Tekillikler Mevcut Mu?
Kara delik ve tekillik aynı şey değildir. Işığın bile yüzeyinden kaçmasına izin vermeyecek kadar muazzam kütleçekim kuvvetine sahip çökmüş bir devasa yıldız olması anlamında yıldızsal kara deliklerin olası varlığını dışlayan ilkesel hiçbir şey yoktur. Ve bu düşünce yeni de değildir. 18. yüzyılda, yeterince kütlesel bir yıldızın ışığı yakalayabileceğine işaret eden John Mitchell tarafından böyle bir durum öngörülmüştü. Bu sonuca Newton’un klasik kütleçekim teorisine dayanarak ulaşmıştı. Genel görelilik işin içine girmemişti. Ne var ki, Hawking ve Penrose tarafından geliştirilen teori, gözlenen olguların çok ötesine geçer ve gördüğümüz gibi –onların niyetleri bu olmasa bile– her türden mistisizme alet olan sonuçlara ulaşır. Eric Lerner, galaksilerin merkezinde muazzam kütlesel kara deliklerin olmasını zayıf bir olasılık olarak değerlendirir. Lerner ve Anthony Peratt, bu süper-kütleli kara deliklerle,
kuasarlarla, vb. ilişkilendirilen tüm özelliklerin elektromanyetik olgularla nasıl daha iyi
açıklanabildiğini göstermişlerdi. Bununla birlikte Lerner, yıldız boyutlarındaki kara deliklerin varlığına ilişkin kanıtın epeyce güçlü olduğuna inanır, çünkü bu kanıt, bir nötron yıldızı olamayacak kadar büyük olan çok yoğun X-ışını kaynaklarının saptanmasına dayanır. Ama bu noktada bile gözlemler sorunu kanıtlamaktan çok uzaktır.
Matematiksel soyutlamalar evreni kavramak için kullanışlı araçlardır, ama tek bir koşulla: En iyi matematiksel modelin bile gerçekliğin ancak kaba bir tahmini olduğu olgusunu unutmamak
koşuluyla. İnsanlar, modelleri olguların kendisiyle karıştırmaya başladıklarında sorunlar patlak verir. Bizzat Hawking bu yöntemin zayıflığını yukarıda değindiğimiz pasajda farkında olmaksızın açığa vurmaktadır. Büyük patlama noktasında evrenin yoğunluğunun sonsuz olduğunu kabul ediyor, ama bu kabul için hiçbir gerekçe ileri sürmüyor ve sonra da çok tuhaf bir tartışma çizgisine kayarak şunu ekliyor, “matematik sonsuz sayılarla tam anlamıyla uğraşamadığından ötürü” görelilik teorisi bu noktada çöker. Bu çöken şeye şunu da eklemek gerekir “ve tüm bilinen fizik yasaları da”; çünkü büyük patlamayla çöken yalnızca genel görelilik değil bilimin tümüdür. Ondan önce neler olduğunu bilmemekle kalmıyoruz, bunları bilemeyiz de. Bu yaklaşım Kant’ın bilinemez kendinde-şey teorisine geri dönmektir. Geçmişte, insan kavrayışına bir sınır koyma rolü, din ve Hume ile Kant gibi belli idealist filozoflar tarafından üstlenilmişti. Bilimin daha ötelere gitmesi engellenmişti. İnsan zekâsının ilerlemesine izin verilmediği yerde, mistisizm, din ve akıldışılık başladı. Yine de tüm bilim tarihi, ardarda gelen engellerin aşılışının öyküsüdür. Bir kuşak açısından bilinemez olduğu varsayılan şey, bir sonraki kuşak için açık bir kitap haline gelmiştir. Tüm bilim, evrenin bilinebilir olduğu fikrine dayanır.
Bugün ilk kez, bilimciler bilgiye bir sınır çekiyorlar, teorik fizik ve kozmolojinin bugünkü durumu hakkında olağanüstü bir skandal ve acınası bir durumdur bu. Yukarıdaki pasajın ifade ettiği şeyleri bir düşünün: a) bütün teori için bir dayanak noktası sağladığı varsayılan genel görelilik de dahil bilimin tüm yasaları büyük patlamada çöktüğü için, bu patlamadan önce –eğer bir şeyler varsa bile– neler olduğunu bilmek imkânsızdır, b) büyük patlamadan önce eğer birtakım olaylar varsa bile bunların daha sonra olanlarla bir ilgisi yoktur, c) bunun hakkında hiçbir şey bilemeyiz, ve böylece d) basitçe “bunları modelin dışında tutmak ve zamanın büyük patlamayla başladığını söylemek” zorundayız. Bu iddiaları ileri sürmektek kendine güven gerçekten de nefes kesicidir. Bizden, kozmolojideki en temel sorunları anlama yeteneğimize mutlak bir sınır koymayı, yani soru sormamayı (çünkü zamanın ortaya çıkışından önceki zaman hakkında tüm sorular anlamsızdır) kabul etmemiz talep ediliyor ve zamanın büyük patlamayla başladığını sessiz sedasız kabul etmemiz gerektiği söyleniyor. Böylece Stephen Hawking ispatlanması gereken şeyi basitçe doğru kabul etmiş oluyor. Aynı şekilde, din bilimciler de Tanrının evreni yarattığını ileri sürüyorlar ve Tanrıyı kimin yarattığı sorulunca, bu tip soruların ölümlülerin aklının alabileceği şeyler olmadığı söyleniyor.
Yine de tek bir noktada hemfikir olabiliriz, tüm bunlar gerçekten de “ilâhi kudrete şamar
patlatmaktadır.” Daha da ötesi, zorunlu olarak bu anlama gelmektedir.
Dühring’e karşı giriştiği polemikte Engels, hareketin hareketsizlikten çıkmasının, bir şeyin
hiçlikten doğmasının imkânsızlığına işaret etmişti: “Bir Yaratılış eylemi olmaksızın, hiçlikten, asla bir matematik diferansiyel kadar küçük bir şey dahi elde edemeyiz.”[16] Hawking, öyle görünüyor ki, Fred Hoyle, Thomas Gould ve Hermann Bondi tarafından büyük patlama teorisine alternatif olarak ileri sürülen Kararlı Durum teorisinin yanlış olduğunun görüldüğünü savunuyor. Diyalektik materyalizm açısından bu iki teori arasında bir tercih yapmak için asla bir neden yoktur. Birincisi de diğeri kadar kötüdür. Gerçekten de, maddenin uzayda sürekli olarak hiçlikten yaratılmakta olduğunu varsayan Kararlı Durum teorisi, rakip teorilerden –eğer bu mümkünse– çok daha mistikti. Böylesi bir düşüncenin bilimciler tarafından ciddiye alınabilmiş olması bile, bilime bunca zamandır eziyet eden felsefi kafa karışıklığının kesin bir kanıtıdır. Antik çağdakiler bile “hiçlikten hiçliğin doğduğunu” kavramışlardı. Bu gerçek, fiziğin en temel yasalarından biriyle, enerjinin korunumu yasasıyla ifade edilir. Hoyle’nin, söz konusu olanın yalnızca çok küçük bir miktarın olduğunu savunması hiçbir şeyi değiştirmez. Kızının bir bebek sahibi olacağını anlayan öfkeli babayı yatıştırmak için, ona yalnızca “biraz gebe olduğunu” temin eden naif bir genç bayanın tavrına benzer bu. En küçük bir madde parçacığı (ya da aynı şey olan enerji) bile ne yaratılabilir ne de yok edilebilir ve bu nedenle Kararlı Durum teorisi daha en baştan ölüme mahkûmdur.
Penrose’un “tekillik” teorisinin ilk başlarda evrenin kökeniyle bir ilişkisi yoktu. Öngördüğü şey yalnızca, kendi ağırlığı altında çöken bir yıldızın, yüzeyi er geç sıfır boyutuna kadar daralan bir bölgeye hapsolabileceğiydi. Ne var ki, 1970’de o ve Hawking ortak bir makale yazdılar, bu makalede büyük patlamanın böyle bir “tekillik” olduğunu kanıtladıklarını iddia ettiler, kanıt olarak sundukları tek şey ise “genel göreliliğin doğru olduğu ve evrenin gözlemlediğimiz kadar madde içerdiği” idi. Çalışmamıza, kısmen bilimsel determinizme olan Marksist inançlarından dolayı Ruslardan ve kısmen de tekillikler düşüncesini tiksindirici bulan ve Einstein’ın teorisinin güzelliğini bozduğunu düşünen insanlardan karşı çıkanlar oldu. Ama hiç kimse bir matematik teoremiyle gerçekten tartışamaz. Böylece en sonunda çalışmamız genel kabul gördü ve bugünlerde neredeyse herkes evrenin bir büyük patlama tekilliğiyle başladığını kabul ediyor.
Genel görelilik çok güçlü bir araç olduğunu kanıtlamıştır, ama her teorinin sınırları vardır ve bu teorinin de kendi sınırlarına ulaşmakta olduğuna dair bir izlenim mevcuttur. Bu teorinin yerine çok daha geniş ve çok daha kapsamlı bir düşünceler seti konmasının ne kadar zaman alacağını söylemek imkânsızdır, ama açıktır ki, teorinin bu özgün uygulanışı bir açmaza neden olmuştur. Evrendeki madde miktarı söz konusu olduğu sürece, toplam miktar asla bilinemeyecektir, çünkü bir sınır yoktur. Onlar kendilerini matematiksel denklemlere genel olarak o denli kaptırmışlardır ki, gerçekliği unutmuşlardır. Pratikte denklemler gerçeklikle yer değiştirmiştir. “Hiç kimsenin matematiksel bir teoremle gerçekten tartışamayacağı” temelinde birçok insanı ikna etmeyi başaran Hawking daha sonraları farklı düşüncelere doğru ilerledi: “İronik olabilir ama düşüncelerim değişti, şimdi diğer fizikçileri evrenin başlangıcında gerçekte hiçbir tekilliğin olmadığına ikna etmeye çalışıyorum; daha sonra göreceğimiz gibi, bu tekillik kuantum etkileri hesaba katıldığında ortadan kalkabilir.”
Yöntemin keyfi doğası, Hawking’in sıradışı bir şekilde fikir değiştirmesinde kendisini göstermektedir. Bugün büyük patlamada bir tekilliğin olmadığını söylüyor. Neden? Ne değişti? Öncekinden daha gerçek bir kanıt yok ortada. Bu dönüş ve kıvırmaların hepsi matematiksel soyutlamalar dünyasında gerçekleşiyor. Hawking’in kara delikler teorisi, tekillik düşüncesinin evrenin özel parçalarına dek uzatılmasını temsil ediyor. Bu teori en çelişiğinden ve en mistiğinden unsurla doludur. Kara deliğe düşen bir astronotun yaşayacağı sıradışı senaryoyu tanımlayan şu pasaja bakalım: Roger Penrose ile birlikte 1965 ve 1970 arasında yaptığımız çalışma gösterdi ki, genel göreliliğe göre, bir kara deliğin içinde sonsuz yoğunlukta ve sonsuz uzay-zaman eğriliğinde bir tekillik olmalıdır. Bu, zamanın başlangıcındaki büyük patlamaya birçok bakımdan benzer, ama bu, çöken cisimle birlikte astronot için de zamanın sonu olacaktır. Bu tekillikte, bilimin yasaları ve geleceği öngörme yeteneğimiz çökecektir. Ama kara deliğin dışında kalan bir gözlemci, öngörülebilirliğin bu çöküşünden etkilenmeyecektir, çünkü bu tekillikten kendisine ne bir ışık ne de bir başka sinyal ulaşamayacaktır. Bu dikkat çekici gerçek Roger Penrose’u kozmik sansür hipotezini ileri
sürmeye götürdü, bu hipotez başka sözcüklerle şu şekilde anlatılabilir: “Tanrı çıplak bir
tekillikten nefret eder.” Diğer bir deyişle, kütleçekimsel çöküşle üretilen tekillikler, yalnızca bir olay ufku ardında dış dünyanın bakışlarından yeterince gizlenebilecekleri yerlerde, tıpkı kara delikler gibi yerlerde gerçekleşir. Harfi harfine, zayıf kozmik sansür olarak bilinen şey budur: bu sansür, kara deliğin dışında kalan gözlemcileri tekillikte gerçekleşen öngörülebilirliğin çöküşünün sonuçlarından korur, ama deliğe düşen zavallı talihsiz astronot için yapacak hiçbir şey yoktur.[17]
Buna ne demeli? Bir bütün olarak evrenin zamanının başlangıcıyla (ve bitişiyle) tatmin olmayan
Penrose ve Hawking, şimdi de zamanın çoktan sona erdiği sayısız evren parçaları keşfediyorlar!
Kara deliklerin varlığına dair deliller yarım yamalak olmasına rağmen, madde ve kütleçekim
kuvvetinin muazzam bir yoğunlaşma gösterdiği çökmüş yıldızlar biçimini alan bu tür olguların
mevcut olma ihtimali var görünüyor. Ama bu kütleçekimsel çöküşün, bıraktık bir tekillik
durumunda sonsuza dek kalacağını, böyle bir tekillik noktasına ulaşabileceği bile son derece
şüphelidir. Böylesi muazzam bir madde ve enerji yoğunlaşması, bu noktaya ulaşmadan çok önce
kütlevi bir patlamayla sonuçlanırdı.
Tüm evren, değişim sürecinin hiçbir düzeyde asla son bulmayan bir süreç olduğunun kanıtıdır.
Diğerleri daralırken evrenin engin arazileri genişliyor olabilir. Görünüşte dengeye sahip uzun
dönemler, süpernova benzeri şiddetli patlamalarla kesintiye uğrarlar, bu patlamalar da, durmak
bilmeksizin devam eden yeni galaksilerin oluşum süreci için gerekli hammaddeyi sağlarlar.
Maddenin yok oluşu ya da yaratılışı söz konusu değildir, söz konusu olan yalnızca maddenin bir
durumdan diğer bir duruma durmaksızın sürekli değişimidir. Bu nedenle bir kara deliğin içinde
veya başka bir yerde “zamanın sonu” diye bir şey olamaz.
Yazıcı-dostu sürüm
Arkadaşına gönder- 1103 defa okundu

Sibel Atasoy
Yeni yorum gönder