Balıkçı ile Ruhu - Devamı 2
"Rahibe, 'Tanrı bu mu?' dedim. 'Evet, Tanrı budur,' diye yanıt verdi.
"Bana Tanrı'yı göster, yoksa seni kesinlikle gebertirim," diye bağırıp elini yakaladım, eli kupkuru kesildi.
"Rahip bana, 'Efendim, kulunu iyi etsin de Tanrı'yı kendisine göstereyim,' diye yalvardı.
"Ben de elinin üstüne üfledim, hemen iyileşti; rahip tir tir titredi, beni ikinci hücreye götürdü. İri zümrütler asılmış yeşimden bir nilüfer üstünde duran bir put gördüm. Fildişinden oyulmuştu, bir insanın iki katı büyüklükteydi. Alnında bir zebercet vardı, memeleri güzel kokularla, tarçınla ovulmuştu. Bir elinde yeşimden, eğri bir asa; ötekinde yuvarlak bir kristal tutuyordu. Pirinçten çizme giymişti, kalın boynunu aytaşlarından bir halka çevrelemişti.
"Rahibe, 'Tanrı bu mu?' dedim; 'Evet, Tanrı budur,' diye yanıt verdi.
"'Bana Tanrı'yı göster, yoksa seni gebertirim!' diye haykırıp gözlerine dokundum, kör oldu.
"Rahip, 'Efendim kulunu iyi etsin de Tanrı'yı göstereyim' dedi.
"Gözlerine üfledim, gene görmeye başladı; titredi, beni üçüncü odaya götürdü. Vay, ne put vardı, ne de başka bir şey, ama yalnızca taştan bir holde yuvarlak bir ayna vardı.
"Rahibe, 'Tanrı nerede?' dedim.
"'Gördüğün bu aynadan başka Tanrı yok; çünkü bu akıl aynasıdır. Gökte yerde ne varsa hepsini yansıtır. Yalnızca ona bakanın yüzünden başka... yalnızca onu göstermez; içine bakan akıllansın diye. Daha başka aynalar da var. Ama onlar düşünce aynalarıdır. Yalnızca bu akıl aynasıdır. Bu aynaya sahip olanlar her şeyi bilir, onlara hiçbir şey gizli değildir. Buna sahip olmayanlarda akıl yoktur. Bunun için Tanrı odur ve ona taparız,' diye yanıt verdi. Aynaya baktım, tıpkı bana söylediği gibiydi.
"Pek olmayacak bir şey yaptım; ama orayı geçelim, çünkü aynayı buradan bir günlük yolda bir yere sakladım. Yalnızca lütfet de gene içine girip senin kulun olayım, sen de bütün akıl sahiplerinden daha akıllı olursun; akıl da senin olur. Haydi lütfet de içine gireyim, artık hiç kimse senin gibi akıllı olamaz."
Ama genç Balıkçı güldü, "Aşk akıldan iyidir, küçük Denizkızı da beni seviyor," diye haykırdı.
Ruh, "Yok, akıldan üstün hiçbir şey olamaz," dedi.
Genç Balıkçı, "Aşk daha iyi" diye derinlere daldı; ruh da ağlaya ağlaya bataklıkların üstünden giderek uzaklaştı.
İkinci yılın sonunda, Ruh denizin kıyısına inip genç Balıkçı'yı çağırdı. Balıkçı da çıkıp, "Beni niye derinlerden çağırıyorsun?" dedi.
Ruh, "Yaklaş da konuşalım, olağanüstü şeyler gördüm," diye yanıt verdi.
Balıkçı yaklaştı, sığ kıyıda uzandı, başını avuçlarının içine alıp dinledi.
Ruh dedi ki: "Senden ayrılınca başımı alıp güney yolunu tuttum. Ne kadar değerli şey varsa güneyden gelir. Altı gün Aşter kentine giden kır yollarında yürüdüm, hacıların geçidi kızıl tozlu kır yollarına koyuldum, yedinci günün sabahında gözlerimi kaldırdım, o! Kent ayaklarımın altında, koyaktaydı.
"Bu kente dokuz kapıdan girilir, hep kapının önünde dağdan Bedeviler indikçe kişneyen tunçtan bir at vardır. Surları bakır kaplı, surların üstündeki burçlar pirinç damlıdır. Her kulede eli yaylı bir okçu durur. Gün doğarken okuyla bir gonga vurur, gün batarken de boynuzdan bir boru çalar.
"Ben girmek isterken korumanlar yolumu kesip kim olduğumu sordular. Derviş olduğumu, yeşil mendil üstüne gümüşten harfli yazılarını meleklerin işlediği Kuran'ın bulunduğu Mekke kentine gittiğimi söyledim. Şaşkınlık içinde kaldılar. İçeri girmem için yalvardılar.
"İçerisi tıpkı bir çarşı gibiydi. Keşke benimle birlikte olsaydın. Dar sokaklarda bir baştan bir başa şen renkli kâğıt fenerler, iri kelebekler gibi titreşir. Damların üzerinden rüzgâr estikçe renkli su kabarcıkları gibi çıkıp düşerler. Kulübelerinin önünde ipek seccadeler üstünde bezirgânlar oturur. Dimdik sakalları vardır, sarıkları altın pullarla dokunmuştur. Serin parmaklarının arasından da kehribar ya da yontma şeftali çekirdeğinden uzun tespihler kayar. Kimileri, arapzamkı, sümbül, Hint Denizi adalarından gelme görülmedik kokular, al güllerden çıkarılmış koyu koyu yağlar, mirrisafiler ve çivi biçiminde kuru karanfiller satar. İnsan önlerinde durup konuşsa hemen mangala bir tutam buhur atıp havaya tatlı koku saçarlar. Elinde kamış gibi ince bir çubuk tutan bir Suriyeliye rasgeldim. İplik iplik gümüşsü bir duman tüttürüyordu, kokusu pembe ilkyaz bademinin kokusu gibiydi. Başkaları üzerleri sıvama gökmavisi firuzelerle kaplı gümüş bilezikler, küçük inci saçaklarla altın çemberli kaplan tırnakları, delikli zümrütlerden küpeler, oluklu yeşimlerden yüzükler satarlar. Çayhanelerden kitara sesi gelir, esrar çekenler de gülümseyen beyaz yüzleriyle gelip geçenlere bakarlar.
"Gerçekten benimle olmalıydın. Sırtları siyah kırbalı şarapçılar kalabalığı dirsekleyip kendilerine yol açıyorlardı. Birçokları bal gibi tatlı Şiraz şarabı satıyor. Şarabı küçük maden taslarla sunuyor, üstüne gül yaprakları serpiyorlardı. Pazar alanında yarık yarık ayrılmış eflatun kabuklu taze incirler, Kıbrıs elmaslarını andıran sapsarı mis gibi kavunlar, ağaç kavunları, pespembe elmalar, salkım salkım üzümler, yusyuvarlak kızıl altın renginde portakallar, yeşil altın renginde limonlar, türlü türlü yemiş satan yemişçiler duruyor. Bir kez de bir fil gördüm. Hortumu lâlle, zerdeçalla boyanmıştı. Kulaklarının üzerinde kıpkırmızı ipekten bir ağ vardı. Kulübelerden birinin karşısında durup portakalları yemeye başladı, adam da yalnızca bakıp güldü. Onların ne tuhaf bir oymak olduklarını bilemezsin. Keyifleri yerindeyken kuşçulara gider, kafes içinde bir kuş alır, neşelerini artırmak için salıverirler; üzgünken üzüntüleri azalmasın diye dikenlerle dövünürler.
"Bir akşam zencilerin çarşıdan, ağır bir tahtıravan geçirdiklerini gördüm; yaldızlı bambudandı, lâl renginde çin cilasıyla kaplı kollarına pirinç tavuslar kakılmıştı. Pencerelerine böcek kanatlarıyla ufacık incirler işlenmiş, incecik bürümcük perdeler gerilmişti; geçerken içinden solgun yüzlü bir Çerkez bakıp bana güldü. Peşlerine takıldım, zenciler de adımlarını sıklaştırıp kaşlarını çattılar, ama ben aldırmadım, büyük bir meraka düştüm.
"Ve sonunda dört köşe beyaz bir evin önünde durdular. Hiç penceresi yoktu, yalnızca türbe kapısı gibi küçük bir kapısı vardı. Tahtırevanı yere bırakıp bakır bir çekiçle kapıya üç kez vurdular. Yeşil deriden kaftan giymiş bir Ermeni parmaklıktan bakıp onları görünce kapıyı açtı, yere bir halı serdi kadın da tahtırevandan çıktı. İçeri girerken dönüp bana gülümsedi. Hiç bu kadar soluk renkli insan görmemiştim.
"Ay doğunca aynı yere dönüp o evi aradım, ama yerinde yeller esiyordu. Bunu görünce kadının kim olduğunu, niçin bana gülümsediğini anladım.
"Keşke benimle olsaydın, yeni ayın bayramında genç Hakan sarayından çıkıp namaz kılmaya camiye gitti. Saçı sakalı gül yapraklarıyla boyanmış, yanakları ince altın tozuyla süslenmiş, tabanlarıyla avuçları safranla sarartılmıştı.
"Gün doğarken sarayından gümüş kaftanla çıktı, gün batarken altın kaftanla döndü. Halk yerlere kapanıp yüzlerini gözlerini sürdü, ama ben öyle yapmadım. Hurmacı sergisinin yanında durup bekledim. Hakan beni görünce rastıklı kaşlarını kaldırıp durdu. Ben hiç yerimden kıpırdamadım, kendisine hiç saygı göstermedim. Halk cüretime şaşıp kentten kaçmamı salık verdi. Onlara kulak asmadım, gidip sanatları yüzünden ilençlenmiş, tuhaf tuhaf putlar yapan satıcıların yanına oturdum. Yaptıklarımı anlatınca her biri bir put verip başlarından çekilmemi dilediler.
"O gece Nar sokağındaki çayevinde bir şilte üstünde uzanmış yatarken Hakan'ın özel hizmetlileri gelip beni saraya götürdüler. Ben içeri girdikçe arkamdan birer birer her kapıyı kapayıp üstüne zincir vurdular, içerde çepeçevre revaklı geniş bir avlu duvarı vardı. Duvarlar yer yer yeşilli mavili çinilerle bezenmiş beyaz horasan taşındandı. Büyük sütunlar yemyeşil somakiden, zemin şeftali çiçeği renginde bir tür eflatun mermerdendi. Hiç böyle bir şey görmemiştim.
"Avludan geçerken yaşmaklı iki kadın sayvandan aşağı bakıp bana ilendi. Hizmetliler hızlandı, mızraklarının dipçikleri cilalı yere vurdukça tın tın ediyordu. Fildişinden işleme bir kapı açtılar, kendimi yedi setli sulak bir bahçede buldum. Kadeh gibi laleler, ay parçası patlar, gümüş kaplı sabır çiçekleri dikilmişti. Karanlık havadan aşağı kristalden ince, boru gibi bir çeşme sarkıyordu. Servi ağaçları yanıp bitmiş çıralar gibi tütüyor, bir tanesinde bülbül ötüyordu.
"Bahçenin öbür ucunda küçük bir daire vardı. Biz yaklaşırken iki haremağası karşılamaya çıktı. Yassı vücutları yürürken iki yana çalkanıyor, sarı kapaklı gözleri bana merakla bakıyordu. Biri Hasekiler Kahyasını bir yana çekip bir şeyler fısıldadı. Öteki, leylak rengi mineli oval bir kutudan çalımlı bir tavırla alıp ağzına attığı kokulu şekerleri, ağzında çevirip duruyordu.
Birkaç dakika sonra Hasekiler Kahyası, hizmetlilere izin verdi; onlar, arkalarından da haremağaları kendilerini yavaş yavaş izleyip, yanlarından geçtikleri ağaçlardan tatlı dutları kopararak saraya döndüler. Yaşlıca olan, bir kez dönüp bana korkunç korkunç gülümsedi.
"Sonra Hasekiler Kahyası beni dairenin girişine dek götürdü, titremeden yürüdüm, ağır perdeyi çekip içeri girdim.
"Genç Hakan, boyalı aslan postları örtülü bir sedire uzanmıştı, bileğine de bir şahin konmuştu. Arkasında yarı beline dek çıplak, kulaklarına koca koca küpeler asılmış bir Nubyeli duruyordu. Sedirin yanında bir masanın üstünde çelik bir pala pırıl pırıl parlıyordu.
"Hakan beni görünce kaşlarını çatıp 'Adın nedir senin? Bilmiyor musun, bu kentin hakanı benim.' dedi. Ama ben, hiç yanıt vermedim.
"Parmağıyla palayı gösterdi; Nubyeli de onu kapıp olanca gücüyle üstüme indirdi. Çelik içimden vızz diye geçti, ama bana hiçbir şey yapmadı. Adam da teker meker yere serildi; ayağa kalkarken korkusundan dişleri birbirine çarptı, sedirin arkasına saklandı.
"Hakan yerinden fırladı, silahlıktan bir mızrak çekip üstüme attı. Daha havadayken kapıp iki parça ettim. Beni okla vurmaya kalkıştı, ellerimi kaldırdım, ok havada yarı yolda kalakaldı. Sonra, Nubyeli bu utanılası olayı başka bir yerde söyler diye beyaz deri kemerinden bir hançer çıkarıp boynunu vurdu. Adam ezilmiş bir yılan gibi kıvrandı, dudaklarından kızıl bir köpük geldi.
Yazıcı-dostu sürüm
Arkadaşına gönder- 1287 defa okundu

Sibel Atasoy

Yeni yorum gönder