Türkçe'nin kökeni - 3

Çerez olarak biriken 20 problem, sistem tarafından çözümlendi ve temizlendi.

Türkçe takılarla zenginleşen bir dildir.

Örneğin, –LI ve –Lİ takıları ile “birbiri içine karışmak” kavramını üretiriz. Diğer hiçbir dilde böylesine özel bir kavramı bu şekilde kısa ifade eden bir yapı yoktur. ‘Tuzlu su’ (içine tuz katılmış su), ‘Sütlü kahve’ (İçine süt karıştırılmış kahve), ‘İnişli çıkışlı yollar’ (İniş ve çıkışları karışık durumda olan yollar), ‘Yolcular, sağlı sollu ilerleyelim’ (Sağa ve sola doğru karışık durumda ilerleyelim), ‘Renkli bir tablo’ (İçinde renklerin karışık durumda olduğu bir tablo), ‘Bulutlu bir hava’ (Gökte bulutların karışık durumda oluşları)...vs.

Diğer bir önemli örnek -GEN, -GAN ve –KEN, -KAN takıları bir fiile eklendiklerinde “yapabilen, edebilen, yetki sahibi olan” anlamlarının türetilmesidir. Isırgan, Yapışkan, Sürüngen, Değişken, Saldırgan, Türetken, Üretken, Karışkan, Gelişken, Döğüşken......vs. Tüm bu terimler ikincilden de öte türetilmiş eklemeli sözcükler olmalarına rağmen ince ve kalın ses uyumuna aynen bağlı kalınmıştır.

Türkçe’mizin fevkalade özgün (ekonomik) bir yapısı vardır. Tek bir harf eklenmekle yepyeni bir anlam üretilir. Örneğin, belirsiz bir sözcüğü belirli hale getirmek için –I, -U, -İ, -Ü veya –YI, –YU, -Yİ, -YÜ takılarından birini eklemek yeterlidir. Bu harfler de ses uyumuna göre eklendiklerine göre önceden ezberlenmelerine gerek yoktur. Hangisinin ne zaman kullanılacağını kulağımız söyler. Örneğin: Kapıyı kapat (herhangi bir kapıyı değil, belirli bir kapıyı), Düğmeyi çevir, Gelini getir, Sürüyü götür, Kuzuyu otlat,....vs. Tüm sözcüklerde daha önce sözünü ettiğim ses uyumu kuralları geçerlidir.

Bu basitlik ve şeffaflık Hind-Avrupa dillerinde yoktur. Almancada belirsiz bir sözcüğü belirgin hale sokmak için ‘der, die veya das’ kullanılır. Fransızcada ‘Le, la’, İsveççede ‘Den, det’ ve İngilizcede ‘The’ kullanılır. İşin kötüsü Almancada kullanılan üç belirtgeç sözcüğün hiçbir kuralı yoktur ve tamamen ezbere dayanır. Almancayı sonradan öğrenenler genellikle bu konuda yaptıkları hatalardan belli olurlar. Fransızca ve İsveççe için de durum aynıdır. İspanyolcadaki ‘İl, el’ sözcükleri de kurala bağlı olmayıp ezber gerektirirler. İngilizcedeki ‘The’ tek olduğundan diğerlerine göre daha kolay kullanılır.

Hind-Avrupa dillerinde tek sözcüklü önerme yapılmaz. Her önermede en az iki sözcük olması gerekir. Zira her önermede iki sözcük arasında bir ilişki bulunması gerekir. Örneğin İngilizcede ‘Go’ dendiğinde genelde ‘git’ emri anlaşılır. Ancak üçüncü şahıs hariç diğerlerinin tümü ‘go’ şeklini içerdiğinden (I go, you go, we go, you go, they go) üçüncü şahıs dışında tek sözcüklü bir önerme yapılamaz. Sırf şekil olarak bakarsak İngilizcede insanın kendine de emir verebileceği mantıksızlığı ortaya çıkar. Yukardaki İngilizce önermeler (Ben git, sen git, biz git, siz git, onlar git) şeklinde çevrilebilir ki Türkçe’mizde hemen, saçma sapan anlamsız önermeler oldukları ortaya çıkar. Oysa ki Türkçe’mizde tek sözcük içinde tüm anlam gizlidir. ‘Gidiyorum’ veya ‘giderim’ dediğimizde ne yapıldığı kimin yaptığı ve ne zaman yapıldığı kuşku götürmeksizin ortadadır. Bir tek sözcükte eylem, özne ve kip belirtilmiş olmaktadır.

Bu bakımdan Türkçe’mizde tek sözcüklü önermeler vardır. Zira tek sözcük eklemeli bir yapı içinde takılarla zenginleşmiştir. Bir tümce yapıldığında Türkçemiz diğer dillere göre büyük üstünlükler içerir. Tek kural eylem belirten sözcüğün sona getirilmesidir. Diğer tüm sözcükler tümce içinde yer değiştirebilirler. Bu kolaylık bizlere şiir yazmakta yardımcı olur. Diğer dillerde bu esnek yapı yoktur. “Ben yarın sinemaya gideceğim” dediğimizde önem verdiğimiz sözcüğü ses vurgusu ile belirtmemize gerek yoktur. Eylem sözcüğünden (fiilden) önce gelen sözcük bu vurguyu belirtir. Yukarıdaki tümcede önemli sözcük ‘sinemadır’. Hiçbir vurgu (aksan) ile belirtmeye gerek yoktur. Eğer yarın’ı vurgulayacaksak “Ben sinemaya yarın gideceğim” deriz. Yok eğer önemli olan benim gitmem ise “Sinemaya yarın ben gideceğim” deriz.

İşte bu özelliği ile Türkçe’miz diğer pek çok dilden üstündür. Zira vurgu vurup ağzımızı eğip bükmeye gerek duymayız. Çince’de tüm sözcüklerde vurgu vardır. Çince tek heceli bir dil olduğundan az sayıda sesten vurgu yardımıyla pek çok yeni sözcük türetilir. Bu bakımdan Çince öğrenmek çok zordur. Ağız yapımız o dildeki vurguları aktarmaya çok zor uyum sağlar. Avrupa dilleri de vurguludur. Özellikle İtalyanca ve İsveççe’de ağır vurgular vardır. Vurgusuz bir dil olan Türkçe’yi ise öğrenmek oldukça kolaydır.

Önermelerden söz açmışken Türkçe’mizdeki önerme zenginliğinin nasıl oluştuğuna bakalım. Her önermenin temelinde bir kök sözcük vardır. Bu kök sözcük birincil şekildir. Bu kök sözcükten çeşitli ikincil şekiller türetilir. Ancak tek bir ikincil şeklin yanına (önüne veya arkasına) yeni bir sözcük eklendiğinde yeni önermeler elde edilir. Eğer bu ikincil şekil bir fiil ise önermede eklenen sözcükler fiilin önüne gelir. Özgün bir dil olan Türkçe’mizde az sözcükle çok anlam elde etmek bir fakirlik belirtisi değil, aksine bir hayal gücü zenginliğidir.

Senin oyun: None Ortalama: 5 (2 oy)

Yorum görüntüleme seçenekleri

Yorumların gösteriminde tercih ettiğiniz şekli seçiniz ve değişiklikleri "Ayarları kaydet"e tıklayarak kaydediniz.

-lı takısıyla ilgili

Benim aklıma bir zamanlar"HIRSIZ"sözcüğü gelmişti.Düşündüm "HIRLI HIRSIZ" ikilemesi de kullanılıyordu.Sonra bu "HIR"kökünü düşündüm.Nereden türemiş olabilir hangi anlam bağıntısıyla oluşmuştur acama?Bilgisev senin fikrin var mı?

Demek o yüzden

Çince’de tüm sözcüklerde vurgu vardır. Çince tek heceli bir dil olduğundan az sayıda sesten vurgu yardımıyla pek çok yeni sözcük türetilir.

Demek o yüzdenmiş. Çince filmler seyrederken sevgi sözcüklerini bile kavga eder gibi söylediklerini farketmiştim.

Hırlı-Hırsız

Bu ikilemin kökeninde kanımca ARLI-ARSIZ sözleri yatar. Arlı olan utanan, saygılı olan kişidir. Arsız ise saygısız ve utanması olmayan kişiye denir. Hırsız olan kişinin de utancı yoktur. Çünkü başkasının malını utanmadan gaspeder, çalar.

Belki ilk şekli HARSIZ idi ve bu sözcükten hem HIRSIZ hem de ARSIZ sözleri türedi.

Nevâî

Ali Şîr Nevâî, Türkçe’yi yüksek bir sanat dili halinde işlemeğe çalışan, bu görüşü savunan ve Türk diline değer kazandıran bir bilgin ve devlet adamıdır.

Şiirlerini Türkçe ve Farsça yazan Ali Şîr Nevâî, Arapçayı da çok iyi öğrenmişti. Meşhur ilim adamlarından Molla Cami, onun şiir arkadaşlarındandır. Kaşgarlı Mahmut’tan sonra Türk diline en büyük hizmet eden kişi olarak tanınan Ali Şîr Nevâî, Muhâkemetü’l-Lügateyn adlı kitabında Türkçe ile Farsça’yı karşılaştırarak pek çok yerde Türkçe’nin üstünlüğünü savunmuştur. Ali Şîr Nevâî, bu kitabını Türkçe’yi bırakarak eserlerini Farsça verenlere ithafen yazmıştır. Ali Şîr Nevâî, Türkçe yazdığı şiirlerinde Nevâî, Farsça yazdığı şiirlerinde ise Fanî mahlaslarını kullanmıştır.

Ali Şîr Nevâî’nin dördü Türkçe, biri de Farsça olmak üzere beş ayrı divanı vardır. Türkçe divanlarının genel adı Hazâinü’l Maânî’dir. Türkçe divanlarını, Garâibü’s-Sağîr, Nevâdirü’ş Şebâb, Bedâyiü’l-Vasat ve Fevâidü’l-Kiber adları altında yazmıştır.

Beş mesnevisinden meydana gelen Hamse’si ile Türk edebiyatına ilk hamse yazan Ali Şîr Nevâî’nin divanlarından hariç 18 ayrı eseri daha vardır.

Bunlar sırasıyla şunlardır:

Hayretü’l-Ebrâr, Ferhat ve Şirin, Leyla ve Mecnun, Seb’a-i Seyyârem, Sedd-i İskender, Lisânü’t-Tayr, Muhâkemetü’l-Lügateyn, Mecâlisü’n-Nefâis, Mîzânü’l-Evzân, Nesâimü’l-Mehabbe, Nazmü’l-Cevâhir, Hamsetü’l-Mütehayyirîn, Tühfetü’lMülûk, Münşeât, Sirâcü’l-Müslimîn, Tarihu’l-Enbiyâ, Mahbûbü’l-Kulûb fi’l-Ahlâk, Seyfü’l-Hâdî ve Rekâbet-ü’l-Münâdî.

Ali Şîr Nevâî’nin eserleri hem yazıldıkları devirde, hem de daha sonra bütün Türk dünyasında zevkle okunmuş, pek çok ünlü Türk şairi onu örnek almış, ona övgü yazmıştır. XV. yüzyılda yaşamış büyük Osmanlı Şairi Ahmet Paşa, XVI. Yüzyılda yaşamış ve Azeri lehçesiyle yazmış ünlü Fuzûlî, Ali Şîr Nevâî’den etkilenmişlerdir.

Birçok Osmanlı aydını, bu arada Yavuz Sultan Selim, Nevaî’nin hayranı idiler. XVIII. yüzyılda büyük divan şairimiz Nedim bile Ali Şîr Nevâî dilinde (Çağatay lehçesinde) şiirler yazmıştır.

Türkiyeli pek çok şair Ali Şîr Nevâî’nin şiirlerine nazireler söylemişlerdir. Bu tesir Tanzimat sonrasında bile kendini göstermiş, Ziya Paşa’nın Harâbât adını taşıyan üç ciltlik antoloji eserinde Ali Şîr Nevâî’nin şiirlerine önemli bir yer verilmiştir.

Günümüzde yayınlanan bütün edebiyat tarihlerinde de Ali Şîr Nevâî, ilmi, irfanı, sanatı, Türkçülüğü ve olumlu tesirleriyle övülür.

Burada bütün hayatını Türkçe’nin tanıtımına vakfetmiş olan Ali Şîr Nevâî’nin özellikle Muhâkemet-ül-Lugateyn adlı eserinden bahsetmek, onun Türk dili hakkındaki düşüncelerini yansıtmak açısından yararlıdır.

Ali Şîr Nevâî’nin Muhâkemet-ül-Lugateyn adlı eseri, bu günkü yazımızla küçük boy bir kitabın 50 sayfasını ancak doldurur. Fakat hacim bakımından küçük olan bu kitap, muhtevasının değeri ile deryalar kadar büyüktür.

İşte Muhâkemet-ül-Lugateyn’den bazı cümleler:

“...Nazım bahçesinin şakrak bülbülü, Nevaî mahlasını alan Ali Şir (Allah günahlarını yargılasın ve ayıplarını kapatsın) şöyle arz eder:

“Söz bir incidir ki onun denizi gönüldür ve gönül bütün anlamları kendisinde toplar. Nitekim denizden cevherleri dalgıçlar çıkarır ve onlara mücevherciler katında değer biçilir. Gönülden söz incileri çıkarma şerefine erenler de (dalgıçlar da) bu işin mütehassısıdırlar. O inciler bu mütehassıslar ağzında canlanır, nisbetlerine göre yayılır ve ün kazanırlar. İnciler değer bakımından çok farklı olurlar. Bir tümenden yüz tümene kadar (bir liradan binlerce liraya kadar) olanları vardır. Elden ele geçen ucuz incilerle, sultanların kulaklarına küpe olan incilerin değerleri bir mi?

“...Şöyle bilinir ki, Türk Fars’tan daha keskin zekalı, daha anlayışlı, daha saf, daha pek yaratılışlıdır. Fars ise ilimde ve gayret sarfıyla elde edilen bir anlayışta daha olgun ve derin görünüyor. Bu hal Türklerin doğru, dürüst, temiz niyetinden, Farsların da fen ve hikmetinden belli oluyor... Ve lakin, Türk ve Fars dilleri arasındaki kusursuzluk veya noksanlık bakımından çok büyük farklar vardır. Söz ve ibarede, kelimelerin anlam ve kavramında, Türk Fars’tan üstündür. Türkün öz dilinde öyle incelikler, güzellikler, sanatlar vardır ki inşallah yeri gelince gösterilecektir...”

“...Türk'ün Fars’tan daha üstün, daha kabiliyetli, daha açık ve parlak olduğunun şundan kuvvetli delili olur mu: Bu iki milletin gençleri, ihtiyarları, büyükleri, küçükleri arasında kaynaşma aynı derecededir. Alış-verişleri, işleri, güçleri, düşüp kalkmaları, oturup durmaları, birbirinden hiç farklı değildir. Aynı hayat şartları içinde yaşarlar... Böyle olduğu halde Türklerin hepsi Farsça’yı kolayca öğrenir ve konuşur. Oysa Farsların hiçbiri Türkçe konuşamaz. Yüzde, belki binde biri Türkçe öğrenir ve konuşursa da, onun Türk olmadığı daha ilk sözünden belli olur... Türkün Fars’tan kabiliyetli olduğuna bundan daha kuvvetli tanık olamaz ve hiçbir Fars bunun aksini iddia edemez...”

“...Fars dili yüksek ve derin konuları anlatmada yetersizdir. Çünkü Türkçe’nin oluşumumda ve konularında pek çok incelik, özgünlük vardır. İnce farklar, en uçucu kavramlar için bile kelimeler yaratılmıştır ki bilgili kimseler tarafından açıklanmazsa kolay anlaşılamaz.”

“... Türkün bilgisiz ve zavallı gençleri güzel sanarak, Farsça şiirler söylemeğe özeniyorlar. İyi ve etraflı düşünseler, Türkçede bu kadar genişlikler, incelikler, derinlikler ve zenginlikler durup dururken, bu dilde şiir söylemenin ve sanat göstermenin daha kolay, şiirlerinin daha beğenilir olacağını anlarlar...”

http://www.oyanish.org

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır. (Üyelik için, Davetiye maili almak isterseniz mail adresinizi ekleyin)
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd><img><hr><u><blockquote><sup><sub>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.
  • Kolay link ekleyebilirsiniz. Örnek site içi arama linki için [s: aranacak kelime]

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
Spamları engellemek için denetlenmektedir. Lütfen soruyu yanıtlayınız.
İçeriği paylaş