BÜYÜLÜ VAHDET-İ VUCUT YOLU

Anlatabilme yeteneğimin bu kadar az olması, gerçekten şaşırtıyor, beni… Şu kısacık yazı için, inanın, en az ,onbeş yirmi yıldır düşünüyorum, uğraşıyorum, kağıda döküyorum, yazıp çiziyorum. Sonra beyenmeyip rafa kaldırıyorum…

Aslında, şu anda da, gönlümün istediği şekilde, başarılı bir anlatım olmayacağına eminim… Ama daha fazla ertelersem, hiç anlatamamış olmaktan korktum…

Bir de, yaşımın özelliği var… Ben eskiden, ihtiyarlığın hiç bu kadar güzel, rahat olduğunu tahmin edemezdim… İnsan, yetmişi epey gerilerde bırakıp, sekseninci yaş virajına kaç ay kaldığının hesabını yapmaya başladığında, üstelik ,bu da yetmezmiş gibi, arsızcasına ,doksanlı yaşların bile senaryolarını hayal edecek hale geldiğinde, “elalem ne der” korkusu yok olup gidiyor… Kafadaki kavak yelleri , “ ister yaz, ister yazma” diye çılgınca tempo tutmaya başlıyor… Durmadan… Herkese boş vererek… Belki de, ihtiyarlığın egoizmi dedikleri, bu olsa gerek…

Oysa, mantıken düşününce, yazmasının çok kolay olması gerekirdi… En az elli seneden beri, gizli gizli, için için, kimseye pek söyleyemeden ilgilendiğim konulardı bunlar…

Nazar, büyü neydi? Mucizevi iyileşmelerde, duaların payı olabilir miydi?

Pek çok inanışta, kültürde, eski çağlardan beri sözü edilen, ki şu anda ispat edilmiş bulunan, seyyal, görünmez beden söylentisi sadece hayalden mi ibaretti?

DNA lar canlıları idare eden atomlar topluluğu muydu, yoksa, kainatın her noktasında olan, sınırsız zekadan, canlı bünyelere gerekli bilgileri aktaran, son derece gelişmiş antenler miydi?

Bitkilerin sevildiklerini hissettikleri ne dereceyi kadar doğruydu?

Çatal çomak ve sarkaç ile arazide, hatta harita üzerinde, su maden arayanların hepsi de mi sahtekârdı?

Hallac-ı Mansur için “ en el Hak” diyebilmenin lezzeti, nasıl oluyordu da, derisi yüzülerek öldürülmeyi göze aldırabiliyordu?

Pirsultan Abdal, “katip, arzu-halim yaz yare, şöyle” diye, Azraile resmi davetiye çıkarma yiğitliğini nasıl buldu?

İspanyadaki Kathar tarikatı mensupları, birbiri ardından ateşe atlayıp yanmayı nasıl kabullenmişlerdi?

İtalyada, çok sayıda dünyalar olduğundan bahsettiği için de, ölüm cezasına çarptırılan Buruno, odunlar üzerine yerleştirildiğinde, “insanın yaratabilme gücü sonsuzdur” derken neyi açıklıyordu?

Şeh Bedrettin, çömezlerine “ karşındakine sen Allahsın diyemezsin ama, ben Allahım diyebilirsin” derken, nerelere uzanıyordu?

Dünyanın dört bucağındaki çeşitli inançlara sahip toplumlarda, yücelebilmiş din uluları, çıkabildikleri en üst noktada, daima, mest edici melodilerle bezenmiş, bin bir renkle parıldayan, tarifsiz sevgiden bahsederek, vahdeti-vücutta birleşmeleri, hep kör tesadüf müydü?...

Bu konuların her zaman yanında olmak istedim… Çok arzuladığım halde, mistik yolcularla gerekli irtibatı kuramadım... Ama, gizli ilimlerle uğraşanların, her fırsatta peşlerime düştüm… Çeşitli renkli atmosferlerde bulundum. Hepsini de, elimden geldiğince tenkitçi gözlerle izledim. Şüpheyle havayı kokladım. Kapkara cahiller, apaçık şarlatanlar olduğu gibi, düşündürenler de vardı…

Bir ara, dökümlerini kağıda döküp, önünüze sermeye niyet ettim. Sonra vazgeçtim… Hiçbir işe yaramayacaklardı. Yemin etsem, kutsal kitabıma el bassam, nafileydi… Bizzat kendi yaşadıklarımdan bahsetsem, bitkilerle kurduğum ilişkileri fotoğraflarla ispata çalışsam, faydasızdı… Haklı olarak, inanmayacaktınız. Zira anlattıklarımı objektif olarak inceleyememiş olma riskim her zaman olacaktı… En mühimi de, “olaylar rast gele, tesadüfen oluşmuş olabilir” dediğiniz zaman akan sular dururdu… söyleyecek hiç sözüm olmazdı. Çünkü, konu olan olaylar, gerçekten de, ilmi disiplin dışında gelişiyorlardı. Benim yaşadıklarımı savunmam olanaksızdı.

Bizler, müspet ilimle büyümüş beyinleriz. Taş devrinden bu güne kadar hep ilmin desteği vardı. Ama aynı ilim, bizim mistik dünyamızdaki, sezgi alanlarımızdaki gelişmelerimize de, kesin bir engel, kalın bir duvardı…

Zira, “ilmi olan her şey, doğrudur”, yargısı, şuur altımızda kolayca, “ilim dışı alanlarda kabul edilecek hiçbir gerçek, hiçbir doğru yoktur”, yanılgısına dönüşüyordu… DELİL YOKLUĞU , YOKLUĞUN DELİLİ OLARAK İLERİ SÜRÜYÜYORDU…

Bizler aklı rehber edinmiştik… Kör inançlarla da savaşmaya da yeminliydik… Büyü nazar gibi hurafeleri savunmaya kalkışmak, boş konuşmuş olmayı, zor durumda kalmayı, peşinen kabul etmek demekti…

Peki ama, büyü, nazar ve benzerleri, gerçek birer olguysa, bir gün ilmi olarak açığa çıkmayı bekliyorlarsa, onları yok saymaya devam etmek, üstlerine düşmemek, ispat etme yollarını denemeye bile karşı gelmek de , kör inancın ta kendisi olmaz mıydı?...

Bence, insan,RUHU OLAN BİR BEDEN DEĞİL, BEDENİ OLAN BİR RUH idi... En azından ben öyleydim…

Ben bu yönümü, bu kuvvetimi biliyordum… Tekrar ediyorum, BİLİYORDUM dedim, İNANIYORDUM demedim. Vücudumun dışına taşan, bu görünmez bedenimi, sınır tanımayan, sonsuzluklara doğru uzanan bu yönümü biliyordum…

İyi de, sadece biliyorum demem yetmiyordu. Bunun boş inanç, hurafe veya yanılgı olmadığına, ilmi açıklık getirmem de gerekiyordu… Fakat nasıl? Seneler boyu, ben, işte bu açmazın kıskacında yaşadım. Dudağımı oynatıp iki kelime edemedim. Elim kolum bağlıydı. Izdırap çekiyordum. Tam bir ikilemle karşı karşıyaydım. BUNLARA HEM BOŞ İNANÇ DENİYEBİLİR Dİ HEM DE,EKSİKSİZ GERÇEK BİLGİ…

Ona ulaşabilenler, dokunup, koklayıp tadıyorlar, böylece tam bir realite olduğunu görüyorlardı… O anı yakalayamayanlar içen ise, tabiatıyla, boş bir hayal, bir yanılgı, asılsız bir söylence olarak kalıyordu… Nasıl ispatlayabilirdim? Nasıl gösterebilirdim, ortada duran bu apaçık gerçeği?

Yıllar ve yıllar boyunca, bu keskin paradoks, beynimde zonkladı durdu. Nihayet bir gün çözümü hazır halde kucağımda buluverdim… Kristof Kolonbun yumurtası kadar açık, sade, kesin ve basitti…

İspatta inat etmek, yersiz ve beyhude idi.BU VARLIĞIN TEMEL GERÇEĞİ İSBAT EDİLEMEZDİ… Deneysel değil, deneyimsel bir bilgi idi. İlmi değildi. YAŞAMSALDI. Ancak yaşayabilenler ulaşabiliyorlardı, ona… Sadece yaşanarak varılabilirdi… Müspet ilmin hazır bilgilerini oturup beklemek, boşunaydı… Bilinmeyen sulara yelken açmak, şarttı ve de tek yoldu… Yoksa anlatmayla filan olacak iş değildi…

Tam benzetme olmayacak ama, sıcak ışıklı, parlak bir yaz gününde, tuzlu yosun kokan kumsalda güneşlendikten sonra, mavi berrak suya dalarken duyulan, o tatlı ürperti gibi… Kime nasıl ispatlayabilirsiniz, o hissi?... Kanarya sesini anlatabilir misiniz, kelimelerle, doğuştan işitme engelli birine?... Doğduğundan beri hiç görmeyen biri, gurubun renklerini, sadece tarif etmeyle canlandırabilir mi zihninde?... İmambayıldının lezzeti bile kelimelere sığmaz…

Bu kadar giriş yeter. Fazla bile… Biz asıl işimize bakalım… Şimdi elele tutuşarak, bilebildiğim kadarıyla, dünyada ilk defa olarak, nazar, büyü ve hayır duanın varlığını, İLMİ OLARAK, ispatlama yolculuğuna çıkacağız…

Bir defa ispatladık mı, oradan, var olmanın saf kaynağına ulaşmak, kendiliğinden oluverecek. Tıpkı bir papatyanın açılıp, güzelliğini tüm haşmetiyle, hemencecik, olanca cömertliğiyle önümüze serivermesi gibi…

Çinliler, en uzun yolculuk bir adımla başlar demişler. Diğer sayısız adım, arkadan gelirmiş Ama bana izin verirseniz, bilenlerin söylemediği, söyleyenlerin bilmediği o mistik âleme ayak basabilmemiz için, sadece tek bir adım yetecek, bize… Büyülü bir adım…

Tüm gereksinimiz, bir avuç nohut ve ayıracağımız iki üç dakika… Hepsi bu kadarcık…

Niçin başka tohumlar değil de, nohut derseniz? Tabii ki bütün tohumlar da olabilir. Fakat, yüzlerce yıldır, yapılan deneylerde, nohutların daha hassas oldukları kabul edilmiş. Deyim yerinde ise, nohutlar, insanlarla, sevgi diliyle anlaşmaya hazır, bekliyorlar… Bize sadece, onların iyiliğini istemek kalıyor…

İlk evvela, bir kavanoza veya herhangi bir kaba koyduğumuz nohutlardan, hiç seçmeden, gelişigüzel, yirmi beş tanesini sayarak ayırıp, bir tabağa koyuyoruz.

Şimdi bu nohutlarla, görünmez bedenimiz yoluyla bağlantı kurup, sevgi diliyle, konuşup anlaşmaya hazırız demektir...

Sırası gelmişken söyleyeyim, nohutlarla, kötülüklerini, kötüleşmelerini isteyecek şekilde, kinle, mefretle konuşmak da olası. Fakat kesinlikle ve de kesinlikle denemenizi tavsiye etmem. Karşınızdakine gönderdiğiniz kötü duygular, ama az ama çok, onu mutlaka kötüleştiriyor… Bu kesin bir gerçek. Fakat bu arada siz de, misliyle ve de misliyle kötüleşiyorsunuz. Ruhsal ve bedensel sağlığınızdan kaybediyorsunuz… Bu sonuçtan kaçış yok… İnanmayanlar için, deneyip yaşayarak görmek serbest… Boşuna dememişler, bir bedduanın, yedi mahalleye ziyanı var diye…

Neyse, bizim şerle, karanlık kötü güçlerle ilgimiz yok… Dönelim sevgi dünyamıza… Orası çok güvenli… Sevgi verdikçe artan, belki de tek güç… Karşınızdakine gönderdikçe, çoğalarak size geri dönüyor… yapacağımız çalışma esnasında duyacağınız canlanmalar, mutluluk taşmaları, biraz da bu, size coşkuyla gelen, öz sevginize bağlı….Eskiler ne güzel söylemişler, “hayır söyle komşuna hayır gelsin başına”…

Sizden istediğim, yapması anlatılmasından bile kolay bir şey. Nohutlarla konuşacaksınız… Nohut tanelerinin içinde canlılar olduğunu hayal edin. Nohutların sizin söylediklerinizi anlayabildiklerini hayal edin… Hepsi bundan ibaret. Zaten, herkesin bildiği gibi nohutlar canlıdır. Can diye bir şey var o nohutlarda… En iyisi, siz onları, küçük canlılar olarak düşünün. Kulaklarını açmışlar sizi dinliyorlar. Bütün yürekleri ile güveniyorlar… söyleyeceklerinizi kabul etmeye hazır şekilde bekliyorlar, konuşmalarınızı….Her şey bu kadar basit…

Biraz sonra gözlerinizle de göreceğiniz gibi, bu sır âleminde, NİYETLER HAYALLERİ ÇAĞIRIYORLAR, HAYALLER İSE SOMUT GERÇEKLERİ. Şu anda, nohutları sizi dinlemeye hazır halde gönül perdenizde canlandırdığınız için, onlar da, dinler hale geçmişler demektir.

Artık onlarla, hayalinizde, sesiz veya sesli olarak konuşmaya başlayabilirsiniz. Karşınızda bir bebek veya bir kedi yavrusu varmış gibi, ama sizi tamamen anlayan sözlerinizi dinlemeye hazır bir yavru kedi veya bir küçük bebek varmış gibi, sevgi ve şefkatle konuşun… Nohut denen, o minik canlıları sevin… Sevdiğinizi söyleyin onlara… Kuvvetlenmelerini istediğinizi iletin… Bu sizin iyiliğinize deyin… Kısacası, ne söylerseniz söyleyin, ne kadar tekrar ederseniz edin. Yeter ki onları, çabuk, hızlı, gürbüz sağlıklı bir şekilde çimlenmeye ikna edin… Siz, hayalinizde, gönül perdenizde, öyle CANLANDIRDIĞINIZ için, sizi dinleyip, tam istediğiniz şekilde olacaklardır…

Bu sırada, iki elinizin parmakları nohutlara doğru yönlendirilmiş olursa, daha çabuk netice alırsınız… tabii, hayalinizde elinizden çıkan görünmez kuvvetlerin nohutlara dileklerinizi taşıdığını görmeniz şartıyla… Aynı şekilde. Nefesinizi de yardıma çağırabilirsiniz. Ne de olsa nefes, bünyeyi hayata,dış dünyaya bağlayan en güçlü bağımız…. Tabii nefesinizle, isteklerinizi nohutlara ilettiğinizi hayal etmek ne kadar CANLI olursa, başarınız o kadar parlak olacaktır.

Tekrar ediyorum, isteğinizi hayal halinde ilettiğiniz için, hemen o anda, direktiflerinizin yüklü olduğu enerjileriniz akmaya başlayacaktır. Biliyorum buna inanmak zor. Ama nasıl olsa, neticeyi görünce inanacaksınız, o nedenle, şimdiden inansanız iyi olur... Yeter ki söylediğiniz şeyleri taşıyan sevgi akımını hissedin. GÖRÜN o akışı… Hepsi bu kadarcık... Seansımız bitmiştir…

Sırası gelmişken söyleyeyim, bu etkiyi uzaktan da yapabilirsiniz. Mesafeler hiç fark etmez. Uzaklıklar, enerji akımınız, etki kudretinizi, hiç azaltmaz. Siz, gönül gözünüzle, kendinizi o tohumların başında canlandırın, başka bir deyişle, canlandırdığınıza inanın yeter… Neticeye siz de şaşırırsınız… Tohumlar yazlıkta, siz kışlıkta olabilirsiniz. Nohutlar İstanbul’da, Tokyo’da, veya bir denizaltıda olsalar da, netice değişmez. Bütün yapacağınız kendinizi tohumların başında, gerekli emirleri verirken, onlarla konuşurken hayal etmekten ibaret… Hemen o anda, görünmez bedeniniz gerekeni yerine getirecektir…

Böylece açığa çıkan özellik, çok önemli olduğu için, izninizle tekrar edelim… Birincisi, kozmik beden MESAFELERLE sınırlanamaz. İkincisi, hayaller gerçekleri davet etmektedirler. Düşündüklerimiz, HAYALLERİMİZ, gerekli şartlar oluşunca, anında, oluşum âleminden fışkırıp, dünyamızda SOMUTLAŞMAKTADIRLAR…

Bahsettiğim gerekli şartların ne yazık ki, objektif bir ölçüsü yok… Yaşayarak öğreneceksiniz. Hayallerinizi ne kadar kuvvetli, net, benzetme yerinde ise, elle tutulabilecek kadar somut bir şekilde, gönül âleminizin perdesinde görebilirseniz, sevgi enerjiniz, o kadar gür bir şekilde akacaktır, nohutların üzerine…

Sevgi dolu bu kuvveti gözünüzün önüne getiremiyorsanız ne olacak?... Başarı kuru kelimelerle de olur ama, geç olur. Zaten kelimeler de er geç, hayalleri davet edeceklerdir. Çünkü, saf bilincinizde, derinliklerinizde var olan bir özelliğiniz bu… Siz sadece, üstündeki, binlerce yılların, nesillerin birikimi olan tozlu örtüyü kaldırıp, deponun musluğunu açacaksınız… Hepsi bu…

Ne kadar devam etmeli? İçinizden veya nohutlardan gelen bir ses, bu günlük yeter, deyinceye kadar devam edin… Böyle bir sis yoksa iki üç dakika yeterlidir… Böylece, dakikaların ne kadar uzun bir zaman dilimi olduğunu da deneyimlemiş olursunuz… Tabii ki, fazla dakikaların faydası var ziyanı yok… İlerleyen günlerde, o sesi de, içinizde duyacağınızdan eminim…

Kaç gün devam etmeliyim diye sorarsanız, “evet bu iş tamam” diye, yüreğinizden bir fısıltı, veya nohutlardan bir ses, bir cevap gelinceye kadar derim… Böyle bir cevap alamazsanız, işi garantiye bağlamanız için, on, on beş gün devam edin...

Bu tıpkı, koşmak, yüksek atlamak, şarkı söylemek, yüzmek gibi bir yetenek, doğuştan herkeste, ama az ama çok bulunan bir kabiliyet. Çabayla, antrenmanla mutlaka artacaktır… Şartlar uygunsa, olimpiyat şampiyonu bile olabilirsiniz… Yapmanız gereken, genlerinizin içinde uyumaya zorlanan bu kudretinizin zincirlerini kırıp, onu serbest bırakmak… İnanın bana, şu anda düşündüğünüzden çok daha evvel, çok daha kolay, başlayacaksınız, nohutlarla söyleşiye…

Sizden özel ricam, bitkilerle yapmaya başladığınız, bu sohbetten, kimseye bahsetmemeniz… Pek tabii olarak çıldırdığınıza hükmedeceklerdir… Hele hele, bir de nefesten bahsederseniz, isminizin, boş inançlar peşinde koşan çılgın bir üfürükçüye çıkmasını kimse önleyemez... Çağımızda büyücüleri, gerçi odunlar üzeride yakmıyorlar ama, yakmıştan da, bin beter ediyorlar… Beden hatırlatması…

Şimdi sıra, nohutları çimlendirip neticeyi görmeye geldi. Bakalım çılgın olan kim?... Bu konuda, taassup ve boş inançlar nerede başlıyor, nerede bitiyor…

Sevgi diliyle konuştuğunuz tohumları, ber tabak içine yaydığınız bir pamuk tabakası üzerini koyun. Üzerini de,yine, ince bir pamuk tabakası ile örtün.

Sonra, hani, bir miktar nohudun içinden yirmi beş tane ayırıp, gerisini dolaba kaldırmıştık ya, işte o, hiç sevgi gönderilmemiş normal nohutları dolaptan çıkarın. Bunlardan da gelişigüzel, hiç seçmeden, yirmi beş tane ayırın. Bu ayırdığınız nohutları da, aynı miktar pamuk üzerine koyup, üzerini de eşit şekilde kapatın. İsterseniz karışmasın diye birinin kenarına bir işaret, mesela bir kâğıt parçası koyun.

Şu anda elimizde, iki ayrı gurup nohut var. İkisi de yirmi beş adetlik. İkisi de, aynı nohut kümesinden, rastgele seçilmiş tohumlar. Tek fark, bir gurup nohudun sevgi diliyle konuşularak, çabuk, hızlı büyümeye ikna edilmiş olması… diğer guruba hiçbir düşünce gönderilmemi. Onlar tabii halleriyle bekliyorlar. Bunlara, ilim dilinde, şahit gurup diyorlar.

Sıra geldi çimlendirmeye. Her iki tabağı da aynı suyla ıslatın. Nohutlar çürümesin diye fazla sularını akıtın. Her iki tabağı da yan yana, aynı ısıda, aynı ışık alacak şekilde bir yere yerleştirin.

Isıya göre, beş ila on gün sonra, nohutlar filizlenip, pamuklarını kabartmaya başlarlar... Deneyimiz bitmiştir... Şimdi düşünme zamanı…

Her iki tabağın da pamuklarını kaldırın ve BAKIN…

Her şey apaçık ortada, sevgi lisanı ele konuşup, kuvvetlenmelerini istediğiniz tohumlar, hiçbir şüpheye yer bırakmayacak kadar açık şekilde, sözünüzü dinlemişler… Diğerlerinden, çok daha hızlı ve gürbüz bir şekilde büyümüşler… Başka hiçbir etken yok. Sadece ol demeniz yetmiş… Bu mucize değilse nedir…

OL DEDİĞİNİZ OLMUŞ DURUMDA… Bunun ne demek olduğunu anlatabilme yeteneğim olsaydı, yazıyı burada bitirirdim…

Madem ki, o yetenek bende yok, yazıya devam ediyorum…

Şimdi, derin bir nefes alıp, ilmin kupkuru, realist dünyasına dönelim. Yaptığımız gözlemi, ilmin gözüyle inceleyelim…. Bakalım, kullandığımız metot ne dereceye kadar ilmi…

Bu deneyin neticelerine, kimse, ilmi değildir diye itiraz edemez. Sadece bir iki nohut çimlendirmiş olsaydık, tesadüfen kuvvetli veya zayıf tohumlar rast geldi diye itiraz edilebilinirdi ve de haklı olunurdu… Ama, her iki gurupta da yirmi beşer adet kullandık. Nohut gibi, birbirlerine genetik olarak çok benzeyen topluluklarda, yani, kulağa hoş gelen ilmi deyimiyle, genotipi aynı olan popülâsyonlarda, yirmi beş denek, istatistikî olarak, böyle açık bir fark için, yeter de artar bir sayıdır… Ama, kendisini daha da inandırmak isteyen olursa, elli veya yüzeli nohut da kullanabilir. Sayılar artınca zorluk artmaz… Titiz meraklı bir gözlemci iseniz, “beni gördüklerim rakama dökülmediği müddetçe tatmin etmez” diyorsanız, o zaman, her iki gurubun da, filiz uzunluklarını ve toplam ağırlıklarını hassas ölçü aletleriyle belirleyip, gerek rakamsal, gerekse de grafiksel olarak gösterebilirsiniz, kendinize… Her ikisinde de, deneysel hata ve sapma oranları, tamamen kabul edilebilecek sınırlar içinde kalacaktır.

Kısacası, kimse size, aldığınız sonucun şans esersi olduğunu söyleyemeyecektir. Zaten kimseye de, nefesi kuvvetli bir büyücü olduğunuzu anlatmayacağınızdan da eminim…

İlk başlarken de dediğim gibi, bütün uğraşımız, SADECE YAŞANARAK ÖĞRENİLEBİLECEK OLAN, BU ALANDA, kendinizi ikna edebilmek… Sizin dışınızdakileri kesinlikle ikna edemezsiniz. Ta ki onlar da, yaşayarak öğreninceye kadar…

Evet, başka ne yaptık. İki gurubu da eşit şartlarda çimlendirdik… Başka ne kalıyor geriye? Hiçbir şey… İlmi deneylerin olmasa olmaz “laboratuarda tekrarlanabilme” şartına gelince, istediğiniz kadar tekrar edebilirsiniz… Elinizi tutan yok… Ama, tekrar ediyorum, sadece ve sadece, kendinizi ikna çabalarınızdır bunlar… BAŞKALARINI DEĞİL…

Böylece, boş inançlardan birinin katı kabuğunu daha, ilmi yolla parçalamış bulunuyorsunuz…

Bilinmeyen insanın, kozmik bedenini, mistik dünyasına girmeyi başardınız… Candan kutluyorum… Evrenin, bu ESRARLI ÖZÜne, hoş geldiniz diyorum…

“iyi de, esrarlı özden bana ne… Bu kadar uğraşmaya değecek mi? Sanki ne geçecek elime?” diye sorarsanız, cevap oldukça zor…

Sizin elinize ne geçer, tabii ki bilmem… Benim elime geçen, insan gerçeğinin en büyük sırrı oldu… Açıklayabilmem epey güç, belki ucundan yakaladım, belki kenarından köşesinden, ama, neticede o sırrı yakaladım, farkındalık âlemini gördüm…

Bana göre, benim bedenim, o, deri ile sınırlı et kemik yığını değildi…BEN RUHU OLAN BİR VÜCUT DEĞİL, VÜCUDU OLAN BİR RUHTUM...

Bu görünmez bedenim, benden dışarılara doğru taşıyor, uzaklara, çok uzaklara kadar yayılıyordu… Bu mistik bedenim, fizyolojik bünyem gibi, zavallı bir akıla sahip değildi. O sınırsız zekânın, sonsuz kudretin parçasıydı… Evrenin özüydü… OL DEDİĞİ ŞEYİ OLDURUYORDU…

Böylece, Koca Yunusun, bir ben vardır bende, benden içeru derken, ne demek istediğini, çok daha açık seçik anlayabiliyordum…

O isimsiz Melami ozanını, şimdi, çok daha yakın buluyordum kendime. Saygı uyandıran bir alçak gönüllülükle, çok basit bir özelliğinden bahsediyormuş gibi, kendini bilebilmiş olmanın, o huşu veren sonsuz kudretini, haykırıvermiş, asırlar ötesinden…

Ben ne desem, Hak onu işler heman…
Şöyle benzer, ben, onun, ağasıyam…

Diğer taraftan, bu deneylerle, rotamı, Sadece fiziksel dünyama göre ayarlamaktan kurtuldum. Sevgi denen o bilinmezin mest edici kokusunu yakaladım… Seyyal bendim, sevginin, has hakikatin, ne demek olduğunu bana anlatmaya çalışıyordu ve bunu başarmıştı… Ben çimlenen tohumlarla, o filizlerden taşan, esrarlı canlılık ve sağlık ile aslında, saf aşkın heykelini yapmıştım… Tamamen somut, elle tutulacak, gönülle okşanacak şekilde, hem de canlı olarak… Kristalize sevgi, tam haşmetiyle karşımda duruyordu… Biraz yoğunlaşsam, söylediği şarkıları bile duyabilecektim, sanki…

Biliyorum, bunlar için, kendi kendine telkinin ve oto hipnozun getirdiği, gerçek dışı hayaller, hastalıklI halisilasyonlar, marazi yanılgılar diyeceksiniz.

Belki de, gerçekten de öyledirler ama, öyleyse de, bana ne bütün bunlardan... O kadar mutluyum, gururluyum ki, her şey vız geliyor… Zaten öyle olmasa, nasıl cesaret eder çıkardım karşınıza…

Ben yolumdan memnunum. Gerçek bir talih benim için… Bu sayede kendimi yavaş yavaş şekillendirebildiğimi zannediyorum.... Elim taşın altında… Tek kişilik yarışımı, zamana karşı sürdürüyorum. İnatla..Keyifle… Kilitlendiğim hedef, her an kendimi biraz daha aşabilmek… Her anımı mümkün olduğunca, dolu dolu yaşayabilmek, hayatın gerçek tadına varıp mest olabilmek… Zaman zaman da olsa, varoluşun masum senfonisini duyabilmek…

Uçsuz bir dağa tırmanan, karınca gibiyim. Yavaş yavaş acele ediyorum… Her adında, görüş açım benim ölçülerime göre, biraz daha genişliyor. Nefesim ferahlıyor… Koca yunus bile, ancak onca yılda, hem de dev adımlarıyla varabilmiş, zirveye… Belleklerden silinmeyen o haykırışı yapmış,

Evvel kadim, önden sona zevali yok sultan , benim.
Yedi iklime, hükmedip, diri tutan süphan benim…

Diyerek her şeyi ilan etmiş… Tüm seçkin, başarılı ruhlar önünde saygı ile eğiliyorum, ama, kendi özümle yarıştığım bu yeşil zeminde attığım her adında, karşılaştığım yepyeni mistik kıvılcımları, beklediğim ve nasıl olduğunu tam bilemediğim, o ulaşılmaz uhrevi nurun müjdecileri olarak şükürle selamlıyorum…

Ve, yoluma devam ediyorum…

Aslında, sevginin romanını yazmak istemiştim, ama, gördüğünüz gibi, yaşadıklarıma, hissettiklerimi size aktarabilmekten acizim. Yeteneğimin noksanlığı bir yana, açıklayabilmek için gerekli sözcüklere sahip değilim. Size hiç olmazsa, yüz çeşit sevgiden, aşktan bahsetmem gerek. Kelime dağarcığım, ne yazık ki çok fakir. Elimde yeterince sözcük olsaydı, ne kadar kolaylaşacaktı , işim… O zaman, şu durumda olmazdım… İkide bir, sevgi, sonsuz sevgi,deye, kapkuru bir şekilde, temcit pilavı gibi tekrar tekrar önünüze getirdiğm halde, sevgi denen bilinmezi anlatamadığımın, dolayasıyla da, size bıkkınlık verdiğimin farkındıyım… bu nedenle, ilk başlarda da söylediğim gibi, ret edilmeyi peşinen kabul edip çıktım huzurlarınıza…

Önünüze koyduğum, tohumlarla konuşma önerimi kabul etmezseniz, tabii ki üzülürüm, ama şaşırmam. Yerden göğe kadar hak veririm size… Kolay değil, DENENMEMİŞİ DENEMEYE KALKMAK…

Diğer yönden, talih bizden yana esiyorsa, her kendini bilme yolcusu gibi, saf farkındalığı yaşayabilme yolunda, küçük bir ümit peşinde, uçsuz bucaksız denizlerde yapayalnız ilerlemeyi göze alır, bilinmeyen rüzgârlara yelken açabilirseniz…

HAYALİNİZDE VERDİĞİNİZ HER EMRİN, YOKLUK ALEMİNDEN FIŞKIRIP, BU ALEMDE SOMUTLAŞTIĞINA sadece bir defacık şahit olabilirseniz…

Bütün bunları, üzümdeki şarabı görebilen gözerle inceleyebilirseniz…

Aklı, mantığı, bilinci, bir tarafa bırakıp, zihninizi yeterince serbest, saydam duruma sokarak, sezgi kanallarınızı açabilirseniz…

Kısacası, öğrenmeden bilebilecek hale gelebilirseniz…

Böylece BUNUN, ANCAK VE ANCAK, O, SONSUZ KUVVET TARAFIRDIN BAŞARILABİLECEĞİNİ fark edebilirseniz…

O aydınlıkla birlikte, inanın bana, sizin için, hiçbir şey, eskisi gibi olmayacaktır…

Şimdi, sadece sembollerin konuşabildiği, o asude ışık ülkesine girmeye hazırsınız demektir… perde aralanmış, zaman durmuş… Saf bilgiden oluşmuş, evrensel bedeniniz, gözünüzün önünde sevinçle uzanıyor… Hem de mesafelere meydan okuyarak… Hayallerinizin ulaşabildiği, kozmosun en uzak köşelerini kaplamış durumdasınız… Büyüksünüz, çok büyük… Tümden kusursuz sevgisiniz… Bin bir nüansla rengârenk parıldayan gerçek benliğinizi hayranlıkla seyrediyorsunuz… Diğer insanların, çeşitli varlıkların da görünmez bedenlerinin farkındasınız… Sizin ve onların eterik bünyeleri tamamen birbirine karışmış durumda… Mutlusunuz… İlahi ezgileri açık seçik algılıyorsunuz… O, boyutlar ötesi varoluşla kucaklaşmayı, gerçek mucizeyi bekliyor gibisiniz… Mesnevinin ilk mısraları semaya başlıyor. Ayrılıklardan şikâyet eden, ney’in mistik sesini saygı ile selamlıyorsunuz… Çılgınca alkışlıyorsunuz… Sarhoşsunuz…

Artık, seçilebilenle, seçilemezi ayıran eşiği aşmış durumdasınız… Bulunduğunuz seviyede ne kadarının telkin, ne kadarının mistik realite olduğunu ayırt edemiyorsunuz. Merak da etmiyorsunuz… Dört yönünüzden aynı anda, esen ferahlatıcı meltemler. Gizli bilgilerin tarifsiz aromalarını, damağınıza yayıyor… Zaman dışısınız, boyutlar yok olmuş…

Sis daha da kalkıyor. Olmaktan oluş haline geçmeği, deneyen değil deneyim olmayı kabul edebilecek durumdasınız… Nura doğru yürüyorsunuz… Yürümüyorsunuz, yürüyüşsünüz. Şarkı söylemiyorsunuz, şarkısınız… Lezzet ağzınızda değil, lezzetsizsiniz… Bütün her şeyle kaynaşmış, yumak olmuş, erimiş yok olmuşsunuz… Kuşla böcekle, taşla toprakla, ağaçla yaprakla, ayla güneşle birsiniz… Koca yunusun, unutulmaz dizeleri, tekrar tekrar yankılanıyor…

Ay oldum, aleme doğdum. Bulut oldum göğe ağdım.
Yağmur oldum, aleme yağdım. Nur oldum güneşe geldim.

bütün insanlar, tüm varlıklar, çeşitli kokular. Sesler, tatlar, hepsi birbir içinde… Hiç biri yok. Sadece siz varsınız… TAMLIKTAKİ O ANDA, HERŞEY İKEN TEK, TEK İKEN HER ŞEYSİNİZ…

En nihayet, var oluşun saf kaynağına son adımı da atmak üzeresiniz… Tüm zamanları, tüm boyutları, tüm bilgileri kucaklamış durumdasınız… Yüreğinizin ta derinliklerinden taşan, iç tebessümünüzün aydınlığı, bütün âlemlere dalga dalga yayılıyor… Evrenler nura boğuluyor… Bambaşka oluyorsunuz… En yüce farkındalığın, hakikatin eşiğine vardığınızı hissediyorsunuz… Biliyorsunuz… Eminsiniz… Huşu içinde bekliyorsunuz…

Ve susuyorsunuz…

Bilmem , sizce denenmeye değer mi, bu büyülü yol?...Alt tarafı, sadece günde iki üç dakika…

Saygılarımla…

Senin oyun: None Ortalama: 4.6 (8 oy)

Yorum görüntüleme seçenekleri

Yorumların gösteriminde tercih ettiğiniz şekli seçiniz ve değişiklikleri "Ayarları kaydet"e tıklayarak kaydediniz.

Sn. büyücü başı

Yazınızı (uzun olmasına rağmen:)) ilgiyle okudum. İnsanlar bazı şeyleri bilirler, hatta nerden bildiklerini sorgulamadan bilirler. O şeyler öyledir.. ispata delile ihtiyacı yoktur.
Dogmaymış, şuymuş, buymuş.. isimlendirmenin, illa bişeylerle kıyaslamanın anlamı yoktur. Eğer birileri için "o bazı şeyler" anlamsızsa zaten deneyimleri paylaşmanın da anlamı yoktur. Onların deneyimleri farklı yollarla olacaktır muhtemelen.
Benim için yukardaki yazınız çok anlamlı ve yararlandığım bir yazı olmuş. Öncelikle yüreğinize ve emeğinize sağlık ;).
Nohutlarla yapılan deneyiniz ayrıca çok bilimsel. Tam bir kontrollü deney örneği vermişsiniz.
Kontrol grubu ve deney grubu ve diğer çevresel değerlerin sabit tutulması gibi her ayrıntıyı düşünmüşsünüz. Kutlarım :).
Ben bu deneyinizi okurken, bazı şifa öğretilerinde kullanılan "kuvars ve ametist" gibi kristallerin programlanması aklıma geldi. Orada da kristaller programlanırken başkalarının zararına olmayacak şekilde niyetler yapılır. Ve sonuçlar gerçekten -anlayabilen ve değerlendirebilenler için- muhteşemdir. Hatta başkalarının negatif enerjisinden (kızgın, öfkeli, endişeli vs.) etkilenmemesi için kristaller programlandıktan sonra kimseye dokundurulmaz.
Tabi bu işlemi denemek zordur .. zaten kanıtlanmasına gerek yoktur. Sadece deneyimleyen için sonuçlar anlamlıdır. Siz "sıcak bir ortamdan suya girdiğimizde hissettiklrimizi" sadece biz biliriz demişsiniz ya.. aynen öyle. Bu deneyimleyenin realitesidir. Ben "ağrı , sancı" olayını da böyle düşünüyorum. Benim ağrımı ancak ben tanımlarım. Başkaları tahmin eder sadece.
Konuyu anlatma çabanızı "birikimlerinizi paylaşma" arzusu olarak değerlendirdim Sn. büyücü başı.

En nihayet, var oluşun saf kaynağına son adımı da atmak üzeresiniz… Tüm zamanları, tüm boyutları, tüm bilgileri kucaklamış durumdasınız… Yüreğinizin ta derinliklerinden taşan, iç tebessümünüzün aydınlığı, bütün âlemlere dalga dalga yayılıyor… Evrenler nura boğuluyor… Bambaşka oluyorsunuz… En yüce farkındalığın, hakikatin eşiğine vardığınızı hissediyorsunuz… Biliyorsunuz… Eminsiniz… Huşu içinde bekliyorsunuz…

Ve susuyorsunuz…

Bilmem , sizce denenmeye değer mi, bu büyülü yol?...Alt tarafı, sadece günde iki üç dakika

Bu satırlarınız var ya Sn. büyücü başı .. çok azını bile gerçekleştirebilenler için "hayatı anlamlı ve çok değerli " kılar.

Paylaşımınız için teşekkür ederim ;)

Çam ağacı

Benim bir çam ağacım var, o na bu dediğiniz yöntemleri uyguluyorum. Hatta en son burhan ersan dan aldığım ebruları koydum etrafına, ama halaa o poşetin içinde bıraktığımızdan dolayı küs. Bekliyorum bakalım beni affetmesini.

xenix

Tebrikler

Harika bir yazı olmuş, çok güzel ifadelerle anlatılmış, harika tek kelime ile içimde hissettim yazdıklarınızı, var olun, nur olun :)

Evet

Şimdi yeni kaktüsüm var, o na deniyorum bu yöntemleri.

xenix

Sen Hakk'ın sureti ve Hakk

Sen Hakk'ın sureti ve Hakk da senin ruhun oldugu cihetle sen Hakk için cismanî bir suret gibisin. O da senin cesedinin suretini sevk ve idare eden bir ruh gibidir.

Alem'de Tek bir Varlık vardır. O da Vucudu Mutlak olan Allah'ın Varlığıdır. Diğer varlıklar bu Varlığın çeşitli zuhurları ve değişik tecellileridir. Var zannedilen şeyler aslında vehim ve hayalden İbarettir.

- Muhyiddin A’rabî -

Bütün olayda bu zaten

Lirizmin, didaktikliğin peşinde sancılanmak.

Sözcük, şey yani. Hepsi bu.

"Var zannedilen şeyler aslında vehim ve hayalden İbarettir."

Tam da bu işte. Bu insan. Dönüp duruyoruz. Eğlenceli mi, e eğlenceli ama beni sıkmaya başladı.

Dur bitane de ben uyduruyum.

Tamamen spontane dir.

Kapı var kapı içinde
Dünya bir yapı içinde
Kapıda tokmak yok
Ne varsa kendi içinde

Yabancı..

Şimdi buna tapalım

Bakınn 1400 yıl önce dünyayı çevreleyen bir yapı olduğunu söylemiş.

Kapı var kapı içinde derken insanın mana denizi olduğunu, bir ilim deryası olduğunu söylemiş. (olabilir yok, söylemiş)

Kapıda tokmak yok denmiş. Yani diyor ki başka bir araç aramayın ben herşeyi sizin içinizde var ettim. Sonra da şu sözlerle tek olduğunu yeterince açık bir şekilde söylemiş.

İçinde bir varlık oldum
Dışında bir yokluk
Sen kendini bir bilme
Sende ben sayısız çokluk.

Fakat asıl çarpıcı olan

Fakat asıl çarpıcı olan şu sözlerdir.

Bildiğini söyleme, bilmek bir ilmektir
Gördüğünü söyleme, görmek onu eylemektir
Sen sanırmısın bilen ve gören birdir
Bir bilen vardır bir görenden ötede
Sen gördüğüne kanma bilen senden ötede.

Yine yabancı'nın muhteşem farkındalığı. Bilen senden ötede derken ne demek istediğini tartışmaya gerek yoktur hülasa.

konuyla ilgisizdir;)

Yabancının şiirleri bana yunus'u çağrıştırdı;)

Devlet tacı başa kondu,
Aşk kadehi bana sundu.
Canım içti aşktan kandı,
Karay'aktan seçer oldum.

Esritti aşka düşürdü,
Ben ham idim, aşk pişirdi.
Aklımı başa devşirdi,
Hayrı şerden seçer oldum.
Y.Emre

Hayırla- şerr'i ayırmak güzel bir şeydir.

"ben" ve "ene" farkı mı yoksa İNSAN FARKI MI?

firavun "ben" dedi yaşadı ve tanrılaştı da insanca ömrünü tamaladı.insanlar "ben" dediği için firavuna taptılar ve ilahlaştırdılar bile..!

hallaç "ene" dedi..bu firavunun" ben"iyle aynı sözdü ama insanların ödettirdiği bedel ÖLÜMdü kesin infaz karar farkıyla..

neydi bu farkın sebebi..?
firavun ve hallaç mı farklıydı yoksa "söylenen BEN" ler mi?

firavuna sorarlar nedir bunun hilmeti diyede cevap verir alimane..BEN KENDİMİ ORTAYA KOYDUM..

hallaca da sorarlar aynı soruyu ve der ki...BEN KENDİMİ ORTADAN KALDIRDIM..

işte farkın farkındalığı bu..işte insanların algılama değişikliği..

işte insanların "ben" kavgasındaki tarafgirliği...

ruhlu beden miyiz..bedenli ruh muyuz buna karar verdikten sonrası çok kolay..!

saygılarımla

vefalıdost demiş

vefalıdost demiş ki;

"firavuna sorarlar nedir bunun hilmeti diyede cevap verir alimane..BEN KENDİMİ ORTAYA KOYDUM..

hallaca da sorarlar aynı soruyu ve der ki...BEN KENDİMİ ORTADAN KALDIRDIM.."

işte tam bu nokta oldukça saçma değil mi sizce de?
ortada bir hikmet olduğu var sayılıyor ve ardından bu hikmetin sebebi hem firavuna hem de hallac-ı mansur'a soruluyor ve alınan yanıtlar da yukarıdaki gibi oluyor.

yapılacak bir yorum bulamama halindeyim şu an....

sözün yayılışı..!

"saçma" dediğinize şeklen ben de katılıyorum da ben sözleri yayarak yaşananları kendimce sonuçlandırdım ve sondan bir adım ötede nefeslenirken de birleştirdim ki akılda net birşeyler kalsın ki sözler devam etsin ve fikirlerin çeşitlenmesi sebebiyle de konu açıldıkça açılsın..yoksa bildiğimden ya da öğrendiğimden değildi bu tarzım..!

bilinenden bilinmeyene gidişlerle daha da kolay algılanıyor bu tür yazıların ruhu..!

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır. (Üyelik için, Davetiye maili almak isterseniz mail adresinizi ekleyin)
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd><img><hr><u><blockquote><sup><sub>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.
  • Kolay link ekleyebilirsiniz. Örnek site içi arama linki için [s: aranacak kelime]

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
Spamları engellemek için denetlenmektedir. Lütfen soruyu yanıtlayınız.
İçeriği paylaş