Yabancılaşma
“Dünya birbirinden kopuk bireylerin bir toplamı değildir; tüm bireyler bir şekilde birbirleriyle bağlantılıdır.” (Aristoteles) “Hiç kimse kendinden menkul bir Ada değildir; herkes Kıtanın bir parçasıdır, bütünün bir parçası; eğer deniz bir parça toprağı alıp götürse, Avrupa eksilmiş demektir, tıpkı sanki dağlık bir burun eksilmiş gibi, tıpkı sanki dostlarınızın ya da bizzat sizin bir Malikâneniz eksilmiş gibi; her insanın ölümü beni tüketir, çünkü ben insanoğluna bağlıyım; ve o yüzden gönderme kimseyi çanlar kimin için çalıyor diye; onlar senin için çalıyor.” (John Donne, Devotions upon Emergent Occasions, no. xvii.)
İnsanoğlu kendisini saf hayvan doğasından, yani bilinçsiz doğasından ayırarak insan haline geldi. En karmaşık hayvanlar bile, insanlığın çok çeşitli koşullarda ve iklimlerde, deniz altında, göklerde ve hatta uzayda hayatta kalmasını ve gelişmesini mümkün kılan başarılarıyla boy ölçüşemez. İnsanoğlu kendisini kendi “doğal”, yani zoolojik durumunun öylesine üstüne çıkarmıştır ki, kendi çevresine benzersiz bir ölçüde hükmetmektedir. Yine de paradoksal olarak insanlar hâlâ kendi denetimlerinin dışındaki kör güçlerin kontrolü altındadır. “Piyasa ekonomisi” denen şey, insanların kendi yaşamlarını ve kaderlerini denetlemediği, tersine tıpkı eskinin kaprisli ve açgözlü tanrıları gibi her şeye mantıksızca hükmeden görünmez güçlerin elinde oyuncak olduğu öncülüne dayanır. Bu tanrıların, kendi yaşamlarını onlara hizmet etmeye adayan ulu papazları vardır. Karmaşık ayinleriyle bankalarda ve borsalarda otururlar ve şişkin kârlar elde ederler. Ama tanrılar kızdıklarında papazlar tıpkı ürkek hayvan sürüleri gibi ve bir o kadar bilinçsizce paniğe kapılırlar.
Antik Romalılar köleyi “sesli alet” (instrumentum vocale) olarak tanımlıyorlardı. Günümüzde birçok işçi bu tanımlamanın kendilerine de uygulanabileceği hissine kapılabilir. Post-modern, sanayi sonrası, Fordizm sonrası bir dünyada yaşadığımız varsayılıyor. Peki çalışan insanların koşulları söz konusu olduğunda değişen nedir? Her yerde geçmişin kazanımlarına saldırılıyor. Batıda yaşam standartları halkın büyük çoğunluğu açısından kötüleşmektedir. Refah devletinin temeli oyuluyor ve tam istihdam artık geçmişe gömülüyor. Tüm ülkelerde toplum derin bir keyifsizlik duygusundan muztaribdir. Bu durum en tepede başlıyor ve alta doğru her düzeye yayılıyor. Sürekli kitlesel işsizliğin beslediği güvensizlik duygusu, işgücünün daha önceleri kendilerinin bu durumdan bağışık olduğuna inanan kesimlerine de –doktorlar, öğretmenler, hemşireler, devlet memurları, fabrika yöneticileri– yayılıyor, hiç kimse güvencede değil. Orta sınıfın birikimleri, sahip oldukları evlerin değeri de aynı şekilde denetimsiz para piyasaları ve borsa hareketlerinin tehdidi altında. Milyarlarca insanın yaşamı, geçmişin tanrılarına neredeyse akılcı dedirtecek kadar büyük bir kaprisle işleyen bu kör güçlerin insafına kalmıştır.
On yıllar önce, bilim ve teknolojinin ilerleyişinin insanlığın tüm sorunlarını çözeceği büyük bir güvenle öngörülmüştü. Gelecekte insanlar artık sınıf mücadelesiyle değil boş zaman sorunuyla ilgileneceklerdi. Bu öngörüler hiç de temelsiz değildi. tam anlamıyla bilimsel açıdan bakıldığında, bir taraftan yeni teknolojinin uygulanmasıyla sağlanan verimlilik artışı temelinde ürün miktarı ve yaşam standartları yükselirken diğer taraftan da eşzamanlı olarak çalışma sürelerinde genel bir indirime gidecek durumda olmamamız için hiçbir neden yoktur. Ama gerçek durum çok farklıdır. Marx uzun zaman önce, kapitalizmde makineleşmenin ortaya çıkışının işgününü kısaltmaktan çok uzatma eğiliminde olduğunu açıklamıştı. Tüm büyük kapitalist ülkelerde, işçiler üzerinde daha az ücretle daha uzun çalışmaya dönük acımasız bir baskı görüyoruz. 24 Ekim 1994 sayısında Time Amerikan ekonomisinde kâr patlamasıyla gelen keskin bir yükselişi haber verdi: Fakat işçiler kendileri açısından bu genişlemenin bitkinlik anlamına gelmesinden yakınıyorlar. Amerikan sanayisinin her tarafında tüm şirketler ABD işgücünün suyunu azami ölçüde sıkmak için fazla mesaileri kullanıyorlar: fabrikalardaki iş haftası 4,6 saatlik fazla mesai de dahil ortalama 42 saate yakın. Bir çalışma ekonomisti ve Time yazı kurulu üyesi olan Audrey Freedman “Amerikalılar dünyada en fazla çalışan insanlar” gözleminde bulunuyor. Üç büyük otomobil üreticisi bu eğilimi en uç noktaya götürüyor. Buradaki işçiler ortalama olarak haftada 10 saat fazla mesai yapıyorlar ve yılda ortalama 6 kez cumartesileri sekiz saat çalışıyorlar. Aynı makale birçok farklı sanayi kolunda çalışan ve kronik fazla mesailerden yakınan hem beyaz hem de mavi yakalı sayısız işçi örneği aktarmaktadır: New York City’deki Nynex telefon şirketinde çalışan 44 yaşındaki Joseph Kelterborn, «üç kişinin işini yapıyorum» diyor. Fiber-optik ağların kurulduğu ve bakımının yapıldığı bölümde çalışıyor ve bu bölümde çalışanların sayısı geçtiğimiz yıllarda 27 kişiden 20 kişiye indirilmiş, bu da kısmen, bir zamanlar üç farklı kişi –anahtarcı, güççü ve testçi– tarafından yapılan işin, şimdi onun yaptığı taşıyıcı anahtarcılık işinde birleştirilmesiyle sağlanmış. Sonuç olarak, diyor Kelterborn, genellikle günde fazladan bir dört saat ve üç haftada bir de hafta sonları çalışıyorum. «Eve gittiğimde» diye yakınıyor, «tüm zamanım bir duş almakla, akşam yemeğiyle ve biraz uykuyla geçiyor; sonra herşey yeniden başlıyor ve baştan sona aynen tekrarlanıyor.»
Marx’ın işaret ettiği gibi, kapitalizmde makinelerin artan kullanımı bir işe sahip olanlar açısından daha uzun çalışma saatleri anlamına gelir. Bir önceki resesyon döneminden 1991 Martından itibaren çıkılmasıyla birlikte, ABD ekonomisi neredeyse altı milyon yeni iş yaratmıştır ama iki milyon işi bir kenara terk ederek. Eğer ABD şirketleri geçmiş genişleme dönemlerindeki kadar işçi istihdam etmiş olsaydı, iş sayısındaki artış sekiz milyon ya da daha fazlası olacaktı. Time’daki makale şöyle devam ediyor: Aslında ABD’de bir tür iki katmanlı toplum geliştiğine dair birçok kanıt mevcut. Şirket kârları ve yönetici maaşları hızla yükselirken, gerçek ücretler (yani enflasyondan arındırılmış ücret) hiç artmıyor. Nitekim hükümet, geçen yıl ABD’deki gerçek orta sınıf ev halkı gelirinin 312$ düştüğünü ve bir milyon insanın daha yoksulluğa sürüklendiğini rapor etmiştir; resmen yoksul olarak tanımlanan insanların tüm ABD nüfusuna oranı, 1992’de %14,8 iken %15,1’e çıkmıştır. Sürekli olarak güç kazanan kırk yıllık ticari toparlanma düşünüldüğünde bu gelişmeler şaşırtıcıdır.
Komünist Manifesto’da Marx ve Engels şuna işaret ediyorlardı: Yaygın makine kullanımı ve işbölümü yüzünden, proleterin işi tüm bireysel karakterini ve dolayısıyla işçi açısından tüm cazibesini yitirir. İşçi makinenin bir eklentisi haline gelir ve ondan istenen tek şey, yalnızca en basit, en monoton ve en kolay edinilen hüner olur. Bu nedenle işçinin üretim maliyeti neredeyse tümüyle, hayatta kalması ve soyunun çoğalması için ona gereken geçim araçlarıyla sınırlanır. Ama bir metaın ve dolayısıyla emeğin fiyatı onun üretim maliyetine eşittir. Bu nedenle işin iğrençliği arttığı oranda ücret düşer. Daha da kötüsü, makinelerin kullanımı ve işbölümü arttığı ölçüde, ister çalışma saatlerinin uzatılmasıyla, ister belli bir zaman süresinde çekilip alınan iş miktarının artışıyla, isterse de makinelerin artan hızıyla vb. olsun, işin ağırlığı da artar.[3]
Charles Chaplin’in en ünlü filmlerinden biri olan Modern Zamanlarda, 1930’lu yıllara ait büyük bir işletmede montaj hattındaki yaşantının canlı bir tasvirini görürüz. Aynı monoton işlerin sonu gelmez tekrarının zihni devreden çıkaran bıktırıcı külfeti gerçekten de insanı makinenin bir eklentisi, “sesli bir alet” durumuna getirir. “Katılım” hakkındaki tüm hayali sözlere rağmen fabrikaların büyük bölümünde şartlar aynı kalmaya devam eder. Gerçekten de son yıllarda işçiler üzerindeki baskılar sürekli artmaktadır. Hayatı bir parça daha katlanılabilir kılan küçük şeyler bile insafsızca yok edilmektedir. Sendikaların gücünün geçmişte kayda değer ilerlemeler sağladığı Britanya’da öğle yemeği saati büyük ölçüde tarih olmuştur. Şansölye Kohl Alman işçilerine hafta sonları da çalışmaya başlamaları gerektiğini bildiriyor. Tablo her yerde aynı. Yeni teknoloji, sanayideki işçilerin durumunu geliştirmekten ziyade, beyaz yakalı işçilerin yaşam koşullarını kötüleştirmekte kullanılmaktadır. Bankaların, hastanelerin, büyük büroların çoğunda işçilerin konumu, büyük fabrikalardakine gittikçe daha çok benziyor. Aynı güvensizlik, sinir sistemi üzerinde aynı aralıksız baskılar, tıbbi sorunlara, depresyona, evliliklerin parçalanmasına yol açan aynı stres...
Son yıllarda bilimciler, robotlarla ve yapay zekâ sorunuyla ilişkili olarak “insan-makine” fikrine geri dönmüşlerdir. İnsanların ustaca inşa edilmiş otomatların karşısına dikildiği Terminatör tipi birçok filmin de tanıklık ettiği gibi, bu fikir popüler hayallere bile nüfuz etmiştir. Bu olgu bize, insanoğlunun kendi kaderinden sorumlu olmadığı hissinin ve insanların yaşamına hükmeden denetimsiz güçlerden duyulan korkunun da işin içine dahil olmasıyla toplumun genelleşen biçimde insanlık dışına çıkışında karakterize olan bugünkü dönemin psikolojisi hakkında çok şey anlatıyor. Oysa tersine, yapay zekâ oluşturma çabası, gerçek anlamda akılcı bir toplumda insan gelişiminin hakikaten olağanüstü görünümlerinin önünü açabilecek olan robot biliminin daha da ilerlediğini gösterir.
İnsan emeğinin yerine gelişmiş makinelerin konuluşu, çalışma saatlerinde gerçekleştirilecek genel bir indirim temelinde tarihteki en büyük kültürel devrimin anahtarı olacaktır. Bununla birlikte birtakım özel işlemler makinelerle daha verimli bir şekilde yapılabilir olsa da, insan düşüncesinin bir makinede tam olarak üretilemeyeceğinden şüphe edilemez. Bu, herhangi bir mistik nedenden ya da bizi Yaratıcı’nın sözümona benzersiz bir ürünü kılan “ölümsüz bir ruh”tan değil, en başta emek olmak üzere insanoğlunun diğer tüm bedensel faaliyetlerinden ayırt edilemez olan düşüncenin kendi tabiatından ötürüdür.
Yazıcı-dostu sürüm
Arkadaşına gönder- 853 defa okundu

Sibel Atasoy
Yeni yorum gönder