Nesnelerin Hakimiyetindeki İnsan
Sahip olduğumuz nesnelerin, zamanla bize sahip olmaya başladıklarını hiç fark ettiniz mi? İlk önce yaşamımıza sessizce girerler, sonrasında yavaş yavaş bize hakim olmaya ve yaşamımıza yön vermeye başlarlar. Bizim için büyük anlamlar taşıyan bu nesneler, kimi zaman bir sevgilinin armağanıdır, kimi zaman da baba yadigarı eski bir saat. Ne olursa olsun, her şeyden çok değer veririz onlara, bazen kendimizden bile çok..!
Alacağımız yeni ayakkabı, sevdiğimiz kahverengi pantalona uygun olmalıdır, gideceğimiz yerde arabamıza uygun bir park yeri bulunmalıdır, çocuğumuzun yeni okulu evimize yakın olmalıdır. Tatile çıktığımızda çiçeklerimize su dökecek birisi ayarlanmalıdır. Her biri masum görünen bu isteklerin görünmeyen kahramanı nesnelerdir.
Sahip olduğumuz nesnelere derin anlamlar yükleriz. Zamanla bağlanır, yaşamımızda söz sahibi yaparız onları. Hayatımızın kontrolünü sessizce ele geçirmelerine ve kararlarımızı etkilemelerine izin veririz. Sonunda onların hakimiyetindeki bir yaşama adım attığımızı göremez hale geliriz.
Nesneler, yaşamımızı anlamlı kılmanın araçlarından birisi olmuştur günümüzde. Bir şeylere sahip oldukça yaşadığımızı hisseder hale gelmişizdir. Masum görüntüsünün altında, statünün ve belli bir yaşam biçiminin de göstergesi haline gelmiştir nesneler. E. Fromm, sahip olma güdüsünün olumsuz etkilerini ve sahip olunan nesneyle özdeşleşmenin “ben o şeye sahip olduğum için benim” anlayışına dönüşen biçimiyle tehlikeli olduğunu belirtmiştir.
Bir şeylere sahip oldukça özgürlüğümüzün arttığını düşünürüz hep. Bir telefon, iletişim özgürlüğüdür bizim için, bir araba ise seyahat özgürlüğü. Peki, telefonu evde unuttuğumuzda kaçımız geri dönmez? Ya arabamızı, bıraktığımız yerde bulamazsak? Ayrıca, ne kadar çok şeye sahipsek o denli güvende hissederiz kendimizi. Ev üstüne ev alırız. Doğduğumuz günden bu yana bunun doğru olduğu öğretilmiştir bizlere. Ancak sahip olduğumuz şeyler arttıkça, sırtımızda bir yük varmış gibi hantallaşır, hareket alanımız sınırlanır ve düşüncelerimizi onlarla meşgul etmekten kendimizi alamayız.
“Büyük bir servet büyük bir köleliktir” demiştir Seneca. Ne kadar çok şeye sahipsek, onları kaybetmekten o kadar korkar hale geliriz. O kadar korkarız ki, onları korumak için evimizi demirlerle örer, sigortalar yaptırırız. Sahip olduğumuz serveti tehlikelerden korumak için yine bir servet harcarız.
e-motivasyon
- karia ağ günlüğü
Yazıcı-dostu sürüm
Arkadaşına gönder- 759 defa okundu

Sibel Atasoy
Yük
Bütün mal varlığını kaybeden iş adamlarının genç yaşta olsalar bile intihar ettiklerine rastlamışızdır. Denildiği gibi, sahip olduklarımızın en büyük tehlikesi, onların da bize sahip olmalarıdır. O yüzden hiçbir şeye sahip olmayanın aslında kaybedecek birşeyi de yoktur.
Sahip olma bilincinden kurtulmamız gerekiyor.
strateji ve hakimiyet
bir belgeselde izlemiştim. canlıların hayatta kalma stratejileriyle ilgili bir belgeseldi.
afrikada fil sürüleri bir ağaç çeşidini görür görmez deliriyorlardı. o ağacı gördükleri an kafa ata ata devirip kökünden söküyorlardı. meğerse bu ağaç fillerin çok sevdiği bir otun büyümesini engelliyormuş.
soru şuydu: bu strateji bitkinin mi filin mi stratejisiydi? sonuçta bitki kendini file sevdirip onun rakibi olan ağacı file yokettiriyordu diye de bakılabilirdi olaya.
buğdayın insan tarafından ekilişi, bakımının yapılışı da benzer bir açıdan yorumlanabilir. inanılmaz boyutlarda toprak alanı bu bitkinin yaşaması için insan eliyle uygun hale getiriliyor ve bitkinin her ihtiyacı insan tarafından sağlanıyordu. daha akıllı olan kimdi, insan mı buğday mı?
nişantaşında yürürken şöyle bir yorum yapmıştı bir arkadaşım: aslında düşününce şehrin insanlar için değilde para için tasarlandığını söylemek mümkün. baksana bütün olay paranın dolaşımı için... herşey paranın el değiştirmesi üzerine kurulu.
ben de şöyle düşünmüştüm yukarıdaki belgeseli hatırlayarak: bu kimin stratejisi, bizim mi paranın mı?
kendi tasarladığımız şey tarafından kullanılacak kadar aptal mıydık yoksa?
Yeni yorum gönder