KUDUZ VİRÜSÜ , KAR KANESİ VE HİKMET...
Bu günkü konumuzu, bir Anadolu ermişi, çok güzel özetleyivermiş… Derviş Muhittin yüzyıllar ötesinden şöyle sesleniyor:
Muhittinem, dervişem.
Hak yoluna girmişem.
Onsekiz bin alemi,
Bir zerrede görmüşem…
Bizim kuduz virüsümüz de, gerçek bir zerre. Canlıların en, en basitlerinden. Çok küçük bir yaratık. O kadar küçük ki, kuduz virüsünü benim kadar büyütecek bir makine olsa, ve ben de, aynı makinede, aynı oranda büyüsem, virüs benim kadar olduğunda, ben dev kadar olurum… Hem de, hiçbir masalda düşünülmemiş bir dev… O kadar büyümüş olurum ki, dünya ayaklarımın altında küçücük bir portakal gibi kalır… Başım, gökteki aya ulaşır…
Bu küçük olduğu kadar da basit bir canlı. Sadece, çok basit bir DNA sarmalı ve de onu saran bir zardan ibaret. Hepsi bu… Tabii ki, bu var ile yok arasındaki canlıda, aklın, zekânın varlığından söz etmek bile abes. Ama, bir şeyler var… Görelim…
Kuduz virüsü de, diğer bütün canlılar gibi, iki büyük ve kesin emirle dünyaya geliyor. Bir, neslini devam ettirmek için elinden gelen tüm çabayı sarf edeceksin… İki, bu emri yerine getirebilmek için, ne yapıp edip ölmemeye bakacaksın…
Fakat hayat, onun için de, çok güç. Önünde çeşitli aşılmaz engeller var… Bir kere küçük olduğu kadar da, zayıf bünyeli bir canlı. Çevreye, dünyaya uyum yeteneği tahmin edilemeyecek kadar az… Hayatta kalabilmesi için, mutlaka, bir canlının sinir sisteminin içinde yaşaması lazım. Canlı dışında, serbest havada, sadece onbeş dakika yaşayabiliyor. Sonra mutlaka ölüyor… tüm kuduz virüslerini, canlılardan sadece onbeş dakika için söküp atmak mümkün olsaydı, kuduz illeti yer yüzünden tamamen silinirdi. Fakat bu hiç olmamış. Virüsümüz ne yapmış etmiş, her an bir canlının içinde kalabilmiş… Diğer yönden, kuduz virüsü, bir canlının bedenine girdiğinde uzun müddet yaşayabilseydi, bu dayanıksızlığı pek fazla dikkati çekmezdi. Mesela, sindirim sistemimizdeki bazı tek hücreli, koli basili gibi, organizmalar, bizimle birlikte uzun seneler hiç zorluk çekmeden yaşarlar… Ama, kuduz virüsü için böyle bir şans da yok. Çünkü o, yaşamak için girdiği canlıyı kesin olarak öldürüyor. Şimdiye kadar, kudurup da kurtulan olmamış… Yani intihar gibi bir şey… Virüsün buna da bir çare bulması lazım… Yaşadığı canlıyı ölüme sürüklemeden evvel, gelecek nesillerinin yaşayacağı yeni canlılara atlaması gerek...
Virüsün çözmesi gereken problemler daha bitmedi… Kuduran bir hayvan, çevresindeki, önüne gelen tüm canlıları ısırırsa, onları kudurtup öldüreceği için, ortada, kuduz virüsünün yaşayacağı canlı kalmayacağından, kuduz da yok olur biter. Yer yüzünden silinir gider…
O, minik, minicik canlı, beyinsiz şey, bunun da bir çaresini buluyor… Kuduran hayvan etrafındaki tüm canlıları ısırmıyor… Daha önemlisi, bulunduğu bölgeden uzaklaşıp, kuduz bulaşmamış bölgelere gidiyor. Böylece neslinin son bulmamasını sağlıyor… Yaradılışta sırtına yüklenmiş olan, neslini devam ettirmek üzerine olan direktifin dışına çıkmamış oluyor...
Söylemesi kolay da, virüs bunları nasıl beceriyor? Hikmet’i işe karıştırmadan, bunların açıklamasını yapmak imkânsız. Yavaş yavaş, adım adım gözleyelim.
Diyelim ki, kuduz bir fare bir köpeği ısırdı… İleride göreceğimiz gibi, ısırma, sinirlerin en yoğun olduğu bölgeye yapılır. Virüsler o noktaya bırakılır. Fare âleminden köpek âlemine transfer olan kuduz virüsü kolonisinin yeni hedefi, o an için tek hedefi, mümkün olduğu kadar kısa yoldan sinir sistemine ulaşmak, oradan da, rahatça üreyebilecekleri yer olan beyne ulaşmak.
Ama, her zaman, tam sinir hücreleri üzerine rastlamaları mümkün değil… Kabul edelim ki, en yakın sinir hücresinden bir milimetre uzağa denk geldiler. Bu bizim ölçülerimize göre, 200 km gibi bir uzaklık. Gidip bir an önce siniri bulması gerek… Nasıl olacak bu? Gözü yok, ayağı yok, kulağı yok, aklı yok , zekası yok…
Yapılan deneylerde görülüyor ki, hiç şaşmadan siniri bulup rahatlıyor… Şimdiki yeni hedef, beyin. Canlıya hükmedebilmesi için, kontrol merkezini işgal edip ele geçirmesi şart… Yine, anlaşılmaz bir güç ona yol gösteriyor. O, ilk defa karşılaştığı, labirentten farksız, sinirsistemi ağı içinde, hiç şaşırmadan en kısa yoldan, beyine gidip yerleşiyor… Rahatlayıp oh çekiyor…
Hatırlayalım ki, virüsümüz fareden gelmişti. Köpek ile ilk defa karşılaşıyor. Bu köpek vücudunun yapısını bilmesi imkânsızdan da öte bir şey… Ama yine de, bütün anatomisini öğreniyor… Nasıl öğreniyor?... Kimse bilmiyor…
Öğreniyor dedim… Gerçekten de, bu akılsız yaratık, öğrenip, olmayan hafızasına kaydedebiliyor… Deneylerle ispatlanmış. Mesela kuduz fareden köpeğe verilen virüs, beyne onbeş günde giderse, köpekten köpeğe verilince, müddet azalıyor… Bu, köpeğin anatomisini öğrenmiş virüsler, tekrar tekrar köpeğe aktarılırsa, beyne ulaşma müddeti, her seferinde biraz daha kısalıyor… Demek ki, bir yerlerine birtakım bilgiler, hatıralar kaydedilebiliyor… Ama nerelerine?...
Virüs beyne geldi yerleşti. Birinci hedefine ulaştı. Çoğaldı, mutlu bir koloni kurdu… ondan sonra, tıpkı insanların, yaşanmaz hale getirdikleri dünyamızdan kurtulmak için, başka yıldızlarda koloni kurmaya hazırlanmaları gibi , o da , hazırlığa başlıyor. Üzerinde yaşadıkları köpek beyni, bir müddet sonra ölecek, yok olacaktır... Virüsümüz bunun da bilincindedir… O bilince nasıl varıyor derseniz, cevap yok…
Üzerinde yaşadıkları köpek kudurup ölmeden önce, hazırlıklara başlıyor. Evvela bir kısım virüsleri, köpeğin salya bezlerine gönderiyor… Salya bezlerini nasıl buluyor diye sorarsanız, cevap hazır; “içgüdüsüyle”. Bu minnacık canlının, içi yok ki, içgüdüsü olsun diyeceğim amma, vazgeçiyorum…
Her halde, çok içten, ta derinliklerden gelen bir güdü bu. Hiçbir zaman şaşmayan bir güdü… Ama beni çok şaşırtıyor. Hele hele, bundan sonra bu içgüdünün yaptıkları, daha doğrusu yaptırdıkları...
Bir an için, virüsün yerine, kendimizi koyalım. Yapmamız gerekenleri gözden geçirelim… Evvela köpek, son derece bağlı olduğu sahibinden, evinden, uzaklaştırılacak. Kuduz bulaşmamış bölgelere ulaşması sağlanacak. Sonra, bu kuduz bulunmayan yerlerde, canlılar aranıp bulunacak. Son olarak da, köpeğin o canlılara saldırması ve de mümkünse sinir uçlarının en sik olduğu bölgelerinden ısırarak, virüslerin, o canlıya geçmesi sağlanacak…
İyi, güzel de nasıl? Köpek uzaysal boyutlarda, ucu bucağı olmayan, ölçülere sığmayan bir yaratık… Biz ise, görme yeteneği bile olmayan, akılsız, aciz zavallı bir virüsüz… Görmek için, köpeğin görme şifrelerini çözüp, onun gözüyle görmemiz, hafızasını okuyup, çevre dışına çıkartmamız, bütün benliğine hâkim olup, ona, itirazsız kabul edeceği emirleri vermemiz gerek… Ama, tüm bunlar için, akıl almaz bir zeka, bir yetenek gerek…
Köpeğin yedi sekiz santimetrelik beyni, bizim ölçülerimize göre, dünya büyüklüğünde bir bilgisayar… Tekrar ediyorum, çanta büyüklüğünde değil, dünya büyüklüğünde bir bilgisayar… Hem de, hiç bilmediğimiz, görmediğimiz bir bilgisayar… Bu bilgisayarın her noktasında, virüs kaynıyor… Hepsi de, ne yapacaklarını gayet iyi biliyorlar… İnsan aklıyla, binlerce senede çözülemeyecek bu problemi hemen çözüp, sonuca ulaşıyorlar… Köpek tam denetim altına alınıyor… Köpeğin gözleri, virüsün gözleridir artık… Köpeğin beyni tamamen virüsün istediği doğrultuda çalışmaya mecburdur…
Düşünün ki, telsiz yok telefon yok ellerinde, akıl, beyin, zekâ diye zaten hiçbir şey yok… Ama yine de, o sayısız virüs kalabalığı, ortak bir hedefe doğru yönleniyor, şaşmadan… Nasıl başarıyorlar…
Bence, her birinin içinde, bu ortak hedefleri bilen, şuursuz virüs kalabalığını, sanki bir bilen tarafından idare edilen organize, disiplinli bir koloni haline getiren bilgi kıvılcımları var… Sınırsız büyüklükteki bir bilginin kıvılcımları… Onun sayesinde, ilk defa karşılaştıkları bu dev bilgisayarı çözüp hâkimiyetleri altına alabiliyorlar… Kısacası, hep olmuş olan, her yerde var olan bir kuvvet, sonsuz bir zekâ, yönlendiriyor bu virüsleri…
Biz yine, kudurmuş köpeğimize dönelim… Artık, kendisini ele geçirmiş olan, virüs kolonisinin isteği doğrultusunda yaşamak zorundadır… İçinden gelen, dayanılmaz kesin emirlere, itirazsız boyun eğer… Canından çok sevdiği evini terk eder… Ölesiye bağlı olduğu sahibini tamamen unutur… Yaşamaya devam ettiği beş on gün içinde, salyasıyla, mümkün olduğu kadar fazla canlıya kuduz bulaştırabilmek için saldırır, saldırır saldırır… Ve ölür…
“Virüsün içgüdüsü” dediğimiz o bilinmez, yine başarmıştır…
Virüslerden gelişmiş organizmalara geçmeyi ne kadar çok isterdim… Mesela vücudumuzdaki hücreler, uzmanlarca, 500 trilyonlarla ifade ediliyor. Trilyon demek, dile kolay, milyon kere milyon. Her hücreyi bir insan temsil etse, bünyemizdeki hücre sayısı için, yüz binlerce dünya nüfusu gerek… Her hücremiz etrafındaki hücrelerle, dolayısıyla da tüm hücrelerle haberleşmekte, böylece bütün hücreler her an birbirinden haberdar… Ayağımız üşüse, sırtımızın bilgisi oluyor… Bir hücre bile, etrafa aldırmadan, kaidelere boş verip, kendi başına büyüyüp çoğalmaya başlayınca, bütün denge bozuluyor… Kanser başladı deniliyor…
Uzman bir biyokimyacının gözüyle, insan bedeninin en küçük bir parçasının işleyişini inceleseydik, kim bilir ne mucizelere şahit olurduk… Hücreleri kastetmiyorum. Onlar akıl almaz derecede karışık organizmalar…
Yazılanlar doğruysa, bir tek alyuvar 250 milyardan fazla hemoglobin molekülü içeriyormuş. Bir hemoglobin molekülü onbin atomdan oluşurmuş. Bu onbin atomun vazifesi, becerebilirlerse, sadece sekiz oksijen atomunu tutmakmış… Böyle bir alyuvarın çalışmasını izleyebilmek, benim zavallı aklımın sınırlarının çok ötesinde… Yani saniyede 10 atom incelesem, bir alyuvara beş milyon yıl ayırmam gerekir… Sadece, bir tanesi bile bu kadar karmaşık olan bu alyuvarlardan, toplu iğne başı kadar kanda, altı yedi milyar adet olduğun düşünmek, beni, derin bir saygı içinde susmaya zorluyor…
Bana, sadece bir tek iyonun anlatılması yeterdi… Mesela herhangi bir yerimizdeki, bir tek sodyum iyonu, yaşamın her anında, nasıl tetikte, nasıl her durumu dikkatle takip edip, yeni şartlara karşı nasıl yeni vaziyetler alıp, görevini şaşmaz bir dikkatle yerine getiriyor…
Böyle bir konuyu bilen birinden dinlemek kim bilir ne kadar heyecan verici olurdu… Her halde aklımıza, Yunusun “bir ben vardur bende, benden içeru” dizesinin yeni yorumları takılırdı…
Diyeceksiniz ki, o sodyum iyonu, ne de olsa, bir canlının iyonu. Kuvvetini canlılıktan alıyor… Peki, o zaman canlılık kavramının ne olduğunu da bir tarafa bırakıp, cansızlara geçelim.
Cansızların en basitlerinden bir hidrojen atomu ile oksijen atomunu ele alalım. Atomların kendi hareketlerini yine bir uzmana bırakalım… Atom altı parçacıklara hiç girmeyelim… Elektronların saniyede şu kadar hızla yaptıkları devinimlerden hiç söz açmayalım… Bunlar nasıl oluyor diye hiç kafa yormayalım… Kendi özellikleri deyip geçelim…
Bir hidrojen atomu ile iki hidrojen atomu, gerekli şartlar oluşunca, her zaman ve mutlaka birleşip su haline geliyorlar. Böylece, iki gaz, biri yanıcı biri yakıcı iki gaz, sıvı haline geçiyorlar, hem de bambaşka özellikleri olan söndürücü bir sıvı… Bu nasıl oluyor? Tabii “özellikleri böyle, kanunlara uyuyorlar” demek çok kolay… Bu yapacakları şeyin mutlaka bir yerlerde, Bir hafızada saklanmış olmaları gerek. Yoksa ne düzenli tabiat olayları gelişirdi, nede bunlarla ilgili tabiat kanunları ortaya çıkartılabilirdi… Mutlaka bir şeyler var, madde içinde veya dışında… Bu bir şeyler beni düşündürüyor. Hele kar tanelerine baktıkça, “Allahın hikmetine akıl sır ermez” diyen atalara hak veriyor insan…
Bu minicik su molekülleri, gerekli ısının oluştuğunu hissedince, karar verip, birbirlerinden ayrılarak, buhar haline geliyorlar… Hissetmek, karar vermek deyimleri, bence pek de iddialı değil… Şartlar değişince, tekrar birleşip su oluyorlar, bulut oluyorlar ve kar tanesi oluşturuyorlar.
Bir gramın binde biri kadar küçük bir kar tanesini inceleyelim… Buradaki su moleküllerinin sayısını dünyadaki insan sayısıyla karşılaştırırsak, karşımıza yaklaşık, bir milyar dünya nüfusu çıkıyor…
Şimdi hayalimizde canlandıralım. Kar tanesinin oluşması için gerekli bütün şartlar bir araya geldi… O anda, bu kalabalığın hepsi , evet tamam kar tanesi oluşturmamız gerek diyor ve kar tanesini meydana getiriyorlar…
Ne var bunda, suyun özelliği bu diyeceksiniz… Ben de öyle deyip kendimi rahatlatırdım da, şu kar tanesinin şekilleri olmasa.
Her kar tanesi muntazam altıgen yapıda. O akıl almaz sayıdaki su moleküllerinin, böyle, bir şekli meydana getirebilmesi için, her molekülün bu şeklin neresinde yer alacağını, anında öğrenmesi ve hemen gidip orada yerini alması gerek… Lisedeyken 19 Mayıs gösterilerine hazırlanmak için kaç ay çalıştığımızı düşünün… Üstelik burada, anında karar verip, yerini bulup sıraya giren, bir milyar dünya nüfusu, yani katrilyonlar söz konusu… Nasıl oluyor da, yaşanması kaçınılmaz olan, o akıl almaz keşmekeş, cehennemi kargaşa yaşanmıyor? Bu başarı için ortak bir koordinasyon şart. Her molekül bir bilgi ile irtibatlı olmalı. Deyim yerinde ise, bir bilen tarafından yönlendirilmeli…
“Ne olacak yani, bu da onların özelliği” denilebilir… Ben de öyle derdim ama, kar tanelerindeki o ilahi estetik olmasa… Her kar tanesi, simetrik, kusursuz altıgen. Bu hiç şaşmıyor. Ve de, asıl inanılmaz olanı, HİÇ BİR KAR TANESİ BİRBİRİNE BENZEMİYOR…
Bu işin peşin düşenler olmuş binlerce ve de binlerce kar tanesinin resmi çekilmiş, birbirinin aynı olan iki kar tanesi fotoğrafına rastlanmamış…
Nasıl oluyor da, bir anda, o bir milyar dünya nüfusuna eşit su molekülü, tek tek hepsi birden, ne şekilde, hangi plan dâhilinde bir kar tanesi imal edeceklerini biliyorlar… Ortak bir proje etrafında birleşiyorlar veya birleştiriliyorlar? Bu, o ana kadar, hiç yaşamadıkları, görmeidkleri, yapmadıkları, karşılaşmadıkları birşekil. Bu şeklin neresinde bulunacaklarına karar veriyorlar veya öğreniyorlar… Ne derseniz deyin, anında kendi yerlerini alıp, göreve başlıyorlar… Ve hep başarılı oluyorlar. Tabii şartlarda oluşmuşlar arasında, Bozuk bir kar tanesi yok… Kırık var, yarım var ama, altıgen olmayan, simetrik olmayan yok ve, tekrar ediyorum; HİÇ BİRİ DE DİĞERLERİNE BENZEMİYOR…
Bütün bunların, bir bilgi, bir cevher, bir sonsuz zekâ işe karışmadan, kendiliğinden, tesadüfen olabilme ihtimali hiç mi yok? Tabii ki var, şöyle; klasikleşmiş bir misalle, gözleri doğuştan görme engelli bir şahıs düşünelim. Hayatında hiç daktilo kullanmamış ve İspanyolcayı da hiç bilmiyor… Bir gün, daktilonun başına geçiyor, hiç görmeden, rastgele tuşlara basmaya başlıyor… Hem da görülmemiş bir süratle, saniyede yüz tuş… Yemeden, içmeden uyumadan, durmaksızın tuşlara o hızla basmaya devan ediyor. Yaklaşık bir milyar beş yüz milyon yıl sonra duruyor… Nihayet bir gramın binde biri ağırlığında olan kar tanemizdeki, su molekülleri adedi kadar, tuşa basmış oyuyor… Bir de yazılanlara bakıyoruz ki, ortaya TESADÜFEN bir roman çıkmış… Hiç yanlışsız, cümle düşüklüğü yok. Hem de hiç bilmediği bir dilde… İspanyolca… Büyük bir roman, ciltlerce, Ciltlerin her biri bin sayfalık. Toplam yüz milyarlarca cilt…
Tek bir kar tanesinin tesadüfen oluşması, bu kadar imkânsız bir şey. Üstelik her kar tanesinde, bu şans zorlaması yeniden yaşanacak, sonsuz defa… Olacak şey mi bu…?
Peki, öyleyse nasıl oluyor, bütün bunlar?
Bütün bunların, rahatsız edici baskısından kurtulmak için, kainatın oluşumunu açıklayan, büyük patlama teorisine sarılmak, en kolay yol gibi görünüyor, bana… Bütün kâinat, küçücük, çok küçük, adeta boyutsuz bir noktacığın patlamasından meydana çıktı… Bu sonsuz kudretteki noktacığı, sınırsız bilginin, sınırsız yeteneğin, ilahi hikmetin bir parçası olarak kabul etmek, en uygun çözüm…
Her şey, sınırsız bilgiden oluştu… Her şey, hikmetin yoğunlaşarak meydana çıkmış hali… Gördüğümüz, hissettiğimiz, aslında, sadece hikmetin kıvılcımları…
Çok eski zamanlardan beri, mistik ulularının, özenle seçtikleri çömezlerine, kulaktan kulağa fısıldadıkları bir sır var. Deniliyor ki, GEÇMİŞ, GELECEK, BÜTÜN ZAMANLAR TÜM BİLGİLER, HEPSİ, HER AN, KÂİNATIN HER NOKTASINDA MEVCUT VE YARARLANMAYA AÇIK…
Bu hüküm, benim gibi sıradan insanlar arasında kabul görmemiş, akılar almamış… Bir bütünün, yani kainatın, her noktasında, o bütüne, yani kainata ait tüm bilgilerin saklı olabileceği, aklımızı epey zorlamış… Olacak şey değil denmiş…
Ama, son zamanlarda, benzer durumların şaşırtıcı örnekleri meydana çıkıyor… Uzmanların aktardığına göre, insan beyninde, hafızanın, kelime kelime, olay olay kaydedildiği yerler yok. Hafızanın tümü, beynin geniş bir alanının her noktasında mevcut… Beynin bir parçası harap olduğunda, netlik azalsa da, tüm hafıza devam ediyor…
Ayrıca, çok daha mekanik, kontrolü kolay bir model bulundu… Lazer ışınlarını özel bir metotla kullanarak elde edilen, hologram negatifleri var. Bunlardan kâğıda geçirilen fotoğraflar, üç boyutlu görüntü veriyorlar. Mesela bir heykelin hologram fotoğrafını çeksek, o heykele, nasıl sağdan soldan aşağıdan yukarıdan baktığımızda değişik görüntüler alıyorsak, bu hologram metoduyla kâğıda geçirdiğimiz, heykele de, sağdan, soldan, yukarıdan aşağıdan baktığımızda da aynı görüntüleri elde ediyoruz… Tabii ki bu şaşırtıcı, ama, asıl şaşırtıcı olan, hologram negatifleri… Bu negatifleri ikiye de üçe de veyahut çok daha fazla parçaya da ayırsanız, her parçadan, resmin, sadece o parçası değil, bütünü elde ediliyor…Parçalar küçüldükçe netlik azalıyor , ama, böylece, Negatifin ayrı ayrı istisnasız her noktasında, resmin bütününün saklı olduğu meydana çıkıyor…
Bu şekilde bir takım ermişlerin, eskiden beri gördüğü gerçek, daha kolay kabul edilebilir hale geliyor… Gelmiş, geçmiş, gelecek, tüm zamanlar ve bütün bilgiler, hepsi, her an, kainatın her noktasında mevcut yararlanılmaya açık…
Kâinatın tamamı cevherden, ilahi bilgiden, hikmetten, oluşmuş… Her şey canlı cansız her şey bu bilgiden istifade edebiliyor…
Tabii ki yaradılışında bulunan yetenekleri kadar…
Cansızlardan canlılara doğru gidildikçe, el altında bulunan bu hazır bilgi denizinden faydalanabilme oranı artıyor… İnsandan insana iyice yüceliyor… Böylece insanlık yolunda kademe kademe yüksele yüksele, insan-ı kamilliğe ulaşabilen, talihli ruhlar, bu ilahi hikmetin bir parçası oldukları gerçeğini yakalayıp, aydınlanabiliyorlar…
Hikmet kıvılcımlarıyla parıldayabilme yolları asırlar boyu, avama hep gizli kalmış… Günümüzde ise şartlar çok değişti… Geçmişte, sadece mistik yoldaki uluların, çok seneler boyunca, tarifsiz zorluklara katlanarak elde ettikleri, bu derine dalma usulleri, yirminci asrımızın son çeyreğinde, gerekli çabayı gösterebilecek kadar cesareti olan herkese açılmış durumda…
Kitaplar yayan, konferanslar veren, seminerler düzenleyen ve pratik çalışmalar yaptıran bu gibi merkezlerin sayısı, günden güne artmakta… Buralarda, dualar, şuur altı terbiyesi gibi, çeşitli meditasyon yolları da dahil olmak üzere, pek çok metot anlaşılır biçimde öğretilmekte… Bu yollarla, kendini eğitebilme, yüceltebilme azmine sahip kişilerin, sonsuz bilgi kaynağına erişebileceği iddia edilmekte… Anlayanların söylediğine göre, çalışmalar, günden güne, ümit verici bir hızla artmakta…
Bizleri, asıl heyecanlandırması gereken konu, bence şu: hikmet kıvılcımlarıyla temas kurmayı başarabilmiş ulular, genelde susuyorlar, hiç konuşmuyorlar… Ama, ender de olsa, bilgi verenler, hep aynı şeyi müjdeliyorlar…
Varılabilecek son hedef, ulaşılabilecek son basamak, sadece bir sevgi okyanusu… Tek gerçek, kelimelere sığmayan YÜCE SEVGİ… Başka hiçbir şey yok… Her şey, bu anlatılamayan sevgiden ibaret…
Bu yolda, elinden gelen çabayı sarf etmeye azimli biri olarak ben, sonsuz hakikate yaklaşabilenlerin önünde huşu ile eğiliyor ve bu yolda ilerleyebilmem için gerekli gücü vermesini Ulu Tanrı’dan niyaz ediyorum…
Ne dersiniz?... Ne mene şeydir, bu “tarif edilemeyen sevgi”?…
Sizce, nasıl isimlendirmeli Onu?...
Yoksa, hiç mi yok ?...
Saygılarımla…
Erdoğan Çiner
- Büyücü Çırağı ağ günlüğü
Yazıcı-dostu sürüm
Arkadaşına gönder- 1891 defa okundu

Sibel Atasoy
Parça eleştiri 1
Yazınız uzun olduğu için sevgili büyücü çırağı parça parça eleştirmeyi uygun gördüm. Birinci bölüm eleştirim kuduz virüsü hakkında yazdıklarınızla ilgili. Kuduz virüsü DNA değil RNA taşır. Diğer tüm virüsler gibi canlı bir organizmaya ihtiyaç duyar doğrudur, fakat kuluçka süresi 8 günden 2 yıla kadar değişkenlik gösterebilir. Bazı canlıları ise hiç öldürmeden ve kudurtmadan (yarasalar) birlikte yaşayabilirler. Genelde zaten bulaşma noktasıda bu vampir yarasalardır.
Virüs vücutta her yerde kafasına göre üreyemediği için dediğiniz yolları izler. Aslında birşey izlemez, her yerde çoğalmaya çalışır ama diğerleri antikorlar sayesinde yok edilir. Çizgili kas ve sinir sisteminde üreyenler yok edilemediği için sanki bilinçli olarak oraları seçiyor gibi bir yanılgıya düşülmesin lütfen.
xenix: Devam edecek.
Devam edelim
Virüsün yaptığı çalışan sistemleri bozmaktan ibarettir. Sadece salyaya değil, böbrek üstü bezleri, pankereas vb diğer her yere yayılır. Ama bulaşma ağızdan salya yoluyla olduğu için sanırızki virüs sadece oraya gitmiştir.
Virüsler en eski en ilkel canlılardandır. Milyarlarca yıldır, uygun bir şekilde bulaşamazsa zaten türleri yok olup gitmiştir. Kuduz virüsünün ise tek şansı doğal seleksiyondan geçmesidir. Bu onun bilinçli olduğunu göstermez.
Kanser ise çok ilginç bir konu. Bunun hakkında epey konuşmak hatta ayrı bir başlıkta değerlendirmek farzdır. O yüzden burada fazla detaya girmeyeceğim. Ama kanserli bir hücrede virüsten farklı değildir.
Olay atom, molekül düzeyine indiğinde ise zaten mucize olmayan birşey göstermek mümkün değildir. Atomun kendiside, etkileşimleride birer mucizedir. Çoğu zaman yaşanılan herşey, trilyarda bir ihtimallerden bile daha küçüktür. Bir su molekülünün oluşması için hidrojen ve oksijen moleküllerinin uygun açıyla çarpışması bırakın trilyarları bildiğiniz sayıların çok çok altında bir olasılıktır. Bunlar bir yana, yazıdaki gibi bakarsak, hidrojen atomu ve oksijen atomu nereden biliyor ki birleştiklerinde su olacaklar? (Tabii bilen falan yok. Su olmayıp mu olsaydı aynı cümleyi kuruyor olacaktık. Sonuçta birşey oluyor ve bizde bakıp aaa ne güzel oldu diyoruz)
xenix
Yüzyıllar ötesinden
Yüzyıllar ötesinden seslenen derviş muhittin, nedense İslam ansiklopedisi, Ana Britanica ve Meydan Larousse gibi belli başlı ansiklopediler içinde yok. Ulu böyyük bilge gene Harun Yahya sanırım. Yukarıda zikredilen birçok görüş onun kalemine çok benziyor. Hayırlı mesihler dileyim ben... Ha! bi de bu ulu hiç susmuyor. Sonsuz atmasyonlara devam ediyor.
Not: İnternet bilginin kaynağı için doğru bir yer olmayabilir. Araştıran, okuyan, bilgiyi seven arkadaşların doğru kaynaklara bakması yararlı olacaktır.
Teşekkürler..
Muhittinem, dervişem.
Hak yoluna girmişem.
Onsekiz bin alemi,
Bir zerrede görmüşem…
Üniversite öğrencilik yıllarımın ilk başlarında, virüslerle ilgili öğrendiklerimden sonra labaratuvarda elektron mikroskobunda gördüğüm (yanlış hatırlamıyorsam iridovirüs klasifikasyonuydu)virüsün görüntüsüyle ...uyuştuğumu ve sanırım zihnimin durduğunu anımsıyorum. Galiba sadece hissettim.. düşünmedim.
Sadece hissettmenin tadını bir daha çok zor aldım tabi ki.. Hayat gailesi içinde..
Çok eski zamanlardan beri, mistik ulularının, özenle seçtikleri çömezlerine, kulaktan kulağa fısıldadıkları bir sır var. Deniliyor ki, GEÇMİŞ, GELECEK, BÜTÜN ZAMANLAR TÜM BİLGİLER, HEPSİ, HER AN, KÂİNATIN HER NOKTASINDA MEVCUT VE YARARLANMAYA AÇIK…
Sn. Büyücü başı bakın ne düşündüm:
Şu yukarıda yazdığınız cümlenin anlamını kavrayamadıysak gördüğümüz öğrenim ve öğrendiğimizi sandığımız yüzeysel bilgiler bize ne kadar hizmet eder ki?
Harun bilmemkimle onun anti bilmemnelerinin kapışmasından ve kısır çekişmelerinden kime ne yarar gelir ki??
Hangi ders kitabını açarsak ya da pc mizi kurcalarsak konuyla ilgili bir sürü bilgiye ulaşabiliriz. Üzerinde uzun uzun düşünüp fikirler yürütebiliriz.. de.. idrak etmemiz gereken "kainatın her noktasında mevcut ve yararlanmaya açık" asıl bilgiye sadece düşünerek..hissetmeyerek ve sezmeyerek ulaşabilir miyiz??
Tam da burada Haluk Hoca'dan bir alıntı yapmak isterim:
".. İstek sayesinde gerçekleşen çözümler bazan adım adım, rasyonel düşünce ile bazan de ani ve sezgisel bir sıçrama ile gerçekleşir. İşte bu ikinci durumda beyinde var olan karmaşık yapı devreye girmiş ve sonuca nedensellik ilkesini devreye sokmadan ulaşmıştır. Eğer bu özelliği olmasaydı insan ne bilimde yeni paradigmalar üretebilir, ne de istediğini kullanarak farklı hakikatlere ulaşabilirdi. "Farklı hakikat"le rasyonel aklın ulaşması mümkün olmayan metafizik boyutunu kastediyorum.Rasyonel akılla yetinenler için metafizik boyut diye bir geçeklik boyutu yoktur. Rasyonel akıla bilinçli düşünce, irrasyonel akla sezgisel düşünce diyebiliriz. Sezgisel düşünce ani bir kuantum sıçraması şeklinde gerçekleşir ve bunu başaran da zihindir. Zihin bir anda açılabilir ve rasyonel düşüncenin ulaşamayacağı hakikatlere ulaşabilir."
(Kuantum Bilgeliği ve Tasavvuf-syf 100)
NOT: Sn. büyücü başının sözünü ettiği Derviş Muhittin 'le harun bilmemkim ve yandaşlarının ilgileneceğini hiç sanmıyorum. Zira "o" takım tasavvuf felsefesi ile de hiç geçinemez. Çünkü tasavvuf, zihinleri ve gönülleri açar ve arındırır. Eh!! Bu da "o" takımın hiç işine gelmez. Amaçları tabi ki bu kadar ulvi değildir çünkü ..
Bu arada şu "belli başlı" ansiklopediler mutlaka bu bilgeden söz ediyordur( başka bir ad ya da mahlas kulllanılmış olabilir) . Eğer söz etmiyorsa bu Derviş Muhittin'in değerini azaltmaz ama "belli başlı ansiklopedilerin" kusurunu gösterir ;)
Yo yo bu kadar basite
Yo yo bu kadar basite indirgemeyelim lütfen
Konu hakikatler :
1- Hologram
2- Virüs ve hikmet
3- Bigbang ve ilahi hikmet
Tamamen ve tamamen Harun yahya tarafından bir çok kez dillendirilmiştir. İnternet bu safsatalarla dolu... Sanırım hakikatler bunlar olsa gerek... Çocuklarınıza öğretiniz...
Ve siz o hakikatın sahibi iken biz ilkel yaratıklara düşen görev az... Ne de olsa ulvi amaçlara hizmet edemiyoruz.(onlar neyse)
Gelelim muhittine ... muhit çevre demektir, muhittin ise çevreden olan, şimdi yeniden koşuk'a baktığımızda anonim olduğunu görebilirsiniz. Bu bir değer meselesi değil, bakmayı bilmek ve değerlendirmek ile ilgilidir. İnternet saçmalığının peşinden gitmemeyi önerebilirim ancak...
Oik0s: Ayrımlar önemli Canu, Hakikat benim dediğim dediğinizde değer yargılarımız zedelenebilir.
Devam edelim - Kar taneleri
Ne güzel değil mi gerçekten. Peki hepsi 5gen yapıda, veya düzgün üçgen yapıda olsaydı şaşırmayacak mıydık? İşte mucize demeyecek miydik? Ya da asıl şaşırtıcı olan, birden hava değişimine karşı kar tanesine dönüşmeyen su molekülleri olmazmıydı. Düşünün mesela, suyu kaynatıyorsunuz kaynatıyorsunuz, 5000o dereceye çıkıyor ama halaa buharlaşmamış. Daha dün buharlaşıyordu oysa, ne zaman öğrendi buharlaşmamayı desek daha şaşırtıcı olmaz mıydı? Ya da attığınız bir taş yere doğru değilde, kafasına göre sağa sola doğru sanki kütlesi yokmuş gibi hareket etse...
Bunlar doğal olaylar, elbette herbirisi zaten mucizedir. Nietzsche nin bir sözü vardır; "Ya herşey mucize gibi yaşarsın, ya da herşey normalmiş gibi..." Siz bu kadar yazı yerine doğada mucize olmayan birşey yazabilir misiniz? Şu molekül hiç mucize değil, şu atom çok sıradan diyebilir misiniz? Şu etkileşim çok banal, bu olay çok aptalca diyebilir misiniz?
Ben diyemem. Hepsi her bir olay mucize. Ya da bizim gözümüzde öyle. Varsın olsun farketmez.
Acaba kaiatın heryerinde bilgi mi var yoksa biz bu var olan şeye bilgimi diyoruz. Bilgi nedir herşeyden önce? Bilgiden kadere geçiş yapmak kolay. Kainatta mutlak belirsizlikler ve mutlak rastgeleliklerde var. Onları ne yapacağız? O kadar mucizevi şeyler oluyor ki yani tanrının bile bilemeyeceği rastgelelikler dönüyor bu kainatta... Bunlar ne olacak, asıl bunları konuşmak lazım.
xenix
Sevgi - Son
Konu sevgiye gelince aklıma bu siteye daha önce gelipte tanrının varlığını ispat eden bir üyemiz geldi. sevgi=tanrı ile bi takım formüller eşliğinde ispatlar yapıyordu.
Sevgi, bilgi midir? Sevgi, eylem midir? Sevgi, tanrı mıdır?
Yoksa sadece canlılara has bir özellik olup daha bolcası insanda olan, sahip olma isteğinin bir yansıması mıdır? Sevginin tarifini ve tanımını yapmaya kalksanız her insandan farklı bir ses çıkacaktır.
Hadi diyelim ki tanrı sevgi... Bu seferde gönderilen kitapların ve peygamberlerin bu sevgi tanrısından çıktığına inanmak için çok çaba sarfetmek gerekir.
xenix
TEŞEKKÜRLER.
Katkı yapan tüm katılımcılara, yürekten teşekkürler...
Yeni yorum gönder