Çatışma zannı (!)
İnsanlık bugün, daha önce hiç olmadığı kadar, görünürde birbiriyle uzlaşmaz iki kutba bölündü. Psikolojik kural şunu söyler: İçsel bir durum bilinçli hale getirilmediğinde dışarda kader olarak gerçekleşir. Başka deyişle, birey kendi içsel çatışmalarını bilinçli hale getirmediğinde, dünya zorunlu olarak bu çatışmayı açığa vurmak ve zıt kutuplara bölünmek durumundadır.
C.G.Jung
Bu konuyu halledebilmek için biçok başka yol olmakla birlikte en önemlilerinden biri şüphesiz rüya analizleridir. Ki sanırım Jung da bunu gördüğü için ömrünün elli yılını bu konuya hasretmiş, bizler için önemli ipuçları bırakmıştır.
Jung'a göre (ben de kendi tecrübelerimle bu görüşe katılıyorum);
İnsan psişesi önce iki bölüme ayrılıyor:
1. Bilinç (insanın kendini ve dünyayı öğretildiği şekilde bildiği alan)
2. Bilinçaltı (buzdağının altındaki heyula bölge)
Bilinçaltı ise yine ikiye ayrılıyor:
1. Kişisel (burada insanın görmeye yanaşmadığı, ya da bi şekilde gözden kaçan imgeler, bir anlamda halı altına süprülenler var ki işte bu bölge psikiyatrların gerek rüya analizleri gerekse başka terapilerle açığa çıkarmak istedikleri saha. Pek tabi ki, kişinin bilinci bu alanı günyüzüne çıkardıkça, onda huzur, algı genişliği oluşacaktır.)
2. Kollektif (İşte bizi gerçekte heyecanlandıran alan burası)
Psişenin bu şekilde tarif edildiği şekle kapalı sistem diyor Jung.
Kapalı sistem, duyular aracılığı ile dışardan aldığı uyarımları tüketerek psişik enerji=LİBİDOya dönüştürmektedir.
Libido, gerçekleşme düzeyine (1) çıktığında, psişenin belirli bir olgusunu dürtü, arzu, irade, his gibi yansıtmakta,
Potansiyel haldeyken (2) ise kendisini olanaklar, eğilimler, yetenekler vb ortaya koymaktadır. Biz onun ne olduğnu değil sadece VAR olduğunu söyleyebiliriz.
"Bir arketipal rüya, rüya görenin onu bir çeşit aydınlanma, ikaz ve doğaüstü yardım olarak görme eğilimi nedeniyle bireyi büyüleyebilmektedir. Bununla beraber, bugünlerde pek çok insan da benzer tecrübelere teslim olmaktan korkmaktadır. Onların bu korkusu numinoustaki bir kutsal korkusunun varlığını kanıtlamaktadır" der Jung.
Yazıcı-dostu sürüm
Arkadaşına gönder- 1322 defa okundu

Sibel Atasoy

elbette rüya analizleri de
elbette rüya analizleri de kişinin bilincine çıkmayanları, bilinçaltında farkedip görebilmesi çok önemli ama deneyimlerde bu bilinci yaşamak için oluşmuyormu, o bilinç yaşanmadıkça ve fark edilmedikçe kişi bir türlü uyanamıyormu?
Buna küçük yaşamsal bir örnek vereyim, hani şu bizim kim oldugumuz çok önemli ya, başkalarının bizi o kim'liğimizle bilmesini istiyoruz ve o kim'liğimiz çok narin, çok ince hemen yaralanıyor,işte ona dair bir örnek;
bir tanıdıgım, gece taksiye binmek için duraga geliyor, şoföre, gündüz tarifesi açarmısın diyor, şoför hayır diyor ama bir başka arkadaşına bağırıyor ve ona, "gündüz tarifesiyle ŞUNU götür" diyor:)ŞU???tanıdıgım kişi buna çok bozuluyor, ben ŞU'muyum diye içlenerek bana anlattı,ne'liğine degil de kim'liğine öylesine bağlıydıki, kendisini o kimliği sanıyordu, ve acz içinde bu sanrıdan üzülüyordu..kendi degersizlik duygusunun, bilincine varamadıkça da dışında birileri sürekli değersizlik yaratıyordu..
İçsel bir durum bilinçli hale getirilmediğinde dışarda kader olarak gerçekleşirbu biliş çok önemli bir biliş..gerçekten deneyimi bilinçli olarak anlamadıkça, algı alanında kalan her hal gibi, zanlar insanı yoruyor ve dünyaya niye geldik sorusu bir türlü cevabını bulamıyor sanırım..
sevgimle..
Çok güzel örneklemişsin,
Çok güzel örneklemişsin, teşekkür ederim. Bu aslında tam olarak Don Juan'ın "kendini mühimseme" kavramına denk düşer. Kendini mühimseme, ogo ile eşdeğer bir kavram değil, başka bi yerlerde anlatmış olmalıyım, tekrar etmeyeceğim.
Jung'a göre (ben de kendi tecrübelerimle bu görüşe katılıyorum);
İnsan psişesi önce iki bölüme ayrılıyor:
1. Bilinç (insanın kendini ve dünyayı öğretildiği şekilde bildiği alan)
2. Bilinçaltı (buzdağının altındaki heyula bölge)
Bilinçaltı ise yine ikiye ayrılıyor:
1. Kişisel (burada insanın görmeye yanaşmadığı, ya da bi şekilde gözden kaçan imgeler, bir anlamda halı altına süprülenler var ki işte bu bölge psikiyatrların gerek rüya analizleri gerekse başka terapilerle açığa çıkarmak istedikleri saha. Pek tabi ki, kişinin bilinci bu alanı günyüzüne çıkardıkça, onda huzur, algı genişliği oluşacaktır.)
2. Kollektif (İşte bizi gerçekte heyecanlandıran alan burası)
Psişenin bu şekilde tarif edildiği şekle kapalı sistem diyor Jung.
Kapalı sistem, duyular aracılığı ile dışardan aldığı uyarımları tüketerek psişik enerji=LİBİDOya dönüştürmektedir.
Libido, gerçekleşme düzeyine (1) çıktığında, psişenin belirli bir olgusunu dürtü, arzu, irade, his gibi yansıtmakta,
Potansiyel haldeyken (2) ise kendisini olanaklar, eğilimler, yetenekler vb ortaya koymaktadır. Biz onun ne olduğnu değil sadece VAR olduğunu söyleyebiliriz.
Jung, gerçekten de
Jung, gerçekten de bişeylere o kadar yaklaşmıştı ki! Bunu her an daha çok hissediyorum. Ömrünün son günlerinde ona çöken hüznü hatırlıyorum, ama neden, neden o denli yorgun hissetmişti kendini :(
Bilinçdışı, mandala, evrenin içkin güçleri...
Freud'la birlikte bilinçaltına teslim olmuş insanlar kitleler halinde çocukluklarına dönerek her şeyi bilinçaltıyla açıklayıp, bastırılmış cinsellik dolu rüya analizleri yaparken bu bilge bey insanlara bilinçaltı'nın bence, bizzat "bilincin içselleştirilmiş kendisi" olduğunu söyleyerek...mevzunun bir alt-üst olgusu olmadığını işaretlemiştir...alt diye tanımlanacaksa o; arketiptir ve bilinçaltına kaynak oluşturan yegane deneyimdir ve kollektiftir. Bilinç çoklukla "nedensiz, henüz deneyimlenmiş tanımına ulaşamadığı his, durum tanımlarını mitsel, arkeik öğelerle tanımlamaya bir diğerine anlatmaya çalışır...ve bu onu kollektif deneyimden ayırarak bireyselleştirir.."bilinçaltı ve bilincin dışı ve ilk izlenimimizin -kontrolümüz, müüdehalemiz dahilinde olmayan- alan olarak tanımladığı varlık alanının içselleştirdiğimiz bilincimizin oluşumundaki yeri Jung'cu kuramın merkezini teşkil eder..ve bu alanı arketip, arkeik simge'nin oluşturduğu kollektif bilinçaltımızla tanımlar.İçsel birlik, bütünlük ifademizi, yine kültürlerin birlik, bütünlük ifadelerini, evrenin içkin kutsal birliğini sembolize eden Mandala izahı, çocukların, akıl hastalarının, hadi tamam biz “normallerin (!)” mandalalarının taşıdığı içkin, potansiyel gücün açıklamaları bu beye duyduğum saygının nedenlerindendir. Yine bence; içgüdü (arketip tanımla), içtepi(arkeik simgelerle) jung kuramında aslında bilinçaltımızın şekillenişinde, yanlış tuvalet eğitiminden (freud'a atfen)çok, daha kollektif deneyimlerin varlığına işaret edilmektedir...ve bu deneyimler jung'a göre süresiz-insan ilerleyişinden bağımsız özkaynaklar olarak tekrarlanır..Crahıg Stephenson'un Kaplumbağalar'a Dair isimli kitabının Jung alıntıları ve kaplumbağanın Jung'cu kuramla kısmi varlık tanımının yapıldığı bölümleri her sabah yem verdiğim hayvana bir kez daha derin derin bakmama neden olmuştur.ilgi duyacaklara önerilir.Çok şey vardır Jung'a ilişkin. Tam da bunu söyleyip gülümsedim Jung şöyle derdi sanırım...."hakkımda...?hımmmm....anlat...peki hakkında?" simya ile olan ilişkisi doğu dillerine, dinlerine olan ilgisi kendilerine olan peki itiraf ediyorum karmaşık hayranlığımı perçinlemekte:) ömrünün son günlerine ilişkin bilgim bulunmamaktadır.
Mükemmel izah etmişsin,
Mükemmel izah etmişsin, onun hakkında tam da özü bildiğin anlaşılıyor, kendisi görseydi eminim çok mutlu olurdu (hiç bişey boşa gitmedi triplerl! fazla mı amerikanca oldu)
Son günlerinde söylediği paragrafa binbir zahmetle buldum şimdi:
"Kendime hayretle bakıyorum, düş kırıklığıyla, hoşnutlukla. Üzüntü, umutsuzluk… Kendimden geçmiş bir durumdayım. Bütün bunları bir araya toparlayıp hesabını çıkarmasını beceremiyorum. Gerçek değerimi, ya da değersizliğimi saptayamıyorum. Güvendiğim tek şey yok. Doğrusu hiçbir konuda kesin kanılarım yok. Doğduğumu ve varolduğumu biliyorum, o kadar, sanki sürüklenip götürülüyorum. Bilmediğim bir temel üzerindeyim. Tüm belirsizliklere karşın tüm varoluşun altında yatan bir sağlamlık; varoluş biçimindeyse süreklilik duyuyorum. İçine doğduğumuz dünya, sert ve acımasız, ama tarihsel bir güzelliği de var. Anlamlılık mı, anlamsızlık mıdır ağır basan, kişinin yapısına bağlı bu. Salt anlamsızlık üstün geleydi, yaşamın anlamlılığı, gelişimimiz yolunda attığımız her adımda daha bir yiterdi. Ama öyle olmuyor, ya bize olmuyor, ya da bize olmuyor görünüyor. Ola ki bütün metafizik sorunlar gibi, her ikisi de gerçek: Yaşam hem anlamlı, hem anlamsız, ya da hem anlamın kendi, hem anlamsızlığın.
Dileğim, anlamın üstün gelip savaşı kazanması. Lao Tzu: “her şey pırıl pırıl, bir ben bulutla kaplıyım” dediğinde, benim bu geçkin yaşımda duyduğumu dile getirmişti. Lao Tzu, değeri ve değersizliği de görüp yaşamış, ömrünün sonunda kendi varlığına, sonsuzca bilinmeyecek olan anlama dönmeyi isteyen birinin üstün nüfuz gücüne sahip insan örneği. Gerektiğince gören yaşlı kişi arketipi sonsuzca gerçek. Bu kişi örneği her zeka düzeyinde görülebilir, ayırt edici özellikleri aynıdır hep; yaşlı bir köylü olabileceği gibi, Lao Tzu gibi bir filozof da olabilir; yaşlılıktır bu, bir yere varmış olmaktır.
Yine de içimi dolduran o kadar çok şey var ki; Bitkiler, hayvanlar, bulutlar, gün, ay, gece ve insanda o sonsuz olan. Kendi hakkında ne kadar kuşkulu oluyorsam, nesnelerle o kadar yakın bağım olduğunu görüyorum. Beni dünyadan ayıran yabancılaşma, sanki kendi iç dünyama aktarılmış da, kendimi yadırgadığımı ortaya çıkarmış."
Bütün bunları kırkiki yıl önce belki de ölmeden hemen önce büyük usta Carl Gustav Jung söylemiş. Yıllardır kitaplığımda okunmuş olarak duran Analitik Psikoloji kitabının son sayfasında onu okumam için az önce, yarım saat önceye kadar beklemiş. Bu yazının bütünüyle öyle özdeşlik kurdum ki sizlere sunmak için tape ederken göz yaşlarımı tutamadım. Belki artık ben de yaşlılığı kabul etmeliyim.
18.11.03
böyle
böyle söylemeyin....haklısınız metnin cidden duygusal temaları var...derinden çok ama çok derinden gelen ve belki ancak bir kez, sadece bir kez söylenebilecek şeyler...öte yandan metnin vurgusu "kuşkuculuğa" yapılmış...kişisel fikrim, aklı başında tüm insanların varacağı yer'in "septizm" olduğu ve ancak bu varış noktasıyla diyalektiğin bir "birbirini yaratmaya-birbirini yok etmeye" dönüşmeden içselleştirebileceği..bitkilerin, hayvanların, bulutların, gökyüzünün, güneşin güzelliği ve sonsuzluğu ona dahil oluşla size sonsuzluğu duyumsatır... "Gerçek değerimi, ya da değersizliğimi saptayamıyorum. Güvendiğim tek şey yok. Doğrusu hiçbir konuda kesin kanılarım yok." ve tam da burada septizim bir aydınlanma olarak ortaya çıkar."her şey pırıl pırıl bir ben bulutla kaplı" kesin kanıların reddine varan uzun bir düşünsel ömrün septizm'e varması birçoğu için "yazık" olarak değerlendirilebilir...tek kişisel aydınlanma; kanılardan, savlardan geçip, onları eşeleyip varılacak septizmdir kişisel fikrimi tekrarlamak istiyorum. ama bunun itirafı buruk olacaktır....sevgiyle.....
Evet aynen söylediğin
Evet aynen söylediğin gibi, bu duraktan mecburen geçiliyor. Jung'u kendi dedem gibi filan seviyorum, epeyce kitabını okudum zaman içinde, sanki onların herbiri genetik kodumda yazıyormuşçasına tanıdık geldi. Sanırım onunla bu denli özdeşlik (bikaç başka kişi daha var böyle)zaman zaman beni duygusallaştırıyor.
Fikirlerini çok güzel ve kendine has bir yoldan ifade ediyorsun, burada seni izlemek benim için zevk oluyor Marsseh.
sevgili Agnia, teşekkür
sevgili Agnia, teşekkür ederim...etmek durumundayım, teşekkür etmek istiyorum :) inceliğin için teşekkürler....ve gözyaşlarına nolur şöyle fısılda; çocukluğum, ilkgençliğim, gençliğim, gençliğim, gençliğim:)sevgiyle
Yeni yorum gönder