden Müslümanlar, yörüngedeki ilerlemenin 12,09 saniye olduğunu tespit ettiler. Günümüzde bu değer 11,46 saniye olarak biliniyor. Avrupa'da Johannes Kepler, 17. asırda henüz Müslümanların kitaplarında gördüğü bu sonuca nasıl ulaştıklarını anlayabilmek için çağdaşı bilim adamlarıyla yazışıyordu.
http://www.geocities.com/harikasozler/kutadgubilig.htm
Da Vinci'nin İstanbul
Da Vinci'nin İstanbul için tasarladığı köprü 2001'de Norveç'te inşa edildi.
Da Vinci'nin 500 yıllık hayali
ECE KOÇAL SABAH 17.01.2009
2010'da Haliç'te yapılması planlanan, Leonardo Da Vinci'nin tasarladığı köprünün 500 yıllık hikâyesi, Da Vinci Köprüsü belgeselinde anlatılıyor..
Da Vinci'nin 500 yıllık hayali
Da Vinci'nin İstanbul merakı
Leonardo da Vinci'nin 1502'de, Sultan II. Bayezit'e gönderdiği, "Ben, kulunuz, İstanbul'dan Galata'ya uzanan bir köprü yapmak istiyorum," diye yazan mektupla başlayan Da Vinci Köprüsü macerası kısmetse 2010'da sona erecek. Çünkü 2010 İstanbul Avrupa Beşkenti projeleri arasında bu köprünün inşaa edilmesi de planlanıyor. Adem Özkul'un yönetmenliğini yaptığı Cengiz Özdemir'in hem senarist hem de yapımcı olarak dahil olduğu Da Vinci Köprüsü adlı belgesel ise yaklaşık 500 yıllık köprü macerasının ayrıntılarını anlatıyor. Geçen hafta DVD olarak yayımlanan belgeseli çeken ekip, konunun Türkiye'de pek bilinmediğini fark edince bir belgesel çekmeye karar vermişler. Özdemir "Biz köprüyü ilk duyduğumuzda, internette tek bir haber yoktu bu konuda. Daha doğrusu Türkiye'de yoktu," diyor. Leonardo da Vinci'nin Sultan II. Bayezit'e bir mektup gönderdiği 1950'lerde ortaya çıkmış. Özdemir "Önceleri, Türkiye'de bu mektup hiç bilinmiyordu. Topkapı'daki mektupla Leonardo'nun çizimlerini ilk ilişkilendiren Alman Türkolog Franz Babinger oldu. Bu olay 1950'lerde olmasına ve bazı mesleki yayınlarda yer verilmesine rağmen, bizim kamuoyumuzun gündemine şimdiye kadar hakkıyla taşınamadı," diyerek mektubun nasıl ortaya çıktığını anlatıyor. Sultan 2. Bayezit'e hitaben yazılan mektubun, saraya ulaştığı kesin, çünkü Osmanlıcaya çevrilmiş. Ancak Sultan'a sunuldu mu, ne düşünüldü, cevap yazıldı mı, günümüze ulaşan bir kayıt yok. Ama mektubun çevirisi Topkapı Sarayı'nda E 6184 numarasıyla kayıtlı. Köprüyle ilk ilgilenen de Türkiye olmuyor. Köprü 2001'de Norveç'te üstgeçit olarak inşa ediliyor. Sonra küresel ısınmaya dikkat çekmek için önce Antarktika'da buzdan bir maketi yapılıyor. Yine buzdan yapılan bir başka maketi, 1 Ocak 2008'de New York'taki BM binası önünde sergilenmeye başlanıyor. 21. yüzyılda birden değerlenen köprü 2010'da Türkiye'de inşaa edilirse Da Vinci'nin hayali yüzyıllar sonra gerçekleşmiş olacak.
Da Vinci'nin İstanbul merakı
Da Vinci'nin İstanbul merakı
Peki Da Vinci neden İstanbul'a böyle bir köprü yapmak istemişti? Leonardo da Vinci Müzesi Küratörü Claudio Giorgione bu soruyu şöyle cevaplandırıyor: "Venedik, Türklerin ticaret merkezlerinden biriydi. Bana göre, 1500'de Venedik'teyken Sultan'ın delegasyonu ile görüştü. Bu görüşmede Sultan için bir çalışma yapma fikri gelişti. Venedik'te Türk heyetiyse buluşmanın bir şans olduğunun farkındaydı. Böylece İstanbul'a gelip çalışmalar yapabilecekti." Ama Leonardo İstanbul'a hiç gelememiş.
http://www.geocities.com/harikasozler/kutadgubilig.htm
HOLLYWOOD YILDIZLARI TÜRK MÜ?
DÜNYACA ÜNLÜ HOLLYWOOD YILDIZLARI TÜRK ASILLI MI?
CHARLES BRONSON
En sevdiğim oyunculardan biriydi. Nedense kendime çok yakın buluyordum ve Meksika veya Kızılderili kökenli sanıyordum. Meğer o da çoğu Hollywood yıldızı gibi Türk asıllıymış! Kendisi Litvanya kökenli, yani diğer çoğu Hollywood yıldızı gibi Hazar Türklerinin soyundan geliyor.
Hazar Türkleri çoğunluğu museviliği kabul etmiş Karadenizin kuzeyindeki Türk Hazar krallığının soyundan geliyor. Daha çok Ukrayna, Kafkasya, Kırım, Macaristan, Rusya, Polonya, Avusturya ve Almanyada yaşamışlar. Çoğu Amerikaya göçediyor. Yani doğu Avrupa yahudilerinin hepsi Türk Hazar kökenli.
Yıllarca çocukluğumuzdan beri büyük bir ilgiyle izlediğimiz ve hayranı olduğumuz bu yakışıklı, güzel, seksi, kabiliyetli, vb. oyuncuların Batılı değil de Türk kökenli olduklarını görünce gözlerinize inanamıyacaksınız.
http://images.google.com/images?hl=tr&source=hp&q=charles+bronson&btnG=G...
Charles Bronson (1921 - 2003)
Fransızlarca "kutsal dev" (Le sacre monstre), İtalyanlarca "hayvani" (the brute) gibi ilginç lakaplar takılan ünlü aktör Charles Bronson, Litvanya asıllı anne ve babanın oğlu olarak, 3 Kasım 1921’de Ehrenfeld Pa. kentinde dünyaya geldi. Asıl adı Charles Bunchinsky olan aktör, 15 çocuklu bir madencinin 11. çocuğuydu.
Ünlü film yıldızı Bronson, özellikle 1960 yılında çevirdiği "The Magnificent Seven / Muhteşem Yedili", 1963’te çevirdiği ve Hollywood'un en ünlü aksiyon klasikleri arasında yerini alan "The Great Escape / Büyük Kaçış" ve 1967 yapımı "The Dirty Dozen / Kirli Düzine" adlı fimleriyle sinema tutkunlarının büyük beğenisini kazanmıştı. 1971 yılında, dünyadaki en popüler aktör seçilen Bronson, Altın Küre ödülüne layık görüldü.
Sekiz yıl sonra da, 1979’da, Holywood film sanayinin en büyük uluslararası yıldızı seçilen Bronson, Altın Yıldız Ödülü’nü (Gold Star Award) almıştı. Özellikle Avrupa yapımı filmlerde oynadığı başrollerle beğeni toplayan aktör, kaba saba tavırları, güçlü vücut yapısı ve seyredenlerde tehlike hissi uyandıran havasıyla özellikle Fransa, İtalya ve İspanya’da çok popüler olmuştu.
Aktör, 1990’da 22 yıllık hayat arkadaşı Jill Ireland'ı kaybettikten bir yıl sonra, 36 yaşındaki Kim Weeks'le tanıştı ve 2000 yılının sonlarına doğru gizlice evlendi. Bu, onun üçüncü ve son evliliğiydi. Bronson, 1 Eylül 2003’de haftalardır tedavi gördüğü Cedars-Sinai Tıp Merkezi’nde, 81 yaşında hayata gözlerini yumdu. Bronson’un reklam ve halkla ilişkiler yetkilisi Lori Jonas, ünlü aktörün zatürreeden öldüğünü belirtti.
FİLMLERİNDEN SEÇMELER:
-The Magnificent Seven / Muhteşem Yedili-
Konusu: Bir haydut her sene küçük bir Meksika çiftlik kasabasını terörize etmektedir. Kasabadaki birkaç yaşlı insan çiftçilerinden üç tanesini Amerika'ya onları müdafa edecek bir silahşör bulmaları için gönderir. En sonunda yedi kişi birden bularak gelirler. Ve hepsi de farklı farklı nedenlerden dolayı oraya gelmişlerdir...
-The Great Escape / Büyük Kaçış-
Konusu: En iyi "kaçış" filmleri arasında gösterilen ‘‘Büyük Firar’’ filminde, II. Dünya Savaşı’nda Stalag Luft III adlı Nazi toplama kampından kaçmaya çalışan Amerikalı, İngiliz ve Polonyalı savaş esirlerinin maceraları anlatılıyor. Filme esin kaynağı olan ‘‘The Gret Escape’’ kitabının yazarı Paul Brickhill, 1943 yılının Mart ayında, Tunus üzerinde uçarken düşürüldü. Sağ kurtulan yazar, Stalag Luft III esir kampına götürüldü. Brickhill bu kamptan kaçmaya çalıştı. Filmde tünel kazma işini yöneten esiri ünlü aktör canlandırdı...
-Hard Times / Zor Zamanlar-
Konusu: 1930'ların büyük depresyonu sırasında, geçinmek için çareler arayan iki kafadar, yasa dışı boks maçları organize etmeye karar verirler. Oysa, boksör, Bronson, ve ortağı kumarbaz Coburn'un başarıya giden yolda pek çok engel
beklemektedir...
-Death Hunt / İnsan Avı-
Konusu: Münzevi bir hayat süren, avcılıkla uğraşan Albert Johnson (Bronson), Kanada ile Kuzey Kutbu sınırında, tek tük insanın yaşadığı bir bölgede kamp kurar. Amacı hayvan avlamaktır. Aradan birkaç gün geçtikten sonra bölgede bir cinayet işlenir ve Johnson, kendini bir anda suçlu konumunda bulur. O andan itibaren de, Kanada Kraliyet Atlı Polisi’nin tarihinde gerçekleşmiş en büyük “insan avı”nın hedefi olur...
-This Property Is Condemned / Lanetli Kadın-
Konusu: Küçük bir kasabada yaşayan güzel Alva, New Orleanslı demiryolu işçisi Owen'e aşık olur. Ancak Alva'nın annesi, bu aşka engel olmak için elinden geleni yapacaktır.....
-Death Wish / Ölüm Arzusu-
Konusu: Karısı öldürülen sıradan bir adam, intikam için acımasız bir katile dönüşür...
-Aşk ve Kurşun-
Konusu: Charlie Congers, uyuşturucu şebekesinin başı olan suçlu Joe Bomposa’nın peşindedir. Bir polisin ölümünden sorumlu olan Joe, CIA’in işin içine karışmasıyla ucunda aşk ve kurşunlarla buluşacağı bir maceraya atılır.
-Donato ve Kızı-
Konusu: Çavuş Donato ve kızı, polis teşkilatında çalışmaktadırlar. Günün birinde Donato'nun kızı ortadan kaybolur. Seri cinayetler işleyen bir psikopat, genç kızı rehin almıştır. Çavuş, kızını bu hasta katilin elinden kurtarmak için elinden geleni yapar; ama sonuca ulaşmak hiç de kolay olmayacaktır...
-Family Of Cops 2 / Polis Ailesi 2-
Konusu: Bir rahip öldürülür ve Rus mafyasından kuşkulanılır. Tüm bireyleri polis olan bir aile de olayın üstüne gider ve ilginç olaylar başlarına gelir...
-Vera Cruz-
Konusu: 1860’larda Meksika’da, kendilerini devrimin ortasında bulan iki maceraperesti konu alıyor....
http://www.geocities.com/harikasozler/kutadgubilig.htm
KEVIN MICHAEL COSTNER
Son günlerin olay adamı Kevin Michael Costner kimmiş bakalım?
Deniz Baykal, sen kimsin kardeşim, artisliğini yap, Türkiye'nin iç işlerine karışma demişti, Costner de böyle bir açıklaması olmadığını belirtmişti. Ama demekki açıklama yapmasının bir nedeni varmış, Türkiyeye çok da yabancı biri değil aslında:)
ABD'deki Türk Hazar asıllı musevi sanatçıların çoğunluğu sosyalist, sol görüşlüdür. Genelde Arnold Schwarzenegger dışında Demokrat partiyi desteklerler. Genelde bütün Hazar kökenli museviler Amerikada solcu yada Liberaldir(ABD'deki liberal terimi Türkiyeden çok farklıdır. Özgürlükçü, demokrat, solcu ve marjinallere liberal denir)
Kevin Costner Almanya kökenli Hazar Türk musevisi. Wikipediada Kızılderili kanı da var yazıyor. Hazar Türk kökenlilerde MICHAEL adı çok yaygın.
KEVIN MICHAEL COSTNER
http://www.kevincostner.com/
http://en.wikipedia.org/wiki/Kevin_Costner
http://www.geocities.com/harikasozler/kutadgubilig.htm
"TÜRKİYE'DEN GURURLA SÖZ
"TÜRKİYE'DEN GURURLA SÖZ EDİYORUM"
Oscar Ödüllü Hollywood Yıldızı Kevin Costner THY Reklam Filminde Oynamak Üzere Türkiye'ye Geldi. Costner, Ayağının Tozuyla Atatürk Havalimanı'nda Bulunan Airport Otel'de Bir Basın Toplantısı Düzenledi
Oscar ödüllü Hollywood yıldızı Kevin Costner, Türk Hava Yolları (THY) reklam filminde oynamak üzere Türkiye'ye geldi. Costner, ayağının tozuyla Atatürk Havalimanı'nda bulunan Airport Otel'de bir basın toplantısı düzenledi. Toplantıya, üzerinde "Ne Mutlu Türküm Diyene" yazılı şapkayla katılan Kevin Costner, ''Türkiye'den sahiplenmeyle, gururla söz ediyorum'' dedi.
Ünlü oyuncu Costner THY reklam filmi için ABD'den özel uçakla İstanbul'a geldi. Costner, Airport Otel'de bir basın toplantısı düzenledi. Toplantıya Costner'ın yanı sıra THY Yönetim Kurulu Başkanı Candan Karlıtekin, Genel Müdür Temel Kotil ile çok sayıda basın mensubu katıldı.
.Daha önce THY ile uçmadığını söyleyen Kevin Costner, müşterilerine önem veren, büyüyen şirketlerle çalışmayı tercih etiğini anlattı. Oynayacağı reklam filmi ile ilgili konuşan Kevin Costner daha sonra gazetecilerin sorularını cevapladı. Gazeteciler Filistin'de yaşanan dram ile ilgili düşüncelerini sorduğu Costner, ''Hepimiz bir ülkede doğduk. Bununla ilgili seçimimi olamaz. Önemli olan hepimizin kendisini dünya vatandaşı olarak hissetmesi Savaşlar dünyanın var olmasından buyana var. Hedefimiz bunu bitirmek. İnanıyorum ki, üçüncü dünya savaşını durdurma gücümüz, inancımız tutkumuz var''şeklinde konuştu.
İnsanların kendisini ciddiye almasını istediğini, çok şöhret olmak için hayal kurmadığı vurgulayan Costner, siyasetle ilgili görüşlerini de paylaştı. Obama için ''ABD için en iyi insan kazandı'' değerlendirmesini yapan ünlü sanatçı, dünyanın geri kalanının en iyi şekilde dikkate alan kişinin seçildiğini kaydetti.
''Uçuş anısını anlattı''
Uçuşla ilgili ilginç bir anısı sorulan Kevin Costner, şunları anlattı: ''Çok çocuğum var. Kese kağıtlarına ihtiyacımız var. Çok gürültülü çocuklarım var. Uzun senelerdir özel uçakla uçuyorum. Çocuklarımdan 10 yaşındaki kızım, bir gün bana 'Özel olarak uçmak istemiyorum' dedi. 'Niye?' diye soruduğumda, 'Çünkü hiç kimseyle tanışamıyorum' dedi. Bu da benim özel uçuş tecrübem.''
Costner şapkasında neden "Ne Mutlu Türküm Diyene" yazılı olduğu sorusuna da, ''Aynı lisanı konuşmadığınız bir ülkeye gelmenin mutluluğunu paylaşmak istedim'' şeklinde yanıt verdi.
"Atatürk'ü oynamak ister misiniz?" sorusuna ise, böylesi bir kişiyi yabancıdan çok Türkiye'den bir aktörün oynamasının daha uygun olacağını belirten Costner, ''Daha önce bir kişiyle ilgili hiç bu kadar gurur duyulduğunu görmedim. Gerçekten çok özel bir insan olması lazım'' şeklinde konuştu.
''Müzisyen olarak beni ilk Türkiye davet etti''
Aktör yanından çok müzisyenliği ile mutlu olduğunu dile getiren Kevin Costner, ''İlk gelişimden sonra Türkiye'den sahiplenmeyle, gururla bahsediyorum. İnsanlara güzel olduğunu söylüyorum. Bunları insanlara anlattığınız zaman büyükelçi oluyorsunuz. Eğer Washington'da yetkililerle konuşma imkanım olursa buradaki tecrübelerimi anlatıp, Türkiye ile ilişkilerin neden çok iyi olması gerektiğini anlatacağım'' dedi.
Türk sineması hakkında hiçbir fikri olmadığını da üzülerek anlatan ünlü yıldız, reklam filmi çekimlerinin ardından eşi hamile olduğu için hiç durmadan geri döneceğini söyledi.
ABD'li aktör ile nasıl anlaştıkları sorulduğunda söz alan Candan Karlıtekin, bu konuda dünya standartları ne ise o çerçevede anlaştıklarını, her yatırımın karşılığını almak üzere planlama yaptıklarını vurguladı.
Aynı soruya Costner da, ''Benim için alacağım ödeme ilişkilerin devam etmesi açısından daha az önem arz ediyor. İkinci kez gelmemin sebebi birinci gelişimdeki karşılanmamadır. Üç sene önce müziğe başladım. Türkiye beni müzisyenliğimle davet eden ilk ülkeydi. 'Eğer çağrılıyorsam mutlaka gitmeliyim' dedim.Ve hayatımda müziğin çok önemli bir yeri var. Ve bu sebepten reklam çekimini kabul ettim.'' dedi.
"Kriz beni de etkiledi''
Costner küresel krizin kendisini de etkiyip etkilemediği sorulduğunda da, ''Eğer birimizi etkilemişse hepimizi etkilemiştir. Bu benim hayatım diğerlerine göre rahat olduğu için başkalarını düşünmüyorum anlamına gelmiyor'' yanıtını verdi.
En son söz alan Temel Kotil de, hem THY ile çalışmayı kabul ettiği hem Türkiye'ye sürpriz şekilde şapkasının üzerinde anlamlı bir yazı ile geldiği için ünlü aktöre teşekkür etti.
THY'nin çalıştığı ajans Kevin Costner'ın rol alacağı 60 saniye olarak planlanan reklam filmini 12-13 Ocak tarihlerinde çekecek. THY'nin yolcularına verdiği özel önemi vurgulayan filmi 150 kişilik bir prodüksiyon ekibi çekecek. Film Türkiye ile birlikte 70 ülkede yayınlanacak.
(CİHAN)
http://www.geocities.com/harikasozler/kutadgubilig.htm
Kevin Costner'den Türk halkına mesaj
"Hiçbir zaman açıklama yapmadım"
Costner sözcüsü Arnold Robinson aracılığıyla Türk halkına mesaj gönderdi...
14.10.2009 09:37
AK Parti'nin Tanıtım ve Medyadan Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Edibe Sözen'in geçen ay demokratik açılımına destek verdiğini öne sürdüğü, MHP'nin de böyle bir desteğin söz konusu olmadığını ortaya çıkardığı "Oscar" ödüllü Amerikalı Hollywood yıldızı Kevin Costner'ın 16 Ekim Cuma günü İstanbul'da vereceği konserin iptal edilmesinin ardından, Costner sözcüsü Arnold Robinson aracılığıyla Türk halkına mesaj gönderdi Costner, "Türkiye'yi ve Türk insanını çok seviyorum. Hiçbir zaman bana atıfta bulunulan konularda da herhangi bir açıklama yapmadım" dedi. ABD'den yayınlanan haber sitesi turkishreporter.com, Costner'in sözcüsü Arnold Robinson'a ünlü oyuncunun Türkiye'nin demokratik açılımıyla ilgili ne düşündüğünü sordu. Costner'in sözcüsü Robinson, Türk halkına ünlü oyuncunun şu mesajını iletti: "Türkiye'yi ve Türk insanını çok seviyorum. Türk insanı bana karşı çok nazik ve iyi kalplı davranıyor. Türkiye'nin iç politika konularındaki tartışmalara gelince, ben kendimi o konuda konuşacak derecede bilgi ve söz sahibi biri olarak görmüyorum. Hiçbir zaman bana atıfta bulunulan konularda da herhangi bir açıklama yapmadım."
ANKA
http://www.geocities.com/harikasozler/kutadgubilig.htm
İşte fark bu
Bakın adam ne demiş...
"
Oysa bizde kahvelere gittiğinizde herkes futbol teknik direktörü, dini bilen imam veya siyasi lider şeklinde demeç veren insanlarla dolu. Kimse bilmediğini bilmiyor, herkes herşeyi biliyor edasında.
xenix
Kevin Costner adına
Kevin Costner adına açılım desteği mesajı açıklaması yapan AKP Genel Bşk. Yrd. Edibe Sözen görevinden uzaklaştırılmış!
İyi olmuş bir daha da başka biri adına uydurma açıklamalar yapmaz.
Costner duyarlılığını bir kez daha gösterdi ve 16 Ekim Türkiye Konserini(120.000 TL) iptal etti.
http://www.geocities.com/harikasozler/kutadgubilig.htm
Rusya İçişleri Bakanı
Rusya İçişleri Bakanı Raşid NURGALİYEV BBG evinin kapatılmasını istiyor
Rusya İçişleri Bakanı Raşid Nurgaliyev, Rusya`nın TNT kanalında yayınlanan Biri Bizi Gözetliyor versiyonu `Dom-2` programının ahlaki çöküntüye sebep olduğunu ifade ederek programın kapatılması gerektiğini savundu.
Suç oranın değerlendirmesine ilişkin düzenlenen hükümet komisyon toplantısında konuşan Rusya İçişleri Bakanı Nurgaliyev, ülkenin önde gelen psikolog, uzman ve bilim adamlarının `Dom-2` programı için yaptıkları değerlendirmeye katıldığını ifade etti. Nurgaliyev, `Öncelikle, Dom-2 programının fragmanlarında gösterilen görüntüler apaçık bir suç, ve programın kapatılması gerekiyor. İkinci olarak, program esnasında gösterilen kabul edilmesi güç şeyler var. Buna karşı cezalar verilmeli. Öyle cezalar ki, bu cezaları birkaç defa ödemek zorunda kalan şirket iflas etmeli. Üçüncü olarak da; ahlaktan ziyada psikiyatri durumu konuşmalıyız.` şeklinde eleştirisini dile getirdi.
Nurgaliyev, programın projesinde yer alan vatandaşların ve izleyicilerin utanç ve ayıp gibi ahlaki değerlerin kaybolmasına neden olduğunu ve bunun tıbbi açıdan da çok tehlikeli olduğunu belirtti.
Çocukların yaşları nedeniyle objektif değerlendirme yapamadıklarının altını çizen Nurgaliyev, çocukların sadece izlediğini, onlara verileni tükettiklerini ve bu yüzden büyüklerin bu konuda dikkat etmeleri gerektiğini kaydetti.
Nurgaliyev, aynı zamanda İçişler Bakanlığı tarafından Rusya Parlamentosu alt kanadı Duma`ya, `Çocukların sağlığına ve gelişmesine zarar veren enformasyondan koruma kanun tasarısı` da gönderildiğini ifade etti.
(CİHAN)
http://www.geocities.com/harikasozler/kutadgubilig.htm
Latin Amerika'nın El Turco'ları
Latin Amerika'nın El Turco'ları
Latin Amerika'ya göç eden Osmanlılar'ın hikayeleri kitaplaştırıldı
06.11.2009 12:51
Barış ERDOĞAN/ AHT
Arjantin eski Cumhurbaşkanı Carlos Menem, Kolombiya eski Devlet Başkanı Julio Cesar Turbay, Ekvator eski Cumhurbaşkanı Abdullah Jaim Bucaram ya da 2007 yılında dünyanın en zengin adamı seçilen Süryani kökenli Meksikalı milyarder Carlos Slim(Selim). Hepsinin ortak noktası lakaplarının el Turco olması. Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde Osmanlı İmparatorluğu'ndan göç ettikleri için El Turco olarak isimlendirilen Süryani, Araplar üzerine, "Latin Amerika'da Araplar , bir göçün tarihi" isimli kitap araştırmacı Abdeluahed Akmir imzasıyla çıktı.
Yazarın anlatısına göre kötüleyici bir sıfat olarak yerli halk tarafından El Turco lakabıyla karşılaşan ilk göçmen Osmanlı vatandaşı Araplar yeni karşılaştıkları toplumlarla uyum sağlamak için çocuklarına çoğunlukla önce latin isimleri verdiler sonra da dinlerini değiştirdiler. Büyük bir kısmı Maruni, Ortodoks Hristiyan olan 500 binin üzerindeki ilk Arap göçmenler zamanla katolikleştiler. Ancak kültürlerini, müziklerini, yemek lezzetlerini kurdukları kulüplerde yaşatmayı bildiler. Latin Amerika ülkelerinde hala bu göçmenlerin torunları tarafından çıkarılan birkaç Arapça gazete varlığını koruyor. 11 Eylül saldırıları sonrasında Dünya'da Arap, Müslüman ve terörist kelimelerinin birbirine karışmasıyla toplum tarafından bir kez daha ayrımcılığa uğrayan Latin Amerika'nın Arapları bu sefer dedelerinin kültürüne sahip çıkıyorlar.
http://www.geocities.com/harikasozler/kutadgubilig.htm
Ne yani?
Ne yani, türk olmayanlar insan değil mi? Kim hangi soydan geldiyse geldi bize ne, size ne? Önemli olan insan olmasıdır. Kimsenin kimseleri din, dil,ırk, soy olarak yargılamaya, ayrımcılık yapmaya hakkı yoktur. Bu ne kibirdir anlamadım gitti.
Saygılarımla
Dünyanın En Zengin Adamı Osmanlı
Dünyanın En Zengin Adamı Osmanlı Torunu Carlos Selim Helu
Gates'e Osmanlı tokadı
O bir Osmanlı torunu. Meksika'ya göç ettiler . Şimdi dünyanın en zengin adamı.
Yıllardır dünyanın zenginler listesinde bir numarada olan Microsoft'un kurucusu Bill Gates koltuğunu, Osmanlı torunu Meksikalı Carlos Slim (Selim) ' e kaptırdı.
Meksika 'da yapılan saygın bir araştırmaya göre ülkenin en önemli işadamlarından 67 yaşındaki Carlos Slim Helu, 67.8 milyar dolarlık serveti ile dünyanın en zengin ismi oldu.
Meksikalı Carlos Slim aslen Lübnanlı. Babası Yusef Selim Haddad, Lübnan'da doğdu. O dönem Osmanlı toprağı olan Lübnan'da yaşayan Haddad, 1902 yılında Meksika'ya göç etti. Burada emlak işine giren Haddad büyük başarıya ulaştı. Zengin bir Meksikalı ailenin kızı Linda Helu ile evlenen Haddad'ın altı çocuğu oldu. Carlos Slim Helu, çiftin beşinci çocuğuydu.
ASLINDA SOYADI SELİM
Meksikalılar, Haddad'ın Selim olan soyadını tam telaffuz edemedikleri için ailenin soyadı zaman içerisinde Slim olarak değişti. İnşaat mühendisi olan Slim 'in asıl başarısı 1990 yılında Meksika'da özelleştirilen telekom şirketi Telmex'i satın almasıyla başladı. Bugün şirketlerinin yönetimini üç oğluna devreden Slim, sağlık ve eğitim yardımları için kurduğu fona dört yıl içinde 10 milyar dolar ödemeyi taahhüt etti.
Dünyanın en zenginlerinin listesini yayınlayan Forbes Dergisi Nisan ayında Slim'in Warren Buffet'tan ikinci sırayı devraldığını ancak Gates'in ardında olduğunu kaydetmişti. Mart ile Haziran ayları arasında yaşanan gelişmeler sonucunda Carlos Slim 'in, yaklaşık 9 milyar Dolar Gates'in önüne geçtiği kaydediliyor. Bill Gates'in serveti de yaklaşık 60 milyar Dolar olarak tahmin ediliyor.
YÜZDE 27'LİK HİSSE ARTIŞI ETKİLİ OLDU
Slim'in zenginliğindeki artışta, çoğunluğuna sahip olduğu Latin Amerika 'nın en büyük cep telefonu şirketi America Movil'in hisselerindeki yüzde 27'lik artış etkili oldu. Bu artışla Slim'in serveti Gates'in servetine 8.6 milyar dolarlık fark attı. Slim 'in tüm şirketleri 2007'de çok başarılı bir performans gösterdi. Slim'in sahip olduğu Telmex'in hisseleri bu yılın ikinci çeyreğinde yüzde 11 yükseldi. Bankası Inbursa'nın hisse artışı ise yüzde 20'yi buldu.
12 YAŞINDAN BERİ YEDİKLERİNİ NOT EDİYOR
Slim'in servetinin kaynağını babasından kalan miras oluşturuyor. İlk işi, Şark Yıldızı anlamına gelen La Estralla Del Oriente adlı kuru gıda dükkanıydı. En büyük atılımını ise Meksika'nın ana telekom operatörü Telmex'i 1990 yılında özelleştirmeden alarak yaptı.
Meksika'da her 10 sabit hattan 9'unu elinde bulunduran Telmex, Slim'in servetini katlamasına yardımcı oldu. Slim'in yükselişini, devletin tekelleri korumasına bağlayanlar da var.
Slim son derece sade ve tutumlu olmasıyla da tanınıyor. İlk yatırımını 11 yaşında hazine bonosu alarak yapan Slim'in, 12 yaşından bugüne kadar yediği çörekler, içtiği içecekler dahil tüm harcamalarını bir kenara not ettiği belirtiliyor.
SERVETİYLE NELER YAPILABİLİR?
Kenya, Liberya ve Haiti'nin dış borçlarını kapatabilir.
Günlük harcaması 177 milyon dolar olan, Irak 'taki ABD ordusunu 299 gün boyunca finanse edebilir.
Turist olarak 25 milyon sterlin ödeyerek uzaya 2.130 kere seyahat edip her seferinde 10 'ar gün tatil yapabilir.
Google 'ın 1.65 milyar dolar ödediği YouTube 'u 32 kez alabilir.
Geceliği 25 bin dolardan Bahamalar 'daki ultra lüks Atlantis otelinde 5 bin 808 yıl kalabilir.
Tanesi 38 milyon dolardan 1.400 Gulfstream G500 jeti alarak filo kurabilir.
http://www.geocities.com/harikasozler/kutadgubilig.htm
Zengin x fakir
"Zenginin malı züğürdün çenesin yorar"
@rinda Türk olmayanlar
@rinda
Türk olmayanlar insan değil diyen oldu mu burada? Yargılama ve ayrımcılık nerede yapılıyor? Son astığım kişi bir Süryani!!
http://www.geocities.com/harikasozler/kutadgubilig.htm
Kibir mİ?
Her söylenen laf yetiştiren, olmadı ders veren, olmadı nerdeyse edep ve adap dersi verenler kibir yapmıyor . Öylemii ???
Ne yani, türk olmayanlar insan değil mi? Kim hangi soydan geldiyse geldi bize ne, size ne? Önemli olan insan olmasıdır. Kimsenin kimseleri din, dil,ırk, soy olarak yargılamaya, ayrımcılık yapmaya hakkı yoktur. Bu ne kibirdir anlamadım gitti.
Saygılarımla
Birde son derce yapay ve samimiyetsiz saygılarda sunulmuyormu, işte o zaman kimin niyeti ne ne değil açığa çıkıyor. . Saygı sunmanıza gerek yok. Kibir dersi vermeyin yeter ;)
Saygı nedir onu öğrenin o zaman
Saygı, herhangi bir ilişki türü içinde olunan bir kurum, birey ve benzerine, söz konusu varlık veya oluşumun ilgi ve duygularının farkında tutum sergilemek, buna göre uygun bir davranış tarzını, tutumu benimsemektir. Saygı genellikle, ilişkide olunan, iletişim kurulan varlık veya oluşumun hak, değer, inanç ve her türlü özelliğini göz önünde tutmak bunlara önyargısız yaklaşmayı içerir. Her ne kadar tersi gibi gözükse de saygı kavramı haklar kavramının varlığından önce gelir ve haklar kavramına dayanmaz
Her ne kadar terim genellikle kişiler arası ilişkilerde kullanılır. Buna göre Türk dil Kurumunun Saygı, sözcüğüne verdiği tanımlar şöyledir
Değeri, üstünlüğü, yaşlılığı, yararlılığı, kutsallığı dolayısıyla bir kimseye, bir şeye karşı dikkatli, özenli, ölçülü davranmaya sebep olan sevgi duygusu, hürmet, ihtiram.
Başkalarını rahatsız etmekten çekinme duygusu Aslında saygı terimi kişiler arası ilişkilerle sınırlı değildir hayvanlar, gruplar, müesseseler ve örneğin ülkeler arasında kullanabilen bir terimdir.
Her ne kadar saygı zaman zaman kibarlık veya görgü ile eş anlamlı kullanılsa da, bunlar birer davranışken saygı bir tutumdur. Davranışlarda görülen kültürler arası farklılıklar ve aynı davranışın farklı kültürlerde farklı anlamlar taşıması sonucu zaman zaman kişiler tamamen kendilerine dair unsurlardan veya dışa dönük çeşitli davranışlarından dolayı, saygısızlık kastı olmasa da saygısız olarak tanımlanabilirler
Saygılarımla
Kabalık...
Kabalık, zayıf kişinin güç taklididir.
Eric Hoffer
Düşündüm de...
Düşündüm de öncelike "Saygı nedir onu öğrenin o zaman" derken kabalık etmişim, öncelikle özür dilerim, maksadım kimsenin seviyesine inmek ya da çıkmak değildi. Akabinde de dediklerinizden dolayı size kırgın olmadığımı bildirmek istiyorum. Ama saygının tanımını okumanızı tüm bilgilerden daha önce öğrenilmesi gereken bir tanım olduğunu bilmenizi isterim. Voltaire ne demiş "Fikirlerinizden nefret ediyorum. Ama onları savunabilmeniz için hayatımı feda etmeye hazırım" Bu sebepten tekrar ve tekrar
Saygılarımla
BOB DYLAN KARADENİZLİ
BOB DYLAN KARADENİZLİ ÇIKTI
Dünyaca ünlü şarkıcı Bob Dylan ile Fransız yazar MarcLevy'in, kendi yaptıkları açıklamalar sonucu atalarının Türk olduğu ortaya çıktı.
Dünyaca ünlü şarkıcı Bob Dylan, 'Türk kökenliyim, anneannem Trabzonlu" dedi. Fransız yazar Marc Levy de, "Büyük babam İzmirli, ünlü İzmir asansörünü o yaptırdı" açıklaması yaptı.
Bob Dylan 2004 sonbaharında yayınlanan Chronicles adlı otobiyografisinde Türk asıllı olduğunu yazdı. Ünlü Amerikalı şarkıcı anılarında atalarının İstanbul'dan Kağızman'a, oradan da Trabzon ve Odessa'ya göç ettiğini anlatıyor.
1960'lı yılların protestocu şarkıcısı Bob Dylan, hayatını ve 40 yılı aşkın meslek yaşamını anlatmak için yayıneviyle anlaştığı üçlü kitap dizisinin ilk cildinde "Büyükannem Trabzonlu'ydu ve soyadı da Kırgız'dı" diyor.
Yayıncısı David Rosenthal 304 sayfalık Chronicles adlı kitabı sıradışı olarak niteliyor. Dylan kitabında Kağızmanlı olan büyükannesini ve dedesinin Trabzon'dan Güney Rusya'da bir liman kenti olan Odessa'ya, oradan da Amerika'ya geldiklerini yazıyor. Büyükbabası deri ve kundura işiyle uğraşıyormuş.
Ve şimdi de Fransız yazar Marc Levy, 'Cennet Gibi (Just Like Heaven) adıyla beyazperdeye de uyarlanan 'Keşke Gerçek Olsa' adlı romanının devamı 'Sizi Tekrar Görmek'in Can Yayınları tarafından Türkçede yayımlanması üzerine yeniden Türkiye'ye geldi.
İstanbul'dan önce İTO'nun davetlisi olarak İzmir'e giden Marc Levy; İzmir'in ünlü Asansör’ünü büyükbabasının yaptığını ve köklerinin İzmir'de olduğunu belirtti ve "Ben de bir EXPO gönüllüsüyüm" dedi. Bilindiği gibi İzmir EXPO 2015'e aday. Levy, Paris'teki sunumda İzmir'in yanında yer alacak.
Haberturk
http://www.geocities.com/harikasozler/kutadgubilig.htm
GOETHE TÜRK MÜYDÜ?
Dünyanın 1 numaralı edebiyatçısı Goethe’nin Annesi Türk mü?
El Cezire televizyonu için hazırlanan “Almanya’da Türk İzleri” belgeselinin danışmanı, Türk ve Alman İlişkileri Uzmanı Latif Çelik, Goethe’nin halen Almanya’da yaşayan ve kökenlerinin Selçuklu Türklerine uzandığını söyleyen Soldan ailesinin izini sürdü.
İstanbul’da yaşanan Ramazan atmosferini tüm İslam ülkeleriyle paylaşmak amacıyla, Katar’dan yayın yapan ünlü haber kanalı El Cezire için belgesel filmler yapan Yedirenk Film Yapım, El Cezire ekranlarında yayınlanmak üzere iddialı bir belgesele imza attı. Almanya’daki Türk izlerini ve günümüzdeki Türk-Alman ilişkilerini görüntülemek amacıyla kolları sıvayan Yedirenk ekibi, Almanya’da Türklerden kalan ve geçmişi yüzyıllar öncesine uzanan çarpıcı izlere ulaştı. Yedirenk Film Yapım Yönetim Kurulu Başkanı İsrafil Kuralay, hazırlıkları devam eden “Almanya’da Türk İzleri” belgeselinde yer alan, ünlü Alman Oryantalist Şairi Johann Wolfgang von Goethe’nin Selçuklu Türklerine uzanan köklerini anlattı.
GOETHE’NİN TÜRK AKRABALARI
“Muhammed’in Nağmesi”-Mohamets Gesang- adlı şiirinde Hz. Peygamber’i öven, yazdığı mektuplarda Müslümanlarla birlikte namaz kıldığını açıklayan, ünlü eseri Doğu-Batı Divanı’nda Müslüman olduğuna dair iddiaları reddetmeyeceğini yazan Goethe’nin inancına dair bugüne kadar birçok tartışma yapıldı. Bu tartışmalardan herhangi bir sonuç çıkmadı ancak ünlü Alman şairin dini ve etnik kökenleriyle ilgili iddiaların sonu gelmedi. Bu iddialardan en önemlisi, Goethe’nin kökleri Selçuklulara uzanan bir Türk olduğuydu. Goethe’nin İslam’la ilgili yazdıkları ve Napolyon savaşları sırasında Rus ordusunda savaşan Türklerle kurduğu yakın ilişkiler nedeniyle perçinlenen şüpheler pek çok tarihçinin dikkatini Goethe’nin köklerine çekti.
El Cezire televizyonu için hazırlanan “Almanya’da Türk İzleri” belgeselinin danışmanı, Türk ve Alman İlişkileri Uzmanı / Tarihçi Latif Çelik, Goethe’nin halen Almanya’da yaşayan ve kökenlerinin Selçuklu Türklerine uzandığını söyleyen Soldan ailesinin izini sürdü.
Goethe’nin kökenleriyle ilgili araştırmalarıyla tanınan Alman Profesör Michael Heller’in, ünlü şairin soyundan gelen Soldan ailesiyle birlikte yaptığı soy araştırmalarını ekrana getiren belgeselde bugün Almanya’nın saygın ilaç şirketlerinden birine sahip olan Soldanlar’ın hikâyesi anlatılıyor.
SULTANLAR ’SOLDAN’ OLDU
Prof. Michael Heller, belgeselde yayınlanacak röportajında Soldanlar ve Goethe’nin kökleri için şöyle diyor: “Goethe üzerine yaptığım araştırmalar beni Nürnberg yakınlarında ilaç alanında çalışan Soldan Holding’in sahibi, Dr. C. Soldan’a götürdü. Daha söze yeni başlamıştık ki Soldan, “Ben Almanya’nın en eski Türklerindenim dedi. Henüz Goethe ve Soldan ailesi arasındaki bağlantıdan habersiz olan ben, ’Osmanlı döneminden gelen Türklerdensiniz o halde” dedim. Soldan ’Hayır. Selçuklu döneminde gelenlerdeniz” deyince büsbütün kafam karıştı. Ancak bu kafa karışıklığı Almanya’nın en ünlü şairi Goethe’nin kökenleriyle ilgili kafa karışıklığının giderilmesiyle sonuçlanacaktı. Elinde tuttuğu belgeleri gösteren Bay Soldan’ın, ailesinin şeceresiyle ilgili yaptığı araştırmalar Selçuklu ordusuyla Haçlılar arasında 1279 yılında yapılan son savaşa kadar gidiyor.
O tarihte Antep ve Halep arasındaki bölgede Selçuklu ve Haçlı orduları arasında yapılan savaşta çok sayıda Selçuklu askeri esir düşer. Bu askerlerden biri de Selçuklu ordularının komutanlarından biri olan Mehmet Sadık Selim’dir. Haçlılar tarafından Kudüs, Kıbrıs, Cenova yoluyla Baden Wrüttenberg’e Heilbronn ve Stutgart’a götürülen Mehmet Sadık, şansının da yardımıyla Almanya’da yerleşerek kök salmayı başarır. Yalnızca iki kadınla evlenmesine izin verilen Mehmet Sadık Selim’in 17 oğlu 2 kızı olur. Çocukları asker siyaset ve din konularında ilerleyip zamanla toplumda saygın insanlar olurlar. Özellikle Soldan ailesinin ilk 6. ve 7. neslinin mezarları Heilbronn ilinin Brackenheim kasabasında “Soldanların Kilisesi” adıyla anılan mezarlıkta bulunuyor.
Sultan isminin bozulmasıyla oluşturulan Soldan, ailenin Türk kökenlerinden gelen bir miras. Dolayısıyla Soldan Kilisesi aslında Sultan Kilisesi anlamına geliyor. Goethe’nin kökleri Selçukluya uzanan bir Türk olduğunun en önemli kanıtı ise, Soldanların Kilisesi’nde gömülü olan akrabaları. Anne tarafından bir Soldan olan Goethe’nin kökeni, İslam’a olan ilgisini de önemli ölçüde açıklıyor. Artık Soldan ailesinin bütün fertleri Goethe adlı ünlü Alman oryantalistle akraba olduklarını biliyorlar.”
Arap ülkelerinden Balkanlar’a kültür köprüsü
El Cezire için hazırladığı belgesellerle İslam ülkeleri arasında köprü görevi kurduklarını belirten Yedirenk Film Yapım Yönetim Kurulu Başkanı İsrafil Kuralay, El Cezire kanalıyla Balkanlar’daki İslam toplumunun ve Osmanlı eserlerini 300 milyonluk Arap coğrafyasına taşıdıklarını söyledi. El Cezire yayını süren İstanbul’da Ramazan programlarının yanı sıra yine Ramazan boyunca ekrana gelecek Balkanlar’da Ramazan” programları için şunları söyledi: “Arap toplumu genel olarak Türkiye üzerinden Balkanlara uzanan İslam coğrafyası hakkında bilgi sahibi değil. Hatta Balkanlar’da İslam toplumu olduğundan bile habersiz. Biz bu belgeseller sayesinde İslam coğrafyaları arasında önemli bir köprü kurmuş oluyoruz.
SULTANLAR KLİSESİ
Çekimleri süren Almanya’daki Türk İzleri belgeseli hakkında bilgi veren Kuralay, Almanya’da Türklerden kalan mezarlarla ilgili bilgi verdi: “1683’de Viyana bozgunundan sonra 15 bin Türk esir düşüyor. Bunların bir kısmı Haçlılar tarafından Avusturya, Almanya, Polonya içlerine kadar götürülüyor. Belgeselde esirlerin izlerini takip ettik. Bugün Berlin’de esir düşenlerin torunlarından olan bir tarih profesörü var. Göetz Ali isminde. Karl Ali, Karl Osman gibi isimler kullanan aileler var. Bunlardan kalan mezarlar var. Bu mezarlardan biri de Goethe’nin de akrabaları olan Soldanlar. Kendilerine ait bir kiliseleri ve mezarlıkları olan Soldanlar, Türk atalarının mezarlarını muhafaza ediyor.
Yenişafak
http://www.geocities.com/harikasozler/kutadgubilig.htm
GOETHE MÜSLÜMAN MIYDI?
GOETHE MÜSLÜMAN MIYDI?
Kudsi Ergüner: ''Allah İslam'ı Müslümanların eline bırakmasın''
Hz. Muhammed'e övgüler sunan Goethe Müslüman mıydı?
''Ünlü Alman düşünür-yazar Goethe, Müslüman mıydı?'' sorusu, bir konserle yeniden gündeme geldi. Ney üstadı Kudsi Ergüner'in ''Goethe'nin Divanından Gazeller''i, İmam Yunus Balcıoğlu ve İmam Halil Neciboğlu tarafından Almanca seslendirildi. İslami motifler taşıyan gazel, Hz. Muhammed'e ve İslamiyet'e güzelleme niteliğinde
18 Kasım Cuma akşamı Cemal Reşit Rey’de seyirciler, iki Türk imamının ağzından Goethe’yi dinlediler... Çok azımızın bildiği “Goethe’nin Divanından Gazeller”; Doğu’yu, İslamiyet’i, Kuran’ı ve Hz Muhammed’i anlatıyordu. Fatiha ve Rahman sureleri ile zenginleşen gazel, Almanca dilinden, Kudsi Ergüner’in neyi eşliğinde yayıldı salona.
Konser salonuna hâkim olan mistik hava, merak uyandırdı. Bu sözleri kaleme alan Goethe, Müslüman mıydı? Bu sorunun yanıtını aramadan önce 18. yüzyılın ikinci yarısına dönelim.
Silvestre de Sacy, Eichohhord gibi şarkiyatçılığın büyük isimleri, büyük bir heyecanla Doğu edebiyatını Batı dillerine çeviriyorlardı. Şirazlı Hafız, Firdevsi, Celaleddin Rumi gibi üstatları, yüce yazar Goethe’nin de keşfedişi uzun sürmüyor elbet. Ve Goethe, Doğu edebiyatını, Avrupa’yla bir an önce paylaşmak adına, başlıyor çalışmaya.
Berrin KARAKAŞ-Tempo dergisi
http://www.geocities.com/harikasozler/kutadgubilig.htm
Goethe Müslüman mıydı
Goethe Müslüman mıydı ?
Johann Wolfgang von Goethe, 1749-1832
Batı dünyasının gelmiş geçmiş en büyük edibi olarak kabul edilen Wolfgang von Goethe (1749-1832), „ İnsanlık her şeyini Hz. Muhammed'e (s.a.v.) borçludur " derken, hem kendi çağdaşlarını, hem de 20. yüzyılın Avrupa'sını hayrette bırakıyor.
Onun İslamiyet hakkında ileri sürdüğü düşünceleri, dışarıdan bir sempatizanın sözleri olarak değil, içinden bir mensubunun ifadeleri olarak kabul etmek gerekir. Goethe'nin "Mahomet's Gesang- Muhammed'in Nağmesi" isimli şiiriyle (bkz. Bir Gül Demeti, s.18) başlayan bu alâkası, Faust'tan sonra en büyük eseri kabul edilen, "Dogu-Batı Divani"'nda zirvesine ulaşmış ve yazar, bu eserin girişinde, "son derece şaşırtıcı" olarak yorumlanan şu ifadeyi kullanmıştır:
"BU KİTABIN YAZARI, BİZZAT MÜSLÜMAN OLDUĞU ŞEKLİNDEKİ KANAATİ REDDETMEZ"
Yukarıdaki sözler, Goethe'nin İslâmiyeti kabul ettiğine dair son derece kuvvetli bir delil teşkil etmektedir. Zaten kendisi, Kur'an-ın indirildiği geceyi, yani Kadir gecesini bizzat kutladığını da açıklamaktan çekinmemiştir. Goethe'nin İslâmiyetle ilk karşılaşması, 23 yaşında iken incelediği bir Kur'an tercümesiyle olmuştur.
Bu tercüme, Kur'an'ın orijinal metninden çok uzak olmasına ve ifade yanlışlarıyla dolu bulunmasına rağmen Goethe'yi hayran bırakmış ve ona şu sözleri söyletmişti:
"Kur'an'ın, kitapların kitabı olduğuna İslâmi vecibeden dolayı inanıyorum."
Goethe, gelininin 1820 yılındaki hastalığından duyduğu acıyı, bir arkadaşına yazdığı mektupta şöyle ifade ediyordu:
"Burada da kendimi İslâmiyette tutmaya çalışmaktan başka yapacak bir şeyim kalmıyor"
Goethe ölümünden bir yıl önce de Eckermann'a şöyle demişti:
"Sevgili çocuğum, bizim Uluhiyyet fikrinden ne haberimiz var ki? Ve bizim dar tasavvurumuz, o yüce varlıktan neler anlatabilir ki? Ben de bir Türk gibi Allah'ı yüz isimle tâbit etmeye çalışsam, yine de o sonsuz kudrete karşı bir şey söylemiş olamazdım"
Goethe 22 Mart 1832 yılında hayat yolculuğunu tamamladı. Ölmeden önce eliyle göğsüne sürekli olarak W harfini çiziyordu. Leo Kettler, bu W harfinin Goethe'nin ilk ismi Wolfgang'a işaret ettiğini açıklamıştı. Oysa ki Goethe'nin Kur'an harflerine uzun süre çalıştığı ve Allah lafzını cok iyi yazdığı bilinmekteydi.
Size okumuş oldugunuz yazısını tercüme ederek yayınladiğımız A. Moghaddas:
"İşte bu sebepten dolayı Goethe'nin, birçok hristiyanın ölüm anında göğüslerine elle çizdikleri haç yerine, Allah lâfzını yazdığını sanıyoruz" demektedir. (Bilindiği gibi Allah lâfzının başındaki elif olmazsa, mânâ değişmemekte ve Allah kelimesinin yazılışı tam olarak W harfine benzemektedir)
Zafer dergisi, Sayı 200, 1993
Hazırlayan: Muhammed Faruk
http://www.geocities.com/harikasozler/kutadgubilig.htm
18. asrın ortalarında
18. asrın ortalarında doğan büyük dâhi, edip, şair, ressam, mütefekkir, devlet adamı Goethe; Avrupa Edebiyatında bir devir açan adam olarak tanınır. Fakat onun bilinmeyen ve hatta kasıtlı şekilde gizlenen bir yanı vardır ki, bu da Avrupa'da, özellikle Almanya'da ilk İslâm sempatisini uyandıran kişi olmasıdır. Bir çok Avrupalı onun açtığı aydınlık çığırdan giderek İslâm'ı bulmuştur. Bernard Shaw, bu gerçeği şöyle dile getirir:
"19. asırda Carlyle (Karlayl), Goethe (Göte), Gibbon gibi insaflı ve namuslu mütefekkirler, Hazret-i Muhammed'in dinindeki yüksek kıymeti sezmişler ve bu suretle Avrupa'nın İslâmiyete karşı davranışında bir değişme olmuştur. Daha şimdiden milletime ve diğer Avrupa milletlerine mensup çok kimseler Muhammed'in (s.a.v.) dinine girmiş bulunuyorlar. Avrupa'nın İslâm'laşmağa başlamış olduğunu söyleyebilirim."
Alman Müslümanlardan olup İslâm'a büyük hizmetleri dokunan imanlı insan Hacı Ahmed Schmiede de bu gerçeği şöyle anlatır:
"...Biz Alman Müslümanlarının İslâm câmiasına ayak basarken eli boş gelmediğimizi, İslâm edebiyatına ölmez Gothe'mizin eserleriyle iftiharla girdiğimizi kaydetmeliyim."
Goethe, İslâm'a karşı ilk alâka ve muhabbeti daha 23 yaşındayken duydu. Teolog Herder'in kendisine verdiği Kur'an tercümesine dair araştırmalar yaptı ve Kur'an'ı tam olarak aksettirmekten çok uzak olan bu tercüme bile onu hayran bıraktı. Hıristiyanların İslam dinine müsamaha ile yaklaşmalarını "nurlandırıcı bir tolerans" olarak gördü.
İslâm'a hizmetkâr bir Alman Müslüman olan Ahmed Schmiede'nin deyimiyle, "Goethe'nin zamanında Müslümanlık hakkında mevcut eserler, dinimizi bitaraf göstermekten çok uzak idi."
Kur'an tercümelerine varıncaya kadar, kaleme alınan her kitapta, Müslümanlık ancak kötüleniyordu. Bu kadar düşmanca tasvirlerin satırları arasından yine de İslâm'ın yüce hakikatini, Kur'an'ın azametini duyabilmek, atılan çamurların arasında pınarın berrak suyunu seçebilmek için gerçekten hidayet ışığına ihtiyaç vardı. Biz inanıyoruz ki, Goethe, hidayete kavuşmuştur. Allah, zulmet içinde hüsnüniyetle nur arayan kimseyi tek bırakmaz. Goethe ise, arıyordu. 23 yaşında iken Goethe'nin meşhur Alman Mütefekkiri Herder'e yazdığı bir mektupta şu sözleri okuyoruz:
"— Kur'an'da Musâ'nın dua ettiği gibi dua etmek istiyorum: Ya Rabbi, dar göğsümü genişlet!"
O tarihlerde kaleme alınan bir takım yapraklarda Şairin kendi eliyle yazdığı Kur'an âyetleri, Arapça gramerine ait notlar vs., Gothe'nin genç yaştan itibaren Kur'an'a ve Arap diline vukuf kazanmağa cehdettiği bize malûm olur. En çok tekrar ettiği âyetler, Allah'ın, gözü gören insanlar için tabiatta tecelli ettiğini beyan edenleridir. Burası bilhassa dikkate değer bir husustur: Bir çok hidayete erenler gibi, Goethe'yi de, İslâm mesajının tabiat hâdiselerine uygunluğu, Kur'an'da ifadesini bulan İlâhî kanunun, tabiat safhalarına mutabakatı heyecana getirmiş, hayranlığa, vurgunluğa götürmüştür.
Daha ziyade hissiyattan doğma bu vurgunluktan sonra, bir an gözün açılıyor. Görüyorsun ki, vurulduğun bir zahiri güzellik değildir. O, öyle bir şümullü sistemdir ki, onun yanında bütün diğer dünya görüşleri ve dinler sönük kalır. Goethe, bu hakikati, Eckermann'la yaptığı konuşmalarda şöyle dile getirir:
"Görüyorsunuz ki, bu inancın hiç bir eksikliği yoktur. Biz, bugün ne kadar sistemlerimiz varsa, daha ileri gidemedik. Zaten, hiç kimsenin ondan daha ileri gitmesi mümkün de değildir. Müslümanların bu felsefî sistemi, faziletin hangi basamağında durduğumuzu öğrenmek üzere kendimize ve başkalarına tatbik edebileceğimiz yararlı bir ölçüdür."
Ve itiraz kabul etmez bir kesinlikle İslâm'ın şümulünü anlatır:
"Çılgınlıktır, herkesin her hususta
Kendi özel görüşünü övmesi.
Madem ki İslâm, Allah'a teslim olmak mânâsınadır:
Öyle ise hepimiz İslâm'da yaşayıp ölmekteyiz!"
Bu kesin teslimiyet, Goethe'yi en çok cezbeden noktadır. İslâm fikriyatında önemli gördüğü hususları sayarken, Şair en başta,
"Allah'ın bilinmesi mümkün olmayan iradesine karşı kayıtsız şartsız teslimiyet" unsurunu zikreder ve der ki:
"İslâm, yaşama uygun düşen bir şiiriyete yer verir. ...Allah'ın birliği, iradesine teslimiyet, peygamberin aracılığı, — bütün bunlar — inancımıza, tasavvurlarımıza uygun gelir."
Allah'ın birliği hususunda Goethe'den doğrudan doğruya İslâmî bir taviz vermezlik müşahede edilir:
"Bir olan Allah'a iman, daima ruh yükseltici etki gösterir. Zira, bu inanç insana, kendi iç âleminin vahdetini (birliğini) hatırlatır."
Ve İslâm'ın esası olan vahdaniyete atfen Şair, Hz. İsa'yı da tam İslâmî düşünce tarzı ile töhmetten kurtarır:
"İsa temiz duygu ile düşünürdü
Sadece tek Allah'ı sakinlikle;
Onu (İsa'yı) Tanrı yapanlar
Mukaddes niyetini rencide etti.
Ve böylece hak olduğu görülür
Muhammed'in başardığı;
Yalnız vahdet mefhumu ile o
Bütün âleme galip geldi."
Bu teslimiyet inancı dev Şairi, gözümüzü yaşartan, âsil bir tevazuya, tertemiz bir imana götürür:
"Kur'an'ın ezelden olup olmaması diye
Bir şüphe beni uğraştırmaz!
Kitapların kitabı olduğuna iman ederim.
Müslüman olarak bana farz olduğu gibi!"
Kur'an-ı Kerîm, Şair'in yol göstericisidir:
"Dalâlet beni şaşırtmak ister;
Ancak sen şüphelerimi dağıtmasını bilirsin.
Amellerimde, şiirlerimde,
Sen yoluma istikamet verirsin."
Goethe'nin sevdiği gelini hastalandığında Şair, bir doktor dostuna yazdığı mektupta, ümitsizliğe kapılmadığının sebebini açıklar:
"Başka bir diyeceğim yok. Bu mes'eledeki dayanağım, yine de İSLÂM'dır."
1831 yılında kendisinden teselli isteyen bir kadına Goethe der ki: "Bu hususta kimse başkasına nasihat veremez. Herkes, ne yapacağını bizzat kendisi tayin eder. Maamafih kendimize ne türlü cesaret vermeğe çalışırsak çalışalım: Biz hepimiz İSLÂM'da yaşıyoruz."
Bu ve benzeri sözlerden anlaşılıyor ki, Goethe İslâm'ın esası olan "Allah'a teslimiyet" kaidesini bizzat yaşayarak, hayatında ve eserlerinde canlandırarak değerlendirmiştir.
Yukarıdan beri getirdiğimiz misalleri okuyanlar, zannımca, Goethe'nin — en azından — fikren Müslüman olduğu kanaatına varmaktan kendilerini alamazlar. Fakat bunlardan başka, bu büyük Alman Şairi'nin, hakikaten, fiilen ihtida etmiş (Müslüman olmuş) olabileceğine delâlet eden kuvvetli alâmetler de mevcuttur. Şöyle ki: Napolyon'a karşı ittifak kurmuş devletlerden olan Rusya'nın ordusuna mensup bir Müslüman Başkırt taburu, 1816 yılında uzunca bir müddet Weimar şehrinde kalır. Şair'in günlük hatıra defterinden anlaşıldığı üzere, İslâm asker ve zabitleri Goethe'ye büyük izzet ve ihtiramda bulunurlar, "özel iltifat" gösterirler. Şair'in evinden Müslüman misafirler esik olmaz. Nihayet Goethe, Başkırt Müslümanlarının İmamı ile görüşür ve bir gün Weimar Protestan Lisesi'nin salonunda kılınan toplu namaza katılır.
Şairimizin sözü geçen İslâm din adamı huzurunda şehadet kelimesi getirip getirmediğini kesinlikle bilmiyoruz. Ancak, unutmayalım ki, yukarıdaki şaşırtıcı bilgileri gün ışığına çıkaran Müslüman olmayan âlimlerdir. Goethe'nin etrafında toplanan bilgi mecmuu içerisinde bu son gerçeği, yani fiilen Müslüman oluşunu ortaya atarlar mı? Bilmem, bu kadar feragat ve âlicenaplık beklemek fazla değil mi? Onun için bu husustaki araştırmayı, Müslüman olan Germanistlerden beklememiz daha doğru olur.
Ancak, ortada Goethe'nin kendi sözü vardır. Weimar'daki hâdiselerden az sonra te'lif edilen meşhur "Batı-Doğu Divanı"nın çıkacağını müjdeleyen ilânda Şair, herkesi hayrete düşüren bir ifade kullanarak "bizzat kendisinin de Müslüman olduğu hususundaki şüpheyi reddetmediğini" açıklar.
Sanırım ki, büyük Alman Şair ve mütefekkirinin İslâm'la ilişiğinin, bizzat ihtida hâdisesine kadar varmış olabileceği merkezindeki düşüncemiz, yukarıda arzedilenler karşısında, herhalde dayanıksız bulunmaz. Fakat kesinlikle şunu söyleyebiliriz ki, İslâm dini, medeniyeti, ahlâkı, Goethe'nin hayatı boyunca son derece önemli etki göstermiş, eserlerine ruh vermiş ve Şair'i en azından fikren Müslüman olarak davranmağa ve hareket etmeğe sevketmiştir.
Geçenlerde bu mes'eleyi konuştuğum bir Türk gazetecisi bana şu soruyu sordu:
"— Farzedelim ki, Goethe'nin Müslüman olduğu kesinlikle anlaşılır. Bu anlayış Goethe'yi değerlendirmemizde bir değişiklik yapacak mıdır?"
Bu soruya şöyle cevap verdim: "Goethe, şahsı hakkında anlaşılanların aynı olarak daima o bildiğimiz Goethe'liğinde kalır. Fakat, böyle bir durumda Alman edebiyatı, dünya edebiyatı hiçbir şey kaybetmeksizin, İslâm edebiyatı bir büyük Şair ve Mütefekkir kazanmış olur."
Elbette Goethe gibi bir zekâ tarlasının münbit zemininde gelişip boy atan fikir ve düşünceler çok ehemmiyetlidir. Çünkü, Goethe dünyanın takdirini kazanmış bir edebiyat adamı ve zekâ harikasıdır. Time-Life International Dergisi'nin, Batı âleminin hayat ve eserleri bilinen 17 dâhisi üzerinde yaptığı bir zekâ testinde Goethe 210 puanla birinci seçilmiştir.
Almanya'nın en büyük Şairi ve bu ankete göre de Batı'nın en büyük dâhisi Goethe'nin Peygamberimiz hakkındaki şiirlerinden birkaç örnek ve birkaç düşüncesiyle sözü biterelim:
Şiir ve notlarını, Bakara sûresindeki, "Mağrip ve Meşrık Allah'ındır" meâlindeki âyetin ışığında yazan Goethe, "Hz. Muhammed'in Terennümü" adlı şiirinde, "Resûlüllah'ı, küçük bir pınardan fışkıran, sonra ruhani kuvvetler sayesinde bütün ırmakları ve nehirleri kucağına alan, muazzam bir zaferle ulûhiyyet ummanına getiren bir İlâhî akarsuya benzemiştir."
O'nun dilinde Peygamberimiz şöyle anlatılıyor:
"Sevinç sevinç berrak
Ve yıldız yıldız parlak
Bir dağ pınarı
Üstünde beyaz bulutların
Ve kuytusunda bir yeşil yamacın
Aziz ruhlar sallamış beşiğini
Veda edip çocuk tazeliğiyle bulutlara
Raks eder gibi iner mermer kayalara
Haykırır sevincini semalara
Dağ geçitlerinde
Önüne katar renk renk çakılları
Ve bağrına basar kardeş pınarları
Çiçeklenir ayak bastığı yerler
Ve nefesiyle yeşerir çimenler
Yoldaşı olur şimdi ırmaklar
Ovaları doldurur gümüş ışıklar
Bir ses yükselir pınarlardan
"Kardeş ayırma bizi koynundan,
Bekliyor Yaratan.
Yoksa bizi çölün kumları yutacak
Güneş kanımızı kurutacak
Kardeş,
Dağın ırmaklarını, ovanın ırmaklarını
Hepimizi alıp koynuna
Eriştir bizi yüce Rabbına
Ezelî Deryâ'nın yanına."
Peki, der, dağ pınarı
Kendinde toplar bütün pınarları
Ve haşmetle kabarır göğsü, kolları
Ülkeler açılır uğradığı yerlerde
Yeni şehirler doğar ayaklarının altında...
Kulelerin alev zirvelerini
Ve haşmetli mermer saraylarını
Bırakıp arkasında
Yürür mukadder yolunda
Dalgalanır başının üstünde binlerce bayrak
İhtişamının şahitleri
Evlâtlarını Rabbine ulaştırarak
Karışır İlâhî ummana coşarak!"
Goethe, hayran, hatta müridi olduğu HAFIZ'dan naklen şöyle der: "Ne başardımsa Kur'an'a borçluyum."
Kur'an'ın Almanca tercümelerini beğenmeyen Şair, bunları Kur'an tefsiri olmaya lâyık görmemiş, eksik ve noksan bulmuştur. Kur'an'dan önce Arap edebiyatının şaheserleri olan "Muallâkat-ı Seb'a" adıyla Kâbe'nin duvarlarına asılan şiirleri inceleyip Almanca'ya çevirmiştir. Onları Kur'an üslûbu ve edebiyatıyla karşılaştırdıktan sonra şöyle demiştir:
"Kur'an'ın üslûbu, muhtevasına ve gayesine uygun bir şekilde, kat'i, yüce, haşyet verici ve hakikaten muhteşemdir!"
Batı-Doğu Divanı'nda da Kur'an hakkında şöyle der:
"Kur'an'ın içinde pek çok tekrarlar vardır. Onu okuduğumuz zaman, bu tekrarlar bizi usandıracak sanılıyor. Fakat biraz sonra bu kitap bizi kendisine çekiyor. Bizi hayranlığa ve sonunda büyük saygıya götürür. Bu kitap bir millet için gönderilmiş olmakla birlikte son derece pratik olduğundan ebediyyen te'sirini kaybetmiyecek ve diğer milletleri etrafına toplayacaktır."
Kur'an hakkındaki bu tasdik ve takdirinin bir fiilî ifadesi olarak, her yıl, Kur'ân-ı Kerim'in indirilmeye başlandığı Kadir gecesini ihyâ ettiğini 70 yaşındayken açıkladı.
Goethe'nin Peygamberimiz (S.A.V.) hakkındaki tesbiti de imanının bir güzel isbatıdır. Hz. İsa'yı da, Hz. Muhammed'i de birer peygamber olarak kabul eder. Bu yüzden de Peygamberimizi kabul etmeyen, Hz. İsa'yı da Allah'ın oğlu sayan İlâhiyatçılarla münakaşalar eder. Lavater adlı İlâhiyatçı arkadaşıyla bu sebepten arası açılmıştı. Daha 23 yaşındayken Peygamberimiz hakkında bir naat yazmış ve Kur'an'dan aldığı ilhamla kahramanı Peygamberimiz olan bir esere başlamış, fakat bitirememişti. Resûlüllah'a hürmet ve muhabbeti çok mükemmeldir. O'nun insanlar üzerindeki te'sirinin emsalsizliğinden ve şahsiyetinin ulaşılmazlığından bahseder.
1827 tarihinde "Kahramanlar" adlı eseri yazarak Kur'an'ı ve Peygamberimizi takdir eden tarihçi-filozof Thomas Carlyle'a gönderdiği mektupta: "Biz her millete kendi lisanından bir peygamber gönderdik" meâlindeki âyetten bahsediyor ve "Allah'ın Kur'an'da söylediği haktır" diyordu...
Hele Peygamberimiz hakkındaki şu tesbitleri ne kadar isabetlidir:
"— Hiç kimse Hz. Muhammed'in prensiplerinden daha ileri bir adım atamaz. Avrupa'ya nasip olan bütün başarılara rağmen, bizim konulmuş olan bütün kanunlarımız, İslâm kültürüne göre eksiktir.
Biz Avrupa milletleri medenî imkânlarımıza rağmen Hz. Muhammed'in son basamağına varmış olduğu merdivenin daha ilk basamağındayız. Şüphe yok ki, hiç kimse bu yarışmada O'nu geçemeyecektir."
Goethe, ihtiyarlık yıllarında ilham kaynağının artık tamamiyle İslâm olduğunu şöyle anlatır:
"— İslâm, yaşıma uygun düşen bir şiir ilham ediyor bana: Allah'ın sırrına varılmaz iradesine teslimiyet, dünyanın bir karar üzere durmayan yaşayışı karşısında rindane bir tavır, iki dünya arasında yalpalayan bir sevgi, saflaşan ve bir mecazda ifadesini bulan gerçek... Bir ihtiyara yetmez mi bunlar?.."
Goethe son nefesinde de imanını işaret etmekten geri durmamıştır. Bu olayın da içyüzünü öğrenmek oldukça ilgi çekicidir: "Geçen sene F. Almanya'da Rias Radyosu'nda Goethe'nin ölümününü anlatan Leo Kettler demişti ki: 'Goethe ölüm saatinde şehadet parmağıyla göğsüne devamlı (W) harfini yazıyordu. Bu işaretle belki imzasını atmaktaydı...'
Muhafazakâr Hıristiyanların haç işareti ettiklerini bildiğimizden bu tahmini bizi tatmin etmedi ve dikkatimizi çekti. Akla uygun, kuvvetli bir ihtimaldir ki, Goethe Lâtin harfi (W)'yi değil, İslâm alfabesiyle Allah lâfzını yazmıştır ve bu gerçek Arapça bilmeyen şahıslar tarafından yanlış anlaşılmıştır. Arapça bilen birçok Müslümanla beraber Berlin Hürr Üniversitesi'nin İslâmiyet ve İlâhiyat Enstitüsü'nde Ord. Prof. Dr. Fritzs Steppat da bu işaretin öyle mânâsız W harfini değil, Allah kelâmını ifade ettiğini makul görüyorlar.
Çünkü Merhum imanını zaten açıklamıştır. Divan'ında şöyle cesurane bir sözü vardır: "Bu eserin Yazarı Müslüman olduğunu reddetmez." Bazı muhalifleri Goethe'nin Müslüman olduğunu iddia etmekle onu zor duruma düşürüp itibarını sarsacaklarını sanmışlardı. Merhum da bu iddiayı kabul etti."
Başta da belirttiğimiz üzere Goethe'nin Avrupa'da ve bilhassa da Almanya'da ve Almanca konuşulan ülkelerde İslâm konusundaki te'siri çok büyük olmuştur. Çünkü ilk kabullenen bir bakıştır. Ve inşaallah o imanla ölmüştür. Avusturyalı büyük bir Antropoloji Âlimi olan Prof. Dr. Ömer R.B. Ehrenfels, bu te'sirin canlı bir örneğidir.
Berlin'de Moslemische Revue adlı mecmuanın da kurucusu tanınmış bir âlim ve yazar olan Dr. Hamid Marcus da, Goethe'nin islâm hakkındaki yazılarından etkilenmişti. Ve daha niceleri... Alman misyoneri, diplomatı ve ilim adamı olan Muhammed Emin Hobohn da, Goethe'den te'sir kapmış, müslüman olmuştur.
Vehbî Vakkasoğlu
http://www.geocities.com/harikasozler/kutadgubilig.htm
Doğu da
Doğu da Allah’ındır!
Batı da Allah’ın!
Kuzeyi ve Güney sahası
Sulh içindedir O’nun kudretiyle
O, tek “Âdil” olan,
Hak olanı istiyor herkes için
O’nun yüz isminden biri de “el-Adl”
Bu yüce isim çok yüceltilsin! Amin.
-Johann Wolfgang von Goethe
JOHANN WOLFGANG VON Goethe (1749-1832) 83 yıllık hayatının ürünü olan eserleriyle Alman edebiyatının zirvesi kabul edilir. Şiir, roman, piyes, deneme ve mektupları ile hisseden, keşfeden, hayranlık duyan ve tasdik ederek yaşayan bir insanın hikmetle buluştuğu noktayı gösterir. Bu minval üzre Goethe’nin dünyasını şekillendiren çok derin tercihler ve dönüm noktaları hayatı boyunca ona eşlik eder: O bir Batılıdır; ama aklıyla, kalbiyle Doğuda yaşar. Bir hıristiyandır; ama hakiki İsevîliğin temsilcisidir. Bir şairdir; ama peygamberlerin mesleğini meslek edinme iddiasındadır… Velhasıl bir başkadır Goethe: yaşadığı zaman onu hazmedememiş ve gelecek zamanlara taşırmıştır.
Goethe’yi zirve yapan özelliklerin şekillenmesinde rol oynayan arayışlar, keşifler, heyecan ve tasdikler daha ilk gençlik yıllarında başlar. 21 yaşında bir yakını ısrarla Kur’ân okumasını söyler. Yıl 1770’tir ve Goethe hukuk doktorası yapmak için Strasbourg Üniversitesine kaydolmuştur. İlk önce Arapça’dan Almanca’ya ve Arapça’dan Latince’ye yapılmış olan Kur’ân tercümelerini mukayeseli biçimde okuyarak, on sûreden Kur’ân–ı Kerîm Hülâsası (Koran Auszüger) meydana getirir. Bu hülâsanın muhtevası, Kur’ân’da geçen peygamber kıssalarındaki tevhid ve nübüvvet esaslarıdır. Okumuş olduğu Kur’ân tercümelerini beğenmeyerek, Frankfurter Gelehiten Anzergen adlı dergide bir tenkid yazısı yayınlar. Bu yazısında mevcut tercümelerin lâyıkıyla yapılmadığını belirterek şöyle der: “Kur’ân–ı Kerîm’in şümulûnü kavramaya meyyal, çok keskin bir zekâya sahip, Arapça’ya vâkıf şair ruhlu bir Alman mütercimin, Şarkın mehtaplı, berrak seması altında vahy–i ilâhinin geldiği yerde kuracağı otağda, Kur’ân–ı Kerîm’in peygamber halet–i ruhiyesi üzre tilavetini müteakip, mütercimin Kur’ân–ı Kerîm’i Alman lisanına tercüme etmeye başlaması en büyük arzumuzdur.”
Goethe, elindeki yetersiz tercümeyle bile, bütün âlemlerin Rabbi itibarıyla Kelâmullah olan Kur’ân’ın belâgatındaki harikalığa, üslûbundaki zenginliğe, hayranlık uyandıran îcazına karşı şevkle mukabele eder ve ona bir vahiy kitap olarak bakar. Bu aynı zamanda Kitabullahın ilk muhatabına, Hz. Peygamber’e karşı derin bir ilginin başlangıcıdır. Hz. Muhammed’in hayatını okur. Kur’ân ve Hz. Peygamber’e olan hayranlığı ve tasdiki 70 yaşlarındayken Kadir Gecesi hakkındaki sözlerinde şöyle ifadesini bulur: “Kur’ân–ı Kerîm’in peygambere semadan indirildiği mübarek geceyi, o [kendisini kastediyor] niçin hürmetle tes’îd etmesin? Âlemlerde bu hadiseden daha önemli ve daha büyük hadise yoktur.”
Goethe iç dünyasında, iman ettiği esasları, ilk defa doktorasında kaleme alır. Doktoranın konusu “Şahsın iman hürriyetinin yanı sıra devletin adaleti ve mükellefiyeti: kilisenin din ve mezhep işlerini tayin ve tesbit etmesi” idi. Hz. Peygamber’i aile reisi, devlet başkanı, ordu komutanı ve peygamberlik vasıflarından dolayı doktora çalışmasına dahil etmiş ve hülâsa ettiği Kur’ân âyetlerinden peygamberle ilgili olanları istinad noktası yapmıştı. Bundan sonra Kur’ân, Goethe’nin hayatında hep ilgi odağı olarak kaldı. 1772’de kendisine Kur’ân’ı okumasını tavsiye eden dostuna yazdığı mektupta “Kur’-ân–ı Kerîm’de Musa’nın dua ettiği gibi dua etmek istiyorum: ‘Yarabbi, benim sıkıntılı göğsümü Sen ferahlat’” diyordu.
Bu sıralar Goethe “Mohamet-Drama” adlı bir piyes yazmaya başlar. Tamamlayamadığı bu piyeste Hz. Peygamber’in diliyle Kur’ân’ı konuşturur. Hz Peygamber’in piyeste söylediği her söz Kur’ân’dan alınan âyetlerdir. 1813 yılında Şiir ve Hakikat (Dichtung und Wahrheit) adlı eserinde Goethe bu piyesten şöyle bahseder:
“Kaleme almış olduğum ‘Mohamet–Drama’ adlı eserime, Peygamber’e bir methiye ile başlamıştım. Hz. Muhammed yalnız başına berrak, yıldızlı bir gecenin gökkubbesi altında, hidayete erdirmesi için âlemlerin Rabbine niyazda bulunur. Önce, gökyüzünde parıl parıl titreşen nâmütenahi yıldızlara ihtiram gösterir, cahillerin putlara gösterdikleri hürmet gibi. Sonra, diğer yıldızlardan daha büyük ve kendisine dostça gülümseyen Jüpiter’in doğduğunu görünce ‘ihtiram yıldızların kralı Jüpiter’e layıktır’ der. Lâkin, yıldızın batıp, ayın doğduğunu görünce; kalbi, gözü ve bütün azalarıyla Allah’a tapan Muhammed ‘Rabbim bu mudur acaba?’ der. Daha sonra cana can katan güneşin doğduğunu görünce yep yeni bir sena ile, ‘İşte, herhalde bu benim Rabbim. Bu, gördüklerimin içinde en parlak, en büyük ve daha kuvvetli’ der, batınca da ‘Eğer, Rabbim bana hidayet etmeseydi sapıklardan olurdum. Bu gördüklerim hep zevale giden varlıklardandır. Ben, gökleri, yeri ve âlemleri yoktan var eden Allah’a iman ettim’ der.”
Piyese Hz. Peygamber’i Kur’-ân’daki Hz. İbrahim kıssası ile konuşturarak başlayan Goethe’nin piyes boyunca nazara vermek istediği, ‘Tevhid’ akidesidir. Peygamberin süt annesi Halime ile olan konuşmasında hep Allah’ın sıfatlarını anlatır. Meselâ şöyle der:
“Muhammed: ‘O, sonsuz merhamet ve yüce keremiyle, akan her pınarda, çiçeklenen her ağaçta kendi bir olan varlığını beyan etmekteyken, sen görmüyor musun? (Cahillerin hakka saldırıları karşısında) bunalmış göğsümü açan, ondaki sıkıntıyı, gafleti giderip, ilim, huzur ve hikmet ile genişleten Rabbime ne kadar şükretsem azdır. Zira kâinatta herşey Allah’ın varlığına, birliğine, hakimiyetine, hikmetine ve ilmine delâlet eder.’”
Bu piyesin kısımlarından biri Hz. Ali ile Hz. Fatıma’nın arasında geçen bir diyalogdur. Daha sonra “Muhammed’in Nağmesi” (Mohamet–Gesang) başlığıyla şiirleri arasına aldığı bu kısımda, Goethe Hz. Peygamber’in şahsında İslâm’ı ‘kayalar arasından fışkıran kaynak’ şeklinde tasvir eder. Bu kaynak, çevresindeki dereleri, çayları, ırmakları da kendine katarak, ihtişamla büyük bir nehir halinde okyanusa dökülür.
Goethe, 1813 yılında Hz. Peygamber’in hayatını tekrar okuyacak ve İslâm peygamberinin dâvâsının mânâ ve ehemmiyetini izah edecek bir eser kaleme almayı düşünecektir. Ama bu düşüncesini gerçekleştiremez. O sıralarda şöyle dediği kaydedilir: “Çok kısa bir süre önce İslâm Peygamberinin hayatını büyük bir ilgi ile okuyup tahsil ettikten sonra gördüm ki; o asla bir sahte peygamber değildir.”
Goethe, bunca yakınlığından sonra “şahsımda husule gelen değişiklikler benim için memnuniyet verici olduğu kadar, aynı zamanda beni tedirgin de etmekte. İç dünyamdan neşet eden his, İslâm’ın kalbime galebe etmesini istiyor; ve onun ruhumda varolan bir ezelî ve ebedî hakikate beni ulaştıracağına inanıyorum” der. Muhtemelen bu sıralarda İslâm dininin yüceliğini anlattığı bir dostu, onu hıristiyan düşmanı olarak vasıflandırır ve aralarında tevhîd–teslis mücadelesi başlar. Bundan sonra Goethe hülâsasına not ettiği “Muhammed sadece bir elçidir. Ondan önce de elçiler gelip geçmiştir. Şimdi o, ölür veya öldürülürse, siz ökçelerinizin üzerinde geriye mi döneceksiniz” (3: 144) âyetini esas alarak Hz. İsa’nın ve Hz. Musa’nın bir insan ve diğer peygamberler gibi yol gösterici olduğunu işler. İnanç ve düşüncelerini “kimsenin bilmediği ve anlamadığı”ndan yakınan Goethe’nin gündemini şu konular işgal eder:
Hz. İsa’nın bir olan Allah’a davet ettiği ve ancak bir peygamber olduğu: “İsa, bütün saflığıyla duyuyor/ Kâinatın İlâhı bir tek,diyordu;/ Onu ilahlaştıran her kişi/ En kutlu hislerini yaralıyordu.”
Hz. Muhammed’in de bir peygamber olduğu: “Gerçek aydınlanmalı artık/ Muhammed’in başardığı gibi;/ Yalnız bir tek Allah diyerek/ O, dünyayı fethetti.”
Kur’ân’ın vahyî bir kitap olduğu: “…Kendisinin de mükerreren, yemin ederek iddia ettiği gibi, o bir peygamberdir, şair değildir, onun Kur’ân’ı da ilâhî bir kanun kitabıdır, asla insan yapısı değildir.”
İslâm dininin hak din olduğu: “…Hıristiyan dini, ‘Tanrı’nın iradesi olmadan hiçbir serçe çatıdan düşmez’ misali, İslâm dini ile aynı kaynaktan çıkar ve en küçük hadiseyi bile gözönünde tutup iradesi ve izni olmadan hiçbir şeyi yaptırmayan bir kader–i İlâhiye’ye dayanır.”
Ve herkesin bu dine tâbi olması gerektiği: “…bizler, hepimiz erinde veya gecinde İslâm dininin salikleri olmak zorundayız.”
Goethe gerek şiir ve mektuplarında, gerek kimi dostlarıyla yaptığı sohbetlerde dile getirdiği bu düşüncelerinden dolayı, kendi ifadelerinden anlaşıldığı kadarıyla “dinsiz” ve “müslüman olduğu” yolunda iki ayrı suçlamayla karşılaştı. Bir makalesinde “Siz, benim Hıristiyanlık telâkkimin ne olduğunu belki bilir, belki de bilmezsiniz. Günümüzde İsa’nın istediği mânâda hıristiyan kimdir acaba? Belki de sadece ben; her ne kadar sizler beni bir dinsiz kabul etseniz de…” der. Batı–Doğu Divanı’nı takdim ederken ise “Batı–Doğu Divanı’nın müellifi kendisinin bir müslüman olduğu şüphesini reddetmez” demektedir.
“Divan”ın anlaşılabilmesi için kaleme aldığı “İlmî Araştırmalar ve Haşiyeler” (Noten und Abhandlungen) eserinde, Kur’ân’ı, İslâm’ı, ve Hz. Peygamber’i anlatır. Kur’ân için şöyle der: “…Bu Kitap, bizi bazı şeylerden tiksindirirken, bazı meselelerde de hayrette bırakıyor ve neticede, bizi kendisine hayran kılarak iman etmeye zorluyor.”
Yine aynı notlarda, Goethe şu sözleri de söylemektedi:
“…Müslümanı ayıplamayalım. Eğer o, Muhammed’den önceki zamanı, cahiliyye devri diye isimlendiriyorsa ve buna da kesin olarak inanmışsa, demek ki herşey İslâm’ın tenviri ve hikmetiyle başlıyor. Kur’ân–ı Kerîm’in üslûbu, muhtevasıyla ve maksadına göre müsamahasızdır, büyüktür, dehşetlidir, ürperticidir, harikulâdedir, lâtiftir, yücedir ve ulvîdir. Bir çarkın dişlisi nasıl kendine bağlı öteki dişliyi harekete geçirir ve bu hareket zincirleme devam ederse, Kur’ân’ın birbirinden ayrılmayan, birbirini tamamlayan hükümlerinin kitleleri tesiri altına almasına şaşırmamak gerek. İşte bu sebepten dolayı hakiki müslümanlar tarafından Kur’ân’ın mahlûk olmadığı, Cenab–ı Hak’la beraber ezelî olduğu beyan ediliyor.”
Muhammed Nur Anbarlı
http://www.geocities.com/harikasozler/kutadgubilig.htm
Bir harf nelere kadir yarabbim!
Mohamets Gesang'ın orjinal yazılışı "Mahomets Gesang" olup romantik ve Almanya'nın aydınlanma dönemi olan "sturm und drang" döneminde yazılmış bir nehrin çayır ve okyanusa vadilerden geçerek kaynağına olan yolculuğunu anlatır. Bu döneme ait Johann Wolfgan von Goethe'nin en bilindik eseri "Genç Werther'in Acılar"dır -ki okumanızı şiddetle tavsiye ederim. Yine bu söz konus eseriden öylesine bir etkilenme olmuştur ki giyim kuşam romanda geçen karaterlerin izinde olmuştur, hatta yine bu dönemde romanın kahramınının çektiği aşk acısı neticesinde kahrmana özenen okuyucular, o dönemde intihar girişimlerini ve eylemlerini bir modaya dönüştürmüştür.
NAPOLYON BONAPART KİMDİ?
Merhaba Sevgili dostlar,
Tarihin derin dehliz ve koridorlarında gezinmeye devam edelim mi?
Bu akşam da tarihin en ünlü kişilerinden birini ele alalım; NAPOLYON BONAPART.
Peki Napolyon Bonapart kimdi? Hiç merak ettiniz mi? Hangi millete mensuptu? İnancı neydi?
Çoğunuzdan Fransızdı diye bir ses işitir gibiyim! Bazılarınız da İtalyandı diyor galiba..efendim?
Eveet..Kusura bakmayın ama yine bir ezberinizi bozmak zorundayım. Tarih yeniden yazılıyor artık..
Acaba Napolyon Türk olabilir mi?
Ne alaka? dediğinizi duyar gibi oluyorum! Ama bence çok acele etmeyin.. Dünyada olamayacak şey yoktur. Hele Türklerin Dünyanın her köşesine gittiğini düşünürsek!
Bu sitede bu sorunun cevabını kolaylaştıran bilgiler var aslında.. Hadi ipucu vereyim bari:) Bilgisevin yazılarında ipucu var. Oradan birşeyler çıkarabilirsiniz:)
Hadi bakalım çalıştırın saksıları! Tembellik yok..!
Görüşmek üzere..
http://www.geocities.com/harikasozler/kutadgubilig.htm
NASTASSJA KINSKI
NASTASSJA KINSKI (Nastassja Aglaia Nakszyński)
Almanya doğumlu Hazar Türk kökenli aktrist. En sevdiğim Aktristlerden. Altın küre ödüllü Tess filiminde aşık olmuştum kendisine. Ünlü yönetmen ve Aktör Klaus Kinski'nin kızı. Eşi Mısırlı İbrahim MUSA idi.
http://en.wikipedia.org/wiki/Nastassja_Kinski
http://images.google.com.tr/images?hl=tr...http://images.google.com.tr/i...
http://www.geocities.com/harikasozler/kutadgubilig.htm
Nastassia Kinski - TESS
http://www.geocities.com/harikasozler/kutadgubilig.htm
Yeni yorum gönder