Balıkçı ile Ruhu - Devamı
Balıkçı, "Bilirsin," diye yanıtladı.
Cadının çayır yeşili gözleri, gözyaşlarıyla doldu ve Balıkçı'ya, "Ondan başka, ne dilersen dile benden," dedi.
Delikanlı güldü, daha sıkı tuttu.
Kız kurtulamayacağını anlayınca, "Elbette ben de denizin kızı gibi güzel, mavi sularda yaşayanlar gibi alımlıyım," diye fısıldadı. Üzerine sırnaşıp yanağını yanağına yapıştırdı. Delikanlı kaşlarını çatarak kızın sırtına vura vura, "Verdiğin sözü tutmazsan, seni yalancı bir cadı diye öldürürüm," dedi.
Kızın yüzü erguvan ağacının çiçeği gibi kül kesildi. Ve "Peki, öyle olsun! Senin ruhun, benim değil ki, ne halin varsa gör," diye kemerinden yeşil engerek saplı küçük bir bıçak çıkarıp verdi.
Balıkçı merakla, "Ne işime yarayacak bu?" diye sordu.
Kız birkaç saniye sessiz durdu ve yüzünü bir korku kapladı. Sonra alnından saçlarını arkaya atıp tuhaf tuhaf gülümseyerek, "İnsanların vücudun gölgesi dedikleri şey, vücudun gölgesi değil, ruhun gövdesidir. Deniz kıyısında sırtını aya çevirip dur, ayaklarının çevresinden ruhunun gövdesi olan gölgeni kesip at. Ona 'Beni bırak ve git' de; seni bırakıp gider," dedi.
Genç Balıkçı titredi, "Bu doğru mu?" diye söylendi.
Cadı, "Doğru! Keşke sana bunu söylemeseydim," diye haykırıp ağlaya ağlaya dizlerine sarıldı.
Delikanlı kızı üstünden sıyırıp, kaba çayırın ortasında bıraktı, dağın kıyısına gidip bıçağı kemerine taktı ve yokuştan aşağı inmeye başladı.
İçinden ruhu seslenip dedi ki: "Yazık bunca yıldır senin içindeyim, sana kulluk ettim, şimdi beni kovma, ben sana ne yaptım ki?"
Genç Balıkçı güldü, "Bana hiçbir şey yapmadın! Ama bana gerekli de değilsin," diye yanıtladı, "Dünya geniş, sonra cennet var, cehennem var, bir de ikisinin arasındaki o donuk alacakaranlık var. Nereye istersen git, ama beni rahatsız etme; çünkü beni aşkım çağırıyor."
Ruhu acı acı yalvardı, ama o kulak vermedi, bir yaban keçisi gibi ayaklarına güvendiği için kayadan kayaya sıçrayarak denizin sarı kıyısına vardı.
Bir Yunanlının elinden çıkma tunç gövdeli, iyi yapılı bir yontu gibi sırtı aya dönük kumun üstünde durdu. Köpüklerin içinden beyaz kollar çıkıp onu çağırdı, dalgalardan belirsiz biçimler belirip selamladı. Önünde ruhunun gövdesi olan gölgesi duruyor, arkasında da bal rengi havadan ay sarkıyordu.
Ruhu ona, "Beni gerçekten atacaksan, yüreğini vermeden atma; dünya acımasızdır; yüreğini bana ver de yanımda götüreyim," dedi.
Balıkçı başını kaldırıp gülümsedi, "Yüreğimi verirsem sevgilimi neyle seveyim?" diye haykırdı.
Ruh, "Ama, acı bana! Yüreğini bana ver, çünkü dünya pek acımasız, korkuyorum," dedi.
Balıkçı, "Yüreğim sevgilimindir; bunun için artık durma, çek arabanı," yanıtını verdi.
Ruh, "Ben ÅŸimdi sevemeyecek miyim?" diye sordu.
Genç Balıkçı, "Defol karşımdan, artık sen bana gerekli değilsin!" diye haykırıp yeşil engerek saplı bıçağını aldı, ayağının çevresinden gölgesini kesip attı; Ruh da ayağa kalkıp önünde durdu. Balıkçı ona baktı; tıpkı kendisine benziyordu.
Geri çekilip bıçağını kemerine soktu ve üzerine bir korku çöktü, "Defol!" diye mırıldandı. "Bir daha yüzünü görmeyeyim."
Ruh, "Yok!" dedi. "Ne olursa olsun yeniden buluşmalıyız." Sesi alçak ve bir kaval sesi gibiydi, konuşurken dudakları hiç kıpırdamıyordu.
Genç Balıkçı, "Nasıl buluşalım?" diye haykırdı. "Sen denizin dibine benimle gelmeyeceksin ki!"
Ruh, "Yılda bir kez buraya gelir, seni çağırırım; belki bana gereksinme duyarsın."
Genç Balıkçı, "Benim sana ne gereksinmem olacak? Ama istediğin gibi olsun," diyerek suya daldı. Deniz erkekleri borularını öttürdü, küçük deniz kızı ona karşıcı çıktı, kollarını boynuna dolayıp ağzından öptü.
Ruh da ıssız kıyıda durup onları seyretti. Onlar suya dalınca ağlaya ağlaya bataklıkların üzerinden çekilip gitti.
Bir yıl geçtikten sonra, Ruh deniz kıyısına gelip genç Balıkçı'yı çağırdı, o da derinlerden çıkıp, "Beni niye çağırıyorsun?" diye sordu.
Ruh yanıt verdi: "Yaklaş, yaklaş da seninle konuşayım, olağanüstü şeyler gördüm."
Balıkçı yaklaştı, sığ sulara uzandı, başını ellerine dayadı ve dinledi.
Ruh dedi ki: "Senden ayrıldığım zaman yüzümü doğuya çevirip yola çıktım. Akıl diye ne varsa doğudan gelir. Altı gün gittim, yedinci günün sabahında Tatarlar ülkesinde bir dağa geldim. Güneşten korunmak için bir ılgın ağacının gölgesine sığınıp oturdum. Toprak kupkuru ve sıcaktan yanmıştı. Halk, cilalı bakır bir sini üstünde kaynaşan sinekler gibi ovanın üzerinde gidip geliyordu.
"Ve öğleyin, ovanın düz çevresinden kızıl bir toz bulutu yükseldi. Tatarlar bunu görünce boyalı yaylarına kiriş geçirdiler, küçük atlarına atlayıp üzerine doğru dörtnala gittiler. Kadınlar çığlık çığlığa arabalara kaçıp keçe perdelerin arkasına saklandılar.
"Tatarlar alacakaranlıkta döndü, ama içlerinden beşi eksikti, dönenlerden de yaralananlar az değildi. Atlarını arabalara koştular, çabucak sürüp gittiler. Bir mağaradan üç çakal çıkıp arkalarından gözetledi, sonra burunlarıyla havayı koklayıp ters yöne doğru tırıs tırıs gittiler.
"Ay doğarken ovada bir konak ateşi görüp oraya doğru gittim. Ateşin başında birtakım tüccarlar seccadelerinin üstüne çepeçevre dizilmişlerdi. Gerilerinde de develeri bağlıydı; hizmetçileri zenciler, kumun üstüne sepili deriden çadır kuruyor, dikenli ahlattan yüksek bir çit yapıyorlardı.
"Ben kendi ülkemin prensi olduğumu, beni tutsak etmek isteyen Tatarlardan kaçtığımı söyledim. Tüccarbaşı gülümsedi, bana uzun bambu kamışların ucuna geçirilmiş beş kelle gösterdi.
"Sonra bana Tanrı'nın peygamberini sordu; 'Muhammet' yanıtını verdim.
"Bu adı duyunca, boyun kesti, elimden tutup beni yanına oturttu. Bir zenci bana tahta bir çanakla biraz kısrak sütü, biraz da kızarmış kuzu eti getirdi.
"Gün ağarırken yola çıktık. Ben başkanın yanıbaşında kızıl yeleli bir deve üstünde gidiyordum, önümüzden de eli mızraklı bir Tatar (sai) koşuyordu. İki yanımızda savaşçılar vardı; tüccar malı yüklü katırlar da peşimizden geliyordu. Kervanda kırk deve vardı, katırların sayısı kırkın iki katıydı.
"Tatarların ülkesinden Aya Sövenler yurduna geçtik. Altınlarını ankaların beklediğini, pullu ejderlerin mağaralarda uyuduğunu gördük. Bağları aşarken üstümüze karlar yağmasın diye soluğumuzu tuttuk, her adam gözüne bürümcükten bir peçe örttü. Koyaklardan geçerken ağaçların kovuklarından Yecüc Mecücler üstümüze ok attı, geceleyin yaban adamlarının davul çaldığını duyduk. Maymunlar Kalesi'ne varınca, önlerine yemiş döktük, bize zarar vermediler. Yılanlar Kulesi'ne geldiğimiz zaman yılanlara pirinç taslarla süt verdik, bize yol verdiler. Yolculuğumuzda üç kez Oksüs'ün kıyısına geldik. Üstünden ağaç sallar, koskoca tulumlarla geçtik. Suaygırları kudurdu, bizi öldürmek istedi. Develer onları görünce tir tir titredi.
"Her kentin kralı bizden toprak bastı hakkı aldı, ama hiçbiri içeri girmemizi istemedi. Surların üzerinden üstümüze ekmek attılar, balla yoğrulmuş mısır unundan küçük küçük çörekler, hurmayla doldurulmuş en iyi undan çörekler attılar. Her yüz sepet dolusuna bir kehribar tespih verdik onlara.
"Köylerde oturanlar bizim gelişimizi görünce kuyuları zehirleyip dağ tepelerine kaçtılar. Yaşlı doğup yıldan yıla gencelen, sonunda da ufacık çocuk olarak ölen Magadealarla; kaplanın çocukları olduklarını ileri sürüp üzerlerini sarılı siyahla çizgilerle boyayan Laktroilarla: ölülerini ağaç tepelerine gömen, tanrıları güneşten korktukları için karanlık mağaralarda ömür süren Aurantelerle; taptıkları timsaha yeşil camdan küpeler verip onu tereyağları ve taze av kuşlarıyla besleyen Kriminlerle; sonra köpek suratlı Agazonbelerle; atlardan daha hızlı koşan at bacaklı, Sibanlarla dövüştük. Üçte birimiz çarpışmalarda öldü, üçte birimiz de açlıktan. Kalanlar homur homur homurdanıp üzerlerine uğursuzluk getirdiğimi söylediler. Bir taşın altından boynuzlu bir kara yılan çıkarıp kendimi sokturdum. Bana bir şey olmadığını görünce korktular.
"Dördüncü ayda İllel kentine geldik. Geceleyin surun dışındaki koruluğa vardığımızda hava sıkıntılıydı, çünkü ay akrep burcuna girmişmiş. Ağaçlardan taze narlar koparıp yardık, tatlı sularını içtik. Sonra seccadelerimize uzanıp sabahı bekledik.
"Gün ağarırken kalkıp kentin kapısını çaldık. Kapı kızıl tunçtan yapılmış, üzerine deniz ejderleriyle kanatlı ejderler işlenmişti. Nöbetçiler mazgallardan bakıp ne istediğimizi sordular. Kervanın çevirmeni birçok tüccar malıyla Syria adasından geldiğimizi söyledi. İçeri rehineler aldılar, kapıyı öğleyin açacaklarını ve o zamana dek beklememizi söylediler.
Öğleyin kapıyı açtılar, biz içeri girerken halk evlerden akın akın boşanıp bizi seyre geldi, bir tellal çıkıp iri bir mühre kabuğunun içinden bağıra bağıra bütün kenti dolaştı. Biz çarşı alanında durduk, zenciler de üzeri insan resimli kumaşların denklerini çözüp Frenk çınarından oymalı sandıkları açtılar. Onlar işlerini bitirince tüccarlar türlü türlü şaşırtıcı eşyalarını; Mısır'ın mumlu kefenlerini, Habeş ülkesinin renkli ketenlerini, Sur kentinin eflatun süngerlerini, Sayda'nın mavi kilimlerini, soğuk kehribar fincanları, nefis sırça bardakları, yanmış topraktan ilginç kapları çıkardılar. Bir evin damından bir yığın kadın bizi seyretti. Bir tanesi yaldızlı deriden yüzlük takmıştı.
"İlk gün papazlar gelip bizimle alışveriş ettiler, ikinci gün soylular, üçüncü gün esnafla köleleri geldi. Gelen bütün tüccarlara orada kaldıkları sürece böyle yapmak görenekleriymiş.
"Bir ay kaldık, gökte ay küçülmeye başlayınca usandım, kentin sokaklarında dolaşa dolaşa Tanrı'nın bahçesine vardım.
"Rahipler yeşil ağaçların arasında sarı cüppeleriyle dolaşıyorlardı. Kara mermerden bir taşlıkta, içinde İlah'ın bulunduğu gül pembesi bir ev vardı. Kapıları püskürme lakedendi, üstüne kabartma cilalı altından boğalarla tavuslar işlenmişti. Süslü dam, deniz yeşili çinidendi, geniş saçaklara sıra sıra fisto halinde küçücük çıngıraklar dizilmişti. Aralarından beyaz kumrular uçuşurken kanatları çarptıkça onları çalıyor, çıngırdatıyordu.
"Tapınağın önünde damarlı mühresenk taşı döşeli, suyu duru bir havuz vardı. Suyun başına yatıp solgun parmaklarımla yayvan yapraklara dokundum. Rahiplerden biri bana doğru gelip arkamda durdu. Ayaklarında sandallar vardı, biri yumuşak yılan derisinden, öteki kuş tüyündendi. Başında kara keçeden üstüne gümüş aylar işlenmiş bir taç vardı. Cüppesine yedi altın dokunmuştu, kıvır kıvır saçları rastıkla boyalıydı.
"Biraz sonra bana seslenip dileÄŸimi sordu.
"Dileğimin Tanrı'yı görmek olduğunu söyledim. Rahip küçük gözlerinin ucuyla tuhaf bakarak, 'Tanrı avda,' dedi.
"Hangi ormandaysa söyle de, yanında at süreyim, diye yanıt verdim.
"Uzun sivri tırnaklarıyla tüniğinin yumuşak saçaklarını sıvazladı; 'Tanrı uykuda,' diye mırıldandı.
"Hangi yataktaysa söyle de, yanında bekleyeyim diye yanıt verdim.
'Tanrı şölende!' diye haykırdı.
"Yanıtım, 'Şarap tatlıysa birlikte içerim, acıysa da gene içerim' oldu.
"Şaşırarak başını eğdi, elimden tutup beni ayağa kaldırdı; tapınaktan içeri soktu.
"Birinci hücrede, çevresi iri doğu incileriyle çevrilmiş defneden bir taht'a kurulmuş bir put gördüm. Abanozdan oyulmuştu. Büyüklüğü de bir insan büyüklüğü kadardı. Alnında bir yakut vardı, saçlarından kucağına koyu koyu yağ damlıyordu. Ayakları yeni kurban edilmiş bir oğlanın kanıyla kıpkırmızıydı, belinde yedi tane gök zümrüt kakılı bakır bir kemer vardı.
Yazıcı-dostu sürüm
Arkadaşına gönder- 1362 defa okundu

Sibel Atasoy

Yeni yorum gönder