İnsan Evrimi ve Yaratılışcılık
Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi Fizik ve Paleoantropoloji Bölümünden Prof. Dr. İzzet Duyar’ın 1999 yılında Bilim ve Ütopya Dergisinin 60. sayısında (s. 40-45, 1999) yayımlanan “İnsan Evrimi ve Yaratılışçılık” başlıklı makalesini sizlere sunmak istiyorum:
Evrim Aldatmacası (1) adını taşıyan bir “risale” son günlerde yapay olarak yaratılan evrim tartışmalarının baş aktörlerinden biri haline ge(tiri)ldi. Risaleyi, yazın sonlarına doğru bir öğrencim bana ulaştırdı, bedava dağıtıldığını da eklemeyi ihmal etmedi. Ancak reklam ve seçim afişlerinin bedava dağıtıldığı günümüzde yeni bir slogan metni okumaya pek hevesli olmadığım için rafa kaldırdım, ta ki kitabın “ikiz kardeşleri”nin sokaklarda dağıtıldığını gözlerimle görene dek… Ortalığı birden “Evrimcilerin Yanılgıları”, “Materyalizmin Sonu” “Hücredeki Mucize” gibi kitapçıklar kaplamaya başlamıştı. Ve bunlar da bedava dağıtılıyordu. Ulus, Kızılay gibi Ankara’nın merkezî yerlerine mevzilenen araçlardan bu kitapçıklar halka âdeta fışkırtılıyordu.
Gördüklerime ilk anda inanamadım. Ancak pek çok kişi beni doğrular biçimde benzer “öyküleri” anlatınca biraz olsun rahatladım: Hayal görmüyordum. Bu son ifadelerim üzerine Harun Yahya’nın “Görme … dış dünyada olan şeyler değil, zihnimizde meydana gelen etkilerdir” deyip (s. 118), “Böyle bir kitap yok! Onu sen beyninde fantezi olarak oluşturup okumuşsun. O aslında olmayan bir görüntüdür” diye itiraz edebilir düşüncesiyle birden irkildim. Gerçekte olmayan bir risaleyle mi karşı karşıyaydım acaba?…
Bu düşünce beni ciddi biçimde rahatsız etmeye başladı, ama daha sonra, “Zararı yok… Hiç olmazsa bedava dağıtılmayan ama benim hayalimde gördüğüm, hayalimde tuttuğum, hayalimde okuduğum bu kitap üzerinde ‘fantezilerimi’ aktarırım” deyip biraz rahatladım. Zaten fantezi yazmak son zamanlarda moda değil miydi!
Pehlivan tefrikası
Evrim Aldatmacası’nı okumadan sayfaları şöyle bir karıştırdığınızda edindiğiniz ilk izlenim, alıntılardan oluşan yeni bir “pehlivan tefrika”sını elinde tuttuğunuz oluyor. Ancak bu tefrika güreşleri değil, evrimi konu alıyor. Pehlivan tefrikalarında hiç olmazsa zaman ve mekân gibi bazı öğeler değişir. Ancak bu tefrikada hiçbir şey yeni değil. “Evrim Anaforu ve Gerçek”, “Canlılar ve Evrim”, “Evrim” vb başlıklı yaratılışçı kitaplardan tek farkı, onların bir bakıma “usaresi” olması.
Adları zikredilen bu kitaplar birinci hamur kağıda basılmış, renkli resimlerle bezenmiş, görünümü “hoş” kitaplar. Ancak bir kusurları var: Yüzde doksanından fazlası alıntıdan oluşan bu yayınlara yazar olarak imza koyan kişi(ler?)in kitapların oluşmasına katkılarının hayli muğlak olması.
Evrim düşüncesinin “bilimsel” çöküşü
Harun Yahya’nın amacının, evrim anlayışının çöküşünü “bilimsel” olarak ifşa etmek olduğu daha alt başlıktan anlaşılıyor. Alt başlıktaki ibare aynen şöyle: “Evrim teorisinin bilimsel çöküşü ve teorinin arka planı.” Yani yazarımız, bilimin silahıyla bilimi vurma işine soyunduğunu daha başlıkta ima ediyor. Ancak kitapçığın nasıl bir mantık silsilesi içerisinde yazıldığı ne yazık ki anlaşılamıyor. Yazarımız bir kartopu gibi giderek büyüyen mantık çelişkisini (belki de bilerek) sürdürmeye devam ediyor ve “can alıcı” saptamaları sona saklıyor. Son bölümünde (okuyucuya dikkatle okuması uyarısını da eksik etmeyerek), aslında bizlerin bir varlık olarak var olmadığını, maddi dünyanın, beynimizdeki görüntülerden ibaret olduğunu söyleyerek şaheserler yaratıyor.
Bilimle yakından ya da uzaktan ilgisi olan herkesin bildiği bir konu vardır: Bilimin en temel önkabulü evrenin, yani maddi dünyanın, canlıların (ve doğal olarak da insanın) var olduğudur. Bunu kabul etmiyorsanız bilim yapmanız anlamsız ve imkansızdır. O zaman Harun Yahya’ya şu soruyu sormak gerekiyor: Madde olmadığına göre, maddi dünya üzerine kurulu olan “bilim”in verilerine dayanarak evrim düşüncesi nasıl çürütülebilir? Bir yandan bilimin temel postülasını kabul etmeyip, diğer yandan da kabul edilmeyen bu verilere dayanarak evrim düşüncesini çürütmek herhalde yalnızca yaratılışçılara özgü bir mantık olsa gerek.
Yazarımızın kendine özgü bir bilim anlayışının olduğunu görmek için uzun boylu kafa yormaya gerek yok. Bunu en açık biçimde, evrim düşüncesinin bilimsel bir önerme olmadığını (s. 1), buna karşılık “yaratılış” düşüncesinin “bilimsel” temellere dayandığını ileri sürmesinden çıkartabilirsiniz. Bunu kitapçığın pek çok yerinde görmek mümkün. Bu savlar insana ister istemez, “Ya bu konu üzerinde kafa yoran onca düşünür ve bilim insanı bilimsel önermenin ne olduğunu bilmiyor (anlaşılan bunu yalnızca yazarımız biliyor), ya da demek ki son zamanlarda bilimsel önermenin tanımı değişmiş de haberimiz yok” dedirtiyor.
Lamarck ve Darwin’in evrim anlayışı
Evrim kuramını çürütmeye soyunan yazarımızın evrimi gerçekten anlayıp anlamadığı konusunda okuyucuda ciddi kuşkular uyanıyor. Örneğin, türlerin değişmesi konusunda Lamarck ve Darwin aynı görüşleri mi savunmuşlardır? Yazarımıza göre evet?! Harun Yahya “Aslında, Darwin’in doğal seleksiyon önermesi kendisinden önce Lamarck’ın, ‘kazanılan özelliklerin nesilden nesile aktarılması’ şeklinde açıkladığı evrimci mantıkla aynıydı” diyerek (s 15) evrim anlayışındaki bilgi düzeyini de ortaya koyuyor.
Bilim ya da evrim tarihiyle biraz olsun ilgilenenlerin çok iyi bildikleri gibi, Lamarck ve Darwin’in evrim anlayışları birbirlerinden dağlar kadar farklıdır. Lamarck’ın evrim anlayışında bir türün diğerine kaynaklık etmesi sözkonusu değildir. Buna karşılık Darwin’in düşüncesi canlıların ortak bir atadan çeşitlenerek oluştukları anlayışı üzerine kuruludur. Yine aynı şekilde Lamarck’ın evrimi açıklama şekli olan transformizm (dönüşerek evrim) ile Darwin’in doğal ayıklanması arasında en küçük bir benzerlik yoktur. Aslına bakılacak olursa, bu iki araştırıcının tek benzer noktaları “kalıtım” anlayışlarıdır. Ancak yazarımız bunu vurgulamaktan özenle kaçınarak bu iki bilim insanının evrim anlayışlarının birbirlerinden farksız olduğunu söyleme yoluna gidiyor. Bu, Harun Yahya’nın konuları bulanıklaştırma konusunda ne kadar üstün bir yeteneğe sahip olduğunu göstermektedir.
Geçiş formları sorunu
Kitapçıkta üzerinde durulan ana konulardan birisi de “ara-geçiş formlar” sorunudur. (Yazarımızın “ara” ve “geçiş” sözcüklerinin bir arada kullanılmasının bir hikmeti vardır herhalde.) Harun Yahya evrimin olmadığı konusundaki görüşlerini temellendirirken geçiş formlarının olmadığı savını ileri sürmekte ve bunu kitapçığın değişik bölümlerinde sık sık tekrarlamakta. Evrime bir parça tarafsız bakan kişi, aslında tüm fosillerin az ya da çok geçiş özellikleri taşıdığını mutlaka görür. Şimdi konuya biraz daha yakından bakalım.
Kitapçıkta Australopithecus ve Homo habilis fosillerinin insan soyuna cinsine olmayıp, maymun oldukları savı dile getirilmektedir. Harun Yahya’ya göre yalnızca Homo erectus ve sonrasına tarihlendirilen fosiller “insan”dır. Önce Australopithecus’ları ele alalım. Yazarımıza göre bu canlının insan sayılmaması için en önemli gerekçe dik yürüyememesi ve insandan çok maymunlara benzemesidir (s. 41): “ …uzun kollar, kısa bacaklar gibi birçok özellik, bu canlıların günümüz maymunlarından daha değişik olmadıklarını gösteren delillerdir.”
Yazarımızın Australopihecus’lar konusunda ne denli tutarsız görüşler ileri sürdüğünü anlamak için tek bir örnek bile yeterli olacaktır. Aşağıda çizimi görülen leğen ve uyluk kemikleri –bu yapılar dik yürümenin en önemli göstergeleri arasında yer alırlar– soldan sağa doğru insan, Australopithecus (afarensis) ve kuyruksuz büyük maymuna (ape) aittir (2). Okuyucu, şekillere bakarak, ortadaki resmin bir insana mı yoksa bir kuyruksuz büyük maymuna mı yakın özellikler gösterdiğini rahatlıkla anlayacaktır. Harun Yahya’ya göre ortadaki resim bir insana (ya da insan çizgisindeki bir canlıya) ait değil, bir maymuna aittir!

Çizim 1. İnsan, Australopithecus (afarensis) ve ape (kuyruksuz büyük maymun)’in leğen ve bacak kemiklerinin karşılaştırılması (Kaynak Lewin 1998)
Şimdi de Homo habilis’i ele alalım. Literatürde Homo habilis (3) olarak bilinen, taş âletler yaptığı -ki bu yazar tarafından da kabul edilmekte- ortaya konan, ateşi kullandıklarına ilişkin izler barındıran, basit ve kaba barınaklar yaparak geçici de olsa “yerleşime” geçtiklerine dair arkeolojik kanıtlar bırakan bu canlılar her ne hikmetse “insan” olarak kabul edilmiyor. Bakın kendisi bu konuda neler söylüyor (s. 44):
Homo habilis, Australopithecus ismi verilen maymunlarla birçok ortak özellikler taşıyordu. Aynı Australopithecus gibi uzun kollu, kısa bacaklı ve maymunsu bir iskelet yapısına sahipti. El ve ayak parmakları tırmanmaya uyumluydu. Çene yapıları tamamen günümüz maymunlarınınkine benziyordu. 550 cc.’lik beyin hacimleri de bunların birer maymun olduklarının en iyi göstergesiydi. Kısacası … Homo habilis, gerçekte tüm diğer Australopithecuslar gibi bir maymun türüydü.
Aslında tüm bunları söyledikten sonra bir yaratılışçının Homo habilis’i niçin bir geçiş türü olarak kabul etmeyeceği/edemeyeceği çok açık bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Niçin mi? Yukarıdaki özelliklerin hepsi, ama hepsi, bu canlının bir geçiş formu olduğunu açıkça ortaya koyuyor da onun için! Nitekim, yazarımız Homo habilis’in iskelet yapısı için kendi ağzıyla “maymunsu” diyor, “maymun” diyemiyor.
Bu arada, Homo habilis’in el ve ayak parmaklarının, çene yapılarının ve beyin hacimlerinin, bu canlıların maymun olduklarının en iyi göstergeleri olduğu iddiasına ancak gülüp geçilebilir. Bu özelliklerin bir maymuna değil insana ait olduğunu, Harun Yahya’nın mensubu olduğu ve yaratılışçılığın Türkiye şubesi olarak çalışan Bilim Araştırma Vakfı’nın başka bir yayınında görmekteyiz. Bu, Gufran Koyuncu imzasıyla çıkan “Evrim” başlıklı kitaptır (4). Hani yukarıda sözü edilen renkli resimli, birinci hamur kağıda basılan “tefrikalardan” bir diğeri (5). Bu kitabın 182-193′üncü sayfaları Homo habilis’e ayrılmış. Ama sıkı durun! Bu satırlarda habilis’lerin maymun olmadıkları, düpedüz insan oldukları savunuluyor! Hem de tamı tamına 12 sayfa boyunca, gerekçeleri uzun uzun anlatılarak… Bu satırlarda bakın yazarımız neler diyor: (yalnızca başlıklar bile yazarımızın düşüncesini ortaya koymaya yeter) “İnsanın en eski kalıntıları: Homo habiline” (s. 182), “Modern kafatası biçimi” (s. 183), “Beynin geniş kullanım kapasitesi” (s. 184), “Alet yapmaya olanak veren el dizaynı” (s. 185), “Modern ayak yapısı” (s. 186), “Modern iki ayaklı yürüyüş biçimi” (s. 187). Bu durumda şu soruyu sormak farz oluyor: 1992′den bu yana ne değişti de bir önceki yayınınızda “insan” olarak tanımladığınız bir canlı grubunu birden bire maymunluk mertebesine “indirdiniz”? Yoksa habilis’ler cennetteki yasak meyveyi mi yediler?
Yeniden konumuza dönelim: Homo habilis’in insan sayılmamasının altında yatan temel kaygı, tam bir “geçiş formu” olan bu canlının maymun olduğu imajının yaratılarak “Bakın işte, insan evriminde de geçiş formu yok” sözde iddialarını sürdürebilmektir. Bu kaygı en açık biçimde “550 cc’lik beyin hacimleri bunların birer maymun olduklarının en iyi göstergesi[dir]” (s. 44) ifadeleriyle vücut bulmaktadır. Bir yandan habilis’lerin beyin hacimleri kuyruksuz büyük maymunlara yaklaştırılırken, diğer yandan da âlet yapan ve ateşi kullanan bir grubun maymun addedilmesi hangi mantıkla açıklanabilir?
Homo habilis’lerin diğer kuyruksuz büyük maymunlar (ape) ve Australopithecus’lardan daha büyük bir beyne sahip olduğu tüm araştırıcılar tarafından bilinen bir gerçektir. Çünkü bu canlının beyin hacmi ortalaması, yazarın söylediği gibi 550 cc değil, 600 cc’nin üzerindedir (6). Örneğin Klein, habilis’lerde beyin hacminin dağılım aralığının 510-750 cc arasında değiştiğini, ortalamasının ise 630 cc olduğunu belirtmektedir (7). Aradaki fark önemsiz gibi görünebilir, ama insan evriminin ilk aşamalarında yaklaşık 80 cc’lik artış küçümsenemeyecek bir gelişmedir. Daha da önemlisi, habilis’in beyin hacmi düşük gösterilerek, insanın atasal soylarında meydana gelen gelişme/değişmelerin manipülasyonla perdelenmesi amaçlanmaktadır. Bu örnek, yazarın rakamlar üzerinde nasıl kaygısızca oynadığını açık bir biçimde ortaya koymaktadır.
Bu, yazarımızın rakamlar üzerinde oynamasının tek örneği değildir. Bu tür örneklerle kitapçık boyunca karşılaşılabilir. İşte bir diğeri: Harun Yahya “Atalarımızla aynı anda mı yaşıyoruz?” başlığı altında (s. 49-50), atalarımıza ait özelliklerin günümüz insanında da bulunduğunu, dolayısıyla evrimin olmadığını açıklamaya çalışıyor. Bu konuda örnek olarak Homo erectus’un pek çok özelliklerinin günümüzde Avustralya Yerlilerinde gözlenebileceğini veriyor. Burada vurgulanması gereken ilk nokta yazarın düştüğü mantık yanlışlığıdır. Canlılar tabiî ki kendilerinden önceki atalarının özelliklerinin önemli bir bölümünü taşırlar, bunları kendileri tümden var etmemişlerdir. İnsanın da kendi evrim çizgisinde yer alan atalarının, bu arada Homo erectus atalarının bazı genlerini taşımasından doğal bir şey yoktur.
İkinci nokta ise, yazarın bunu yaparken yine rakamlarla oynuyor olmasıdır. Avustralya Yerlilerini “ilkel” özelliklere sahip olduğunu göstermek amacıyla onların beyin hacmi ortalamasını 900 cc olarak veriyor (s. 49). Yeryüzünde, yazarımızın verdiği beyin hacmi ortalamasına sahip hiçbir insan topluluğu yaşamamaktadır. Yaşayan insan toplulukları arasında beyin hacmi ortalaması açısından en düşük değere sahip olan grubun Avustralya Yerlileri olduğu bilinir; ancak ortalama değer, Yahya’nın belirttiği gibi 900 cc değil, 1256 cc’dir (8). Yani, yazarımızın verdiği rakamdan yaklaşık 350 cc daha yüksektir.
Ya Neandertaller?
Yaratılışçıların akıl almaz çelişkileri ve çarpıtmaları bununla da bitmemektedir. Örneğin haftalık haber yorum dergisi Aksiyon’un 147′inci sayısında yayımlanan E. Şahin Çakır imzalı bir yazı, yüzyılımızın belki de en önemli antropolojik sorununu, insan olanla olmayanı ayırmanın formülünü önümüze koyuveriyor (9). Bu yazı, yüzyıllardır bilim çevrelerinin çözemediği soruyu bir anda çözüvermişti. Çakır’a göre “insan olma” kriteri Kur’an’da yer almaktaydı ve çözümü gayet basitti: Eğer bir canlı ölülerini gömüyorsa insandı, gömmüyorsa insan değildi. Bu özellik Neandertallerde görüldüğü için hiç kuşkusuz bu fosil grubu “insan” olarak değerlendirilmeliydi (10). Buna karşılık Homo erectus, Homo habilis, Australopithecus’lar bu payeye “erişemeyecekler”di. Ancak geriye yanıtlanması gereken acayip bir soru kalıyordu: Günümüzde ölülerini gömmeyen bazı insan gruplarının olduğu bilindiğine göre bunlar insan değil miydi?
Görüldüğü gibi, tek bir kaynaktan yola çıktıkları bilinen yaratılışçılar kimin “insan” olduğu konusunda uzlaşmaya varmaktan çok uzaktırlar. Yaratılışçılardan biri Homo erectus’a “insan” derken, diğeri “Hayır, insan değil” diyor. Peki kimin söylediği doğru? Daha kimin insan olduğunu çözümleyememiş bir (dinî) düşüncenin savunucularının evrim görüşünü “bilimsel olarak çürütme”ye kalkışmaları ne ölçüde ciddidir?
İnsanın yakın akrabaları kimler?
Yaratılışçılara göre canlı türleri arasında kesinlikle akrabalık söz konusu değildir. Bu düşüncenin doğal bir uzantısı olarak, insanın kuyruksuz büyük maymunlarla akraba olduğu telâffuz bile edilemez. O halde, insanla kuyruksuz büyük maymunlar aynı kökten gelmiyorlarsa acaba moleküler yapılarındaki benzerlikler bir tesadüf müdür? Ve niçin genetik açıdan insana en yakın canlılar kuyruksuz büyük maymunlardır da başka türler değildir? Niçin evrimsel modelde önerildiği gibi, akrabalık yönünden birbirlerine yakın türlerin moleküler yapılarındaki benzerlikler daha fazla, uzak olan türlerinki ise azdır? Canlılar birbirlerinden ayrı yaratılmışlarsa niçin bazı canlılar birbirlerine diğerlerinden daha fazla benzemektedirler?
İnsanın en yakın biyolojik akrabalarının kuyruksuz büyük maymunlar olduğu ve bu canlılarla insanın ortak bir ataya sahip olduğu son yıllardaki genetik ve fosil bulgularla sürekli desteklenirken, bunun aksini savunmak olsa olsa anakronizmdir. Tüm bu antropolojik ve biyolojik bulguları görmezden gelen yazarımız “Aradaki yüzeysel benzerlik dışında maymunun insana diğer hayvanlardan daha fazla bir yakınlığı söz konusu değildir” (s. 104) diyerek harikalar yaratmaya devam ediyor.
Harun Yahya’nın zannettiğinin aksine, insanın kuyruksuz büyük maymunlarla yakın akraba olduğu inkar edilemez duruma gelmiştir. Yapısal ve işlevsel binlerce kanıtın yanı sıra son dönemlerde gerçekleştirilen moleküler genetik çalışmalar bu yakınlığı daha da pekiştirmiştir. Bu çalışmaların bulgularına göre insanla kuyruksuz büyük maymunlar arasındaki moleküler benzerlik yüzde 98′den daha fazladır. Bunun yanı sıra, antropolojik kazılarda ele geçen bulgular da bu görüşü desteklemeye devam etmektedir. Örneğin 1994 yılında ele geçen Ardipithecus ramidus fosilleri gerek vücut oranlarıyla gerek diş yapısıyla insan-kuyruksuz büyük maymun ayrımına yakın bir canlının özelliklerini göstermektedir (11). İşte size, yaratılışçıların “yok” dedikleri sayısız geçiş formlarından biri daha.
Ardipithecus’un geçiş formu olduğunu yaratılışçılara kabul ettirmek imkansızdır. Peki bu durumda ne olacaktır? Olacakları şimdiden söyleyebiliriz: Onlar bilim sofrasının kenarında bekleyecek ve doğacak ilk fırsatta ramidus’u “maymun yapma fırsatını” (!) kaçırmayacaklardır. Bilim çevreleri, bu canlının insan evrimindeki yeri ve önemini tartışmaya koyulacaklar; resmin genelini gerçeğe en yakın biçimde oluşturma çabası içerisine girecekler; bu arada uzmanlar konunun eksik ya da açıklanamayan yönlerini dile getirecek ve zaman zaman da birbirlerinin zayıf ve hatalı yönlerini öne çıkararak eleştireceklerdir. İşte yaratılışçılar tam bu aşamada hücum edip yapbozun genelini değil de bir parçasını alıp ondan yararlanmaya çalışacaklardır. Çünkü resmin (ya da yapbozun) geneli onlara uygun değildir. Zaten yaratılışçıların bilim üretme mekanizmaları işte bu “kırıntılara” dayanmaktadır.
İnsan “maymun”dan mı türedi?
Yaratılışçıların yaptıkları en bariz çarpıtmalardan biri de insan evrimi söz konusu olduğunda “insanın maymundan türediği” söylemine başvurmalarıdır. Harun Yahya da aynı taktiği sürdürmekte bir beis görmemektedir. Bu, temelden yanlış bir yaklaşımdır ve kasıtlı olarak Darwin’den bu yana sürdürülegelmektedir. Bunun doğrusu “insan, hem kuyruksuz büyük maymun hem de insan özelliklerini taşıyan ortak bir atadan türedi” şeklinde olmalıdır. Ancak evrim karşıtları, kitleleri ajite etmek, onları yanlış yönlendirerek desteklerini arkalarına alabilmek için bu ucuz numaraya başvurmaya özel bir gayret sarf etmektedirler. Aynı numaranın Harun Yahya tarafından da yapıldığını görmek hiç de şaşırtıcı değildir. İnsanın maymundan geldiğini söylemek maymunu ata, insanı torun konumuna getirir. Halbuki ortak ata, insanın olduğu kadar kuyruksuz büyük maymunların da atasıdır. “İnsanın maymundan türediği” deyişinde zımnî bir amaç vardır. Bu ifade üzerine, evrim kuramı hakkında bilgisi olmayan birisinin kafasında, “İnsan maymundan geldiğine göre değişerek günümüze gelmiş, buna karşılık ‘maymun’ hâlâ yaşadığına göre değişiklik geçirmeden günümüze ulaşmış” düşüncesi yer edecektir. Arkasından da doğal olarak “Bir canlı türü değişirken diğeri niçin değişmiyor?” sorusu gündeme gelecektir. Ardından sorular çeşitlenerek devam edecektir. Maymun niçin evrimleşmedi? Maymunlar niçin insana dönüşmüyor? İleride insana dönüşecek maymunlar olabilir mi? İşte size bir çarpıtmanın anatomisi…
Bunun yerine, insan ve kuyruksuz büyük maymunların ortak bir atadan geldikleri şeklinde ifade edersek bu soruların hiçbirine gerek kalmayacağı ortaya çıkar. Yani ortak atanın ne tam insan ne de tam kuyruksuz büyük maymun olduğu, ikisinin özelliklerini de barındıran bir canlı olduğu anlaşılacaktır. Bunun doğal bir uzantısı olarak, hem insanın hem de kuyruksuz büyük maymunların değişerek günümüze geldikleri sonucu ortaya çıkacaktır. Ancak bu formülasyon, insan evrimini gerçeğe daha yakın biçimde ifade ettiği ve kolay anlaşılabilir olduğu için yaratılışçıların işine gelmemektedir.
Primat evrimi
Peki bu ortak ata nasıl ortaya çıktı? Günümüzde 200′den fazla primat türü yaşamaktadır. Yok olan türlerin sayısı ise bundan çok daha fazladır. Bunlar arasındaki evrimsel ilişkiler yaratılışçıların ileri sürdüğü gibi basit, çizgisel düzeye indirgenemez. Primat evrimi yaklaşık olarak 65 milyon yıllık bir zaman dilimini kapsar. Bu süreçte ilk önce Prosimii denilen primat öncülleri, daha sonra Yeni ve Eski Dünya primatları ortaya çıkmıştır. İnsan ve kuyruksuz büyük maymunların ortak atası da Eski Dünya primatları içerisinde yer alır. İnsan soyu ise, Eski Dünya primatları içerisinde yer alan bir grubun (yani ortak atanın) evrimsel dallanması sonucu yaklaşık 7-6 milyon yıl önce oluşmuştur.
Eğer evrim yoksa, primat grupları niçin yukarıdaki sırayı takip ederek yeryüzünde görülmüşlerdir? Bu sıralanış acaba tesadüf müdür? İlk primat örnekleriyle daha sonraki primat örneklerini birarada göremezsiniz. Aynı şekilde Homo genusuna, yani insan cinsine ait fosilleri, ne Aegyptopithecus ne de Dryopithecus fosillerinin bulunduğu katmanlarda ele geçirebilirsiniz. Bu aşamada yaratılışçılara sormak gerekiyor: Tüm bu türler bir anda mı, yoksa bir sıra düzeni içerisinde mi yaratıldı? Eğer bir anda yaratıldılarsa niçin tüm canlıları aynı tabaka içerisinde bulamıyoruz? Diğer bir deyişle, niçin insan fosilleri dinozorlarla aynı tabakada birlikte bulunmazlar? (Bugün biliyoruz ki, dinozorların yaşadığı dönemde değil insan, ilk primatlar bile yeryüzünde yoklardı.) Yok eğer tüm canlılar aynı anda yaratılmadıysa o zaman niçin bazı türler yok olup diğerleri yaşamaya devam etmektedir?
Günümüzde bu ve benzeri sorulara evrim kuramı dışında yanıt verebilecek başka bir açıklama tarzı yoktur. Yaratılışçılık açısından bakıldığında ise bu sorulara yanıt bulmak hiç mümkün değildir. Bu sorular hiçbir dinde gündeme getirilmez. Peki o halde sorulmayan/ sorgulanamayan bir düşünce (yani yaratılışçılık) nasıl “bilimsel” olarak sunuluyor da, kendini sorgulayarak sürekli değişen/gelişen (ya da en azından bu olanağı içerisinde barındıran) evrim kuramı “bilimsel” kabul edilmiyor?
Mükemmel “dizayn”
Evrim karşıtlarının, sürekli olarak, canlıların mükemmel bir şekilde “dizayn” edildiklerini, bütün canlıların şaşmaz bir incelikle işlev gördüklerini kafalara yerleştirmeye çalıştıklarını görüyoruz. Onlara göre bu mükemmelliğin tepe noktasında tabiî ki insan yer almaktadır. İnsan, ruhu ve düşünceleriyle tüm canlılardan daha üstündür, hatta diğer tüm canlılar ona hizmet için yaratılmışlardır.
Ancak durum hiç de evrim karşıtlarının ileri sürdüğü gibi değildir. Hemen her insanın bir (bazen de birkaç) organının yaşamının belli bir döneminde ya da tüm yaşamı boyunca yeterince işlev görmediğini, hastalandığını hepimiz biliriz. Bunu görmek için hastanelere gitmeye de gerek yoktur. Yani yaratılışçıların söylediğinin aksine, insan mükemmel tasarlanmış, şaşmaz hassaslıkla işleyen bir organizma değildir. Tüm canlılar gibi insan da hâlâ değişmenin sancılarını çekmektedir.
Bu konuda birkaç örnek verelim. İnsanların hemen hepsinde üçüncü azı dişi (yirmilik diş) sorun yaratmaktadır. Bu dişler ya eğri çıkmakta ya da çıkıp işlev görmedikleri için çabucak çürümektedirler. Sonuçta neredeyse tüm insanların bu dişlerle başı derttedir. Sizce bu mükemmel bir “dizayn” mıdır? Bunun tek mantıklı açıklamasını evrim kuramı içerisinde bulabiliriz. Çünkü insanda çene boyutları gittikçe küçülmekte ve dolayısıyla dişler, küçülen çenede yer bulmakta güçlüklerle karşılaşmaktadırlar. Küçülmeden en fazla etkilenen dişler, diş kavsinde en arkada yer alan üçüncü azılardır.
Başka bir örnek de dik yürüme üzerine verilebilir. Evrim düşüncesine göre dik yürüme, insanın sonradan kazandığı bir özelliktir. Antropolojik araştırmalar, dik yürümenin zaman içerisinde, yavaş işleyen (12) bir süreç sonunda ortaya çıktığını ve bu arada pek çok yan dalın oluştuğunu göstermektedir. Elimizdeki bulgulara göre dik yürümeye geçişin ilk adımları 4,4 milyon yıl önce Ardipithecus ramidus’ta görülmüş, Australopithecus, Homo habilis ve Homo erectus’ta gelişmeye devam ederek günümüze gelinmiştir. Ancak bu süreç tamamlanmamış, hâlâ devam etmektedir. Farklı bir ifadeyle, insan dik yürümeye henüz tam anlamıyla uyum sağlamış bir canlı değildir. Nitekim uzun bir süre ayakta kaldığımızda, başta belimiz ve ayaklarımız olmak üzere vücudumuzun pek çok bölümünden itirazlar yükselmeye başlar. Düz tabanlık ve ayakta ortaya çıkan diğer yapısal bozukluklar bu sürecin tamamlanmadığının diğer göstergeleridir.
Adaptasyon (uyarlanma) ve yaratılışçılık
Buradan çok önemli bir noktaya geliyoruz. Yukarıda verilen örneklerin hepsi canlıların mükemmel yaratılmadıklarını ama çevreye uyum sağlayarak yaşamaya çalıştıklarını ve bu arada değişime uğradıklarını göstermektedir. Yaratılış düşüncesini savunanların açıklayamadıkları konulardan biri de uyarlanmadır. Acaba evrim karşıtları canlıların “uyarlanma”sını nasıl açıklamaktadırlar? Biliyoruz ki evrim karşıtı düşünce, önlerinde duran sayısız kanıt karşısında gerileyerek, tür içerisinde değişmelerin olabileceğini kabul etmek zorunda kalmıştır. Ancak sorun burada bitmemektedir. Canlılar mükemmel olarak yaratılmışlarsa acaba niçin değişmek ihtiyacını duymaktadırlar? Tür içinde bile olsa?…
Aslına bakılacak olursa evrim karşıtlarının buna verilecek yanıtları yoktur. Çünkü canlılar değişmek zorunda kalıyorlarsa o zaman mükemmel yaratıldıkları nasıl savunulabilir? Ya da, yok eğer her defasında tekrar tekrar yaratılıyorlarsa o zaman yaratıcının mükemmel bir “dizayn” yapamadığı, her seferinde yaratımlarında yeni ayarlamalar yapmak zorunluluğunu duyduğu sonucu ortaya çıkmaktadır. İşte bu, evrim karşıtı düşüncenin içinden çıkamadığı ve hiçbir zaman da çıkamayacağı bir konudur.
Yaratılışçılık, doğal olarak, canlılığın ortaya çıkması ve değişmesi konusunda hiçbir kanıta sahip değildir. Bu düşünceyi savunanlar için neredeyse tüm kanıt “evrim düşüncesinin açıklayamadığı konulara” dayanmaktadır. Yani onlara göre bir nokta evrimci düşünceyle açıklanamıyorsa, kesin bir biçimde yaratılışı kanıtlamaktadır. İşte bir örnek: “Canlılık tesadüfen oluşmamışsa bilinçli bir biçimde var edilmiştir” (s. 3-4). Acaba üçüncü ya da dördüncü bir seçenek yok mudur? Bu düşüncenin arkasında, insanların kafasında “ikili” bir mantık yaratmak çabası yatmaktadır. Yani birinci seçenek doğru değilse mutlaka ikincisi doğrudur. Bu, düşüncenin şartlandırılması ve daraltılması demek değil de nedir?
Kültür konusu
Yaratılış mantığıyla hareket edildiğinde aydınlatılamayacak konulardan birisi de kültürün gelişimidir. Buna örnek olarak âlet üretimini verebiliriz. İnsan mükemmel olarak yaratılmışsa onun yaptığı ilk âletler niçin mükemmel değildir? Âlet teknolojisindeki gelişime bakıldığında hiç kimsenin aksini iddia edemeyeceği bir gerçek vardır: o da, âlet teknolojisinin basitten karmaşığa doğru gelişim gösterdiğidir.
İnsan evriminin erken aşamalarında üretilen âletler kaba ve oldukça “basittir”. İlk aşamada, bir ya da iki yüzünün bir kaç darbeyle yontulduğu taş âletlerle karşılaşılır. Daha sonraki aşamalarda, yongaların ustaca çıkartıldığı ve âletin daha geniş bir bölümünün işlenmeye başlandığı görülür. Ardından, yonga olarak çıkartılan parçaların işlenmesi ve gittikçe küçük âletlerin üretilmesi gündeme gelmiştir. Bu arada âletlerde çeşitlilik gözlenmiş ve bunun doğal sonucu olarak insanın “âlet çantası” genişlemiştir.
Bu bilgilerden sonra baştaki soruya tekrar dönmekte yarar var. Acaba mükemmel olarak yaratılan insan niçin âlet yapmayı bu kadar uzun sürede (yaklaşık 2,5 milyon yılda) öğrenmiştir? Harun Yahya’nın insan olarak kabul ettiği Homo erectus’lar ve Neandertal’ler niçin metallerden âlet yapamamışlar, seramikten kap kacak üretememişler, tapınaklar inşa edememişlerdir?
Bu düşünce sistemi diğer konulara da rahatlıkla uygulanabilir. Örneğin mükemmel olarak yaratılan insan acaba niçin tarihinin büyük bir bölümünde tarım yapmamıştır. Tarımı öğrenmesi için niçin milyonlarca yıl beklemiş, kendisi üretmek yerine yırtıcı hayvanların arasına atılarak yaşamını tehlikeye sokmuştur? Yaklaşık 1,5 milyon yıl eskiliği olan Homo erectus’lar niçin tarım yapmayıp, köy kurmamışlar, yalnızca kaba taş âletler yapıp ateşi denetim altına almakla yetinmişlerdir?
Evrim sahtekârlıkları
Evrim karşıtları, dillerine pelesenk ettikleri Piltdown Adamı olmasaydı acaba fosilleri karalamak için ne yaparlardı? Yüzyılımızın başlarında gerçekleşen bu sahtekârlık olayının yine bilim insanlarınca aydınlatıldığını unutarak, tüm buluntuların bir çırpıda yok sayılması ya da tüm fosil bulguların sahte olduğu şeklindeki düşüncenin yayılmasına daha ne kadar devam edilecek? Bu sahtekârlığın sorumlularının kim(ler) olduğu şimdiye dek anlaşılamamıştır. Ancak hemen şunu söyleyelim: Olası düzenbazlar arasında bir de din adamı, cizvit papazı Pierre Teilhard de Chardin, bulunuyor. Harun Yahya bu konuda sayfalar dolusu bilgi aktarırken acaba bu noktaya niçin hiçbir zaman değinme ihtiyacı duymuyor?
Harun Yahya “sahtekârlık” konusunda o kadar ileri gitmektedir ki, Ramapithecus fosillerini de bu kapsamda takdim etmektedir. Bu yaklaşım onun bilime bakış açısını ortaya koymanın ötesinde, verileri nasıl çarpıtma gayreti içerisine olduğunun sayısız örneklerinden birisidir. Bilindiği üzere şimdiye dek hiç kimse Ramapithecus fosillerinin sahte olduğunu ileri sürmemiştir. O zaman bu fosiller niçin “İnsan evrimi iddiasını desteklemek için başvurulan sahtekârlıklar” başlığı altında ele alınmaktadır?
İşin aslı hiç de yazar tarafından çarpıtıldığı gibi değildir. Gerçek olan, Ramapithecus’un evrimsel konumu üzerindeki tartışmalardır. 1980 öncesinde bazı antropologlar Ramapithecus’un, insanın en eski atası olduğunu ileri sürmüşler, ancak izleyen yıllarda yeni bulguların eklenmesiyle konu aydınlığa kavuşmuş ve bu araştırıcılar görüşlerini değiştirmek zorunda kalmışlardır. Yoksa ortada bir sahtekârlık yoktur. Harun Yahya, Ramapithecus konusundaki tartışmaları bir sahtekârlık olarak sunarak bilimin işleyiş mantığından ne denli uzak olduğunu ortaya koymaktadır. Ona göre, bir konunun bilimsel arenada tartışılması ve bir grup bilim insanının aksi bir düşünceyi savunması sahtekârlıktır. Burada hemen şu soru akla geliyor: 1992 yılında Gufran Koyuncu imzasıyla (ve olasılıkla Bilim Araştırma Vakfı’nın desteğinde) yayımlanan Evrim adlı kitapta Homo habilis insan kategorisinde ele alınırken, Harun Yahya bu canlıların maymun olduğunu savunmaktadır. Zamanla yeni görüşlerin benimsenmesi “sahtekârlık” ise, ya Gufran Koyuncu ya da Harun Yahya sahtekâr değil midir?.
Evrimde rastlantı
Son olarak, evrim kuramının rastlantı olayına bakış açısına değinmekte yarar vardır. Harun Yahya kitapçığın değişik bölümlerinde değil bir canlının, bir proteinin bile doğadaki gelişmelerle oluşamayacağını, bunların evrim kuramında açıklandığı gibi tesadüflere bağlanamayacağını savunuyor. Bu düşüncesini bilimsel bir temele oturtuyormuş izlenimini vermek için de matematiğe başvurup, önümüze bol sıfırlı tablolar seriyor (s. 68). Tabiî bu bol sıfırlı olasılıklar gerçekleşmeyeceğine göre geriye tek seçenek kalıyor: “Yüce yaratıcının mükemmel dizaynı.”
Ancak yapılan çarpıtma tüm çıplaklığıyla sırıtıyor. Evrim kuramı hiçbir zaman canlı yapının ve onun alt birimlerinin günümüzde göründüğü biçimiyle bir anda ortaya çıktığını savunmamıştır. Evrim kuramına göre canlılığın ilk yapı taşları basit organik moleküllerden oluşmuştur. Bunlar birden bire protein ya da hücre organelleri biçiminde karşımıza çıkmaz. İlk organik moleküller adım adım gelişmiş, farklılaşmış, karmaşıklaşmışlardır. İlk organik moleküllerden proteinlere ya da nükleik asitlere ulaşılması için milyarlarca yıl geçmesi gerekmiştir. Ancak yaratılışçılar bunu bilmelerine rağmen bu geçiş aşamalarını dikkate almaksızın hep “son ürün” üzerinden yola çıkarak bol sıfırlı hesaplamalar yapmaktadırlar. Bu arada kasıtlı olarak, evrimcilerin, protein ya da hücrenin birden bire oluştuğunu savunduklarını iddia etmektedirler. Bu, çarpıtma değildir de nedir?
* Bu yazı Bilim ve Ütopya dergisinin 60’ıncı sayısında (s. 40-45, 1999) yayımlanmıştır.
1. Yahya H (1998) Evrim Aldatmacası.
2. Lewin R (1998) Modern İnsanın Kökeni. (Çev: Nazım Özüaydın). Ankara: TÜBİTAK, 28.
3. Homo habilis terimi burada geniş anlamıyla yani rudolfensis ve ergaster türlerini de kapsayacak biçimde kullanılmaktadır.
4. Koyuncu G (1992) Evrim. İstanbul: İz Yayıncılık.
5. Evrim Aldatmacası ve Evrim kitabının yapı, içerik ve fotoğraflar yanı sıra yer yer aynı tümceler içermesine bakarak bu iki yayının (ve yaratılışçı bakış açısıyla yazılan pek çok kitabın) yazarlarının aynı kişiler olması ya da aynı ekip tarafından kaleme alınması olasılığı çok yüksektir.
6. Poirier FE (1990) Understanding Human Evolution. (2. Baskı) Englewood Cliffs: Prentice Hall, s. 199.
7. Klein RG (1989) The Human Career. Human Biological and Cultural Origins. Chicago: The University of Chicago Press, s. 156.
8. Molnar S (1992) Human Variation. Races, Types, and Ethnic Groups. (3. Baskı) Englewood Cliffs: Prentice Hall, s. 149.
9. Çakır E (1997) Hz. Adem’den önce yaşayan yeni bir canlı grubu: ne insan ne hayvan! Aksiyon (147): 18-31.
10. Ama işin ilginç yanı, Şahin Çakır son çalışmalardan haberdar olsaydı görüşlerini açıklamadan önce (herhalde) biraz daha düşünürdü. Çünkü son yıllarda yapılan genetik araştırmalar Neandertal genlerinin günümüz insanına ulaşmadığı, bu grubun Homo cinsinin evriminde bir yan dal olarak kaybolduklarını ortaya koymuştur.
11. White TD, Suwa G, Asfaw B (1994) Australopithecus ramidus, a new species of early hominid from Aramis, Ethiopia. Nature 371: 306-312.
12. Yavaş işleyenle kasıt, sürecin uzun bir zaman dilimine yayılmış olmasıdır. Buradan, dik yürümenin sabit bir hızla değiştiği sonucu çıkartılmamalıdır. Bu gelişmede “kesintili denge” kuramına uygun olarak, belli bir süre durağanlığın hüküm sürdüğü, buna karşılık bazen de ani değişimlerin ortaya çıkabileceği unutulmamalıdır.
Yazıcı-dostu sürüm
Arkadaşına gönder- 6369 defa okundu

Sibel Atasoy

Dedemi rahmetle andım.
Olay, 65-70 yıl öncesine ait.
O,zamanlar, dedem, çoktan emekli olmuş, Atatürkçü bir vali idi. Arapça, Acemce ve Fransızca bilirdi. On iki yaşından beri namazını kaçırmamış,geniş hoşgörü sahibi,tarikat ehli,herkez tarafından sevilen , saygı gören bir insandı...
O zamanki, minicik aklımla, dedemi inancı dolayısıyla köşeye sıkıştırmak için, Darvinin evrim anlayışı hakkında ne düşündüğünü sordum... Başımı şevkatle okşadı. Hala unutamadığım bir sesle bana, "Bilimin söylediği herşey,o gün için doğrudur. Darvinin söyledikleri de doğrudur. Bilim daha da ilerleyecek her an yeni şeyler bulacak,yeni doğrular ortalya koyacaktır.(ki o zamanlar, ne bilgisayar vardı, ne kuantum, ne de saklı düzen...)Ama sakın unutma, tüm bu doğrular, sadece TANRININ İNSANI YARATIRKEN, HANGİ YOLU İZLEDİĞİNİ ,isbat etmiş olacaktır." dedi...
Unutmadım. Ve de içimde hiç çatışma yaşamadım...
sivri sinek
prof.dr. galin biserof asenof ilginç bir buluşa imza attı
bir müslüman meslekdaşının her canlı ALLAH'ı tespih etmektedir sözünü
laborotovar ortamında testetmeye karar vermiş.
Kuran-ı Kerimi araştıran Asenof aşağıdsaki ayet sebebi ile
sivri sineği bu işe en uygun hayvan olabileceğini varsaymış.
ayete şu
“Şüphesiz Allah, bir (dişi) sivrisineği de, ondan üstün olanı da, (herhangi bir şeyi) örnek vermekten çekinmez. Böylece iman edenler, kuşkusuz bunun Rablerinden gelen bir gerçek olduğunu bilirler; inkâr edenler ise, ‘Allah, bu örnekle neyi amaçlamış?’ derler. (Oysa Allah,) Bununla birçoğunu saptırır, birçoğunu da hidayete erdirir. Ancak O, fasıklardan başkasını saptırmaz.” (Bakara Suresi, 26)
Sivri sinekler saniyede 1000-2000 kez kanat çırpmaktalar ancak sinirler en fazla saniyede 100 sinyal yollayabilmekteler.Her bir sinyalde kanat otomatik olarak 10-15 kez kanat çırpmaktaymış. Asenof bu sivri sineğin kanat sesini önce lazerli bir mikrofon yardımı ile kaydetmiş ;ardındanda sesi yavaşlatarak insan kulağının algılama ve konuşma ritmine indirgemiş .
sesi dinlediğinde kulaklarına inanamamış.
sizde dinlediğinizde inanamayacaksınız, link aşağıdadır
http://rapidshare.com/files/119330930/sounnth.rar.html
Gene okudum :)
Başlığı görünce "aman bu kadar uzun yazıyı okuyamam , zaten bu konu çok tartışıldı" diye düşündüm ama baktım tümünü okumuşum bile ve...gene :)
Aslında yazıyı okurken aklımdan hep şu geçti:
Harun Yahya'ya itimat edecek kişiler, H. Yahya yazmış bile olsa "evrim aldatmacası-risaleyi çok yabancı terim içerdiği için okumazlar. Zaten kayıtsız şartsız "biat ederler ;). Yok 1. hamur yok kuşe kağıt olması onlar için hiç bir önem taşımaz. Eeee ,H. Yahya o kitapçığı veya her neyse kime yazar? Herhalde yukardaki
yazıyı yazan kişilere... Ve bence ne kadar ciddiye alındıklarını düşünüp kasılma fırsatı yakalarlar Harun falancalar. Zira ciddiyetle evrim yasalarının doğruluğunu araştıran ve destek arayan kişiler yukarda ki yazıyla tatmin olmazlar.
Yukarıda bir kaç filiogenetik benzerlik dile getirilmiştir. Ve anladığım kadarıyla biyolojik olmaktan çok antropolojik özelliklere ağırlık verilmiştir. Ne Darwin'in "sayıca sabit kalma, ne doğal seleksiyon ve adaptasyon teorileri ne de eski türlerden yeni türlerin oluşumu teorilerinden söz edilmemektedir. Yani ortada evrim yasaları falan yoktur doğru dürüst.
Doğrusu Harun Yahya ve yandaşlarına "evrim vardır" işte ispatı demek için yukardaki yazıyı ben çok da yerinde bulmadım.
Aslında bu konuya yorum yapma sebebim bunları yazmak değil. Yukarıda misafir yorumu yapan Sn. büyücü çırağı :)..
Ama sakın unutma, tüm bu doğrular, sadece TANRININ İNSANI YARATIRKEN, HANGİ YOLU İZLEDİĞİNİ ,isbat etmiş olacaktır." dedi...
Herşey bir yana Sn. büyücü çırağı rahmetli dedeniz tam da benim düşünce ve duygularımı ifade etmiş. Öyle bir dedenin torunu olarak bence siz derhal " büyücü başlığına " terfi etmelisiniz ;)).
Saygılarımla...
BEN DE İSTERDİM AMA, NEREDE O CESARET...
Çocukluğumdan beri, bu konulara ilgi duyardım.
Atmış yaşıma doğru , baktım ki, tam bir büyücüyüm...Takma isim olarak BÜYÜCÜ yü kullanmaya başladım. Bu ünvan bana , anamın ak sütü gibi helal diye düşünüyordum.
Ama, seksen yaş dönemecine yaklaştığımda, gördüm ki, kazın ayağı öyle değilmiş, insan ne kadar çok öğrenirse, bilgisinin ne kadar yetersiz olduğunu daha da açık görüyormuş
"Aslanım" dedim , kendi kendime,"megolomanlığı bırak. Çıraklık çok bile senin için.²
Ama , çıkmamış candan ümit kesilmezmiş. Allah yirmi otuz sene daha önür verirse, bakarsınız uğraşa uğraşa, dualarınızın da yardımıyla, tekrar BÜYÜCÜ olduğuma inanırım...
Teşekkürlerimle...
Sn. büyücü başı
İzninizle insanların bilgileriyle ilgili görüşlerimi paylaşmak isterim.
Bazılarımızın içsel konulara adeta çekilir gibi ilgi duymasını ben doğuştan getirilen
özellik olarak düşünürüm. Yani bir çeşit yatkınlık gibi. Bu durumun olma sebebini, diğer
insanlara yol göstermek ve onlara öncülük etmek şeklinde algılarım. Sizin çocukluğunuzdan
beri bu konulara ilgi duyma sebebinini, ben zaten büyücü özelliklerine sahip olmanıza
bağladım;).
Ama, seksen yaş dönemecine yaklaştığımda, gördüm ki, kazın ayağı öyle değilmiş, insan ne kadar çok öğrenirse, bilgisinin ne kadar yetersiz olduğunu daha da açık görüyormuş.
Bence böyle düşünmenizin temelde iki sebebi olabilir.
1.Başkalarının sizden daha çok bildiğini sanıyorsunuzdur.
2.Başkalarının sizden daha çok bildiklerini sanmalarına izin veriyorsunuzur ;)).
Her iki durumda da benim için siz "büyücü başısınız";)
Selam ve saygılarımla..
Değerli arkadaşlar,Bazen
Değerli arkadaşlar,
Bazen tüme varırız, bazen de tümden geliriz. Şimdi siz geçecek olan süre her ne kadar olursa olsun (3-5 milyon yıl), öyle ya da böyle (yağdı yağmur, çaktı şimşek..) Mona Lisa'nın (paint) "kendi kendine" olamıyacağına dair şeksiz- şüphesiz bir iman içerisinde iken, Mona lisa'nın (3d herself) "ulan olur mu olur.." diyerek ansızın (3-5 milyon yıl) çıkagelmiş olmasını nasıl içselleştirebiliyorsunuz?
El hâsıl-ı kelâm, eğer birden fazla ve bir arada uyum içerisinde çalışan "organ" varsa, bu; "organizasyon"a delâlet eder.
Her "organizasyon" da "organizatör"üne vesselam..
(Aslında bu kadarı hem yeter, hem de iktifa etmek lâzımdır. Ancak, kocaman "Fıkh-ı ekber", Numan bin sabit'in kaleme aldığı bir kaç yaprak bir eserdir. Onu "kocaman" yapan şey ise şürehâ'nın fehâmetidir. Anlamıyor olmanızı (üzülerek) yadırgamıyorum. "Yere tohum saçmış gibi", kiminin bitip kiminin yitmesini yeni ve çok zor özümsedim. Öyle ya, kelâm uçar uçar da konar bin sene sonra "o nazlı yazının ince dalına". Aman yere düşmesin diyerek üflediler halbuki bin küsûr sene olanca güçleriyle. Her bir emektarın ellerinden öperim. Bu ne tükenmez irfan ki, "bile bile" bir "hamal"a, teslimatı bin küsûr sene sonra yapılacak postayı, zamandan ve mekândan münezzeh -kalpten- selam ve dua ile verirsin.)
(Arkadaşım, kasma kendini. Bu mesaj sana değil. Şişe içerisinde bi not buldun sadece. Sen şişeyi, içerisindeki not ile tekrar suya bırak. (lütfen))
Kanunlar
Örnekler güzel, fakat... Düşünün bir ülkede bir sürü insan yaşıyor. Bunların her biri organ olsun. Bu insanlar birlikte bir organizasyon oluşturuyor ve ortaya Devlet denilen bir yönetici kavram çıkıyor. Ama devlet dediğimiz şey bir organizatör mü? Hayır değil... Gerçekte karşılığı var mı? Sadece insanların kafasında bir tanım olarak var... El hasıl-ı kelam, organizatörler kafamızdaki tanımlardan öteye gidemiyor.
Peki Devlet veya organizasyonlar nedir? Kanunlar ve kurallar bütünüdür. Doğada karşılıkları yok mu? Elbette var. Doğal seçilim, Mutasyon, Varyasyon vs vs... Çok tuhaftır ki, canlılar aleminde fizik ve kimya kanunları dışında hiçbir vakaa görülemiyor.
xenix: Şişe içerisndeki nota birşeyler ilave etmeden hayatta bırakmam :)
Hazır bulmuşken
Kumda eşelenirken... aaa bir de baktım önümde bir şişe .. kapağını açıverdim. Birileri bir şeyler yazmış. Hep bilindik şeyler... yeni bir şey yok.
Ama ben de bir not yazayım dedim. Ve kapattım şişenin ağzını saldım denizlere :
"Sevgili Organizatör; bana kumda eşelenme fırsatı verdiğin için teşekkür ederim. Ben senin her yerde ve her şeyde olduğunu biliyorum. Şişede mesaj atmanın başka bir anlamı olmalı. Mesajı senin attığını sanmıyorum ama olur a sen attıysan... görmek istemeyenlere fayda etmiyeceğini benden iyi biliyorsun. Onun için susayım ;)
Organizatörüm; seni en çok sessizlikte ve saf neşe de bulacağımı söyledi bilge insanlar. Ben henüz o kadarını anlayamıyorum . Yani anlıyorum da uygulamaya geçemiyorum. Öff !! Sessiz kalmak ne zormuş. Sürekli bıdı bıdı edesim var ;)) Haa neşeliyken, olur ya başarabildiğimde dinginken, sana yaklaştığımı hissediyorum ve... beni reddetmediğin ve kabul ettiğin için sana minnetarım. Başarmak için yola çıktım. Seni mahcup etmiyeceğim.
Lütfen! Seni, yalnız bilgelerin işaret ettiği yerlerde değil; güzel bir şiirede, bir resimde, içli bir şarkı sözünde, bir melodi de , ışıl ışıl parlayan gözlerde, gülümseyen bir yüzde de görmeme izin ver.
Bana neden gülümsediğini biliyorum. Tamam , müsade senin diyorsun ;). O zaman bunu anlayıp sindirmem için bana yardım et ! Teşekkür ederim."
Sivrisinek - Zikir - Prof Dr Galin Biserof Saçmalığı
Bu gün mail kutuma bir kaç defa düşmüş olan bir mail hakkında bir kaç kelam söylemek istiyorum. Mail aynen şu şekilde:
Sivrisineğin kanat sesini önce lazerli bir mikrofon yardımı ile kaydeder sonra sesi yavaşlatarak insan kulağının algılama ve konuşma ritmine indirir ve kulaklarına inanamaz…
İnanılmaz sesi dinlemek için bilgisayarınızın sesini açın ve aşağıdaki linki tıklayın.
NOT: Aşağıdaki linki internet explorer da açın, link açılmıyor ise bu linki internet explorer adres çubuğuna yapıştırın ve girin.
http://img72.imageshack.us/img72/8034/tespihjv5.swf
Bu güne kadar inernette dolaşarak safi duygular taşıyan müslümanları kandırmaya yönelik çokça mail ve dosyayı deşifre etmek için elimden geleni yapmaya çalıştım.
Şimdi yukardaki mailde okuduğunuz örneğide bir kaç yönü ile inceleyelim birlikte.
1- Eğer gerçekten bu bir sivrisineğin sesinin yavaşlatılmış hali ise bunun bize orjinalini de gönderin. bir de biz yavaşlatalım. Yavaşlatalım yavaşlatmasına ama zaten bizim yukardaki medya dosyasında dinlediğimiz ses “owwa” gibi bir ses. Allah der gibi evet. Ama Allah demiyor.
2- Ben mevzu bahis olan sesi denemek için mp3 formatına çevirip kendi bilgisayarımda kat kat hızlandırdım. (bir sonuca ulaşma amacımdan değil sadece ıspat için) Her safhada farklı şeylere benziyordu ses. Sırası ile bir çocuk sesi, cırcır böceği sesi, at sineği sesi, sivrisinek sesi vs. vs. vs.. Tabi ilgimi çekti. Bir başka deney yaparak herhangi bir müzik parçasından ufak bir parça alıp onu kat kat hızlandırmayı denedim. Ama ulaştığım sonuç değişmedi. Çok fazla hızlandırınca yine sivrisineğinkine benzer bir ses çıkmakta. Bunu farklı ses parçaları üzerinde denedim. Sonuç yine değişmedi. Yani benim dediğim bu sıradan bir ses parçasıdır. Zaten teknik olarkta az buçuk sesten anlayan bir kişi bu efekti çok rahat yapabilir.
3-Prof. Dr. Galin Biserof diye birini neden googlede bulamıyorum ???? Kimmişki bu adam ? Ses uzmanı mı ? DJ mi ? Ne konuda prof olmuş ?
4- Konuya bir ateist gözü ile bakacak olursak. “Madem sivrisineğin tesbihini kaydettiniz, evde rüzgarsız bir ortamda odanızda duran çiçek te bir canlı. Onunda sesini kaydedinde görelim”
5- Yine bir ateist gözü ile bakacak olursak olaya “Sivrisinekler nasıl insanlar gibi konuşabiliyorlar?”
6- Bizim müslümanlar olarak ayetlere tam olarak inanma noktasında bir sıkıntımız mı var ki bu tür mevzuularda balıklama olaya dalıyoruz? Bize delil olarak Allah yetmez mi ?
Hülasa bu haber asparagas bir haberdir. Sivrisinek elbette Allah Tealayı zikreder. Her canlı zikreder. Cenabı Allah bunu diyorsa biz bunun üzerine söz söyleyemeyiz. Ama canlıların zikirlerini mikrofonla dinlemeye çalışmak ve onları duymaya uğraşmak oldukça komiktir. Peki canlılar nasıl Allah’ı zikreder diyorsanız her canlının farklı bir zikretme şekli vardır. Burada ince çizgi ise onlar biz duyalım diye zikretmiyorlar.
Kaynak: http://www.internettinhoja.com/internettinhoja/2009/02/sivrisinek-zikir-...
xenix
Evrimin Amacı
Yazıda yaratılışçılık çarpıtılmış ya da bilgi eksikliği var veya bilerek karıştırılmış..
Harun Yahya müstear isimli yazarın yaratılışçılığı ile U.S.A evangelist yaratılışçılarının fikirsel anlamda farkları vardır.Şöyle ki Harun Yahya, evrime topyekün karşıdır, diğerleri kısmen de olsa kabul ederler ama Darwinan evrimi değil.Yani evrimin bilinçli bir müdehale dışında olması imkansızdır derler.
Asıl söylemek istediğim, yukarıdaki yazı gibi işi ideolojik boyuta çekmemek gerekir.
Bugün evrim teorisi malesef Darwinizm olmuştur.
Biraz dikkat ile Darwinizmin, dinsizlik-tanrıtanımazlık için nasıl kullanıldığını görmemek mümkün değildir.
Neye karşıdır?
Doğal seleksiyon, adaptasyon, mutasyon, varyasyona da mı karşıdır? Harun Yahya nın evangelist yaratılışcılardan bağımsız bir tane araştırması var mıdır? Varsa alabilir miyiz?
Birde Harun Yahya fosil sergileri oluyorya, onlar çok hoşuma gidiyor. Hele gidiyorum başındaki gence soruyorum. Bu ne fosili? Diyor işte deniz yıldızı, kaç yıllık? 1 milyar yıllık, bu ne? tavşan fosili. Bu kaç yıllık? 100 milyon yıllık. Peki diyorum 500 milyon yıllık tavşan fosili yok mu? Yok galiba diyor. 800 milyon yıllık? Ben fazla bilgili değilim demeye başlıyor. O da yok. Neden yok diyorum. Neden bütün canlılar yaratıcı tarafından önce basitten başlayarak karmaşığa doğru bir sıra izlenmiş yaratılırken. Neden 1 milyar yaşında bir tavşan veya başka bir memeli fosili yokta, kabuklu bir kaç canlı veya balık fosili var.
xenix
Yaratılışçıların
Yaratılışçıların yaptıkları en bariz çarpıtmalardan biri de insan evrimi söz konusu olduğunda “insanın maymundan türediği” söylemine başvurmalarıdır. Harun Yahya da aynı taktiği sürdürmekte bir beis görmemektedir. Bu, temelden yanlış bir yaklaşımdır ve kasıtlı olarak Darwin’den bu yana sürdürülegelmektedir. Bunun doğrusu “insan, hem kuyruksuz büyük maymun hem de insan özelliklerini taşıyan ortak bir atadan türedi” şeklinde olmalıdır.
EEE BEE AMCACIM YAZIP ÇİZMİŞSİN ATIP TUTMUŞSUN AMA SENDE İTİRAF EDİYORSUN İŞTE, KUYRUKSUZ BÜYÜK MAYMUNDAN VE BAŞKA BİR CANLIDAN. (O CANLIDA NEYSE ARTIK) BİR EVRİMCİ OLARAK KENDİ KENDİNİ ÇÜRÜTÜYORSUN. KUYRUKSUZ MAYMUNMUŞ? O KADAR YAZIP ÇİZMİŞSİN AMA ŞUNU DE BANA YETER? İLK HÜCRE NASIL MEYDANA GELDİ? BİLDİĞİM KADARIYLA BİR HÜCRE OLMASI İÇİN DNA VE RNA AYNI ANDA BULUNMASI GEREKİR. BİRİ OLMADAN BİRİSİ OLMAZ. HADİ KABUL ETTİK DİYELİM OLUŞTU VS. HANGİ AKLI EVVEL HÜCRE ANÜS OLMAYI İSTEDİ? HADİ ONUDA KABUL ETTİK, GELİŞTİ GELİŞTİ GELİŞTİ ......... HANGİ AKLI EVVEL ORGANİK BOK BÖCEĞİ OLMAK İSTEDİ? ŞUURDAN YOKSUN HÜCRE KENDİNİ ASLAN KAPLAN MAYMUN YAPMA YETEĞİNE Mİ HAİZ? YADA ONLARA YEM OLAN DİĞER HAYVANLAR? BUNA VERİLEN DARVİNCİLERİN CEVABIDA TABİAT ANA? TABİAT ANA BU KADAR MUHTEŞEM BU KADAR YARATICI İSE KENDİNİ KORUMAKTAN NİYE BU KADAR ACİZ? BOŞVERSENİZE BAKMAYIN SİZDE ASLINDA İNANMIYORSUNUZ DA, NEREDEN NASIL VURURUM HAVASINDASINIZ. BİLİM ÇIKTI DARVİN TEORİSİ ÇÖKTÜ BU KADAR BASİT... YAŞASIN BİLİM......
Hoşgeldin
Okuduklarınızı anlama konusunda bir problem yaşadığınızı düşünüyorum.
"insan, hem kuyruksuz büyük maymun hem de insan özelliklerini taşıyan ortak bir atadan türedi" cümlesinde maymundan türedi değil, maymun özelliklerini taşıyan bir canlıdan ve ayrıca insan özelliklerini taşıyan bir canlıdan türedi anlamalıyız. (hatta buraya istersek ayı özelliklerini taşıyan bir canlıdan da diyebilirsiniz. (mesela ağız olması hem ayının hem de insanın özelliğidir)
idrak yolları problemleri olmadan geçireceğiniz günler dileği ile...
xenix
:)
Bilmem ne tesadüfdür ki, bende sizin iki arada bir derede kaldığınızı düşünmekteyim, zira
Bizim müslümanlar olarak ayetlere tam olarak inanma noktasında bir sıkıntımız mı var ki bu tür mevzuularda balıklama olaya dalıyoruz? Bize delil olarak Allah yetmez mi ?
Hülasa bu haber asparagas bir haberdir. Sivrisinek elbette Allah Tealayı zikreder. Her canlı zikreder. Cenabı Allah bunu diyorsa biz bunun üzerine söz söyleyemeyiz. Ama canlıların zikirlerini mikrofonla dinlemeye çalışmak ve onları duymaya uğraşmak oldukça komiktir. Peki canlılar nasıl Allah’ı zikreder diyorsanız her canlının farklı bir zikretme şekli vardır. Burada ince çizgi ise onlar biz duyalım diye zikretmiyorlar.
bu satırlar size aidse, halen evrim teorisinin bilmen ne kolunu savunmasını (ortak bir ata) ve evrim ile alakalı bir yazıyı yayınlamakta behis görmüyorsunuz... Bu ne yaman çelişki böyle dostum....
Madem kuran-ı kerim tam bağlılıktan dem vuruyorsunuz, o zaman ademin yaratılışı kısmınıda bilirsiniz? Neden se kuran da hiç evrimden, sizleri önce şöyle yarattım sonrada buna çevirdim diye birsey yoktur... Yani siz kendi kendizini bir yerde çürütüyorsunuz, bilmem anlatabildim mi.
Bu arada idrakım biraz kıttır, sizler gibi mürekkep yalamadığımızdan olsa gerek...
Selam ve dua ile...
O zaman
O zaman okuduklarınızı bir kaç kez daha okuyun. Ben sıkça yaparım bunu. Okumaktan çekinmeyin. Sivrisinekle ilgili yazı bana ait değil. Yazının sonunda verdim linkini. Ama saf müslümanları aldatmak üzere dönen bir konuyu gayet güzel açıklamış.
Okumaktan çekinmeyiniz. Gerçekten çekinmeyiniz. Bu sitede evrimle ilgili bir sürü yazı var. Onları da okuyabilirsiniz. İlahiyat hocalarından kuranda evrim konularını da okuyabilirsiniz.
Bu linki mutlaka okuyun. Sadece kendinizi müslüman sanmayın. KUR’AN’DA İNSANIN YARATILIŞI VE EVRİMİ
Eğer evrimle ilgili yazılara ulaşmak isterseniz de Evrim linkine tıklayın.
Biliyorsunuz. İslamın ilk emri "oku" dur. O yüzden lütfen okuyun. Bolca okuyun.
xenix
))
Olur okuruz elbette, bakalım Kuran-ı Kerim Allah'ın ademi topraktan yaratıp yaratmadıgınımı söylemiş yoksa ben adem oğlunu önce şuna benzettim sonra buna benzettim ordanda sıkıldım maynun ve başka bir yaratık karışımından evrim geçirmesini sağladımda da mı yaratım demiş?
xenix , şunu anlamakta zorluk çekme lütfen: Darvine de teorisinede inanmakta hürsün, şayet Allah darvinin bulduğu gibi bizleri yaratmış olsa idi o zaman bugün tüm darvincilerin müslüman olması gerekirdi, yada allaha inanan zatlar. bundan evrim var Allah da var mantığı çıkar, secdeye dururlardı. Günümüze baktığımızda ne hikmetse, tüm darvinci geçinenler ve darvine itaat edenlerin hepsi dinsiz. Buyur? Tamam evrime inanalım, kuyruksuz maymun ve bilmem hangi yaratıktan geldik diyelim? Bu allahın büyüklüğünü göstermezmi o zaman yine:))) Şayet bu allahın büyüklüğünü gösteriyorsa evrimciler neden dinsiz olurlar. ben hiç inanan evrimci görmedimde.
Bakıyorum da dinde reforma pek bi heveslisin :) Din de reform yapma işi biz inananlara düşer be arkadaşım... Çünkü o dini yaşayan bizis, bırakında dinimizi istediğimiz gibi yaşayalım, sen gerici de, cahil de ne dersen de.
Tamam mı güzel arkadaşım....
Selam ve dua ile
Darvinin kanıtlanması
Darvinin kanıtlanması tanrıyı yüceltir yüceltmesine fakat dinleri bozar .kutsal kitaplarda söylendiği üzre insanın gökten indirilip birine havva diğerine adem denilmesini yok eder .yahutta adem ve havva insan olarak gelmemiş denebilir .tek hücreli canlılar olarak indirilmiş olabilir anlamları çıkar ki buda kutsal kitapların okadar da kutsal olmadığını söyler belkide yanlış tercüme edildiğini gösterir .Dindarları kandırılmış gibi hissettireceğinden ;bilim adamları aptal olsun ,dinsiz,inançsız olsunlar sözleri rahatça söylenebilir ve bilim insanlarını linç etme hakkını onlara verir.din adına allah adına güya herşey mübahtır ya!
Bilim
Bilim de ona buna inanmak yoktur sayın derviş. Birileri birşeyler koyar ortaya başka birileri de inceler, dener, yargılar, sorgular (bakın bunların hiçbiri inanç ve dinlerle ilgili değildir) ve bu böyle sürüp gider. O yüzden ben darwine, newtona, einsteine, galileye bohr a, gauss a aynı uzaklıktan bakarım.
Anladım ki okumaya niyetiniz yok. İlahiyat fakültesi doçenti makale yazıyor kurandan dayanaklarla halaa müslümanlar inanmıyor diyorsunuz.
Neyse siz dilediğinize inanın. Hem ne yapacaksınız siz evrimi falan. Sevgili canunun güzel bir tespiti vardı. (Kendisi sitemiz üyesidir) Evrimle ilgilenmek hayatınızda bişeyi değiştirmez. Ne daha mutlu ne de mutsuz olursunuz.
O yüzden siz dininizle, bırakın biyologlarda evrimle ilgilensin ;)
xenix
Aynı burada ki amwayciler
Aynı burada ki amwayciler gibi, ortada kuyu var yandan geç misali davranıyor, çaktırmadan ve inceden okmuyorsunuz, idrak edemiyorsunuz diye atıflarda bulunuyorsunuz?
Asıl anlama zorluğu çeken sizsiniz gibibe geliyor (yanılıyorda olabilirim). Asla ve kat-a bilime yaklaşırken dini unsurları katmadık. Tabi bu o bilimin neyi amaçladığına bakar.
Evrim teorisinin amacı neydi? Tanrı yok? Tamam bilimsel bir çalışma olarak tanrının olmadığını, herşeyin tesadüfen yaratıldığını bilimsel bir gözle bakalım dedik. AAA bi de ne görelim, gelişen zaman, ilerleyen teknoloji, evrimin sadece ve sadece savsatadan ibaret olduğunu, temel dayanağının olmadığını, (hatta irdeleyince bir da siyaset koktuğunu) velhasılı kelam içi boş birsey olduğunu gördük. yineliyorum asla tanrıyı katmadan bilime yaklaştık, -ki o tanrıyı yok sayacak olsada. Ama ne acıdır ki, bilim bilim diye yutturmaya çalışılan tezi çürümüş, geçerliliği kalmamış bir olgunun halen ısrar ile, yok insan şöyleydi, hayvan böyleydi diye zavallı ve aciz bir şekilde sırf dine inanmamak için peşinden koşulmasıdır. Hadi dinide salla koy bi kenara. Yahu çürümüş diyoruz, geçerliliği kalmamış, hücrenin keşfinden sonra tamamıyle erimiş bitmiş, yok olmuş. Ama ısrar ile inanmak isteyenlerin gayesi nedir acaba? Hele birde inanlıp da savunanların hali pürmelali de başka tabi:)))
Şimdi adamın biri çıkıp deseki, ben bilimsel çalışma yaptım dünyanın düz olduğunu gördüm. Ahanda ispatı.
Evet göster diyecekler, ortada birsey yok, (gösterdiğide kendi uydurması birsey) dahası dünyanın yuvarlak olduğunun belgeleri, çekimleri, fotoğrafları herşeyi var. Şimdi sen bu adama bilim diye ısrarla inanmaya çalışırsan ben senin o kafanın içinde ne taşıdığını merak ederim (sakın bu cümleyi üzerine alınmayasın çünkü nevi şahsına münhasır değil genelleme yapıyorum) zira beyin yerine et parçası taşıyanları her gün tv lerde boy boy görüyoruz. Al buda bilim. inansanıza!... adam çıksın böğürsün inanmazsınız, çünkü kanıt yoktur dahası siz artık bilirsiniz ki dünya düz değil yuvarlak? evrime inananlarda böyle işte. Hiç bir zaman bir hücrenin nasıl meydana geldiğini söyleyemeyecek kadar aciz bir gürühun tutupda insan şurdan türedi böyle uçtu böyle kondu gibi güya bilimsel açıklama yapmalarına anca .......... la gülerim...
canunun tespitinede iki laf sıkıştırayım, bizim evrim ile bir derdimiz yok ki, hayatımızı da etkilemiyor çok şükür, ama inananlara cidden acıyoruz hani umuyoruz ki doğruyu görürler. bir başka boyutta okuduğum sistemde bana bilimselliğini yitirmiş bir çalışmanın ısrar, cebren ve hile ile dayatmalarını hiç haz etmiyorum. yoksa ibrişim kuşağım, çanakkale dardanel spor yani... :)))
selam ve dua ile
selam ve dua
bu nasıl ince ifade tarzı. amanda aman. bu ne bilimsellik merakı. ya evrim konusunun hayatında hiç bir değişiklik yapmaması ..çok etkileyici çookk !!
acımayın kimseye kardeşim. mazaaalah hayatınız değişir falan.
gülmek için ağzını kullanmayanlar düşünmek için neresini kullanıyor belli oluyor.İbrişim kuşağıymışta çanakkale dardanelmişş ..miş miş.
Boşverin
Bakın ilk yazınızda yanlış okudunuz (yorumladınız). Bunu gösterdim, konuyu sessizce kapatıp sivrisinek mevzusunu benim yazdığımı sandınız, o nu da açıkladım, yine birşey demeden konuyu kapatıp, müslümanlar evrime inanmaz dediniz. Evrimi kurandan ayetlerle açıklayan müslüman bir ilim adamının makalesinin linkini verdim.
Şimdi de diyorsunuz ki "evrim teorisi"nin amacı tanrı yok demek... Size nerden nasıl yazacağımı şaşırmaya başladım. Evrim hakkında ki tek bilgi kaynağınız harun yahya nın yazıları gibi duruyor. Körler sağırlar birbirini ağırlar şeklinde dilediğiniz kadar okuyup, arkadaşlarınızla "evrim teorisi çökmüş" diye muhabbet edebilirsiniz. (Tabii çöken bir teoriyi neden bütün üniversitelerin biyoloji ile uzaktan yakından ilgili olan tüm bölümlerinde halaa okutulduğunu boşverin) Bu konuyla ilgili son 50-60 yılda, uluslar arası bilim dergilerinde yayınlanan hiç bir makalede çöktüğünden bahsetmediğini de boşverin.
Diyorum ya, bu konuyla ilgileniyorsanız bolca okuyun. İlgilenmiyorsanız da boşverin. "İnanmıyorum" deyin geçin gidin. Kimse size "neden inanmıyorsun" falan diye sormayacaktır. Sizde sormayın kimseye, boşverin...
xenix
Farklı bir evrim kuramı
Burada tartıştığınız Darwin'in evrim kuramı hala bilim dünyasının üzerinde yeni düşünceler ve görüşler ürettiği tartışmaları süren, kapanmamış bir yaklaşımdır. Bu bakımdan bilimsel olarak bakıldığında evrim kuramının bir fizik kuramı kadar pozitif olmadığı görüşündeyim. Bu konuda bu sitede yazdıklarımı ve yapılan tartışmaları alttaki bağlantıdan okuyabilirsiniz.
http://www.sonsuz.us/?q=node/508
ee güzel kardeşim sen laf
ee güzel kardeşim sen laf ebeliğinden başka birsey bilmezmisin? ha bire laf üretmekte üzerine yok, kaçak ve kurnaz dövüşüyorsun, güya yaptığın kelime oyunları ile gerçeğin dışına çıkmaya çalışıyorsun?
bir tek sivrisinek hadisesinde sizi yanlış anladım o kadar. gerisini zaten siz anlamamak küçük bir soruya cevap verememek için şunu demişsin, bunu anlamamışsın, yok din yok tanrı vs. yazıp çizmişsin. belli sen evrime inceden inanan bir kişisin, (bizi ilgilendirmez tabi) o senin biyoloji derslerinde okutuluyor dediğin zımbırtıda işte dünya düzeni. evrimi yutturursak belki tanrının olmadığını günümüz insanının tesadüfen meydana geldiğini hal böyle oluncada ortada ne allah nede iman kalacağını gütmekteler ki sizler de bunun hala peşindesiniz.
maymun ve başka bir canlı diyorsun? kendin söylüyorsun işte maymun hemde kuyruksuz:)) ikisi birleşmiş oluşmuş? en geriye git o zaman hücre nasıl olmuş? deki hücre şöyle oluşmuş? o kadar ona şuna kadar hiç bir evrimci cevap veremez. verememiştirde.
bir ilahiyatçı kurandan açıklamalar yapmış diyorsunuz onuda okudum? ama BİZ SİZLERİ ŞUNDAN VE BUNDAN BİRLEŞTİRİP YARATTIK. demiyor. hepiniz sudan geldiniz diyor? evet meni,sprem ney kardeşim? dışarıdan bakıldığında su değil mi? insan yaradılışında 4 evre vardır ki, bunu halen bilmiyorsan onada zaten lafım yok.
senin ve gibilerin aklı hülasası nasıl kavrıyor anlam veremiyorum doğrusu? yani dini, allahı , meviyatı bir kenara bırakalımda şu kadar kompleks bir yapının tesadüfen meydana geldiğini nasıl düşünebilirsiniz? bakteri olmuş, suya girmiş, suda yaşamış, sonra yüzeye çıkmış, uçmaya başlamış, en sonunda insan olmuş:)))) bumudur sizin evrim anlayışınız? türler madem genetik olarak birbirine aktarılıyor, bir bady çalışan sporcunun oğlununda doğuştan kaslı olması lazım? neticede genetik olarak evrim teorisi bunu öngörür çünkü? filler de ağaca uzanarak beslenir ama fil hiç bir zaman zürafa gibi uzun olmaz olamaz.
harun yahyadan da dem vurmuşsun, niye zoruna gidiyor ki harun yahya, adam tek başına göçertmiş, çıkıpda biriniz diyemiyorsunuz ki, şurada şu yanlış burada bu yanlış diye, adam işkembeyi kübaradan sallıyorsa diyin ki, yada gösterin ki burasını uydurma yapmış. uydurmayı yalanıdı dolanı en iyi bilen darvincilerdir, maymun çenesiyle insan kafasını birleştirip sonrada ahanda ara fosil bulduk derler. evet bunada bir açıklama getirirsiniz sanırım yada bunada cevap yerine şunu dersiniz siz, sen anlamıyorsun, idrak edemiyorsun, beni yanlış yorumluyorsun. cevap ver öyle bir sahtekarlık yaptılar mı yapmadılar mı? evet delikanlı gibi söyle bunu tüm laflarımı geri alıp buradan özür dileyim.(İYİ KAPAK OLDU )
aslında size ayırdığım zaman boşa, siz inanmaya devam edin, çünkü işinize öyle geliyor sizin, varın siz yaratıcıyı inkar yoluna gidin, gününü gün etmeye bak:))) sizin için aşağıda bulduğum yazıyıda vereyim de, okuyup durun, hatta çocuklarınızada okutun, SENİN ATAN BİR AMİPTİ YAVRUM diye:)))) inandınığız şeye bak yaaa... ))))))
Dünyadaki bu neredeyse sınırsız sayıdaki yaşam biçimi, evrimsel sürecin bir sonucudur. Tüm canlılar, ortak atalardan geldikleri için akrabadırlar. İnsan ve diğer tüm memeliler, yaklaşık 150 milyon yıl önce yaşamış sivrifaremsi bir canlıdan evrimleşmişlerdir. Memeliler, kuşlar, sürüngenler, iki yaşamlılar ve balıkların ortak atası 600 myö yaşamış su solucanlarıdır. Tüm hayvanlar ve bitkiler, yaklaşık 3 milyar yıl önce yaşamış bakterimsi mikroorganizmalardan türemişlerdir. Biyolojik evrim, canlı nesillerinin ortak atadan değişerek türeme (İng: descent with modification) sürecidir. Yeni nesiller, eski nesillere göre farklılıklar taşırlar ve ortak atadan uzaklaştıkça çeşitlilik artar.
UNUTMADAN SCİENCE DERGİSİNİN 1997 YILI ARŞIVİNE Bİ BAK, BELKİ İŞİNE YARAR ŞEYLER GÖRÜRSÜN....
selam ve dua ile
Sevgili Xenix
Deliderviş şunu yazmış:
Bakıyorum da dinde reforma pek bi heveslisin :) Din de reform yapma işi biz inananlara düşer be arkadaşım...
Tanrıyı tekeline alan bu görüş sahipleri için bir bilimden sözetmek olası mı?
Fetih ya da gasptan sözedebilirsin.
Kadınları kapatmaktan sözedebilirsin.
Dinsizleri nasıl keseceklerinden sözedebilirsin.
Evrimleşmemişler için elbette bir evrim olası değildir.
misafire
sizin gibi düşünmediğimiz belli, zira sizin atalarınızın düşünme yetisi yoktur:)))) (halende yokya) ayrıca siz gibi düşünen kişilere de gülünecek en uygun yer orası.....
oik0s e cevap
evet dinde reform bizim işimiz size mi kalsın? sizin işiniz neye benziyor biliyormusun, ömrünüzde namaz kılmamışların çıkıp da avaz avaz bağırmalarına benziyor EZAN TÜRKÇE OLSUN. aynı bu işte. dini bilmezsiniz din hakkında yorum yapmaya bayılırsınız. çünkü işinize gelmez.
islamiyeti fetih, kadın ve inanmayanları kesileceğini sanacak kadar cahilsin. islamiyetin i sinden anlamaz sadece ahkam kesersiniz işte aynı, bakış açından da belli ediyor. mesela bir örnek verecek olursak, kahrolsun şeriat diye yürürsünüz de şeriat ne demek bilmezsiniz. 3-5 aklı evvelin kendi kıçlarından uydurdukları töreleri de şeriat diye yutturursunuz. git bi bak bakalım 54 farza işte şeriat o. içinden sadece birisini söyle deki şurada şeriat kanunu saçmalamış diye. sizin küfrünüz size kardeşim işine bak, hadiseyi dine çekecek olursan, şamar oğlanına dönersin burada...
sizi niye keselim ki, değermisiniz ki, hiç zannemtiyorum, ömürünü mutfak ile tuvalet arasında geçiren bir güruhsunuz vesselam....
Kimse senin demenle bir
Kimse senin demenle bir şeye dönüşmez...
İçindeki öfke senin aynan, bu aynayı islama maleden sensin. Tekelci düşünen sen olduğun halde hala ne şamarından bahsedersin?
Kendini bizlere layık görmeyen AYRIŞTIRAN sen değil misin?
Ve burası senin kendini tatmin yerin değil...
Tüm Evrimcilere Darwinden Sorular ve Cevabı...
Adam kendi tezini çürütmüş... halen peşinden koşanlara ne demeli:))))
Eğer gerçekten türler öbür türlerden yavaş gelişmelerle türemişse,
NEDEN SAYISIZ ARA GEÇİŞ FORMUNA RASTLAMIYORUZ?
Neden bütün doğa BİR KARMAŞA HALİNDE DEĞİL DE,
tam olarak TANIMLANMIŞ VE YERLİ YERİNDE?
SAYISIZ ARA GEÇİŞ FORMU OLMALI, FAKAT NİÇİN YERYÜZÜNÜN SAYILAMAYACAK KADAR ÇOK KATMANINDA GÖMÜLÜ OLARAK BULAMIYORUZ...
NİÇİN HER JEOLOJİK YAPI VE HER TABAKA BÖYLE BAĞLANTILARLA DOLU DEĞİL?
Jeoloji iyi derecelendirilmiş bir süreç ortaya ÇIKARMAMAKTADIR ve belki de
BU BENİM TEORİME KARŞI İLERİ SÜRÜLECEK EN BÜYÜK İTİRAZ OLACAKTIR
(Charles Darwin, The Origin of Species, s. 172, 280)
şimdi bunu da cevap veceklerine yok şöyle yok böyle diyecekler. Yani anlayacağınız cevap yerine kaçak dövüşecekler, konuyu farklı sahaya çekip asıl cevapları es geçeceklerdir. Cevaplarını hep birlikte göreceğiz arkadaşlar, bakalım sorulara cevap mı verecekler yoksa, SENİN ANLAYIŞIN YOK, OKUMUYORSUN, VS VS VS mi diyecekler... Dön baba dönelim .....
oik0s a....
Kardeşim konuşacağınıza savunduğunuz peşinden koştuğunuz bilimin cevaplarını verin kafi. Bakıyorum da bana laf yetiştireceğim diye, kıvranıp duruyorsunuz ama halen sorulara cevap vermiyorsunuz?
Kimse senin demenle bir şeye dönüşmez...
İçindeki öfke senin aynan, bu aynayı islama maleden sensin. Tekelci düşünen sen olduğun halde hala ne şamarından bahsedersin?
Kendini bizlere layık görmeyen AYRIŞTIRAN sen değil misin?
Ve burası senin kendini tatmin yerin değil...
içinde öfke taşıyan birileri varsa bu sizsiniz, biz değil. Kendi çağ dışı görüşlerinizi bize dayatmak için elinizden gelen her yöntemi kullanır daha da yetmez, ispat dahi edemediğiniz o malum kof bilgiye inanmayanları cahil, dinin etkisinde kalmış diye mimlersiniz. Hal böyle olunca ayrıştıran sizlersiniz. oysa biz inanan kişiler ne sizin, bikininize, ne düşüncenize, ne rakınıza nede dansözünüze karışırız. Ama islam ile alakası olmayan kişiler maşallah bizim herşeyimize karışmaların da bir behis görmezler. Ayrıca burası babanın yeri değil. şayet ortada yanlış bir bilgi varsa ve bunu umuma açık yerde teşhir ediyorsa illaki cevabını alacaktır. kaldı ki bunun cevabını KAPAK mahiyetinde açtım ben, itirazi olan oraya yazar, burası yanlış diye....
BİR ÜST PARAGRAFTA YAZILANLARI SİZİN KONUYU SAPTIRDIĞINIZDAN DOLAYI YAZDIM. YOKSA ŞU KONUYA DİNİ HİÇ KATMADAN YAKLAŞIYORUM AMA SİZLER MADEM DİNİ KATIYORSUNUZ VE İSLAMI ÖLDÜRMEKTEN, KADIN KAPATMAKTAN İBARET GÖRÜYORSUNUZ ONA MUKABİL YAZILMIŞTIR. VE HER KONUŞMANDA İYİCE TOKATLIYORUM SENİ FARK ETMİYORSUN BİLE
Eyy bu yorumları okuyan arkadaşlar, bakın görün, evrim teorisine cevap verecekleri yerde, bana laf atıp durmaktalar. kardeşim bırakın onu bunu, cevap verin bilimsel olarak, deyinki ilk hücre şöyle oldu, ara geçiş böyle oldu, kanıtlarıyla ispatlayın tamam. bende inanayım, zira inandığım din bana okuyup araştırmamı buyurur.
bırakın bana laf yetiştirmeyide darvincilere sorulan soruları cevaplayın, tabi cevaplaya bilirseniz....
"en geriye git o zaman
"en geriye git o zaman hücre nasıl olmuş? deki hücre şöyle oluşmuş? o kadar ona şuna kadar hiç bir evrimci cevap veremez. verememiştirde."
evrimci türler arasındaki geçişi inceliyor .ilk hücrenin nasıl oluştuğunu değil.yani tanrının varlığı yokluğu onun alanına girmez.
"Eğer gerçekten türler öbür türlerden yavaş gelişmelerle türemişse,
NEDEN SAYISIZ ARA GEÇİŞ FORMUNA RASTLAMIYORUZ?
Neden bütün doğa BİR KARMAŞA HALİNDE DEĞİL DE,
tam olarak TANIMLANMIŞ VE YERLİ YERİNDE?
SAYISIZ ARA GEÇİŞ FORMU OLMALI, FAKAT NİÇİN YERYÜZÜNÜN SAYILAMAYACAK KADAR ÇOK KATMANINDA GÖMÜLÜ OLARAK BULAMIYORUZ...
NİÇİN HER JEOLOJİK YAPI VE HER TABAKA BÖYLE BAĞLANTILARLA DOLU DEĞİL?
Jeoloji iyi derecelendirilmiş bir süreç ortaya ÇIKARMAMAKTADIR ve belki de
BU BENİM TEORİME KARŞI İLERİ SÜRÜLECEK EN BÜYÜK İTİRAZ OLACAKTIR
(Charles Darwin, The Origin of Species, s. 172, 280)"
şuanda yapılan bunları araştırmaktır.Bulunan birçok kanıt olduğunuda bildiğinizden eminim .birbiriyle dövüşme ihtiyacını sizler yani körü körüne olamaz böyle birşey diyenler yapıyor malesef.
Ve Darwinin bu sorusu Darwinin büyük bir bilim adamı olduğunu gösterir ki çekinmeden soru sorabiliyor .bu sorunun cevabını araştırmak yerine bak yokmuş ,iş öyle değilmiş diyerek elinizin tersiyle itmenize neden oluyor.Halbuki amaç bu soruların cevabını araştırmak ,bulmaktır .allah öyle yarattı diyip geçmek değildir.
tegafüle
evrimci türler arasındaki geçişi inceliyor .ilk hücrenin nasıl oluştuğunu değil.yani tanrının varlığı yokluğu onun alanına girmez. diye belirtmişsiniz,
Darwin'in teorisini ortaya attığı tarihten itibaren yaklaşık 130 yıl geçti. Günümüz şartlarıyla karşılaştırıldığında Darwin'in o zamanki çalışmaları bilimsellikten çok uzaktı. Sahip olduğu imkanlarla ancak farklı canlıları inceleyip, iskelet yapılarına göre sınıflandırmalar yapmıştı. Dahası Darwin'in ne hücrenin yapısından ne de genetikten haberi yoktu. Mikrobiyoloji, biyomatematik gibi bilim dalları ortaya çıkmamıştı. İşte evrim teorisi bu şartlar altında doğdu.Sözkonusu bilim dalları geliştikçe de, evrimin ne kadar gerçek dışı ve imkansız bir safsata olduğu çarpıcı bir biçimde ortaya çıktı. Evrimcilerin, evrim tartışmalarını hiçbir zaman moleküler evrime kaydırmamalarının nedeni budur. Bilirler ki, "evrim zinciri" denilen hayali zincir daha moleküler aşamada yani işin en başında çökmüştür. İnsanın ortaya çıkabilmesi için, vücudunun temel taşı olan proteinlerden hücreye kadar milyonlarca eşsiz denge kurulması gerekir. Bu dengelerin tesadüfen oluştuğunu iddia etmek ise hiç bir şekilde akıl ve sağduyuya sığmamaktadır. Ama bir evrimci, savunduğu safsatayı ideolojik nedenlerle kesinlikle bırakmamak niyetindedir. Bu yüzden ve başka bir çaresi olmadığından, akıl ve sağduyuyu çiğneyerek gerçekleşmesi imkansız tesadüfleri gerçekleşmiş sayar.
Evrim teorisi, tüm canlılığın doğal bir sürecin ürünü olduğu iddiasını ortaya atmıştır. Teoriye göre, ilk canlı, cansız maddelerin tesadüfler sonucu biraraya gelmesiyle oluşmuştur. Peki bu nasıl olmuştur? Bugün hangi evrim savunucusuyla konuşursanız konuşun size Miller Deneyi'nden bahsedecek, ve bu deneyin ilkel şartlarda cansız maddelerden canlıların oluştuğunu ispatladığını söyleyecektir. Oysa bu deneyin yanlış bilgilerle ve yanlış bir biçimde yapıldığı, dolayısıyla da geçersiz olduğu bizzat deneyin sahibi Stanley Miller tarafından 1985 yılında açıklamıştır. (Miller bu açıklamayı İsveç Kraliyet Akademisi'nde verdiği bir konferansta yapmış, ayrıntılı bilgiye aynı yıl yayınlanan "Molecular Evolution of Life" isimli kitabında yer vermiştir.
Miller deneyini araştırmanızı tavsiye ederim...
şuanda yapılan bunları araştırmaktır.Bulunan birçok kanıt olduğunuda bildiğinizden eminim... Böyle bir kanıtın olmadığını ve hiç bir zamanda olamıyacağını sizin benden daha iyi bilmeniz gerekir, zira öyle tek bir (dikkat buyrun TEK, BİR) kanıt bulunsa, zaten yer yerinden oynardı... resim ve çizgilerle , bal mumu heykellerle değil bizzat fosilin kendini teşhir ederlerdi... (şayet kanıtlardan kastınız, Piltdown adamı, Nebraska adamları ise kalsın lütfen, halini sizler gayet net biliyorsunuzdur)
Ve Darwinin bu sorusu Darwinin büyük bir bilim adamı olduğunu gösterir ki çekinmeden soru sorabiliyor .bu sorunun cevabını araştırmak yerine bak yokmuş ,iş öyle değilmiş diyerek elinizin tersiyle itmenize neden oluyor.Halbuki amaç bu soruların cevabını araştırmak ,bulmaktır .allah öyle yarattı diyip geçmek değildir.
Tam da sizin düşündüğünüz gibi düşünmekte ve araştırılmaktadır, zira kuran-ı kerimin ilk girişidir "OKU" kelimesi. Bilim her daim var olmuştur ve olacaktır, körü körüne bir inanç zaten dinle bağdaşmaz, (dini bir kaç mesele haricinde). Ama bugün bilimseliği çürütülmüş, geçerliliği kalmamış her taraftan ve özellikle yaradılışın gerçeğinden darbe yemiş bir teorinin de körü körüne peşinden gitmek biraz mantığa aykırı değil mi? hele de bunu bilim adı altında ideolojiye bağlamak bence iyi bir fikir değil, neticede evrim teorisinin altına inildiğinde ideoloji çıkmaktadır.
saygılarımla...
Eh madem boşvermedin...
Madem ki boşvermedin iyi bakalım. (Koyu yerler senin yazdıkların) :) Halaa maymun ve birbaşka canlı diyorsun, ilk yorumumda dedim ki sana maymun özellikleri ve insan özellikleri gösteren bir canlı. Şimdi biraz açıklama yapmama izin ver. Ben elime bir meyva alıp bu meyva, elma özellikleri ve de armut özellikleri gösteriyor desem. Sen bu meyvayı kesin armutla elmanın karışımı gibi bişey düşünürsün... Hatta yarı armut yarı elma gibi bişey bile düşünebilirsin... (ki düşünüyosun halaa)
Henüz farkettiysen seninle evrim hakkında konuşmaya başlamadık, korkma başlamayacağızda. Senin neye inandığın hakkaten beni ilgilendirmiyor. Sadece yazdığın yorumlar da "ahlakını" koru yeter.
harun yahyadan da dem vurmuşsun, niye zoruna gidiyor ki harun yahya, adam tek başına göçertmiş, çıkıpda biriniz diyemiyorsunuz ki, şurada şu yanlış burada bu yanlış diye, adam işkembeyi kübaradan sallıyorsa diyin ki, yada gösterin ki burasını uydurma yapmış.
Demişsin... Arkadaşım.. Sen buraya yorum yazarken ilk yazıyı okumak hiç mi aklına gelmedi. Sadece ilk paragrafı okuyarak mı yorum yapmaya başladın? Orada ki bütün yazı harun yahnanın yanlışlarını anlatıyor.
uydurmayı yalanıdı dolanı en iyi bilen darvincilerdir, maymun çenesiyle insan kafasını birleştirip sonrada ahanda ara fosil bulduk derler. evet bunada bir açıklama getirirsiniz sanırım yada bunada cevap yerine şunu dersiniz siz, sen anlamıyorsun, idrak edemiyorsun, beni yanlış yorumluyorsun. cevap ver öyle bir sahtekarlık yaptılar mı yapmadılar mı? evet delikanlı gibi söyle bunu tüm laflarımı geri alıp buradan özür dileyim.
Evet, sadece bilim dünyasında değil her sistemde her zaman sahtekarlar olacaktır. Hiç bir araştırma yapmadan kendi dogma inançlarını bilim diye yutturmaya çalışanlarda olacaktır. Böyle bir olay olmuştur doğru. Peki sen şimdi cevap ver. Bu sahtekarlığı ortaya çıkaranlar,
a- harun yahya tayfası mıdır?
b- amerikan hristiyan evangelist evrim karşıtları mıdır?
c- yine materyalist bilim adamları mıdır?
senin cevap vermeni beklersek çok bekleriz gibi hissettiğimden yine ben cevap vereyim. Seçenek ne a ne de b dir. (Bu arada dikkat etmek lazım, bilime dogmatik inançlarını sokmaya çalışanlar arasında harun yahya da vardır.)
aslında size ayırdığım zaman boşa, siz inanmaya devam edin, çünkü işinize öyle geliyor sizin, varın siz yaratıcıyı inkar yoluna gidin, gününü gün etmeye bak
Konuyu getirdiğin yere bak?? (Hem allah inancı olup hem de evrimi anlayan insanları inançsızlıkla suçlaman doğru mu sence? )
islamiyeti fetih, kadın ve inanmayanları kesileceğini sanacak kadar cahilsin. islamiyetin i sinden anlamaz sadece ahkam kesersiniz işte aynı, bakış açından da belli ediyor
Şeriat nedir başka bir başlıkta tartışmak isterim.
Yazılacak çok şey var da hepsi yazıldı çizildi, tekrar senin için yazmak (veya yanlış anlama, her gelen için yazmak) tekrar etmekten başka bir şey değil. Sitede biraz dolaşırsan sorularının cevaplarıyla hatta fazlalarıyla karşılaşırsın. Ama bu tartışma bana sevgili hola nın bir yorumunu çağrıştırdı. Onu paylaşmadan geçemeyeceğim.
Evrim teorisinin karşısındaki duruş skolastik bilgilere dayanan bir duruştur. Dinin, daha doğrusu dincilerin, olaya bu noktadan girdiğini acaba bilmeyen kaldı mı?
"Biz sizi kandan, pıhtıdan yarattık" gibisinden anladığı ayetlere bakıyorlar...
...bir de "insan evrimleşerek maymundan gelmedir" ifadesine bakıyorlar ve kaleme, mikrofona sarılıyorlar.
"Darwin in evrim teorisi" olarak bilinen ve kabaca böyle algılanan bir çok benzer önerme sonrasında da şu lafı ediyorlar;
"Şimdi senin ataların maymun mu?"
Bunlar kendi içerisinde elbette kendi mizahını da yaratmakta...olan ile olması gereken, veya aslında olmayan ile olanın farkı arasındaki mizahi durumu görmek bazen mizah gözlüğü takmayı gerektirebilir...
...şahsen bana "senin ataların maymun mu" diye sorana ben de "senin ataların hıyar mı" sorusu ile karşı bir önerme oluşturabilirim.
"Biz sizi kan ve pıhtıdan" yarattık diye bildiğinden "maymundan gelindiği ispatlanırsa kutsal kitapların tamamının sayfalarından uçak yapmak zorunda kalacaz" diye korkanların işidir o yukarıdaki alıntılanan kısım...
....kitabı okuyan yok.
Duyduğunu satan çok.
Açalım bakalım;
İşte Nuh suresi; 13 14 15 16 17 ayetler;
13. Neden siz Allah için bir vakar ummazsınız?
14. Oysa O, sizi bu aşamaya kadar aşama aşama yaratmıştır.
15. Görmediniz mi, Allah'ın yedi göğü nasıl uygun tabakalar halinde yarattığını?
16. Ayı içlerinde bir ışık, güneşi de bir lamba yapmıştır.
17. Ve Allah, yerden ot bitirir gibi, sizi yetişdirdi.
14. ayette ne diyor?
Aşama aşama...merhale merhale.
Evrim ne?
17 de ne diyor?
Buyrun bakalım...
Ne gibi?
Bitki gibi...
E hıyar ne?
"Darwin'in teorisini ortaya
"Darwin'in teorisini ortaya attığı tarihten itibaren yaklaşık 130 yıl geçti. Günümüz şartlarıyla karşılaştırıldığında Darwin'in o zamanki çalışmaları bilimsellikten çok uzaktı. Sahip olduğu imkanlarla ancak farklı canlıları inceleyip, iskelet yapılarına göre sınıflandırmalar yapmıştı. Dahası Darwin'in ne hücrenin yapısından ne de genetikten haberi yoktu. Mikrobiyoloji, biyomatematik gibi bilim dalları ortaya çıkmamıştı. İşte evrim teorisi bu şartlar altında doğdu.Sözkonusu bilim dalları geliştikçe de, evrimin ne kadar gerçek dışı ve imkansız bir safsata olduğu çarpıcı bir biçimde ortaya çıktı. Evrimcilerin, evrim tartışmalarını hiçbir zaman moleküler evrime kaydırmamalarının nedeni budur."
Bitkileri inceleyen botanik; hayvanları inceleyen zooloji; bakteri, virüs gibi tekhücreli mikroskobik canlıları inceleyen mikrobiyoloji; fosil canlıları inceleyen paleontoloji; canlıların yapısını ve organlarını hem genel çizgileriyle, hem de doku ve hücre düzeyinde inceleyen morfoloji; bu organların işleyişini ve canlıların solunum, beslenme, üreme gibi yaşamsal etkinliklerini araştıran fizyoloji; canlıları akrabalık ilişkilerine göre sınıflandıran taksonomi; virüslerden insana kadar bütün canlıların yapısını ve yaşam süreçlerini molekül düzeyinde inceleyen moleküler biyoloji; kalıtsal özelliklerin genlerle kuşaktan kuşağa nasıl aktarıldığını araştıran genetik; canlılar ile cansız doğa arasındaki karmaşık ilişkileri inceleyen çevrebilim ,arkeoloji ve jeoloji ile birlikte hepsi ayrı ayrı araştırma içindeler ve kanıtları birleştirmektedirler.
mesela yunusun anne karnında embriyo halinde iken yüzgeçlerden önce ayaklarının çıkması ve bu çıkıntıların belli süre sonunda yok olup farklı bir yerden yüzgeçlerinin oluşması .Demekki yunuslar karada yaşamışlar ki ayağa ihtiyaç duysunlar.Bunu kanıtlayan hangi bilim dalı fizyoloji .söylediklerine gerçekten inanıyormusun ki bu bilim dalları araştırma yapmasın bu konuda ?Sen olsaydın yapmazdın sanırım .Kendi davranışlarını bir başkasında görmek istiyorsun ki yaratılışçılığa daha çok bağlanabilesin .
en basit kanıtı yazdım ki mikrobiyolojinin kanıtlarını yazsam ne olacakki bu gerçekler çıktıkça ne kadar safsata olduğumu ortaya çıkıcak :)fasa fiso bunlar kimse araştırma yapmıyor ki hehehhe yapma ya...
Göz mükemmeldir, evrimle
Göz mükemmeldir, evrimle oluşamaz
Akıllı tasarım taraftarları –insanlar ve fotoğraftaki kaplumbağanınki de dahil- omurgalıların gözlerinin adım adım oluşmuş olamayacağını söylerler. Çünkü gözün, pekçok birleşenden oluştuğunu ve tüm bu bileşenlerle varolmadığı sürece işlev göremez olacağını iddia ederler. İddia, gözün tesadüflerle değil tek bir seferde üstün bir akıl tarafından üretilmiş olması gerektiği savı ile devam eder.
Akıllı tasarımı savunan bir organizasyonun sözcüsü Casey Luskin “Eğer evrimsel şemalara bakarsanız, genellikle kornea ya da lensin aniden eklendiğini görürsünüz. Ancak evrimde işler aniden ortaya çıkma şeklinde yürümez. Adım adım ilerlemesi gerekmektedir.” diyor.
Evrimcilerin cevabı
Gözün evrim ile oluşamayacağını iddia eden akıllı tasarımcılara, Evrim: Fosiller Ne diyor ve Neden Önemli? kitabının yazarı ve Kalifornia Batı Kolejinde paleontolojist olan Don Prothero "omurgalı gözündeki basamaklar fosil kayıtlarında görülebilir" diye cevap veriyor. Prothero, “Göz gibi karmaşık yapıların, zar zor ışık reseptörü denebilecek basit göz noktalarından kademeli süreçlerle meydana gelebileceğini gösteren pekçok ve iyi belgelenmiş çalışma bulunmaktadır.” diyerek akıllı tasarımcıların basitçe kanıtları görmezden geldiğini vurguluyor.
Göz mükemmel mi?
Omurgalıların gözü, karmaşık bir yapıya sahip olmasına karşın mükemmel olmaktan hayli uzak. Örneğin, insan gözü pekçok kusura sahip: Gözdeki fotoreseptörler gözde ters durmakta; retina ters yüz olmuş durumdadır. Fotoselleri beyne bağlayan kablolar, retinanın yüzeyini her yönden kaplamış, bu nedenle ışık ışınları fotosellere çarpmadan önce kablo yığınından oluşan bir katmandan geçmek zorunda kalmıştır. Fotosellerin geride konumlanmış olmasının sonuçlarından biri de, onların verilerini taşımakta olan kabloların, bir şekilde retinadan geçip beyne geri dönmelerinin gerekiyor olmasıdır. Omurgalı gözünde bunun için bu "kablolar", retinadaki belli bir deliğe doğru yaklaşıp, onun içine doğru dalmaktır. Sinirlerle dolu olan bu deliğe gerçekten ışığa karşı kör olduğu için kör nokta deniyor, hatta gerçekte gayet geniş olduğundan bu kör noktayı kör bir leke olarak tanımlayanlar da bulunmaktadır.
Karanlık mağara ve yeraltında yaşayan birçok hayvanın ise gözleri ise mükemmel olmanın aksine körelmiş hatta bir deri parçası ile kapanmıştır. Bu canlılar gözleri mükemmel olduğu için değil, tam tersine mükemmel olmadığı için evrimsel olarak rakiplerine göre daha avantajlı olabilimiştir. Enfeksiyona açık, az korunaklı göz oyuğunun kapanması ve gözün işlevinin azaltılması, bu tür örneklerde hayatta kalmayı gözleri normal olan rakiplerinden daha iyi başarırlar.
-alıntı
Ne zaman bu konunun
Ne zaman bu konunun tartışılmaya açıldığını görsem gülümsüyorum..Aslında akıllı tasarım benzeri bilim dışı önermeleri bilim dünyasının bahçesinde pazarlamak isteyenler için çok şey söylenebilir..
Mesela bu tezin(!)sahiplerine söz hakkı verilmesinin, minibüscüler derneği başkanını bir tıp kongresinde konuşmacı olarak kürsüye davet etmeye benzeyeceğini söylemek gibi..ama neyse,oraları geçtim..
Ben daha ironik davranacağım..Daha önce de yazmıştım, bilinçli/bilinçsiz bütün tasarımcıların önlerinde daha hayati sorunları var..Şu gemi meselesi mesela..Öyle bir gemi tasarlayın ki (bilinçlice tasarlanması önerilir),dünyada yaşayan her canlıdan bir çift sığsın içerisine..Artık fındık faresinden file kadar yolu var bu işin...ne diyelim, allah kolaylık versin..)
Bundan yaklaşık bir kaç
Bundan yaklaşık bir kaç yüz milyon önceydi..ve son model bilinçli tasarımlarıyla ilk memeli grubu, gökten zembille inip yeryüzüne ayak bastı..Bu değil midir şu meşhur "bilinçli" önerme?
Lütfen kimse alınmasın..Ama bilime konu edilemeyecek böyle bir önermeyi bilimsel kriterlerle cevaplamaya çalışmak ,bilime haksızlık olur herşeyden önce..Gemi ironisini yapmam bundandır..
akıllı tasarımda ,
akıllı tasarımda , akılsızlıkta olabilir nede olsa herşeyi tasarlayan var
mesela şu gemi olayı ,
mesela şu gemi olayı , akla hitap etmiyor gibi görünebilir ama var olmaması için bir neden yok , tasarlayan isterse olur
Yaşayan her canlı
Yaşayan her canlı türünden birer çift..Aynı gemide..Her türden..çift..gemi..Titanik..Bismark..Prinz Eugen..Fesüpanallah...
(Bazı hristiyan ilahiyatçıları çoğu türün tanrı tarafından yaratıldığına inanmakla birlikte,bazı türlerin sonradan ve diğer türlerden türemiş olabileceğini söylerler.Böyle düşünmelerinin nedeni nedir biliyor musunuz? (yok,öyle evrimle bilimle uzlaşmak istediklerinden filan değil)Derler ki, Nuh'un gemisi ne kadar büyük olursa olsun, yine de hiçir zaman bütün canlıları içine alacak kadar büyük olamaz..ne kadar ilginç değil mi?
Sevgili Xenix giriş
Sevgili Xenix giriş yazını okuyamadım daha ama sivrisinek cevabını okudum. slaytı da izledim. ses iki heceli ve Allah sesine çok benziyor. Sonuçta sen de canlıların Allahı zikretmesini kabul etmişsin. bu deney de neden doğru olmasın?
internette Allah diyen çok hayvan örnekleri var. aslan ve karga örneklerini görmüştüm. bulursam koyarım buraya.
http://www.geocities.com/harikasozler/kutadgubilig.htm
Dünya yuvarlak değildir!
Sonra bilimi öyle kafanızda çok büyütmeyin! Her şey bilim değildir. ve bilimin çuvalladığı yerler de vardır. Allahın ve Allah dostlarının bilgisi yanında bilim solda sıfır kalır!
Bilim demek, Allahın yarattığı evrende Allahın ve insan aklının izin verdiği ölçüde, İnsanların keşfettiği şeylerdir ve son derece sınırlıdır.
Ben şimdi size, ortaçağlardaki gibi, Dünya yuvarlak değildir diyorum! Var mı itirazı olan? Varsa tartışalım..
http://www.geocities.com/harikasozler/kutadgubilig.htm
Calılık tarihini
Canlılık tarihini incelediğimizde..ilk 2-3 milyar yıl boyunca bakteri ve alg dışında bir şey göremiyoruz..bazı tek ve bir kaç hücreliden başka hiç bir iz yok yeryüzünde..
Sonra ilkel deniz kabukluları çıkıyor karşımıza fosil kayıtlarında..
Daha sonra ilkel başka su hayvanları,ilkel çeneli balıklar..
Daha sonra karada izlenen ilk canlılar, çift hayatlılar (suda +karada yaşayanlar)..
Daha sonra diğer kara hayvanları,sürüngenler,kuşlar,dinazorlar..
daha sonra da memeliler..
Evrim var mıymış,yok muymuş...Şu yukardaki akışa bakan ne düşünmelidir allah aşkına???
Peki o zaman Mars da mı
Peki o zaman Mars da mı yuvarlak değil yani?
Bu kadar iddealı isen bence NASA'ya yaz kutadkubilig,bizi ikna etsen ne olacak.
Bilimin çuvalladığı
Bilimin çuvalladığı yerler meselesine gelince..
Bir elektronun yörüngesinde nasıl da hiç şaşmadan dolandığını ballandıra ballandıra anlatırken pek bi cilveli oluyor ama değil mi bilim? Arada bir tökezleyip düştü diye fahişe muamelesi mi yapmak icap ediyor bu sefer?
Canlılığın kökeni diyorum sana,oldu da bitti maaşallah diyorsun sen bana..
İşte herşeyi NASA'dan,
İşte herşeyi NASA'dan, Kasadan bekleyen kafalar yüzünden bu haldeyiz gamaro. NASA'ya bakmadan kendimiz bağımsız düşünebilsek NASA bize soracak!
http://www.geocities.com/harikasozler/kutadgubilig.htm
NASA'yı kasa'yı
NASA'yı kasa'yı bırakalım da bir kenara..Dünya kutuplarından hafifçe basık bir küredir ve yuvarlaktır,fotoğraflarını bile gördük nihayetinde..
Eğer bir kelime oyunu yoksa dediğin şeyde, Fotoshop var diyorsun yani,buyur anlat o zaman, ben dinliyorum..
Ayrı başlık açıyorum.
Ayrı başlık açıyorum. Orada okursun. Burada kaynamasın.
http://www.geocities.com/harikasozler/kutadgubilig.htm
Su akar.. Bu konuya Karia,
Su akar..
Bu konuya Karia, 'Genetik' baslikli yazisinda deginmis. Hatirladigim kadariyla baska bircok baslik da var bu konuyla ilgili.. Ama amaciniz evrim hakkinda fikir edinmek ya da 'Harun Yahya' tarikatinin ne gibi yontemler uyguladigini tartismak degil de; Allah'in varligini ispat etmekse nasil ki siz 'Allah' dediginizde bu ispatlanmis olmuyorsa herhangi bir hayvan da 'Allah' dediginde bu ispatlanmis olmaz.
Yallah diyen de var mı?
Konular nasıl bu hale geliyor anlamıyorum. Ben şimdi zeus, lat, uza vs diyen bir hayvan bulsam inancınızı değiştirecek misiniz? Bunlar neyin kanıtı? Bu nasıl bilimsellik?
Hem NASA deyip geçmeyin, araştırın belki orayı da Türkler kurmuştur.
xenix
Canlıların tarihine kısa
Canlıların tarihine kısa bir bakış atmak dahi yeterlidir evrimin varlığını sezebilmek için..
Tek hücreliler, bir kaç hücreliler, kabuklu deniz formları, balıklar, su ve karada yaşayanlar, sürüngenler, kuşlar, memeliler...
İşin moleküler biyoloji boyutunu hiç söylemiyorum bile..( moleküler düzeyde evrimi ispatlayacak onlarca çalışma vardır, nedense kimse işin bu kısmını gündeme getirmez, o da ayrı mesele)
Ama sadece yukardaki basitten komplekse akan süreç bile ne göstermelidir sizce insana?
Siz hiç ilkel kabuklu deniz formlarıyla aynı tarihte yaşamış olan bir memeli gördünüz mü mesela?Ya da alg'lerin devrinden kalma bir sürüngen?
Tesadüf denilen şeyin evrimde bir yeri vardır elbette.Ama tesadüfün bu kadarını evrim bile kaldırmaz.
yaradılışçı zırvalar
görüyorumda akıl us dediğimiz bi sitede yine akıl dışı kavramlar kol geziyor.Halbuki biz ilahiyat sitelerinden ban yememize rağmen bu kişiler müthiş bir onurla! yazabiliyorlar.
Dinler,tanrı kavramları hikayedir.kuantum fiziği,belirsizlik kuramı bunları çürütmüştür ve ciddi tek bir bilim insanı bile bu zırvalıklarla artık vakit kaybetmez.siz hangi yaratılıştan bahsediyorsunuz?
BİLİMSEL
BİLİMSEL SAHTEKÂRLIKLAR
Evrim teorisi savunucuların fırsat buldukça aldatmacalarla, sahtekârlıklarla teorilerini korumaya dolaysıyla yaşatmaya çalış-tıkları gözlemlenir. Bu davranışların pek çok örnekleri vardır.
Bilimsel olduğu iddia edilen teorilerin yeterli bilimsel kanıtlarla desteklenmesi istenir. Eğer bir teori yeterli ve bilimsel kanıtlarla destekleniyorsa o teori taraftar ve savunucularının aldatmacalar, sahtekârlıklar gibi bilim ve ahlak dışı davranışlara kalkışmaya-cakları, buna gerek duymayacakları açıktır.
Bazı teori taraftar ve savunucularının bilim ve ahlak dışı dav-ranışlarla teorilerini savunmaya, korumaya ve yaşatmaya çalış-malarını yeterli bilimsel kanıt bulamamanın ortaya koyduğu güçlü paniklemenin ve çaresizliğin sonucu olduğu şeklinde yorumluyo-ruz. Eğer inanılan ve savunulan bir teori yeterli bilimsel kanıtlarla destekleniyorsa bilim ve ahlak dışı yollara niçin girişilsin de teori-nin adı lekelensin?
Fakat buradaki görevimiz bilimsel bilgiler verme kadar eleştiri de yapmaktır. Bu nedenle böylesine bilim ve ahlak dışı davranış-ları görmezlikten, bilmezlikten gelemeyiz.
Evrim teorisi adına yapılan sahtekârlık ve aldatmacalar bin-lercedir. En bilinenleri, bu nedenle ünlüleri şunlardır:
Ernst Haeckel ve embriyoları: Ernst Haeckel ve embriyoları konusunu tam anlamak için konunun bilimsel gelişimini bilmede yararlar vardır.
Charles Darwin insanın kökeni hakkındaki teorisini ve buna dair bulduğunu sandığı kanıtları İnsanın Türeyişi adlı kitabında açıkladı.
Bu kitabın sayfalarında yer alan tek resim ise, hemen birinci bölümde yer alan, biri insan diğeri ise köpek embriyolarına ait iki çizimdi.
Ancak Darwin bir embriyolog değildi. Hiçbir zaman embriyo-ları mercek altına alıp kapsamlı bir biçimde incelememişti. Dola-yısıyla bu argümanını geliştirirken bu konuda otorite saydığı ör-neğin Alman biyolog Ernst Haeckel. kişilerden alıntılar yaptı.
Nitekim Haeckel gerçekten de kısa bir süre sonra embriyolo-jinin evrimci yorumunun kurucusu ve asıl sahibi olarak tarihe ge-çecekti.
Haeckel, Darwin'in 1859'da yayınlanan Türlerin Kökeni adlı kitabını büyük bir heyecanla okumuş, benimsemiş ve Darwin'den bile koyu bir evrim taraftarı olup çıkmıştı. Bu teoriye kendi adına katkıda bulunmak için bir dizi araştırma yaptı ve kitap yazdı.
1868'de yazdığı Doğal Yaratılış Tarihi adlı kitabında ise, ona asıl ününü kazandıracak olan embriyoloji teorisini ortaya attı.
Haeckel, bu kitapta, farklı hayvan ve insan ovüllerinin ve embriyolarının gelişimin başlangıcında birbirleri ile tamamen aynı olduklarını öne sürüyordu. Kitabın 242. sayfasına yerleştirdiği insan, maymun ve köpek embriyosu resimleri de bunun kanıtıydı.
Görünürde birbirlerinin tamamen aynı olan bu resimler, Haeckel'e göre bu canlıların ortak bir kökenden geldiklerini kanıt-lıyordu.
Gerçekte ise söz konusu canlılar değil, ama onların çizimleri ortak bir kökenden geliyordu.
Haeckel, tek bir embriyo çizimi yapmış, sonra da bunu çok küçük farklılıklara uğratarak insan, maymun ve köpek embriyosu diye yan yana yerleştirmişti.
Aynı resim yan yana konulunca, doğal olarak birbirinin aynı duruyorlardı.
Darwin'in İnsanın Türeyişi kitabında kaynak olarak gösterdiği bilimsel çalışma buydu. Oysa Darwin bu kitabı yazmadan önce, Haeckel'in çalışmalarında çok önemli bazı çarpıtmaların olduğu-nu fark eden ve bunu açıklayanlar olmuştu.
Haeckel'in kitabını yayınladığı 1868 yılı içinde, Antropoloji Arşivi adlı Alman bilim dergisinde yayınlanan L. Rutimeyer imzalı bir makalede, Haeckel'in sahtekârlık yaptığı gözler önüne seril-miştir.
Basel Üniversitesi'nde zooloji ve karşılaştırmalı anatomi profesörü olan Rutimeyer, Haeckel'in embriyo çizimlerinin yayın-landığı iki kitabı, Doğal Yaratılış Tarihi ve İnsan Cinsiyetinin So-yağacı ve Oluşumu Hakkında kitaplarında incelemiş, bunların her ikisindeki embriyo çizimlerinin de gerçeklerden tamamen ilgi-siz olduğunu göstermişti.
Bu konuda Rutimeyer şöyle diyordu:
-Haeckel bu çalışmaların hem bilim adamı olmayan kişi-ler tarafından kolayca anlaşılabileceğini, hem de bilimsel ve akademik olduklarını ileri sürüyor. Yazarın ilk yorumuna kimse karşı çıkmayacaktır, ama ikincisi pek ciddi bir biçimde savunulabilecek bir iddia değildir. Bunlar, Ortaçağ formali-tesi ile sarmalanmış işlerdir. Bilimsel kanıtların yoktan üre-tildiği çok aşikârdır. Ama yazar, okuyucuların bu gerçeği fark etmemesi için çok dikkatli davranmıştır.
Buna rağmen Darwin ve onu destekleyen diğer biyologlar, Haeckel'in çizimlerini referans olarak kabul etmeye devam ettiler. Bu da Haeckel'e yeni bir güç ve motivasyon sağladı. Embriyoloji-yi Darwinizm'e güçlü bir dayanak haline getirmek için kolları sı-vadı. Yaptığı gözlemler ortaya böyle bir dayanak çıkarmıyordu, ama o gözlemlerden çok, çizimlere önem veriyordu. İlerleyen yıllarda bir dizi karşılaştırmalı embriyo çizimi yaptı. Balık, se-mender, kaplumbağa, tavuk, tavşan ve insan embriyolarını yan yana gösteren şemalar hazırladı.
Bu şemalarda dikkati çeken yön, bu farklı canlıların embriyo-larının ilk başta birbirlerine çok benzemeleri, gelişim süreci sıra-sında yavaş yavaş farklılaşmalarıydı. Özellikle insan embriyosu-nun balık embriyosuna benzerliği çok dikkat çekiciydi. Öyle ki, insan embriyosu çizimlerinde, aynı balıktaki gibi solungaçlar bile görülüyordu.
Haeckel, sonunda bu çizimlerin verdiği sözde bilimsellik gö-rüntüsü ile teorisini rekapitülasyon adıyla ilan etti: Bu teori Birey oluş, Soyoluşun Tekrarıdır şeklinde özetlenebilir.
Bu sloganın anlamı şuydu: Haeckel'e göre, her canlı yumur-tasında veya annesinin rahminde geçirdiği gelişim sırasında, kendi türünün evrimsel tarihini baştan yaşıyordu. Örneğin insan embriyosu anne karnında ilk başta balığa benziyor, ilerleyen haf-talarda semender, sürüngen, memeli gibi aşamalardan geçtikten sonra, insana evrimleşiyordu.
Bu slogandaki tekrar etme kavramından hareketle Rekapütilasyon Teorisi olarak da bilinen bu teori kısa sürede tüm zamanların en ünlü evrim kanıtlarından biri haline geldi.
20. yüzyıl boyunca, yüz milyonlarca öğrenci Haeckel'in balık-semender-kaplumbağa-tavuk-tavşan-insan şemalarını ders ki-taplarında gördü ve insan embriyosunda solungaçlar olduğu hi-kâyesiyle yetiştirildi.
Fakat gerçek ilim hiç bir zaman yalanlara, aldatmacalara, sahtekârlıklara izin vermez gerçek er geç ortaya çıkar.
Daha sonraki yıllarda gelişen teknolojinin imkânlarıyla yapı-lan araştırmalar sonucunda benzedikleri ilan edilen embriyoların gerçekte benzemedikleri kasıtlı olarak benzetilmeye çalışıldıkları ortaya konuldu.
Haeckel yaptığı çizimlerde olabilecek, yapılabilecek her türlü tahrifatı yapmıştı. Embriyolara hayali organlar eklemiş, bazıların-dan organları çıkarmış, büyüklükleri çok farklı olan embriyoları aynı boyda gibi göstermişti.
Haeckel'in insan embriyosunda solungaç diye gösterdiği ya-rıkların ise solungaçlarla hiçbir ilgisi yoktu: Bunlar, gerçekte in-sanın orta kulak kanalının, paratiroitlerinin ve timüs bezlerinin başlangıçlarıydı.
Daha sonraki araştırmalarda Haeckel'in diğer benzetmeleri-nin de aldatıcı olduğu anlaşıldı.
Embriyonun yumurta sarısı kesesine benzetilen kısmı, ger-çekte bebek için kan üreten bir keseydi.
Haeckel'in ve onu izleyenlerin kuyruk olarak tanımladıkları kısım ise, insanın omurga kemiğiydi ve sadece bacaklardan da-ha önce ortaya çıktığı için kuyruk gibi gözüküyordu.
Haeckel'in çizimlerde sahtekârlık yaptığı, henüz 20. yüzyılın başlarında tamamen ortaya çıkmış ve o da bu konuda hayli açık bir itirafta bulunmaya mecbur kalmıştır.
Ernst Haeckel bu büyük itirafında şunları söylüyordu.
-Bu yaptığım sahtekârlık itirafından sonra kendimi ayıp-lanmış ve kınanmış olarak görmem gerekir. Fakat benim avuntum şudur ki; suçlu durumda yan yana bulunduğumuz yüzlerce arkadaş, birçok güvenilir gözlemci ve ünlü biyolog vardır ki, onların çıkardıkları en iyi biyoloji kitaplarında, tez-lerinde ve dergilerinde benim derecemde yapılmış sahtekâr-lıklar, kesin olmayan bilgiler, az çok tahrif edilmiş, şematize edilip yeniden düzenlenmiş şekiller bulunuyor.
Bu açık itirafına rağmen itiraf görmezlikten, bilmezlikten ge-linmiş, bir propaganda malzemesi olarak kullanılmaktan vazge-çilmemiş, uzun yıllar yadsınması mümkün olmayan bilimsel bir gerçek gibi kullanılmaya çalışılmıştır.
Haeckel'in çizimlerinin bir sahtekârlık olduğu, ancak 90'lı yıl-ların ikinci yarısında yüksek sesle dile getirilmeye başlandı.
Ünlü bilim dergisi Science, 5 Eylül 1997 tarihli sayısında, Haeckel'in embriyo çizimlerinin bir sahtekârlık ürünü olduğunu açıklayan bir makale yayınladı.
Haeckel'in, embriyoları benzer gösterebilmek için, bazı or-ganları kasıtlı olarak çizimlerinden çıkardığını ya da hayali organ-lar eklediğini bildiren Science dergisi, yazının devamında şu bil-gileri vermektedir:
-Richardson ve ekibinin bildirdiğine göre, Haeckel sade-ce organlar eklemek ya da çıkarmakla kalmamış, aynı za-manda farklı türleri birbirlerine benzer gösterebilmek için büyüklükleri ile oynamış, bazen embriyoları gerçek boyutla-rından on kat farklı göstermiş. Dahası Haeckel farklılıkları gizleyebilmek için, türleri isimlendirmekten kaçınmış ve tek bir türü sanki bütün bir hayvan grubunun temsilcisi gibi göstermiş.
Richardson ve ekibinin belirttiğine göre, gerçekte bir-birlerine çok yakın olan balık türlerinin embriyolarında bile, görünümleri ve gelişim süreçleri açısından çok büyük farklı-lıklar bulunuyor. Richardson Haeckel'in çizimleri biyolojideki en büyük sahtekârlıklardan biri haline geliyor diyor.
Bu konuda New Scientist'teki 16 Ekim 1999 tarihli bir maka-lede Haeckel'in embriyoloji masalının tamamen gerçek dışı oldu-ğu şöyle anlatılıyordu:
-Haeckel, teorisini biyogenetik yasa olarak adlandırdı ve bu düşünce kısa zamanda rekapitülasyon olarak popüler-leşti. Gerçekte ise, Haeckel'in keskin yasasının yanlış oldu-ğu yakın bir zaman sonra gösterildi. Örneğin, erken insan embriyosunun hiçbir zaman bir balık gibi solungaçları yok-tur ve embriyo hiçbir zaman erişkin bir sürüngene ya da maymuna benzer evrelerden geçmez.
Karl Enrst von Baer çizimlerinin akıbeti: Darwin teorisini kurgularken Haeckel'in çizimlerini ve yorumlarını aykırı görüşleri hiçe sayarak almış ve teorisini desteklemek için kullanmıştı. Fa-kat embriyoloji konusuyla ilgilenen sadece Ernst Haeckel değildi. Karl Enrst von Baer de aynı konuyla ilgileniyordu.
Jonathan Wells'in evrimin ikonları adlı kitabında ayrıntılarıyla açıkladığı gibi, Von Baer Darwin'in teorisine inanmıyordu ve bu-na şiddetle karşı çıkmıştı. Embriyolojiye getirilen evrimci yorum-lara da yine kesinlikle karşıydı ve bu konuda:
-Yüksek hayvanların embriyoları hiçbir zaman bir başka formun embriyosuna benzemez, sadece kendi embriyosuna benzer diye yazmıştı. Bu ise hem evrim teorisine hem de evrim teorisinin en güçlü dayanağına güçlü bir muhalefet demekti. Buna izin verilemezdi.
Darwin’in evrim teorisinin elifbası durumunda olan, Türlerin Kökeni kitabının üçüncü baskısından itibaren, Von Baer'in yo-rumlarını ve vardığı sonuçları çarpıtarak teorisi lehine bir kanıt olarak kullandığı görülür.
Jonathan Wells bu durumu evrimin ikonları adlı kitabında şöyle açıklıyor:
-Darwin von Baer'i kendi embriyolojik kanıtlarının kaynağı olarak alıntıladı ama en önemli kanıtları kendi teori-sine uygun hale getirmek için çarpıttı.
Von Baer yaptığı gözlemlerin Darwin tarafından haksız ve bilim dışı bir şekilde kullanılmasına karşı çıkacak kadar uzun ya-şadı ve 1876'daki ölümüne kadar Darwinist evrimin güçlü eleş-tirmenlerinden biri oldu. İlginç olan ise Darwin'in yine de onu ve çizimlerini kaynak göstermeyi sürdürmesi, teorisinin en amansız ve güçlü eleştiricilerinden olan Baer'i teorisinin destekçisiymiş gibi göstermesidir.
Burgess Shale fosilleri skandalı: 1909 yılında Charles D. Walcott adlı evrim teorisi taraftarı bir paleontolog Kanada'nın Ka-yalık Dağlar bölgesindeki araştırmalarında kambriyen dönemine ait mükemmel yapılı bol miktarda fosil bulmuştu. Fakat Charles D. Walcott bir bilim insanı olmaktan çok koyu bir evrimciydi. Bu nedenle evrim teorisini temelinden yıkacak bu gerçeği büyük bir bağnazlıkla bilim dünyasından gizledi.
Burgess Shale fosillerinin gün ışığına çıkması, ancak 1985 yılında, müzenin arşivlerinin yeniden incelenmesi sayesinde ol-du.
İsrailli bilim adamı Gerald Schroeder bu konuda şu yorumu yapar:
-Eğer Walcott isteseydi, fosiller üzerinde çalışmak üzere bir ordu dolusu öğrenciyi görevlendirebilirdi. Ama evrim gemisini batırmamayı tercih etti.
Piltdown adamı skandalı: Charles Darwin gerçek amacı olan insanın kökenini açıklama konusunu Türlerin Kökeni'nde değil, bundan 12 yıl sonra yayınladığı İnsanın Türeyişi adlı kita-bında ele almıştır.
Bu kitabında insanın evrim basamağının en üst basamağın-da bulunduğunu maymunlarına benzer primatlardan evrimleştiği-ni ileri sürmekteydi. Fakat diğer varsayımları gibi bu iddiasını doğrulayacak herhangi bir bilimsel kanıtı yoktu.
Darwin insanın maymunlarla ortak bir atadan geldiğini ileri sürdüğüne göre, teorisine inananlara evrimi kanıtlayacak fosiller bulma görevi düşüyordu.
19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren neredeyse tüm paleoantropoloji bilimi bu amaca yöneltilmiş, evrim teorisini ina-nan paleontologlar insanla maymun arasındaki kayıp halkayı bulmak için yoğun araştırmalara girişmişlerdir.
Bu konuda bazı bulgulara ulaşıldığı iddia edilmiş ise de daha sonraki bulgular bunların insanın evrimine kanıt olamayacağını gösterdiğinden vazgeçilmişti. Bu nedenle insanın evrimini göste-recek en küçük bir kanıt büyük değer taşımaktaydı. Ayrıca teori-nin geleceği açısından da çok önemliydi.
Nihayet aranan ve umulan büyük bulgu, 1910 yılında İngilte-re'de ortaya çıktığı ilan edildi. Bu, sonraki 43 yıl boyunca insanın evrimini kanıtlayan çok önemli bir delil olarak dünyaya sunulacak olan Piltdown Adamı kafatasıydı.
Fakat hiçbir yalan sonsuza kadar sürmez. Eğer bilimselse ömrü çok daha kısa olur.
1949 yılına gelindiğinde British Museum'un paleontoloji bö-lümünden Kenneth Oakley yeni bir yaş belirleme şekli olan flor testi metodunu bazı fosiller üzerinde denemek istedi, Piltdown Adamı fosili üzerinde de bazı denemeler yapıldı.
Yapılan testlerde Piltdown Adamı kafatası fosilindeki çene kemiğinin hiç flor içermediği anlaşıldı. Bu sonuç, çene kemiğinin toprak altında bir kaç yıldan fazla kalmadığını gösteriyordu. Az miktarda flor içeren kafatası ise, sadece bir kaç bin yıllık olmalıy-dı.
Flor metoduna dayanılarak yapılan sonraki kronolojik araş-tırmalar, kafatasının ancak birkaç bin yıllık olduğunu ortaya çı-kardı.
Çene kemiğindeki dişlerin ise suni olarak törpülenip yerine uydurulduğu, fosillerin yanında bulunan ilkel araçların çelik alet-lerle yontulmuş adi birer taklit olduğu anlaşıldı.
Weiner'in yaptığı detaylı analizlerle bu sahtekârlık 1953 yılın-da kesin olarak ortaya çıkarıldı.
Kafatası beş yüz yaşında bir insana, çene kemiği de yeni ölmüş bir orangutana aitti.
Dişler, insana ait olduğu izlenimini vermek için sonradan özel olarak eklenmiş ve sıralanmış, eklem yerleri de törpülenmişti.
Daha sonra da bütün parçalar, eski görünmeleri için potas-yum-dikromat ile lekelendirilmişti. Bu lekeler, kemikler aside batı-rıldığında kayboluyordu.
Tüm bunların üzerine Piltdown Adamı, kırk yılı aşkın bir sü-redir sergilenmekte olduğu British Museum'dan alelacele çıkarıl-dı. (Piltdown Adamı bölümüne bakınız)
Nebraska adamı fosili: 1922 yılında ABD'nin Nebraska eya-letinde bir azı dişi fosili bulundu. Gerçekte ne olduğu bilinmeyen bu azı dişine bakılarak hayali bir ara format adam ve ailesi kur-gulandı. Boy, boy resimleri çizildi. Bu resimler kullanılarak yıllar boyu yoğun evrim propagandaları yapıldı. Ancak 1927'de dişin ne insana ne de maymuna ait olduğu ortaya çıktı. Diş, bir yaban domuzuna aitti.
Nebraska adamı fosili insanlara özgü doğal bir yanılgı olarak kabul edilebilir mi?
Eğer belirsizliği ve bilinmezliği kanıt olarak göstermeyi bilim-sellik olarak kabul edersek bu durumunu doğal bir yanılgı olarak kabul edebiliriz. Fakat belirsizlik ve bilinmezliğin bilimsellik olarak kabul edilip gösterilemeyeceği açıktır. Bu nedenle Nebraska adamı olayı kasıtlı yapılmış bilimsel bir aldatmaca olmalıdır. (Nebraska adamı fosili bölümüne bakınız)
Sahelanthropus Tchadensis Fosili: 2002 yazında Orta Afri-ka ülkesi Çad'da yeni bir kafatası fosili bulundu. Fransız bilim adamı Michel Brunet tarafından keşfedilen fosile Sahelanthropus Tchadensis adı verildi.
Fakat bulunan bu yeni fosil sahip olduğu özellikler nedeniyle evrim dünyasını birbirine kattı. Fosil evrim teorisi savunucularının kanıt bulma konusunda ne kadar aceleci ve peşin fikirli oldukları-nı göstermesi bakımından önemlidir.
Dünyaca ünlü Nature dergisi, fosili duyuran haberinde, bulu-nan yeni kafatası, insanın evrimi hakkındaki düşüncelerimizi ta-mamen batkına uğratabilir itirafında bulundu.
Harvard Üniversitesi'nden Daniel Lieberman, bu yeni bulgu-nun küçük bir nükleer bomba kadar etkili olacağını söyledi.
Bunun nedeni, bulunan söz konusu fosilin 7 milyon yıl yaşın-da olmasına rağmen, insanın en eski atası olduğu iddia edilen ve 5 milyon yıl yaşındaki Australopithecus türü maymunlardan ev-rimcilerin bugüne kadar temel aldıkları kıstaslara göre daha in-sansı bir yapıya sahip olmasıydı.
Hâlbuki uzun yıllar Sahelanthropus Tchadensis fosilinden daha genç fakat daha ilkel olan Lucy gibi kimi fosiller insanın ev-rimi konusunda birer ara format gibi gösterilerek evrim teorisi lehine kanıt olarak kabul edilmiş, evrimin gerçekliği konusunda yoğun propagandalar yapılmıştı.
Bu durum, zaten tam bir karmaşa durumunda olan insanın evrimi senaryosunu bir kez daha çıkmaza sokmakta tutarsız hale getirmekteydi.
Washington'daki George Washington Üniversitesi'nden ev-rimci antropolog Bernard Wood yeni bulunan fosil üzerine önemli bir açıklama yaptı.
Wood, tüm 20. yüzyıl boyunca kitlelere empoze edilen evrim merdiveni hikâyesinin artık geçerliliğinin kalmadığını, eğer oluş-muşsa evrimin ancak bir çalıya benzetilebileceğini söylüyordu:
-Üniversiteye başladığım 1963 yılında, insanın evrimi bir merdiven gibi görülüyordu. Bu merdivenin basamakları, maymundan insana doğru ilerleyen ve her aşaması bir ön-cekinden daha az maymunsu olan bir seri ara formdan mey-dana geliyordu...
Ama şimdi insanın evrimi şeması karmakarışık bir çalıya benziyor... Fosillerin birbirleriyle nasıl bir ilişkisi olduğu ve herhangi birisinin gerçekten insanın atası olup olmadığı hala tartışmalı.
Yeni bulunan maymun fosili konusunda Nature dergisinin editörü ve bir paleoantropolog olan Henry Gee'nin yaptığı yorum-lar da son derece önemlidir.
Gee, The Guardian gazetesinde yayınlanan yazısında, fosil üzerinde yapılan tartışmalara değinmekte ve şöyle yazmaktadır:
-Sonuç ne olursa olsun, bu kafatası, bir kez daha ve ke-sin olarak göstermiştir ki, eskiden beri kabul edilen insanla maymun arasındaki evrimleşim kayıp halka düşüncesi saç-madır. Şu an çok açık olarak görülmelidir ki, zaten her za-man için son derece sallantılı olan kayıp halka düşüncesi, artık tamamen geçerliliğini yitirmiştir.
Henry Gee, 1999 basımı Zamanın Derinliğini Ararken adlı önemli kitabında da, on yıllardır medyada ve sözde bilimsel ev-rimci kaynaklarda anlatılan insan nasıl evrimleşti hikâyelerinin hiçbir bilimsel değerinin olmadığını şöyle açıklar:
-Mesela, insanın evriminin, vücudun duruşu, beyin hac-mi ile ateş, alet kullanımı gibi teknolojik başarılar ve lisanın ortaya çıkmasını sağlayan el-göz koordinasyonundaki ge-lişmelere bağlı olarak geliştiği söylenir. Ancak bu gibi se-naryolar sübjektiftir. Deneylerle asla test edilemezler, öyley-se bilimsel değildirler. Genelde kullanımda olmaları, bilimsel testlere değil, iddialara ve sunuluşlarındaki otoriter yaklaşı-ma dayanırlar.
Gazeteciler ve manşet yazarlarının, atalarımızı bulma arayış-ları ve kayıp bağların keşfiyle ilgili olarak dört bir yanda sürdür-düğü gevezeliği ele aldığımızda, birçok profesyonel paleontoloğun, canlılığın tarihini senaryo ve hikâyelere dayana-rak incelemediğini ve evrimsel tarihin hikâye anlatım şeklini, bi-limdışı olması yüzünden otuz seneden de fazla bir süre önce bıraktıklarını öğrenmek bir sürpriz gibi gelebilir.
Gee, fosil kayıtlarının bir evrim şeması ortaya çıkarmadığını, elde sadece boşluk denizinde yüzüp duran ne olduğu belli olma-yan evrimle ilişkisiz fosiller olduğunu ise şöyle vurgulamaktadır:
-Yeni fosil bulguları, önceden var olan bu hikâyeye uydu-rulur. Sanki atalar-nesiller zinciri, bizim gerçekten düşün-memiz gereken bir amaçmış gibi biz bu yeni bulgulara kayıp halkalar deriz; aslında gerçek farklıdır: bunlar insan önyargı-larıyla uyumlu olmaları için şekillendirilen, gerçeğin ardın-dan oluşturulan, tamamen insan icadı olan şeylerdir. Her fosil, bir başka fosille bilinebilir hiçbir bağı olmayan izole bir noktayı temsil eder ve bunların tümü büyük bir boşluk deni-zinde yüzüp durmaktadır.
Dinozorlardan Kuşlara Evrim Masalı: Evrim teorisinin en büyük sıkıntılarından birisi sürüngenlerden kuşlara evrimleşmeyi gösteren bir ara format bulunamayışıdır. Teori savunucuları daha önce bahsettiğimiz Archæopteryx'i dinozorlardan kuşlara evrim-leşmedeki ara format olarak takdim etmeye çalışmışlarsa da Archæopteryx’in gerçek bir kuş olduğu daha da önemlisi Archæopteryx’in görüldüğü tarihten yetmiş beş milyon yıl önce-sinde Protoavis isimli bir kuşun zaten yaşadığı anlaşılınca ara-dıklarını bulamamışlar, derin bir hayal kırıklığına uğramışlardı.
Dinozorlarla kuşlar arasındaki fizyolojik farklılıklar öylesine büyük ve derindir ki bu farklılıkları bile, bile kuşların dinozorlar-dan evrimleştiklerini iddia etmek ancak taassuba dönüşmüş körü körüne inanılan bir inanca savunmak için ortaya atılabilir.
Evrim teorisi savunucuları kuşların dinozorlardan evrimleştik-lerini iddia etmeye mecbur kalmış gibidirler. Bunun nedeni de kuşlara evrimsel bir ata bulma zorunlulukları olmalıdır.
Görünüşe göre kuşların evrimsel ata olma yönünden dinozor-lardan başka uygun canlı türü yoktur. Bu nedenle bilim tersini gösterse dahi kuşların dinozorlardan evrimleştiği ısrar ve inatla savunulmalıdır. Aksi halde taraftarlarınca doğruluğu gönülden inanılan evrim teorisinde telafisi mümkün olmayan bir gedik açı-lır, bu da bu teorinin kökten yıkılıp tarihin çöplüğüne atılmasına neden olabilir. Bu nedenle sık, sık dino-kuş fosilleriyle ilgili ge-nelde temeli olmayan pek çok iddialar görmekteyiz.
Sinosauropteryx Fosili: Dino-kuş iddialarının ilk örneği, 1996 yılında gündeme getirilen Çin'de bulunan tüylü dinozor fo-silleridir.
Çin’de Sinosauropteryx adı verilen bir sürüngen fosili bu-lunmuştu. Fosili inceleyen bazı paleontologlar bunun bilinen sü-rüngenlerin aksine kuş tüylerine sahip olduğunu ileri sürdüler. Bu nedenle bulunan yeni fosil evrim teorisi taraftarlarınca aranan dino-kuş fosili şeklinde yorumlandı ve büyük propagandalarla bütün dünyaya duyuruldu.
Fakat evrim teorisi taraftarları her zaman yaptıkları gibi yine acele etmişlerdi. Nitekim bir yıl sonra yapılan bilimsel inceleme-lerde, fosilin gerçekte kuş tüyüne benzer hiçbir yapıya sahip ol-madığı anlaşıldı.
Archaeoraptor Liaoningensis fosili sahtekârlığı: National Geographic dergisi, Temmuz 1998 sayısında, kuşların dinozor-lardan evrimleştiği iddiasının artık sağlam bir fosil kanıtına da-yandığını ileri sürüyordu.
Çin'de bulunduğu belirtilen fosile geniş yer veriliyor, fosilin kuş ve dinozor özelliklerini bir arada taşıdığı savunuluyordu.
125 milyon yıl önce yaşadığı söylenen bu türe Archaeoraptor Liaoningen- sis bilimsel ismi verildi.
Daha sonra yapılan araştırmalarda söz konusu fosilin, beş farklı fosilin birbirine ustaca eklenmesiyle üretilmiş olduğu anla-şıldı.
Aralarında üç paleontoloğun da bulunduğu bir grup araştır-macı, bir yıl kadar sonra ret ve inkâr edilemeyecek bir şekilde, bilgisayar tomografisinin yardımıyla sahtekârlığı kanıtladı.
Dino-kuş aslında Çinli bir evrim teorisi taraftarının eseriydi. Çinli amatörler, yapışkan ve harç kullanarak 88 kemik ve taştan dino-kuş oluşturmuştu.
Archaeraptor'un ön kısmı tek bir kuşa ait fosildi, ancak dino-zorun kuyruğuyla birlikte beden kısmında dört ayrı türden kemik vardı.
Taraftarlarınca büyük umutlarla ortaya sürülen Archaeoraptor Liaoningen- sis fosili evrim teorisinin bilimsel sahtekârlıklarından birisi olarak bilim literatürüne girdi.
Bu konuda Smithsonian Enstitüsü Doğa Tarihi Müzesi'nden kuş bilimci Storrs Olson:
-Çağımızın en büyük aldatmacalarından biri ifadesini kul-lanmaktadır.
Hüdai ÇAKMAK
Yazar
Tersinim Teorisi Kurgulayıcısı
Bunlara
Bunlara hep yukarıda değindik.
Bilim adamlarının ideolojileri, inançları, saplantıları, dinleri, Allahları olabilir. Bu gayet normaldir. Ama bilimde yapılan bir yanlışlık veya yorumlama yine bilim tarafından bulunur. Hiç bir zaman bilimin yaptığı yanlış yorumlamaları veya sahtekarlıkları "bilimsel yöntem" dışında bulan olmamıştır.
Bu yüzden tek güvenilir durum yine "bilimsel düşünme yöntemleri" dir.
xenix
Evet, nedir Hüdo; " bakın
Evet, nedir Hüdo? Nedir yani " bakın hele, bakın neler de buldum bunların yatak odalarında" cingözlüğüyle pazarlamaya çalıştığın şey?
Oysa anlattığın herşeyin aslını ve yanlışlığını ortaya çıkaran da yine bilim insanları olmuş, öyle değil mi? Yani ? (Kaldı ki şu piltdown sahtekarlığını yapan şahsiyet bir bilim adamı bile değildir, amatör kazılar yapan bir koleksiyoncudur altı üstü ve getirip ortaya koyduğu kafatası da zaten en başından beri pek çok paleontolog tarafından şüpheyle karşılanmış ancak aksini ispat etmeleri kendi döneminin şartları içerisinde mümkün olmamıştır.)
Eee Hüdo, nereye geldik, nedir senin asıl derdin, ne diyorsun yani?
Hadi söyle, çekinme; "Evrimciler işte böyle sahtekar, böyle şerefsiz ve sapkın insanlardır ve bütün o evrim-evrim diye anlattıkları şey de devasa bir sapıklık örneğidir" demeye getirmiyor musun kendimce? Bir yandan bilime sonsuz saygımız vardır sinsiliğini dillendirirken öte yandan geleni alçak gideni üç kağıtçı olarak anlatmak ve bu yafta üzerinden koskoca bir camiayı ve sayısız dürüst, fedakar ve özverili bilimadamını aynı deliğe tıkmak nası bi orgazmdır acaba, anlatsana? Evrim şeytan işidir di mi Hüdai, hadi bunu da pırtlasana?
Sanki bütün bunları ilk dile getiren sensin, sanki biz hiç okumadık ve bilmiyoruz öyle mi? Sen git de kendin gibileri aldat, ulan sayın beyefendi...
Tersinimin yazılarının
Tersinim'in yazılarının bilim başlığı altında durması bence bir kural hatasıdır ve bu hususun değerlendirilmesini öneriyorum.
Ayrıca, söz konusu kişinin yazarlık şeklinde tanımladığı "muğlak" mesleğiyle hiçbir ciddi platformda söz alması dahi mümkün değilken, burada yeni bir öndört'lü ile arzı endam etmesi ve "bakın benim de pipim var" dercesine ortalıkta koşturmasını sevimli ya da zararsız bulanlar olabilir belki.. Lakin bu adam çocuk değil, bilakis kocaman herif, ve bende hasıl olan his; sallayıp durduğu o şeyi gözümüze ya da daha başka yerlerimize sokmak niyetinde olduğu yönündedir.
Bu kanaate nasıl vardığımı kısaca paylaşmak istiyorum müsadenizle;
Düşünceyi, felsefeyi ve bu bağlamda bir takım bilimsel tartışmalar yürütmeyi sevişmeye benzetirsek eğer, o zaman net bir şekilde söyleyebilirim ki; bu adamın sevişmek gibi bir derdi yok, bilakis tam anlamıyla tecavüz etmek istiyor bize ve bunun gereğini yapıyor. Çünkü her normal ve sağlıklı insanın kabul edeceği gibi sevişmenin de kendine özgü bi estetiği vardır.
Örneğin yeni dahil olunan bir ortama bir çeşit ara form canlısı gibi dalmamak gerektiğini (mesela fil ve öküz ara-formu konu bağlamında ideal örnek olarak kabul edilebilir) herkesin (daha doğrusu sosyal evrimini düzgünce tamamlamış her bireyin) biliyor olduğunu düşünüyorum ben. Veya tanışma aşamasında sohbet dilinin kendine özgü kıvraklığı ve yaratıcılığını kullanarak konuyu yavaş yavaş yatağa getirmek ve özenle kur yapmak varken, onun yerine eline bildiri almış da "ey ahali, duyduk duymadık demeyin, bu gece size geleceğim" yarmalığını sergilemenin de bir anlamı yoktur herhalde, yoksa ben mi yanlış düşünüyorum acaba?
Hele bir de ilk dokunuş var ki, (ön sevişme de denebilir elbette) tersinim abinin tecavüz planı içerisinde o da başka türlü hanzoluk abideleri teşkil ediyor tabi.. Mesela her öpücüğün doğallığı ve bu doğallıklar zincirine eşlik edecek olan güvenli bir vücut dilinin yaratacağı sempati ve şehvet ile dilimizi daha da özel kıvrımlara yönlendirebilme iznine kavuşabilecek ve bunun keyfini yaşayabilecekken.. ama yok, abisi tutturmuş işte, ille de bildiri okuyacak kadının önünde..Hem de nası bi görgüsüzlükle; "bakın bende nası bi mal var, herkes görmeli onu, herkes tanımalı, tadına bakmayan kimsecikler kalmamalı" E zaten hiç kur yapmamış, elinde öndörtlüyle doğrudan yatak odamıza dalmış, e bi de üstüne yok diyo ille de gösterecem, bırak kardeşim istemiyorum desen laftan da anlamıyo, rahat dur diyosun oralı değil, takmış işte gösterecek illa, nefesi sıklaşmış ve hala da diyor ki bir yandan; "hayır, hayır, siz de zevk alacaksınız, gerçek bu, kaçamazsanız" , zaten bıraksak sabaha kadar devam edecek abisi, dur yok durak yok, şekil o şekil yani.
E şimdi bu adamın sevişmek filan değil de, bilakis katıksız bir tecavüz niyetinde olmadığını kim iddaa edebilir?
[Yahu dinazor sürüsü diyorum ya, koskoca dinazor sürüsü kaçıyodu geçenlerde, ben kendi gözlerimle gördüm, yani o derece azıtmış, en azından zavallı Bonobo Kanzi'yi kurtaralım diyorum. ]
Hüdai, sie haben eine
Hüdai, sie haben eine grosse Fähigkeit überaus lange Kommentare und Texte in kurzer Zeit direkt hintereinander zu verfassen und hier zu veröffentlichen. Wobei ich allerdings annehme, dass sie ihre Texte an anderer Stelle im Internet bereits publiziert haben und hier nur reinkopieren.
Der Fluss wechselnder Kommentare hat den Sinn den Dialog untereinander aufrecht und erfrischend zu erhalten, aber ihre Art und Weise hat etwas permanent aufdringliches und mehr mit einem fortwährenden einseitigen Non-Stop-Monolog zu tun, wie mit gegenseitiger intelligenter Kommunikation.
Bieten sie ihre Texte in einem Buch an, so dienen sie einer eventuell interessierten Leserschaft am besten.
Calimera demiş ki;Hüdai,
Calimera demiş ki;
Hüdai, çok kısa bir süre içerisinde çok uzun yorum ve metinleri birbiri ardına sıralamak ve yayınlamak konusunda fevkalade yeteneklisiniz. Bununla birlikte, zannediyorum ki gönderdiğiniz yazılar internet dünyası içinde başka bir yerde çoktan yayınlanmış ve hazır metinlerden oluşuyor ve siz bunları sadece kopyalayıp burada tekrar yayınlıyorsunuz.
Farklı ve değişken yorumların akışındaki amaç ,kurulan dialogu canlı ve samimi bir bütünlük içerisinde yürütebilmektir, ancak sizin sahip olduğunuz ve sergilediğiniz bu tavır, karşılıklı olarak ve zekice yürütülebilecek bir iletişimden ziyade tek taraflı ve hiç ara vermeden ve durmaksızın devam eden bir monolog'u andırıyor.
İyisi mi siz yazdıklarınızı bir kitapta toplayın ve belki böylece meraklı okuyucular edinebilir ve onlara ulaşabilirsiniz.
(Eline sağlık Calimera, eh işte, yani insan hristiyan da olsa ve 3000 km'den de baksa görüyor işte görüneni. Rab isa ve kutsal ruh seninle olsun sırtlan yürekli kuzucuk:)) Vielen dank Liebe Calimera, und gesundheit für deine Haende, hi hi :) Sieht ihr, auch wenn man christlich waere und schon von einer 3000 km distanz schauet, merkt man einfach was er merken soll. Na du, du das Laemmchen, das ein hyaenesherz hat, sei es der Jesus und der heiligegeist mit dir, und nochmal vielen dank! .)
Vielen Dank für die
Vielen Dank für die Übersetzung, lieber Gamaro, ich denke, sogar aus 10 000 km Entfernung fällt das auf ;-)
Ich möchte noch gerne hinzufügen, dass wenn der gemeinte Forumsbenutzer nur schreiben, aber nicht lesen und verstehen kann und das reinkopieren von Texten in diesem Umfang sowieso im Forum nicht gewünscht wird und keine Einsicht kommt, Sonsuz doch bitte mit ensprechenden Massnahmen reagieren möge. Vielen Dank. (Ich denke, da spreche ich vielen anderen Forumsbenutzern aus dem Herzen)
Kem söz sahiplerine aittir.
Kem söz sahiplerine aittir. Bu ancak kullananların zavallığını gösterir. Ne diyelim. Allah ıslah etsin..
Sen Paranoid misin?
Sen Paranoid misin?
Ernst Haeckel
Görünüşte son derece farklı hayvanlar sık sık çarpıcı benzerlikler sergiler. Yüz yıl kadar önce bu benzerlikler, bazı biyologları (özellikle de Alman zoolog Ernst Haeckel’i) heveslerinin peşinden, embriyonik benzerlikleri, embriyonun, gelişimi süresince ait olduğu türün evrimsel tarihini tekrar etmesi anlamına geldiği şeklinde yorumlamaya kadar götürmüştü: Türün, uzak atalarını andıran aşamalardan geçtiği söyleniyordu. Başka bir deyişle, ilk biyologlar, embriyonik gelişim üzerinde çalışarak canlının geçirdiği evrimsel gelişim aşamalarının, tabir caizse, okunabileceğini düşünüyordu. Bu sözüm ona biyogenetik yasa, bugün artık orijinal biçimiyle kabul görmemektedir. Ama yine de embriyonik benzerlikler etkileyici, anlamlı ve inkâr edilemezdir.
Copepod gibi serbest yüzen kabuklularla görünüşte hiçbir benzerliği olmayan kaya midyelerini bilmeyen yoktur herhâlde. İşte bu midyelerin serbest yüzülen bir larva evresinden [nauplius] geçişi ne kadar da olağanüstüdür! Gelişiminin bu aşamasında, bir midye ve bir Cyclops tartışmasız birbirlerine benzemektedir. Bu iki canlının akraba olduğu ortadadır. İnsan ve diğer karasal omurgalı embriyolarındaki solungaç yarıklarının varlığı başka bir meşhur örnektir. Elbette, bir insan embriyosu gelişiminin hiçbir evresinde bir balık değildir, ayrıca iş gören solungaçları yoktur. Eğer uzak ataları solungaçların yardımıyla soluk alıp vermedi ise neden besbelli solungaç yarıkları vardır? Bu da Yaratıcı’nın bir başka şakası mı?
www.agnostik.org
Tersinim <> Düzünüm... (hehehe)
Yaratılışçı Yalanlara
Yaratılışçı Yalanlara Cevaplar – 1
Harun Yahya’nın 20 Soruda Evrim Teorisinin Çöküşü aldı kitabı bilim dışı iddialarla, yalanlarla dolu tam bir rezillik abidesidir. Konuyu bilen, evrimle ilgili bilgisi olan biri bu kitabı ancak gülmek için okuyabilir. Kitap baştan sonu o kadar açık yalanlar ve yanlış bilgilerle dolu ki bir insan nasıl bu kadar açık seçik yalan söyleyebiliyor; hiç mi şerefi, haysiyeti, onuru yok diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Heralde insanları kandırarak, evrimin gerçekten bilimsel olarak çöktüğü yalanını halk arasında kabul görmüş bir görüş olarak yayma isteği o kadar büyük ki şeref, haysiyet ve onur gibi değerleri bir çırpıda çöpe atmış bu kitabın yazarı. Bu kitaptaki tonlarca yalanı ortaya koymaya çalışacağım. Bu yazıda kitabın birinci bölümü olan “Evrim Teorisi neden bilimsel ve geçerli bir teori değildir?” bölümündeki yanlışlıkları teker teker inceleyeceğim. Ama en başta bu adamın ne kadar utanmaz biri olduğunu göstermek için kitabındaki bir bölümü göstermek istiyorum. Kitabın 13. sayfasında şöyle demiş:
Evrimcilerin desteksiz varsayımlar, taraflı, gerçek dışı yorumlar, çarpıtmalar, aldatmacalar, hayali çizimler, psikolojik telkin yöntemleri, sayısız sahtekarlık ve göz boyama tekniklerinden başka bir dayanakları yoktur.
Bunu cümleyi düzeltmek için yapmamız gereken tek şey cümlenin ilk kelimesinde “evrimciler” yerine “yaratılışçılar” kullanmaktır. Çünkü yaratılışçıların iddialarını desteklemek için kullanabilecekleri tek bir bilimsel bilgi yoktur. Bir de hangi yüzle kalkmış evrimciler sahtekarlık yapıyor diyor anlamak mümkün değil.
Şimdi kitaptan bazı alıntılar yaparak bilim ve gerçek dışı noktaları belirtmek istiyorum. Harun Yahya (HY) şöyle demiş:
Bugün biyoloji, paleontoloji, genetik, biyokimya, mikrobiyoloji gibi bilim dalları, canlılığın hiçbir şekilde tesadüfler ve doğa şartları sonucunda kendiliğinden meydana gelemeyeceğini kanıtlamıştır. Canlı hücresi, bilim dünyasının ortak kanaatiyle, insanoğlunun bugüne kadar karşılaştığı en kompleks yapı ünvanını korumaktadır. Modern bilim, tek bir canlı hücresinin dahi büyük bir şehirden çok daha kompleks bir yapıya ve içiçe geçmiş olağanüstü sistemlere sahip olduğunu ortaya koymuştur. Böyle kompleks bir yapı, ancak bütün parçaları aynı anda ve eksiksiz olarak ortaya çıktığında işlev görebilir. Yoksa hiçbir işe yaramaz, zaman içinde dağılır, parçalanır ve yok olur. Evrim teorisinin iddia ettiği gibi milyonlarca sene diğer parçalarının “tesadüflerle” oluşmasını bekleyemez. Dolayısıyla sadece tek bir hücrenin kompleks yaratılışı dahi, Allah’ın canlılığı yoktan varettiğini açıkça göstermektedir.
Canlılığın kendiliğinden oluşması ile evrim teorisinin bir ilişkisi yoktur. Evrim teorisi türleşmenin nasıl oluştuğuyla ilgilenir. Canlılığın nasıl oluştuğu hala belirsizliğini koruyan bir konudur ama bilim dünyasındaki baskın görüş abiyogenezdir. Yani canlıların cansız maddelerden oluştuğu görüşü. Ama bunun nasıl olduğuyla ilgili farklı görüşler mevcuttur, değişik hipotezler vardır. Bunların evrim teorisiyle ilgisi yoktur. Evrim teorisi canlılığın oluşumundan sonraki kısım ile ilgilnir ve bunlarla ilgili tezler ortaya atar. Zaten ancak canlılar evrim geçirebilir tersini düşünmenin de mümkün olmadığını düşünüyorum. Kısaca evrim teorisine HY’nın burdaki iddiasıyla saldırmak cahilce bir yaklaşımdır. Ayrıca burdaki iddiası da doğru değildir. Yaşamın doğal koşullarla kendiliğinden oluşması, yaratılışçıların yaptıkları cahilce istatistik hesaplamalarından çıkan sonuçlar gibi olanaksız değildir tam tersine oldukça muhtemeldir (Musgrave 1998). Yaratılışçıların düşünmek istedikleri gibi hiç yoktan tamamen tesadüf ve şans eseri bir hücre elbette meydana gelmemiştir. Burda kademe kademe bir ilerleme ve en sonunda bugünkü bildiğimiz anlamda prokaryot bir hücrenin oluşumu söz konusudur. Yoksa yaratılışçıların saptırmaya çalıştığı gibi bir durum yoktur. Ortada sadece elementler veya ufak moleküller varken bunlar bir anda şans eseri birleşerek hücre oluşturmuştur diye bir görüş veya iddia yok. Kısaca yaratılışçılar konunun temeline inmeyip konuyla alakalı fazla bilgisi olmayan insanları bu tip saptırmalarla kandırıyorlar. Bu konuda daha ayrıntılı bilgi almak isteyenlerin Ian Musgrave’in yazısını okuması faydalı olacaktır.
Başka bir alıntıya daha bakalım:
Oysa ilk canlı hücresinin, hatta bu hücrenin içindeki milyonlarca protein molekülünden tek bir tanesinin dahi kendiliğinden oluşmasının imkansız olduğu, akıl ve mantığın yanı sıra, ihtimal hesaplarıyla matematiksel olarak da kanıtlanmıştır. Yani evrim teorisi daha ilk aşamada, ilk canlı hücrenin varoluşunu açıklama aşamasında çökmüştür.
Aslında yukarda bu konuya değinmiştim. Bir hücrenin veya proteinin bir anda şans eseri oluştuğunu kimse iddia etmiyor. Ama yaratılışçılar her zaman için bu tip aslında var olmayan düşünceleri varmış gibi gösterip bunları sözde çürüterek evrimi çürüttüklerini iddia ediyorlar. Bu konu için yukarda linkini vermiş olduğum yazının oldukça faydalı olduğunu düşünüyorum.
Başka bir alıntı daha:
Uzun yıllar evrim teorisine inanan Nobel ödüllü bilim adamı Francis Crick bile DNA’yı keşfettikten sonra, yaşamın kaynağının rastlantı ve tesadüfler olamayacağını şöyle itiraf etmek zorunda kalmıştır:
Darwin’in teorisinin bilim dünyasına hakim olmasından bu yana, paleontoloji (fosil bilimi) bu teori temel alınarak yürütülmektedir. Ancak buna rağmen dünyanın pek çok farklı bölgesinde yapılan fosil kazıları, teoriyi destekleyen değil, çürüten sonuçlar vermiştir. Fosiller, farklı canlı gruplarının yeryüzünde özgün yapılarıyla aniden ortaya çıktıklarını, yani yaratıldıklarını göstermektedir.
Bugünkü mevcut bilgilerin ışığında dürüst bir adam ancak şunu söyleyebilir: Bir anlamda hayatın kökeni mucizevi bir şekilde ortaya çıkmıştır.1
1. Francis Crick, Life Itself: It’s Origin and Nature, New York, Simon & Schuster, 1981, s. 88
Burda çok açık bir aldatmaca var. Francis Crick kitabında “directed panspermia” yani “yönlendirilmiş panspermia” tezini anlatmaktadır. Yani Dünyadaki yaşamın uzaylılar tarafından bilinçli olarak Dünya’ya getirilmiş olabileceğinden bahsetmektedir. Ama Crick aynı zamanda kitabında abiyogenezin de Dünyadaki yaşamın başlangıcını oluşturmuş olabileceğini söylemektedir. Ama burda gözden kaçmaması gereken konu bunların evrim teorisiyle veya evrim düşüncesiyle ilgisi olmadığıdır. Crick evrim teorisinin doğruluğunu savunmaktaydı. Yani HY’nin söylediği gibi eskiden evrim teorisini kabul edip DNA’nın yapısını görünce imana gelmek gibi hayali bir durum söz konusu değildir. Tekrar söylüyorum yaşamın başlangıcı ile evrim çok farklı konulardır.
Başka bir alıntı daha:
Evrim teorisinin bir diğer büyük hezimeti de fosil kayıtlarındadır. Yıllar süren arkeolojik çalışmalarda bulunan fosiller arasında, evrim teorisinin öne sürdüğü gibi, canlıların basit türlerden kompleks türlere kademe kademe evrimleştiğini göstermesi gereken ara geçiş formlarına bir türlü rastlanamamıştır. Eğer gerçekten bu tür canlılar geçmişte yaşamışsa bunların sayılarının ve çeşitlerinin sayılamayacak kadar çok olması gerekir. Daha da önemlisi, bu ucube canlıların kalıntılarına mutlaka fosil kayıtlarında rastlanması gerekir. Çünkü bu ara geçiş formları gerçekten var olmuş olsa, bunların sayısı bugün bildiğimiz hayvan türlerinden bile fazla olmalı ve dünyanın dört bir yanı fosilleşmiş ara geçiş formu kalıntılarıyla dolup taşmalıdır. Evrimciler 19. yüzyılın ortasından bu yana dünyanın dört bir yanında yaptıkları hummalı fosil araştırmalarında bu ara geçiş formlarını aramaktadırlar. Oysa, 150 yıla yakın bir süredir büyük bir hırsla aranan bu ara geçiş formlarından eser yoktur.Kısacası fosil kayıtları da canlı türlerinin, evrimin iddia ettiği gibi ilkelden gelişmişe doğru bir süreç izlediğini değil, bir anda ve en mükemmel halde ortaya çıktıklarını göstermektedir.
HY yine burda ardı ardına inanılmaz yalanlar sıralamış. Geçiş türleri bulunmadığı koca bir yalandır ve tüm yaratılışçılar bu yalanı sıkılmadan söylerler. Hatta en bariz geçiş türlerinden biri olan Archaeopteryx‘in sürüngenler ile kuşlar arasında bir tür olduğunu kabul etmeyip birçok kuş ve sürüngen özelliği taşıyan bu türün normal bir kuş olduğunu iddia edebiliyorlar. Ama 2005 yılında bulunan ve şimdiye kadar bulunmuş Archaeopteryx fosilleri içinde en iyi korunmuş olan fosil sayesinde daha önceki fosillerle elde edilemeyen bilgilere ulaşılmıştır. Bu fosil sayesinde kuşların ayaklarındaki ağaç dallarına tutunmaya yarayan ters yönlü parmağın, Archaeopteryx‘te olmadığı anlaşılmıştır (Mayr 2005). Ayrıca kemik yapısının da uçamayan theropod dinozorlarla büyük benzerlik taşıdığı görülmektedir. Yani kuşların theropod dinozor kökenine dair düşünce bu son fosille daha da güçlenmiştir.
Balıkların amfibiyanlara, amfibiyanların sürüngenlere, sürüngenlerin kuşlara ve memelilere evrimine dair geçiş türlerine ait fosiller bulunmuştur. Ama yaratılışçılar bu fosilleri her zaman görmezden gelmekte ve hepsine bahaneler bulmaktadır. Yukarda anlattığım gibi en bariz geçiş türlerinden biri olan Archaeopteryx‘i bile kabul etmemek için kırk takla atan yaratılışçıların diğer fosillere bahaneler üretmekte zorlanmadığını tahmin ediyorsunuzdur heralde. Eğer diğer geçiş türleri hakkında bilgi edinmek istiyorsanız bu sayfayı inceleyebilirsiniz. Daha da ayrıntılı bilgi edinmek istiyorsanız internette aramaya yaparak geçiş fosilleriyle ilgili birçok kaynağa ulaşabilirsiniz.
Kitabın ilk bölümüdeki iddiaları böylece cevaplamış olduk. Aslında bunlara iddia demek pek doğru olmaz. Çoğu yanlış bilgi ve aldatmaya yönelik kasıtlı yalanlar olarak görülüyor. Bunların içinde ciddi bilimsel bir iddia yoktu maalesef. Kitabın ileriki bölümlerinde bilimsel iddialarla karşılaşmayı umuyorum ama bu konuda pek de umutlu değilim çünkü HY ve onun gibilerin nasıl çalıştıklarını ve amaçlarını çok iyi biliyorum. İnsanlara gerçekleri söyleyemezler çünkü insanların gerçekleri öğrenmesi işlerine gelmez. İnsanları hep kandırmak zorundalar, aksi taktirde kendi varlık amaçlarına aykırı hareket etmiş olurlar. Kısacası gerçeklerin açık seçik ortaya koyulması bu gibi “sözde bilimci” dincilerin sonunu getirecektir.
Kitabın diğer bölümlerinin incelemelerinde buluşmak üzere hoşçakalın.
Referanslar:
Mayr, G., B. Pohl, D.S. Peters, 2005. “A well-preserved Archaeopteryx specimen with theropod features”. Science 310: 1483-1486.
Musgrave I., 1998. “Lies, Damned Lies, Statistics, and Probability of Abiogenesis Calculations“
düzenden kaos mu çıkar,
düzenden kaos mu çıkar, kaostan düzenmi??? hangisi daha olası???
düzen ve kaos
düzen ve kaos olasılıkları anlamlandırma biçimimizden başka bir şey değildir. Ne düzen vardır ne de kaos, sadece bizim isimlendirmelerimiz.
xenix: Takiplerim
Evrimin kayıp
Evrimin kayıp halkası
Yaklaşık iki milyon yıl önce Güney Afrika'da yaşamış olan "maymun adamların", insanlığın ilk türü olduğu düşünülen Homo erectus'tan bugünkü Homo sapien'lere evrilme sürecinin kayıp halkası olabileceği öne sürülüyor.
MALAPA - Güney Afrika'nın Malapa bölgesinde yapılan kazılarda iskeletleri bulan Witwatersand Üniversitesi öğretim üyelerinden Lee Berger, yapılan analizler sonucunda, kemiklerin sahibi olan türün, insana varılan evrimdeki türlerin doğrudan atası olabileceğini öne sürdü.
Hürriyet'in haberine göre, iskeletlerden birisi genç bir kadına, diğeri de 11 yaşlarında olduğu tahmin edilen bir erkek çocuğuna ait.
İki iskelet üzerinde yapılan yoğun çalışmalarda, söz konusu insanların bugünkü insanla anatomik açıdan benzerlik taşıdığı keşfedildi.
Berger, "Fosiller karşımıza şaşırtıcı şekilde gelişmiş ama küçük bir beyin, insanınkine benzer uzun bir başparmağa sahip evrimleşmiş bir el, modern çağlarda yaşayan insanlara ait bir leğen kemiği ve hem maymuna hem de insana dair özellikler taşıyan ancak daha önce görülmemiş bir ayak ve ayak bileği çıkardı" diye konuştu.
Berger, en az 1.9 milyon yıl önce yeryüzünde dolaştığı düşünülen bu "maymun adamların" araç-gereç yapımına bu tarihten de önce başladığını belirtti.
Dinci tayfanın korktuğu
Dinci tayfanın korktuğu asıl şey evrenin ezelden beri var olmasıdır. Yani eskilerin meşhur tartışmasıyla Kur'an ın mahluk olması meselesidir. İslamiyete yeni girmiş olan Türklerin maturidi adında akılcı bir mezhep kurması ve akla dayanan bir din yorumunu benimsemesi emevici samileri çok korkutmuş ve kanlı bir şekilde bu ekolü bastırmak istemişler.
Kısaca olay şu: evren ezelden beri var ise ve belirli kurallara göre varlığını devam ettiriyorsa, bu durumda kendi kafalarında yani sami kafasındaki tanrı inancı çökecektir. Evrim olayına birde buradan bakın, ibni Sina, farabi ve Mıskeveyh adlarına dikkat edin...
Evrimin kayıp halkasının
Evrimin kayıp halkasının yüzü
Güney Afrika'da bir mağaranın içerisinde bulunan iki milyon yaşındaki iskeletin yüzü yeniden oluşturuldu.
ntvmsnbc
Güncelleme: 13:38 TSİ 17 Kasım. 2011 Perşembe
İSTANBUL - Güney Afrika'da bir mağarada keşfedilen ve "Karabo" (Yanıt) olarak adlandırılan iki milyon yıllık 13 yaşındaki bir çocuğa ait iskelet bilim dünyasını şaşkınlığa uğratmıştı. 2008 yılında keşfedilen "Karabo"nun ellerinin insan eline benzerliği şok etkisi yaratırken, bu canlı insanla maymun arasında evrim sürecindeki kayıp halka olarak kabul ediliyor.
Şimdi de John Gurche iki milyon yıl boyunca korunmuş iskeletten yola çıkarak Karabo'nun neye benzediğini ortaya çıkardı.
Milliyet'in haberine göre; Witwatersrand Üniversitesi'nde evrimsel biyoloji profesörü Lee Berger, Karabo'nun elinin daha önce bir benzerinin görülmediğini söylüyor ve ekliyor:
"Elinizin üzerine koyduğunuzda, bu el kemiklerinin bir şempanzeye ait olmadığı su götürmez. Bu el kesinlikle alet yapabilecek kapasitede. İnsanlarla ortak özellikleri daha önceki tüm keşiflerden fazla yine de çok ilkel ve bu çok heyecan verici."
LONDRA'DA SERGİLENİYOR
Karabo'ya ait ilk kemik parçası Profesör Berger'in dokuz yaşındaki oğlu tarafından, kazı alanına yakın bir noktada keşfedilmişti.
İskeletten yola çıkılarak çizilen portre ve iskeletin yanında bulunan 30'lu yaşlarındaki bir kadına, muhtemelen Karabo'nun annesine ait kemik kalıntıları Londra'daki Doğal Tarih Müzesi'nde sergileniyor.
evrim gerçektir.
evrimin gerçek bi olgu olduğu kaçınılmaz bi gerçektir.geçmişten günümüze süregelen yaratılışçı saldırılarla türkiyede çoğu kişi tukaka haline getirilmiş olsa da somut bir olgudur.yaratılışçılara şunu sormak isterim siz tanrınızın varlıgını kanıtlayabiliyor musunuz? evrenin tesadüfen oluştugunu kabul etmiyorsanız , tanrının da aynı şekilde oluştugunu nasıl kabul ediyorsunuz? tanrı kendi kendine varoldu diyorsunuz peki ozaman olmayan bişey naısl kendini yapıyor?
Evrilemeyenlere :)
Evrilemeyenlere :)
part 2
Yeni yorum gönder