Kuantum Kuramının Temel İlkeleri, Felsefesi ve Dünya Görüşü

quantum1

Kuantum Fiziği ya da mekaniği ne benim ne sizlerin ne de mesleğimizin bire bir ilgi alanında olmadığı için oldukça yeni ve çok boyutlu olduğuna inandığım Kuantum olgusunu ister istemez oldukça yüzeysel ve felsefi açıdan ele alıp bu yolda ortaya konulan savların bir kısmını sizinle paylaşmak istiyorum. Formüllerden ve matematiksel verilerden tamamen arındırılmış bir şekilde sunmaya çalışacağım. Kuantum kavramının, neticede bir sona ulaştırılmasının imkansızlığını da baştan kabul ederek, salt bu kavrama olan bazı belirsizlikleri, yada bu kavrama olan yabancılığımızı birazcık ta olsun giderebilmek, bu konu hakkında birazda olsa eskisinden daha yakın bir yakınlaşma yaratma ve bu kavrama karşı küçükte olsa bir pencere açabilerek, ufkumuzda ve düşüncelerimizi, bu kavramı pekiştirebilme amacında bir basamak yukarı çıkarabilmeye yarar sağlayacağı umuyorum.

Temelleri 19. yüzyılın ortalarına dayanan kuantum kavramı, öncelikle kendini fizik alanında göstermiş, gerçek gelişimini 20. yüzyılın ilk yarısında gerçekleştirmiştir.

Kuantum kelime anlamı ile parçacık demektir. Temel felsefesi ise soru sormaktır.

Cevaplanabilen bilimsel sorular kuantum kapsamına girmez. Aslında kuantum için çağımızın felsefesi denilebilir. Evrendeki döngü bütün evrenden ve evrenin bütün parçacıklarından (kuant) etkilenir. Pasifikteki büyük bir fırtınanın sebebi Çindeki bir kelebeğin yıllar önce kanat çırpması olabilir, şeklindeki biraz abartılı da olsa kuantum felsefesinin temeli böyle bir yaklaşıma dayanmaktadır.

Kuantum, kuantlarla ilgilidir. Kuant ise olabilecek en küçük şey dir. Öz olarak, kuantum fiziği, olabilecek en küçük şeylerin nasıl davranır sorusunu inceler.

Kuantum fiziği, çağdaş bilimin en önemli buluşlarından biri, belki de en önemlisi olarak kabul edilmektedir. İlk başta, atom çapı ve daha küçük mesafelerle ifade edilen boyutlarda, klasik fiziğin bulgularının geçerli olmadığının ortaya çıkması, daha sonra çok önemli felsefi ve bilimsel çıkarımlara yol açacak olan kuantum fiziğinin doğmasına neden oldu. Artık basit ve “başlangıç şartları bilindiğinde” tüm geleceği hesap edilebilen “makinamsı” evren anlayışı, yerini yavaş yavaş, parçacıkların aynı anda bir kaç şekilde ve yerde bulunduğu, aralarında ışık hızından yüksek hızlarla haberleştikleri ve artık, kesinlikler yerine ihtimallerin hükümdar olduğu bir evrene bırakmaktadır. Dolayısıyla bundan böyle, bilinen her şeyin en azından yeniden yorumlanması gerekecektir.

Doğada gördüğümüz tüm sistemleri incelemek Newton mekaniğinde bazen yanlış sonuçlara götürdüğünden, klasik mekaniğin açıklayamadığı olayları açıklamak için Kuantum kavramının altındaki düşünce olan kuantum mekaniği kullanılmaktadır.

Alışık olduğumuz, yada bize öğretilmiş bulunan klasik fizik: Hepsi aynı hız, büyüklük ve yöndeki elektronların yuvarlak bir delikten geçerek bir yüzey üzerine düşeceklerse, bu durumu “ya tam yüzeye düşecek ve duracaklar, ya da aynı hızla ve aynı yönde hareketlerine devam edecekler” şeklinde ele alıp değerlendirmektedir.

Halbuki, Kuantum düşüncesi ya da fiziği; Bu elektronun delikten geçtikten sonra, maddenin başka bir formuna dönüşebileceğini ve artık bir elektron olmayabileceğini, dolayısıyla hareketinin değişebileceğini, ya da başka elektronlarla birlikte kalabalık bir hareket yaptıklarında, bu hareketin elektronun tek başına yapacağı hareketten farklı olabileceğine dair olasılıkların olduğunu, ispatlarıyla birlikte ortaya koymaya çalışmaktadır.

Kuantum’da, o elektronun kalabalık bir elektron topluluğuyla hareket edeceğinden, delikten hiç geçmeme, ya da geçince aynı hızda olmama olasılığı mevcuttur.

Kuantum kavramının oluşmasında, ışığın parçacık mı yoksa dalga mı olduğu konusunun açıklığa kavuşturulması önemli bir yer tutar. 1906’da, E. Rutherford atomun yapısının araştırılması amacıyla yaptığı deneylerde, atomun Güneş Sistemi benzeri bir yapıda olduğunu ve merkezde (+) artı yüklü bir çekirdekle bu çekirdeği çevreleyen (-) eksi yüklü elektronlardan oluştuğunu ortaya koydu. Fakat bu şekilde açıklanmış bir atomda elektronların hareketi, klasik hareket denklemleriyle incelendiğinde ortaya çelişki çıkıyordu. Çünkü bu durumda çekirdeğin çevresinde dolanan bir elektron, eninde sonunda ışınımla enerji yitirmesi sonucu çekirdeğe düşmeliydi. Bu doğruysa ne dünyanın, ne de evrenin var olmaması gerekiyordu. Çünkü ortada, atom diye bir şey kalmıyordu.

Amerikalı J.Davisson ve L.Germer adlı bilim adamları, elektronların hızlı bir şekilde, bir kristal katıya çarptırıldıklarında, dalga özelliği gösterdiklerini buldular.

Neticede, atomun yapısının ve çalışma sisteminin, klasik fizik kuralları ile açıklayabilmekle mümkün olamadığı görüldü. Klasik fizik dünyanın güneşin etrafında dönmesine benzer olarak, elektronun proton etrafında döndüğünü söylemektedir. Yine klasik fiziğin kuralları ile elektron bir doğru boyunca hareketine devam etme eğilimi oluşturan, eylemsizlik denilen bir özelliğe sahiptir. Pozitif yüklü protonun çekici elektriksel kuvveti, bu eylemsizliğin üstesinden gelir ve elektronun yörüngesini çember şeklinde eğerek, onu kapalı bir yörüngede hareket etmesini sağlar. Yine klasik elektromanyetik teori, yollarını değiştiren parçacıkların ışıma yapması gerektiğini belirtir. Eğer atoma klasik fizik uygulanırsa, elektron bütün enerjisini ışır ve spiral bir yörünge çizerek, kısa bir zaman sonra proton üzerine çöker. Halbuki atomların çok uzun süreler ile kararlı kalabildikleri görülmektedir.

Kuantum teorisinin ilk büyük başarısı atomların nasıl çalıştığını açıklamakla oldu. Bu teoriye göre, atom çekirdeği üzerindeki elektronlar, gezegenlerin ve uyduların döndüğü gibi belirli bir yörüngede değil, bir bulut içerisinde hareket ederler. Dolayısı ile elektronun yerini saptamak yerine, onun o konumda bulunma olasılığından söz eder. Her ne kadar elektronun konumu belirsizde olsa, kuantum teorisi elektronun bazı yerlerde bulunmasını yasaklar. Bir atomda, elektronların izinli ve yasaklı konumları arasındaki farkları belirtmenin ilk yolu, elektronun bir dalga olarak düşünülmesidir.

Kuantum teorisi, bilim tarihinin en çok kafa yorulan ve birçok hararetli tartışmaya konu olan teorilerinin başında gelir. Doğurduğu sonuçlar ise yalnız fizik bilimine değil birçok sanat akımına, sosyolojik teoriye ve değişik alanlara ilham kaynağı olmuştur. Kuantum teorisi, kabaca bir atomun yörüngelerinde bulunan elektronların enerji seviyeleri arasındaki sıçrayışlardır. İlk bakışta herhangi bir fizik teorisinden farksız gibi gözükse de, biraz derinlere indiğimizde, aslında bu teorinin akıl almaz süreçlerden geçtiğini görürüz.

Son elli yıldaki fizik bilimi alanındaki kat edilen aşamalar, bir devrim niteliğinde olup klasik fiziğin bitip, modern fizik kavramının oluşmasıdır.

Bu elli yıl içinde, en önemli ve devrim niteliğinde olanlar, Özel ve Genel Rölativite yasaları, Kuantum Mekaniği, Hologram ve Molöküler Biyoloji alanında öne sürülen kuramlardır.

Gerek zaman darlığı gerekse konunun zorluğu nedeniyle, Kuantum fiziğinin gelişimi, teknik tarihçesi ve teoremleri, büyük ölçüde bu konferans konusunun dışında tutulmuştur.

Konunun teknik yönü kadar, felsefi yönünün de çok zor ve pek çok tartışmayı tetikleyecek nitelikte olduğu herkezce kabul görmektedir. Bu nedenle konuya ünlü bir kaç fizikçinin kuantum hakkındaki düşünceleriyle, bu işin ne denli çetin bir ceviz olduğunu vurgulamaya çalışarak başlamak istiyorum.

Bristol üniversitesi fizik bölümünden Robert Gilmore’un, Alis Kuantum Diyarında adlı yapıtının önsözüne şu sözlere yer verilmektedir..

“Yirminci yüzyılın ilk yarısında evren anlayışımız tümüyle alt üst oldu. Eski klasik fizik kuramlarının yerini, dünyaya bakış açımızı değiştiren, kuantum mekaniği aldı. Kuantum mekaniği, yalnız eski Newton’cu mekaniğin ortaya attığı düşünceleri değil, sağduyumuzla da pek çok açıdan uyuşmazlık içindedir. Yine de bu kuramların en şaşırtıcı yanı, fiziksel sistemlerin gözlenen davranışını, önceden haber vermedeki olağanüstü başarısıdır. Kuantum mekaniğinin bize saçma geldiği anlar olabilir. Fakat doğanın izlediği yol budur. Biz de buna uymak zorundayız.”

Kaliforniya Teknoloji Enstitüsünden Prf. Rıchard Feynman; kuantum mekaniği ile ilgili öğrencilere verdiği bir konferansta, konuya şu espiri ile başlıyor.

” Kuantumu anlamak gerçekten zor. Ancak gerçekte bu zorluk psikolojik. Kendinize sürekli ” ama bu nasıl olabilir ” diye sormanızın yarattığı sıkıntıdan kaynaklanır. Sorduğunuz her soru, onu anlaşılmış bir şeyler cinsinden görmek arzusunun dışa vurumudur. Onu alışılmış bir şeye benzeterek açıklayacak değilim. Yalnızca açıklayacağım.

Bir zamanlar gazetelerde ” Görecelik ” teorisinin sadece oniki kişi tarafından anlaşıldığı yazılmıştı. Hiçbir zaman öyle bir dönem olduğunu sanmıyorum. Onu yalnız tek bir kişinin anladığı bir dönem olabilir, çünkü, daha kaleme almadan önce bu teoriyi fark eden kişiydi o. Ancak onun çalışmalarını okuyan birçok kişi Görecelik teorisini şu veya bu şekilde anladı. Buna karşın, kuantun mekaniğini kimsenin anlamadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Bu nedenle, anlatacaklarımı gerçekten anlamanız gerektiğini düşünerek dersi ciddiye almayın; Gevşeyin ve bu işin keyfini çıkarın. ”

Yine ünlü bir bilim adamı, “Kuantum fiziğini anlayamazsınız, ona sadece alışabilirsiniz” diye bir yorum getirmiştir.

Erdal İnönü ise, “Kuantum fiziğini anlamak için güçlü bir empatiye, yani olayları ve düşündüğünüz hipotezin deneyini kafanızda yapabilmelisiniz” demiştir.

Ve son olarak Danimarkalı ünlü fizikçi Niels Bohr; “Kuantum fiziği kafanızı karıştırmadıysa onu tam olarak anlamamışsınız demektir.”diyerek, beklide bu konuya son noktayı koymuştur.

Kuramsal bilimlerin bir yerde felsefe ile iç içedir. Çünkü felsefi düşünce, bilimsel tezleri yaratır, deney ise kanıtlar. Felsefe yine de bununla yetinmeyip konuyu sürekli irdeler. Hiçbir şeyi kesin ve son olarak kabul etmez. Descartes Mantığıyla karıştırılmaması gereken bu kuşkuculuk, aynı zamanda bilimin temelidir ve buna bilim felsefisi demekteyiz.

Kuantum kuramının kendine özel bir dünya görüsü vardır. Bu dünya görüşü, bizim boyutumuzdan algıladığımız dünyadan oldukça farklıdır. Fakat kavramları derinliğine incelemeye başladığımızda görürüz ki, bu iki dünya görüşü bir araya getirilebilir. Hele de günlük yaşamımızda,

Kuantum dünyasının kavramlarını uygulamaya koyabilirsek, tümüyle farklı bir felsefeye sahip, oldukça geniş ve eskisinden çok daha farklı düşünebilen bir insan olabiliriz.

Kuantum dünyası kesikli bir birliktelik dünyasıdır. Her nesne hem dalga, hem de parçacık olduğundan, bizlerin parçacık olarak tanımladığı enerji paketleri, sürekli dalgalardan oluşurlar.. Ancak kuantum bu sürekliliği, bizim 3 boyutlu klasik süreklilik tanımına pek benzemez. Kuantum dünyası hem sürekli, hem süreksizdir. Yani her sürekli hareket, çok küçük süreksiz hareketin toplamından oluşur. Bu bakımdan temelde süreksizlik olmasına rağmen bütüncül bir birliktelik taşır.

Kuantum dünyasında kesin sınırlar yoktur. Yukarıdaki kesikli süreklilik tanımının sonucu olarak, kesin sınırlar aradan kalkar. Bir noktada bulunan her hangi bir parçacık, süreksiz olarak aniden farklı bir noktaya atlama (sıçrama) yapabilir. Bu bakımdan kesin ayırımlardan söz edilemez. Her var olan, etrafı ile birlikte bir bütünlük içinde varlığını sürdürür. Bağımsız bir parçacık kavramı, sadece bir basit yaklaşım olarak anlamlıdır. Gerçekte salt bağımsızlık diye bir olgu yoktur.

Kuantum kuramında zaman yerine “an” kavramı vardır. Yani, sürekli zaman diye bir şey yoktur. Her olay bir an içinde oluşur ve bir diğer an farklı bir olaya dönüşür. “Gerçek” ancak o an için geçerlidir. Sürekli ve mutlak gerçekten söz edilemez. Her var olanın, kendi öz zamanı ve kendi öz gerçeği vardır ve bir varlığın gerçeği ancak kendine aittir. Dolayısıyla evrensel gerçeklik diye bir şey söz konusu edilemez.

Yine Kuantum felsefesinde; Mutlak doğrular yoktur, tecrübelerden edinilen doğrular vardır ve bu, olasılığı, dolayısıyla istatistiği kendine yöntem edinen bir bakış açısıdır. Atom altı parçacıkların ve gözlenemeyen mikro sistemlerin davranışlarını temel kabul eder. Bir varlığı gözlerken, onun mutlaka bir değişime uğradığını savunur. Objektif gözlem bile, kendi içinde objektif değildir düşüncesi taşır.

Kuantum kuramının getirmiş olduğu bu yeni bakış açısı, klasik fizik kavramlarına çok ters düşen bir yaklaşım içermektedir. Bu yeni bakış açısı, yeni bir paradigma yada değerler dizisi olarak görülmelidir. Yeni paradigmalar, ancak eski paradigmaların geçersiz veya yetersiz oldukları durumlarda ortaya çıktıkları dikkate alındığında, eski dünya görüşü ve formunu ortaya koyan klasik fizik kuralları artık geçerli olmadığına göre, Kuantum felsefesi yadsınamaz ve bir gerçek konumuna gelmiştir.

Konunun başında da belirtildiği gibi, zor olan bu değişimlerin bizlerin düşünce ve davranışlarımıza olan etkileridir. Dogma dediğimiz ve insanının gelişmesini engelleyen bu çemberi kırmak ve küçüklüğümüzden bu yana beynimize işlemiş soyut kavramlardan kurtulmak gerçekten çok zordur..

Binlerce yıldır, evren-insan-tanrı konularındaki çeşitli inançların, dinler ve mitoslar kanalıyla beynimize kazınması, belki de insanlığın en trajik yönüdür. Eski Mısır, Sümer, Hint, İyon ve Yunan düşünürleri, zaman akışı içinde bireyleri, dolayısıyla toplumları derinden etkilemiştir. Bu gün bile bu düşüncelerin artıklarıyla dopdoluyuz. İnsanın doğası yeniden olandan, bilinmeyenden, korku ile dolu olarak programlanmıştır.

Yeniçağ felsefesinin babası diye anılan Descartes’da; Tanrı; doğanın, akıl-ruhun tüm yasalarını, kendi özgür iradesiyle yaratmıştı ve bu yaratıştaki amaç öylesine yüce ve uluydu ki, insan düşüncesinin onu, tüm kapsam ve anlayışla kavraması olanaksızdı. Böyle olunca Descartes sisteminde mucizeye de yer vardı, esrarengiz olaylara da.

İnsan için bir çok ölüm tarzı vardır. Birincisi biyolojik ölümdür. İkincisi saplantılar nedeniyle düşünmemekten doğan (düşünce) ölümüdür. Üçüncüsü ise hem ölüm hem ölümsüzlüktür, dostlarının belleğinden silinen gerçekten o zaman ölür. Ölümsüzlükse insanlığa kazandırdığı eserlerle oluşur. O nedenle Hermes-Tot 4600 yıl önce ” İnsanlar ölümlü tanrılar, tanrılar da ölümsüz insanlardır. Bunlardan birisi olmak elinizdedir” demekle, düşüncesinin de ölümsüzlüğünü kanıtlıyor.

Heinz Pagels’in şu sözleri kanımca konuya yeterince açıklık getirip sonuca bağlamaktadır.
” Doğa kusur konusunda hiçbir şey bilmez. Kusur, doğanın insan tarafından kavranışıdır. Biz doğanın bir parçası olduğumuz ölçüde, biz de mükemmeliz, mükemmel olmayan şey insanlığımızdır. Kusursuzluk ve hata konusundaki kapasitemiz nedeniyle biz özgür yaratıklarız,”

Ancak günümüzün bilimsel bulguları ışığında tüm galaksilerin büyük bir hızla birbirinden uzaklaştığını ışık tayflarından biliyoruz. Genişleyen evrenle birlikte galaksilerdeki bir çok yıldız yakıtını bitirip, kütlesine göre ya da cüce yıldıza dönüşmekte ya patlamakta, patlayan yıldızların tozundan da, yeni yıldızlar oluştuğunu biliyoruz.

Bu ise; evrenin bir akış, değişim ve dönüşüm içinde olduğunun kanıtı olmaktadır. Hiçbir şey sonsuza kadar aynı kalamayacağı gibi, nasıl bir gelişme göstereceğini de bilemiyoruz belki de hiçbir zaman bilemeyeceğiz. ancak evren, nedensellik ve varoluş hakkındaki mevcut düşüncelerimizin değişebileceği gerçeğini unutmamak zorundayız.

Dolayısıyla, eski (klasik fizik dünya görüşü) paradigmalar hangi noktalarda yetersiz kalmıştır? sorusunu yanıtlamak için önce 18 ve 19. yüzyıllarda ortaya atılan birtakım varsayımlara bakmak gerekir. Bu varsayımlar, sanki birer “evrensel gerçek” oldukları inancı içinde tüm dünyada ve özellikle bilim çevrelerinde kabul görmüşlerdir.

Esas itibariyle 4 adet temel varsayım vardır. 1. Nesnellik 2. Pozitiflik, 3. Yerellik ve 4. İndirgeyicilik…

Nesnellik: Evrenin birbirlerinden kopuk nesnelerden oluşmuş olduğu varsayımı. Böylece nesneleri çevrelerinden yalıtıp inceleyerek özelliklerini belirlemenin mümkün olduğu inancıdır.

Pozitiflik: Evrenin ölçülebilir olduğu varsayımı. Böylece her türlü bilimsel yaklaşımın sayılara dökülerek ifade edilebileceği inancıdır.

Yerellik: Etkileşimlerin sadece yerel nedenlere dayalı oldukları varsayımı. Böylece uzaktan ve anında etkilerin bulunamayacağı inancıdır.

İndirgeyicilik: Nesneleri anlamak için onları bölüp parçalamanın gerekli olduğu varsayımı. Böylece en temel yapı taşlarına ulaşılabileceği inancıdır.

Günümüzde tüm bilimsel çabalar, bu dört varsayıma dayanarak sürdürülüyor. Zira bu yaklaşım teknik ve teknolojinin gelişmesinde bizlere büyük yararlar sağladığını düşünmekteyiz. Bu yarara bakarak da, bilim çevrelerinde büyük bir özgüven geliştiğini sanarak, bu varsayımlar bizler tarafından tartışılmaz tabulara ve ön yargılara dönüşmüş durumdadır.

Oysa ki tüm çabalara rağmen ve elde edilmiş birçok başarıya rağmen, bu varsayımların geçersiz olduklarını ileri süren Kuantum kuramı, 20 yy içinde gelişmiş ve deneysel olarak da doğruluğu defalarca kanıtlanmıştır.

Bu kurama göre yukarda belirtilen 4 varsayımın her biri tartışılır hale gelmiştir. Nesnellik varsayımı Kuantum kuramında geçerli değildir. Her nesne aynı zamanda dalgasal bir yapı olduğundan artık birbirlerinden kopuk ve bağımsız nesnelerden söz edilemez.

Pozitiflik varsayımı da tartışma konusudur. Kuantum kuramına göre, gözleyen ve gözlenen birbirinden ayrı ve bağımsız değildir. Bu etkileşim bağımsız ölçüm yapmayı da şüpheli hale dönüştürmüştür. Mikro alemde ölçüm yaparken, ölçülen nesne özellik değiştirmekte ve bu bakımdan ele geçen veriler o nesneyi tanımlamakta yetersiz kalmaktadırlar. Aynı sorunla insan ilişkilerinde de sıklıkla karşılaşıyoruz.

Yerellik varsayımı Newton fiziğinde de yoktur. Kuvvetler uzaktan ve anında etki edebilmektedirler. Daha sonra Einstein ışık hızının bir üst limit hız olduğunu iddia ederek yerellik varsayımını güçlendirmiştir. Ancak etkilerin ışık hızından daha yüksek hızlarda oluşabileceği ve bütünsel ilişkilerin bulunabileceği Kuantum kuramı tarafından ileri sürülmüş ve deneylerle kanıtlanmıştır. Bu kurama göre “Eğer bir yapı başlangıçta bir bütün oluşturmuş ise, o yapıyı parçalasanız dahi parçalar arasında etkileşim yerel olmayan bir biçimde devam eder.” Bu görüş hem nesnellik varsayımını hem de yerellik varsayımını yıkmaktadır.

Böylece son varsayım olan indirgeyicilik varsayımı da yıkılmaktadır. Çünkü bir bütün istendiği kadar parçalara bölünüp indirgensin, yine de parçalar arası iletişim, ışık hızından daha hızlı bir şekilde gerçekleşmeye devam etmektedir.

Bu durumda, artık eski varsayımlar yetersiz kalmakta olup yeni bir dünya görüşünün gerekli olduğu ortaya çıkmaktadır. Zaten günümüzde var olan dünya sorunları göz önüne alındığında, yeni bir paradigmanın gerekli olduğu da kaçınılmaz olarak kendiliğinden belirmektedir.
Kuantum teorisi, bilime ve doğaya farklı bir bakış açısı getirmiştir. Şimdi, bu yenilikleri görebilmek için klasik ve kuantumlu anlayışın belli başlı özelliklerini ortaya koymaya çalışalım. Öncelikle klasik fiziğin felsefi dayanaklarına bakarsak:

1) Klasik fizikte, bir cismin hızı, ivmesi, enerji ifadeleri gibi tüm nicelikler cismin konumunun zamana göre diferansiyelleri ile ifade edilir.

2} Yukarıda sözü edilen momentum. enerji gibi fiziksel büyüklüklerin bütün olarak ele alındığı görülür.

3) İrdelenen olaylar belli bir kesinlik, belirlilik taşır ve istenilen doğrulukta ve aynı anda bütün fiziksel büyüklükler ölçülebilir.

4) Evrenin geçmişinde oluşan olaylar incelenerek, geleceğe ilişkin bir yorumlama yapılabilir. Sözgelimi, Jüpiter Gezegeni şu zamanda, yörüngesinin şurasında ve bize bu kadar uzaklıkta olacaktır, denilebilir. Gözlem ve deneylerde küçük hatalar çıkabilme olasılığına karşın tahminlerimiz büyük ölçüde doğrulanır.

5) Klasik fizik ile incelenen her sistem ya da olay birbirinden bağımsız olarak düşünülür; bu sistemi oluşturan ve birbiri ile iletişim olanağı bulunmayan varlıklar bütünüyle ayrı olarak ele alınır.

6) Klasik olarak incelenen olay, gözlemci ve kullanılan deney aleti ile değişiklik göstermez.

Kuantum görüşünün kabul edilen temel olguları ise:

a) Olayların incelenmesinde kompleks yapıda ve bir olasılık denklemi olan Schrödinger dalga denklemi kullanılır. Bu denklem ile nesnelerin, konum, momentum ve diğer nicelikler elde edilir.

b) Fiziksel nicelikler kesikli parçalı yapıda ele alınır.

c) Kuantum teorisi, bildiğimiz veya bize öğretilmiş olan fiziği ve kurallarını kuşku götürmez bir biçimde belirsizlik olgusunu sokmuştur.

d) Parçacıklar söz konusu olduğunda, her büyüklük olasılıklarla belirlenir ve gelecekle ilgili tahminler olasılıklara dayanarak yapılabilir. Örneğin
ışığın yapı taşı olan fotonların, uzayda bir yerde bulunması ancak olasılıklarla belirlenir.

e) Birbiriyle hiç iletişim olanağı bulunmayan iki varlık arasında “bağlılaşım-correlation” görülebilir. Örneğin aynı kaynaktan çıkan fotonların karşıt doğrultularda göstermiş olduğu davranışları, birbiri ile uyuşum halindedir.

f) Kuantumda; gözlemci, gözlenen ve gözlem aleti, birbiriyle bir bütünlük oluşturur. Bunlar birbirlerinden ayrı düşünülemez.

Görüldüğü gibi klasik fizik ile kuantumcu düşünce, birbirinden bir çok noktada farklılık gösterir. Bu farklılıklar ayrıntılı olarak göz önüne alındığında şu yorumlar yapılabilir:
Kuantum teorisinin önemli buluşlarından birisi belirsizlik bağıntısıdır. Heissenberg tarafından ortaya konulan bu bağıntıya göre mikro boyutta tanımlı bir parçacığın, eş zamanlı olarak konum ve momentumunun tesbit edilmesi en az Planck sabit (h) kadar bir hata içerir. Aynı olgu eşzamanlı olarak, parçacığın enerjisi ile bu enerjiyi taşıdığı zaman için de söz konusudur. Örneğin bir elektronun bulunduğu uzayda konumunun tesbiti için, elektronun üstüne büyük frekansta ışık göndermeliyiz. Aksi halde elektronu gözlemleyenleyiz. Bu durumda yüksek frekanslı ışık elektronun konumunu belirler. Ancak elektrona bir hız verir. Dolayısıyla konumun belirlenmesiyle beraber, parçacığın hızını ve momentumunu yitirmiş oluruz. Tersi olarak; elektronun momentumunu belirlemek için küçük frekanslı ışık kullanırız, bu durumda da konum belirlenemez.

İkinci önemli bulgu da “dalga/parçacık dualite’sindedir. Huygens’ten beri ışığın kırınım ve girişim yaptığı biliniyordu. Örneğin ışık Young deneyi düzeneğinden geçirilirse karşıdaki ekranda aydınlık-karanlık noktalar oluşur. Yani girişim yapar. Yine yarım bardak suya sokulan bir kalemin kırık olarak algılandığı görülür. Bu gibi olayların hepsi ancak dalga modeliyle açıklanabilir. Einstein’ın fotoelektrik olayını açıklamasından sonra, ışığın parçacıklı yapıda olması gerektiği bulundu. Yine ışığın cisimler üzerine uyguladığı anlık basınçlar ve Geiger sayacında göstermiş olduğu etkiler bunu destekler. Sonunda Bohr, “Işığın dalgacık mı tanecik mi olduğunu belirlenmesi ancak gözlemcinin sorduğu soruya göre cevaplanabilir” diyerek gözlemcinin de vazgeçilmez biçimde teoride yerini alması gerektiğini belirtir.

Elektronların da hızlı olarak bir kristal katıya çarptırıldıklarında dalga özelliği gösterebilmesi yalnızca ışık (elektromagnetik dalga) için geçerli değil, aynı zamanda maddesel parçacıklar için de geçerliydi.

Diğer önemli yenilik ise olasılık kavramıdır. Bir parçacığın bir uzay bölgesinde bulunması ancak olasılıklarla bellidir. Parçacığın konumu için kesin koordinatlar verilemez. Uzayda bir noktada belli bir anda hesaplanan dalganın genliğinin karesinin, parçacığın o noktada o anda bulunması olasılığını verdiğini ortaya koyulmuştur.

Belirsizlik ilkesi, dualite, olasılık tanımı ve gözlemci-gözlenen bütünlüğü kuantum mekaniğine, Kopenhag yorumu olarak girmiş olup tartışmalara rağmen, hali hazırda kuantum teorisinin en etkin yorumu olarak karşımıza çıkmaya devam etmektedir.
Kuantum kuramının özetlenmesine geldik.

Özeti iki noktada toplayabiliriz: Birinci nokta, kuntum gerçekliği belirli (kesin) değil, istatistikseldir. Olgular ve olaylar yada fenomenler arasında nedensellik bağı değil, olasılık bağı vardır. İki olay arasındaki etkileşimde, bir olayın gelecekteki evriminde hangi sonuçların doğacağını değil, hangi sonuçların daha olası olduğunu kestirebiliriz. Ama kestirimlerimiz doğru olmayabilir. Her bir olaya bir neden arayan insanlar, yalnız düşünce dünyasında değil, gündelik yaşamda da sıkıcı ve deterministlerdir.

İkinci sorun, kuantum nesnelerini gözleme için kullanacağımız ölçme düzenimizdir. Kuantum gerçekliği, kısmen ” gözlemcinin yarattığı bir gerçekliktir”. Ancak bu husus kuantumun özüne aykırı düşmez. Kara deliklere adını koyan John Wheeler şöyle demişti: ” Gözlemlenmiş bir fenomen olana kadar hiçbir fenomen, bir fenomen değildir”.

Klasik fizik yakın zamana kadar Batı’daki “evren” görüşüne cevap verebiliyordu. Zira bu dönemde ne makrokozmos, ne mikrokozmos kavramları oluşmamıştı. Atom, proton, kuvark, galaksi veya evrensel çekim gibi kavramlar henüz söz konusu değildi. Modern fizikteki gelişmeler ise, birbirinden çok farklı iki dünyanın birlikte var olduğunu ve varlıklarını birlikte devam ettirdiklerini ortaya koydu. Bir yanda bizi çevreleyen bildiğimiz dünya: taşlar, ağaçlar, yıldızlar, kısacası makroskopik ölçekteki evren, diğer yanda, kuantum fiziğinin kanunları ile târif etmeye çalıştığımız atomların ve atomaltı taneciklerin mikroskopik dünyası. Her ne kadar makroskopik dünya da atom ve taneciklerden oluşuyor ise de, kuantum dünyasına girmek isteyen kişi, makro-âleme ilişkin bütün mantık, sezgi ve bilgilerini bir kenara bırakmak zorundadır. Çünkü bu iki âlem tamamen farklı olup mikrokosmoz da taneciklerin, Güneş etrafında dönen bir gezegenler gibi izlediği belli bir yol ve işgal ettikleri belli bir konum yoktur. Tanecikler aynı anda birçok yerde bulunabilirler. Yani ölçeğin farklılaşmasıyla maddenin davranışı oran değil, mahiyet açısından değişim göstermektedir.

Kuantum dünyası kesikli bir birliktelik dünyasıdır. Her nesne hem dalga hem de parçacık olduğundan bizlerin parçacık olarak tanımladığı enerji paketleri sürekli dalgalardan oluşmuşlardır., Kuantum dünyasında kesin sınırlar yoktur, Kuantum kuramında zaman yerine “an” kavramı vardır. Yani, sürekli zaman diye bir şey yoktur. Her olay bir an içinde oluşur ve bir diğer an farklı bir olaya dönüşür. “Gerçek” ancak o an için geçerlidir, diye belirtmiştik, bunlara ilaveten; Tek gerçeğin, bir enerji ağının var olduğu, bu enerji ağının sürekli değişim ve dönüşüm içinde olduğu ve sınırlandırmak ve sabitlemek imkanının bulunmadığı hususunu da göz önüne aldığımızda;

Kuantum olgusunun bu özelliklerinden hareketle,

Her insan bir sonlu-birliktelik varlığıdır. Kendini bağımsız ve ayrı sanması bir yanılgıdır. Beden yapısının yanında ve eşdeğer olarak ruhsal bir yapısı vardır. Bu yapı Kuantum dalgasal yapısına benzer. Bu bakımdan insan çevresinden soyutlanamaz. Çevresi ile görünmez bir bağ içindedir. Bu bağ enerji ağı sayesinde tüm evrenle etkileşir.

İnsan zaman içinde değil “an” içinde yaşar ve yaşamalıdır. Çoğu insan bu yönünü ihmal eder ve zaman içinde ya geçmişte veya gelecekte hayal ederek yaşar. Oysa ki asıl olan an’dır. Her insanin kendi gerçeği vardır ve bu gerçek paylaşılamaz. Bu gerçek evrensel değil evrenle sürekli etkileşen bir bireysellik olduğu söylenebilir.

7 yorum :

  1. Ben bilmem ! dedi ki:

    Kuantum kuramının temel handikapı, parçacık paradigmasından kurtulamamış olmasıdır. Parçacık, algılarımızda dış dünyanın bize öğrettiği fenomendir.Tüm bilim bu paradigma üzerine inşa edilmiştir. Bu bizi sınırları belirli kalıplara düşünmeye itmekte, eski paradigma ile kuantum kavramı arasındaki uyumsuzluk algısını güçlendirmektedir. Halbuki parçacık kavramını tümüyle sistemden çıkardığımızda ağ veya alan kavramıyla eski paradigmada var olan parçacık kavramını da açıklayabilir durumda oluruz.

    Bu durumda Kuantum paradigmasında bize tuhaf ve anlaşılmaz gelen pek şey anlaşılabilir durumda olur.
    Her iki paradigmaya da uygun olan yeni yaklaşım, alan kavramıyla var olan parçacık kavramını ortadan kaldırmak, belirsizlikleri ortadan kaldırmakta işe yarar.

    Yapılması gereken sadece alan kavramının farklı durumlara farklı nitelikler gösterdiğini, evreni oluşturan dokunun bu kurallara dayanarak, eski paradigmada gözlemlenen parçacık ve davranışlarını oluşturduğunu, mikro seviyede ise aynı alanın farklı bir yüzünü bize göstererek Kuantum felsefesinin gereklerini yerine getirdiğini kabul etmektir.

    Eski paradigmada temel olarak kabul edilen Madde ve enerji kavramlarının yerine bu kavramların dışında kalan ve bunların olmadığı ve öncesinde boşluk, Uzay-Zaman kavramlarını temel kabul etmektir.

    Çünkü aslında esas olan Madde ve enerji değil, onların var olmadığı yer olan boşluk asıldır. Boşluk kendi fonksiyonunun yan etkisi olarak madde ve enerjiyi oluşturmaktadır.

    “Bir dürbüne tersten bakarsanız her şey çok küçük ve ters olarak görünür.
    Yapılması gereken dürbünü ters çevirmektir.”

  2. Ben öğreniyorum dedi ki:

    Çok doğru Kuantum Fiziği ya da mekaniği benim mesleğim değil, ama siz de mesleğiniz olmadığını yazarak söze başlayıp bu kadar ilginç ve aydınlatıcı bir yazı kaleme almanız doğrusu beni pozitif anlamda şaşırttı sizi kutluyorum. En azından bu yazı beni uzun zamandır okuma inceleme listemde olan Kuantum konusuna hızlı ve balıklama dalmama neden oldu. Şimdilik konu hakkında yorum yazamayacağim tıpkı Niels Bohr söylemi gibi “Kuantum fiziği kafanızı karıştırmadıysa onu tam olarak anlamamışsınız demektir. Aynen öyle oldu kafam karıştı anladığım zaman yorumum gelecek.

    • sonsuz dedi ki:

      Teşekkür ederim, yorumunuzu bekliyoruz.

    • Ben bilmem ! dedi ki:

      Teşekkür ederim. Bilim bir bayrak yarışıdır, bayrağı bir sonraki koşucuya iletebilirsek ne mutlu bize !
      Önemli olan bilim yapmadan önce neyi nasıl yaptığımızı sorgulamak, sorgulamaya önce nasıl sorguladığımızı sorgulamaya başlayarak başlamamızdır !

  3. sanale dedi ki:

    Madde alan bosluk enerji bunlarin her biri isimlendirmeler ya da adlanmdirmalar. Hepsi birbiri cinsinden sacmalik fenomenler gorunguler ya da algilar

    Olana ya da materyale ya da gordugumuze ve olasi gozlem verene ne isim verirsek verelim ve ne ada indirgiyorsak indirgeyelim
    Bunlar sacmalik…
    Gozlem var algi

    Kuantum degil ama salt felsefenin kendi guzel bir yol
    Mekanik

    Kavramlarin ise yaramadigi yerde farketmek ve anlamak gibi kavramlarin kendisi kendisini kanitliyor ve anlatiyor olacak

    Kavramsal dizgelerde bilgi olusturmak
    Gordugumuzu anlatmaya calisiyoruz
    Bunlar sacmalik..

    Farkedilebildigini soyleyecegiz ve benim materyalim onun mateyeryali isigin maddesi gibi sacmaliklar/ bosluklar, bu oldugunda buharlasacak

    Bunlarin hepsi sacmalik
    Iyi bir bakis ve dusunme bunlarin hepsinden iyi

    Varolani kavramlara indirgemek ve cozumlemek. hic bi sey diyemiyoruz
    Isik gibi bi adlandirma hic bi sey hic bi ad ifade etmiyor
    Diger olcmeler de. bunlar sacmalik ne ariyorlar?

    Olan var sadece olan
    Adlandirmalar tuhaf ve komik
    Olan orasindan burasindan bolunemez olandir

    Muamtum mekanigi olan kvramini kullanmalidir

    Olantum yeni bir fiziktir
    Cokantum ve azantum kardestir onlara soyleyin kavga etmesinler
    Ya da durun siz kardessiniz evlenemezsiniz

    Varyartum bir yokluk elementidir

    Kavramsal sacmaliklar tamamen sacmalik
    Nasillarin yanitlari derin dusunmelerde mi bilmem ama
    Ancak -var ve yok- kendinden -oylece- (sebepsiz ve sonucsuz) varolanin dogasina indirgendiginde tum adlandirmalar ve cozumlemelr caresizdir. Buna hiclik diyebilirsiniz diyebiliriz ancak bu da bir adlandirma ve bu da caresiz. Geriye devinmek kaliyor

    Tum adlandirma sacmaliklari sacmalik

    Ki kavrayislardir
    Cumlelerin anlatmadigi

    Varolusa isim vermek
    Iste bizim yaptigimiz bu

    Kavrayis ogrenmenin anahtaridir bu dolambacli yollar bi sey ogretmeyecek

    Varolus var sadece oylece var

    Zaman mekan ve diger her sey bunlar yanilsamalar ya da sacmalamalardir. hic bi gercek yok
    Zaman zamani ogretir mekanda mekani
    Kendini olusturuyor ve gozlemini

    Metodoloji kavraminin onemini ne kadar vurgulasak az

    Oylece var sey. bunu hic bi sey aciklamiyor
    Bu mantikli cunku kendi cinsinden sacmalik

    Bilgi yargilarinin hepsi curuk ya da sacmalik

    Olsun sebep ve sonuclara indirgenemeyecek ve sonsuz (sebepsiz sonucsuz) bir devinim bulacagiz .catlayabilirsiniz

    Bilim oyalamacilik yapiyor
    Agda killari temizleyebilir boylece puruzsuz gorunur
    Bilimsel agdalar

    Sadece var kavramiyla bile -etkin- oynamak ve zaman gecirmek. Orn var akvrami izerine dusunce zamani devindirmek kuantum mekanigi sanilandan hem eglenceli hem doyurucu degil mi?

    Sadece sonucta var kavramini zihne alip bu nedir demek tum cagrisimlarin kapisini aciyor
    aralamiyor mu?

    Kavramlarin kendinin uzerine dusunmek materyallere gore ve materyalik isimlendirmelere gore gelistirici degil midir?

    Materyalik samanlik sonsuzdur
    Materyalik cesitlendirme sonsuzdur
    Materyalik isimlendirme sonsuzdur

    Bi kavram iyiyse iyisir. Vercegini verir

    Bu arada yukarida arkadasin alan bosluk ve uzay dedigi kavramlar ti tur taban zemin algisini ifde edecek gibi.
    Ama bulunma yeri. Temel felsefe mekaniginde alana (mekan) indirgenir
    Varolmanin kutlasini ifade edecek gibi
    Kutlesel duyum
    Kutlesel alginin kendi
    Olma yeri

    Sonucta yine de kutleyi vari ve olma hissini durumunu ifade edecek ve pekistirecektir

    Algi var gercek
    Algiliyorum gercek
    Felsefesel anlamda
    Cozuyorum var
    Goruyorum yuzeysel…
    Kavramlar sacmalik

    Kutle bulunma hissi ifade ediyor
    Alan varin genisligi gibi bir kavram-a
    Uzay derinlik ifade ediyor

    Yer kavramini genisletmek cogaltmak ifade etmek gibi

    • Ben bilmem ! dedi ki:

      Oldukça karmaşık bir anlatımınız var. Daldan dala kavramdan kavrama adeta bir uçurumdan düşüyorusunuz. etrafınızda ne bulursanız ona tutunmaya çalışıyorsunuz.
      İşte Kavramlar ve saçmalık dediğiniz şeyler bunun için varlar uçurumdan kontrollüce ve yavaş yavaş inmek/çıkmak için, evet kavramlar şeylerin içini doldurmazlar, ancak onlar sayesinde etrafımızda olanların farkına varır, onların içeriğindeki “ŞEY” hakkında fikir yürütebiliriz.
      Bilim bize karanlık kutuların içindeki “ŞEY” ler hakkında 2. veya 3. dereceden bilgi verirler. ilk elden bilgi kimsenin elinde değildir. istisinalar dışında,
      Bu sebeple bilim bize bir yanılgılar listesi sunar, biz bu listeden olası en az yanılgıyı seçeriz, “en doğru” bile bir çok yanılgının ortak olarak kabul edilmişidir.

      Kabul şudur; yanılgı bireyseldir. Topyekün yanılgı ancak topyekün olarak yanılgı olduğu kabul edilirse yanılgıdır. Bu kendine göndermeli önermenin yanlışlayıcısıda yine yanılgı içiseirisinde gözlem yapmakta olan yanılgı sahipleridir.
      5 duyu ve akıl bu yanılgıların ortak bileşkesini bulup, heresin aynı anda fikir birliğine vardığı noktada hiç bir gözlem yapmadığı “ŞEY” hakkında hüküm verirler. Bu elbette komik ve bir o kadar üzücü bir durumdur. “ŞEY” in onu çevreleyen kabukla aynı doğada olduğu varsayımı bu yanılgıya sebep olmaktadır.

      Ancak yine de çevreleyen şey hakkındaki yargıları “ŞEY” ‘e nazaran daha doğruya yakın olup, en azından tekrar edilebilir. İşte Bilim bu kabukla sınırlı kaldığı sürece faydalı ve yararlıdır.
      Ancak buradaki handikap, bilimin gözlemle sınırlı olmasıdır. Dolaylı gözlem, akıl yürütme vb. 6. duyu gibi görünsede diğer duyuların türevi olması sebebiyle kalıtımsal olrak aynı sorunları taşımaktadır.

      Gözlem sebep ve sonuç ikilisine sıkı bağımlıdır. Bağımlı olmazsa bağlatısız olaylar olup, ancak istatistiksel analzi yöntemleri ile korelasyon aranması gerekir. Aksi takdirde bir bağlantı bulunamaz. Bu onların zamansal olarak bağımlı olmalarını da gerektirir. Aksi takdirde halk arasında “Ne alaka !! ??” dediğimiz deyimle karşılanır.
      Örneğin dünyada bir noktada rüzgar esmesinin Marsta bi kum tanesini hareket ettirdiğini iddia edebilirdik.
      Bu bilimin gücü ama aynı zamanda bağımlılığı dolayısı ile kısıtlanması anlamına gelir.
      Halbuki kuantum fiziği bu bağımlılığa itiraz etmektedir.
      İşte bu sebeple “Kuantum fiziği kafanızı karıştırmamışsa anlamamışsınız” denmiştir.
      Sebebi doğuştan edindiğimiz temel paradigamalar ve bilim yapmamıza sebep olan doğal algı şekillerimize aykırı bir çalışma şekli olmasıdır.

      Kuantum fiziğini algılamaya çalışmak boşa bir çabadır. Temel algımızı ise Nasıl algıladığımızı anlayarak değiştiriebilri ve kontrol edebiliriz.
      Bu sebeple ilk yapmamız gereken şey BİLİM ‘i sorulamak, ve onun çalışma şekline alterantif yeni bir bilim oluşturmaktır. Bu klasik yöntemleri kullanarak yapabileceimiz bir şey değildir.
      Bunu başardığımızda da yaptığımız şeye BİLİM demek doğru olmayabilir.

      Felsefe cevap bulmak için çalışmaz, amacı sadece soru sormaktır. ŞEY’e ulaşmaktan korkar çünkü bilir ki ona ulaşırsa kendisi YOK olur. Soru sormadan felsefe yapamazsınız zira ! Bu sebepten yaptığı sadece ŞEY’in etrafında dolanmaktır. ŞEY’e ulaşmak sormaktan vazgeçmektir. BU takdirde BİLİM de son bulur elbette, bu sebeple bu 2 disiplin sadece KABUK’ta kalmalı ve ŞEY ‘e ulaşmaya çalışıp, ulaşMAMALIDIR !!

      Elektron’un çekirdeğe düşmesi durumunda ortada Madde kalmaz !!

  4. sanalketon dedi ki:

    Ketojenik faz hocam insanligin aradigi bu. kuantum faz degil
    Ketojenik faz bir gercek

    Tum buharlari buharlartiracak ve tum pufflari dagitacak sey

    Bence ketojeni-k kavraminin altinda kuantumdan daha fazla fizik ve bilim bilgi veri ve insanlik var…

    Ketojeni kavrami dunyaya tanitilmali ve yayilmalidir tum gercegi buharlastiracak altyuz ve tersyuz edecek seylerden biri de -bizce- bu…

    Insanlar saman uykusunda..

    Ketojeni/ketos/ketosis -insan bedeni icin- bir kuantum degisimdir. …

    Anladim
    Alnadik
    Kuantlar var
    Birde ketonlar var

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Abonelik için e-posta yazmalısınız. Yorumda html etiketleri kullanabilirsiniz.

Gönderen: sonsuz -->

Kategori: Bilim, Felsefe - Etiketler:, , , , , , , , , ,