Küçük Mutluluklar

Kaybolmak,
Yağmur sonrası serinliği, nemli toprak ve ağaç kokusu, serçelerin cıvıltısı,
Güneşli bir günde çimenlere uzanıp pamuksu bulutlarda şekiller bulmak,
Dizime kadar karın içine batarak herhangi bir yere yetişme telaşı olmadan yürümek,
Yeni serilmiş temiz çarşaf serinliği,
Dalga sesiyle uyanmak,
Şarap sarhoşluğuyla gece serinliğini hissederek yürümek,
Çok iyi kurgulanmış bir roman okumak – film izlemek,
Kucağımdaki yavru kedinin hafifliği – tüylerinin yumuşaklığı, sertleşmemiş patilerinin verdiği his,
Tek başınalık,
Fırından yeni çıkmış kek ve taze kahve kokusu,
Yıldız dolu bir gökyüzünü izlemek,
Sevdiğim insanların kalp atış sesleri, gözlerindeki ışıltı,
Deniz kokusu
Gerçekleşme olasılığı az hayallerin detaylarını hakkında konuşmak,
Tipide ya da dinmeyecekmiş gibi yağan yağmur sırasında evde kahve içmek,
Turist olmak,
Demli çay – simit – beyaz peynir
Ve tabii ki çok sesli müzik;
Carmina Burana ~ O Fortuna | Carl Orff ~ André Rieu

Popularity: 4% [?]

Aşk biter…

Sesini telefonda duyduğumda uzun zamandır kendini hatırlatmayan midemdeki küçük top zıplamaya başladı. Bunun ne anlama geldiğini biliyorum tabii ama bu kadar basit olmasına bozuldum. Görmemezlikten gelmek daha uygun olacak. Telefonda cumartesi iş yerinde buluşmak için sözleştik. Cumartesi… çok da hoşuma gitmedi aslında, ofiste sadece ikimizin olduğu bir  gün onunla karşılaşma fikri midemdeki topun çok hoşuna gitse de beni rahatsız etti. Saçmalamayı kes dedim kendi kendime, bu sadece iş!

Sabah ondan önce ofise gittim. Kendime kahve yaparken, çayı mı kahveyi mi tercih edeceğini düşündüm. İkinci seçenek için çay demlemeye yönelmişken, ev sahibesi gibi davrandığımı fark ettim. Kek – börek de yapıp getirseydin bari diye dalga geçtim kendimle, çaydan vazgeçtim.  Kapıyı açtığımda bir sesin beni bu kadar heyecanlandırması ne kadar da saçmaydı dedirtecek kadar sıradan biri vardı karşımda. Ta ki tokalaşmak için elini uzatana kadar. Bir çok insana göre daha sıcaktır vücudum, genelde tokalaştığım yada dokunduğum insanların benden daha soğuk olmasına alışığım. Benim elimden çok daha sıcak, yumuşacık bir el kavradı sağ elimi. Isıyı hissettiğim noktada tekrar top harekete geçti. Ah hayır, ikinci bir şey olmamalıydı. Şaşkınlıkla gülümseyip gözlerine baktım. Bir insanın gözleri nasıl bu kadar koyu –nerdeyse siyah ama koyu kahve – olabilir? İçimde zıplayıp duran küçük topu biraz dizginleyebilmek için hemen çektim elimi, cebime soktum. Kontrolümden çıkıp elini tutmaya devam edebilir elim.

Çalışacağımız odaya gittik, o bilgisayarını yerleştirirken ne içmek istediğini sordum. Tabii ki çay! İçimden çok hızlı bir “keşke” geçti. Kahve yada sallama çay (kim sallama çay içer ki?) Kahve için mutfakta oyalanıp duruyorum, altı üstü fincana dolduracağım. Şu top biraz sakinleşse çok daha iyi olacak. Çok da seçme şansım yoktu, çalışırken ya içimden geçenleri anlamasın diye buz gibi oturup kalacaktım, yada mütemadiyen zırvalayacaktım. Onunla konuşmanın bu kadar kolay olmasına çok şaşırdım. Açıklama yapmam gereken durumlarda çok kısa ifadelerle olayı kavramasına, ironilerimi yakalamasına bayıldım. Konu nasıl bu kadar dağıldı hiçbir fikrim yok, bir ara İstanbul da en sevdiğimiz mekanlar hakkında konuşuyor ve oldukça eğleniyorduk.  Ben zırvalarken karşılık vermemenin ayıp olacağını mı düşündü acaba? Belki işin tek düzeliğinden o da benim kadar sıkılıyordur. Akşam üstü ayrılırken nerede oturduğumu sordu, kahretsin bana yakın bir yerde oturuyormuş, istersem beni bırakabilirmiş! İster miyim? Yaklaşık 1 saat daha iş dışında onunla birlikte olma fikri! Kesinlikle isterim… Ah, hayır istememeliyim. Çok eğleniyorum ama bunu sürdürmek saçma, içimdeki top için daha fazla malzeme bulmamalıyım. Ellerinin hala benimkilerden sıcak olması çok ilginç, boynu da aynı ölçü de sıcak mı acaba? Acilen durdurulmam lazım, yasalara uygun davranıp davranmadığımı incelemeye gelmiş bir adamın vücut ısısını merak etmek hiç normal değil.

Bir sonraki görüşme hafta içi olacak. Ben işten onunla konuşmak için fırsat bile bulamayacağım, ne kadar güzel! Ama öyle olmadı, o gün yapılacak can sıkıcı işe karşı onun varlığını bahane ettim, bahaneye uygun olsun diye çalışırken de ona eşlik ettim, o da işi uzattı. Öğle yemeğinde ofisten biri ne zamandır tanıştığımızı sordu, bizi eski arkadaşlar sanmış! (bu patavatsıza bir yumruk atmayı unutmamalıyım, belki de insanlarla bu kadar hızlı samimi olmamayı öğrenmeliyim) Bu soruyla modumuz değişti, başkalarıyla konuşmaya başladık. Konuşurken “eşim” diye başlayan bir cümle kurdu. Ne söylediğini anımsamıyorum, “eşim” den sonrasını kaçırdım. İçimdeki top ağırlaştı ve zıplamayı kesti. Yaşı yüzünden böyle bir şeyi tahmin ediyordum zaten, ama varsaymakla bilmek aynı şey değil. Bu bilgi yemek sırasında beni rahatsız etse de, öğleden sonra birlikte çalışırken unuttum. Ofiste nadiren keyifli vakit geçirebiliyorum, toparlanıp giderken günün bittiğine üzüldüm. 

Sonra ki süreçte, telefon mail, iş nedeniyle görüşmeler. Peki nasıl konuşmayı vizyondaki filme yada İzmit teki ormanların bu günlerde çok güzel göründüğüne getirebiliyoruz? Denetim için İzmit’e gidiyormuş, vakit bulursa hakkında konuştuğumuz köylere çıkacakmış, kıskandırmak için beni aramış! Kıskandım, hava bu kadar soğuk olmasaydı ben de kamp için gelebilirdim dedi. O da kamp yapmak istiyormuş… Bu kadar samimi olduğum herkese söyleyebileceğim bir şeydi “birlikte gidelim” ama ona söylememem gerekirdi. Dilimi ısırmalıyım. Böyle salakça bir şeyi nasıl söyleyebildim.  O böyle bir şeyin imkansızlığını düşünmüyor olmalı ki, ateş yakmak, vahşi hayvanlar falan hakkında eğlenceli bir geyik yaptık. Umarım o da benim gibi laf olsun diye konuşuyordur… umarım sadece eğlenceli bir sohbettir.

Sanki evli olması yeterli değilmiş gibi bir de 10 yaşında bir kızı var. 10 yaşında, yani on yıldır biri ona baba diyor, ona herkesten ve her şeyden daha fazla güveniyor. Onun böyle şeyler yapmaması lazım diye düşündüğüm an nasıl şeyler diye soruyor içimden biri. Baba ve koca olduğu için başkalarıyla arkadaş olmamalı mı? Kimi kandırıyorum bu sadece arkadaşlık mı? Henüz öyle!

Onu bilmeye gerek yok, ben kendimi biliyorum, o küçük topu hissettiğim an değişiyorum. Dünyanın merkezine o topu hareket ettiren kimse, o geçiyor. Bütün dikkatim ve enerjim onun üzerinde toplanıyor, sınırsızlaşıyorum. Uzak olduğu her an eksik ve yarım hissediyorum. Ancak birlikteyken kusursuzlaşıyor dünya. Ama bir süre sonra – hem de oldukça kısa bir süre sonra- geçiyor bu. İki kişi çok kalabalık görünüyor, yalınlığı – bağsızlığı özlüyorum. Kendime dönmeye, kişisel alanımın sınırlarına ihtiyaç duymaya başladıkça yıpranıyoruz. Neden değiştin sorusuna bu noktada  nasıl tatmin edici cevap verilebilir hala öğrenemedim. Ama cevap veremediğim soruları duydukça ve bunları anlatamadıkça uzaklaşıyorum. Biz halinden ben ve sen’e dönüyorum. Gittikçe yabancılaşıyorum ve bu yabancıyla ne işim var benim diye sorgulamaya başlıyorum. Başka yollara gidiyoruz.

Aslında çok iyi biliyorum ki, sevdiğim şey o küçük topun hem rahatsız edici hem de mütemadiyen gülümsememe yol açan hareketi. Kişisel dengemi ne kadar çok sevsem de onun bir şekilde alt üst olmasının verdiği haz.

Bunu bile bile bir başkasının dengesini bozabilir miyim diye soruyorum kendime. Niye bütün sorumluluğu ben üstleniyorum ki, hani her koyun…. çok sığ, kendimi bir yalana inandıracaksam, kusursuz bir yalan olmalı.

Popularity: 20% [?]

inceydi…

      

Uyumadan önce, Calimera konuşmalıydı seninle..

Ah Pinky ah..

Bakma öyle..

Popularity: 47% [?]

Kimdin?

Kim olduğunu bilmiyordum.Halada bilmiyorum.Ama saçların.. Bal rengiydi. Gözlerinde güzel bir ela.Öyle isterdim ki benimle konuşmanı. Hah.. Bunu okuyanlar,nerede gördüğümü bile bilmiyor seni. Doğru.. Anlatmayı unuttum. Gözlerin her aklıma geldiğinde böyle oluyorum.Ben,ailemle tatile gitmiştim. Orada gördüm seni. Sen ne bir müşteriydin,ne bir yolcu,ne bir gezgin. Garsondun. Aslında en başta anlatması güç ve komikti. Boğazıma o kocaman yumruk oturduğunda ve gözlerime sanki babamın tokatını yemişçesine doluşan göz yaşlarım konuşmamı zorlaştırıyordu..Anlattığım ilkokul arkadaşım ve annem sadece. Çünkü gülerler diye korkuyorum. Neyse. Dalıp gittim yine senden bahsedince.Garsondun. Gözleri güzel bir ela,saçların bal rengi. Tenin yanmış güneşten,ama uzun süreli.Hep kahvaltılarda,öğle yemeklerinde ve akşamları gördüm seni. Onun dışında pek yalnız bırakmadın beni. Otelle plaj çok uzak değildi. Sandalyeleri toplarken güneşleniyormuş gibi yapıp çok kez izledim seni.. Boş zamanlarımda gözlerimde büyüttüm,değiştirdim hayalini. Aklımdan çıktığını söyleyemem. Seni gördüğüm ilk anda,gözlerin gözlerime değdi. İlk görüşüm gözlerindi.. Gözlerinde kendimi görene kadar baktım onlara. İşin ellerinde,duraksadın. Bende öyle. Oysaki üzerimde unuttuğum valizimin hüznü ve sahip olduğum tek kıyafet,şort ve kısa kollu bluz, vardı. Tüm sızılarım dinmişti. Denizin tuzu, kekik kokusu dolmuştu o an burnuma. Assos’un güzelliği gözlerinde yeniden beni bulmuştu. Bu bir kaç saniyede sana kitap yazacak kadar aşık oldum. Bunun adının aşk olduğunu kabul etmek haftalarımı aldı.. Sen,her gün bana baktın. Yüzünde hiç bir ifade göremedim. Ses tonunuda bilmiyordum. Ancak,bir gün çatal ve bıcağımı boş masaya sen dizdin. Yanlış koyup çok küçük bir kahkaha atıp çatalı yerli yerine koydun. O sırada yanaklarımın pembe olduğunu bilmek için aynaya gerek yoktu. O küçük kahkhayı öyle iyi hatırlıyorum ki.Akşam üzeri ses tonunu duymaya karar verdim!. Sana doğru yaklaştım,dizlerim titriyordu,avuçlarım terledi “Kendine gel!” dedim kendi kendime ben böyle değildim.Sana sadece “Ba..Bar..Bardak ka..kalmamış ..” diyebildim! Sen gülümseyip bana “Hemen getireyim” dedin. Bu cümlede özel bir şey yoktu bu senin işindi. Ama bana bu kadar özel gelmesinin nedeni sesinin yer yüzünde duyduğum en armonik melodi olması mıydı? Yoksa sadece dilimin tutulmasını başaran o güzel gözlerinde sakladığın kahkahalar mıydı? Bilseydim bana bir “hoşçakal” demeden gideceğini.. Sever miydim ses tonunu böylece usul usul?.. Cevabını bilmediğim sorular sorma bana.

Günler birbirini izledi. Yüzerken beni izledin. Ben eski yüzücyüm. Lisanslı yüzdüm. Evim gibidir deniz. Yürür gibi kolay ve akışkan yüzerim. O gün mideme kramplar girmişti..Gözlerin üzerimdeydi! En iyi bildiğim işi öyle stresle yaptım ki..

Cuma günü geldi. Artık sevmiyorum o günü. Akşam ailemle ve oteldeki şeker mi şeker Fizikten emekli ODTÜ prof.u bir teyzeyle aynı masada bir şeyler konuşuyorduk. Ne konuştuklarını hiç dinlemedim. Çünkü nerede olduğunu göremiyordum. Kafam hep restorana dönük,gözlerim her masanın altını,üstünü,sandalyelerin arasını,yanını ortasını.. her yerinde seni arıyordu. Sonra tam başımı çevirecekken,Restoranın merdivenlerinde karanlıkta dikilmiş bana baktığını gördüm.Bakışların önce saçlarıma değdi. Sonra yüzümdeydi. Sıcacıktı.. Ellerime dokunduğunda bir şey hissedip hissedemediğimi hatırlayamayacak kadar mutlu hissettim. Sonra babamın söylediği sözü duymak için ona döndüm,cevap verdim. Geri döndüğümde yoktun.

Bir kaç dakika etrafa baktım. Sonra bakınmayı kesip önüme döndüm. Hani,masal gibidir ya,gideceğin hiç aklıma gelmedi. Bir valizle kaldığın kattaki odadan çıktın ve restorana doğru hızlıca yürüdün.Anneme önceden bu olayı anlatmıştım. O yüzden ne hissttiğimi biliyordu. Gözlerim doldu,mideme kramplar girdi,bacaklarım tutmuyordu ve içimdeki kelebekler ölüyordu! Telaşlıydım.”Anne,gidiyorum ben su içmeye” dedim.Anlayışlı kadın “koş..” dedi usulca. Babamın duymasını istemedi. Hızlıca yürüdüm. Sanki saçlarım tek tek döküldü yolda. Kokum yavaşça kayboldu. Sahile indi. Kumlara gömdü ayaklarını,hırkasını almamıştı üşüdü.Oturup zırıl zırıl ağladı..

Çıkıp yine bir bardak kaptım. Arkadaşınla (diğer garson) konuştun. Sanırım ismin Şükrü.Veya sadece seslenişi böyleydi sana adamın.. Ses tonunu duydum. Yine gözlerin kadar güzel geldi kulağıma.Sonra,su doldurdum. Sen içerideyken gözlerime doldu göz bebeklerin.Çıkıp arkadaşına veda ettin. Hızlı davranıp gitmek istedim. Ben önden yürüdüm,sense arkamdan. Bacaklarım titriyordu.. saçlarım açıktı. Kıvrımlarına baktın mı? Ne kadar uzun dedin mi? Upuzun bir yol yürüdük.. ya da bana uzun geldi. Merdivenleri inerken, bana hiç bir şey söylemedin.. Ne “dur!” ne “pardon” ya da “merhaba..”

Odama gidip,akustik gitarımı aldım kucağıma. Balkona oturdum. Yıldızlar vardı sadece. Bir de deniz. kapkaranlık ve sessiz bir Assos’tu.Seni daha şimdiden özlemeye başlamıştım.. Çok şarkı çalmak istedim. Ne parmaklarım dayandı ne buğulu sesim. Durdum,hüngür hüngür ağladım..
Sen bunu hiç duymadın..

Kim olduğunu bile bilmiyorum. Bana bir “merhaba ” demen umuduyla bekledim,ertesi gün Seni Assos’ta bırakıp yola çıktım. Ancak,bir haftadır her gün rüyalarımdasın.. Umarım,bir gün beni bulduğunda gözbebeklerin gözlerime akarken bir “merhaba” dersin..

 

Seni hep hatırlayacağım. Hala gözümün önünde,saçların.. Bal rengiydi. Gözlerinde güzel bir ela.Öyle isterdim ki benimle konuşmanı..
E.

Popularity: 47% [?]

Dişçi

Kanal tedavisi yada çekim. İkisinden birini yapacağını söylemişti. Yıllarca korkup kaçtım, biraz daha kaçabilirim düşüncesi geçiyor aklımdan, ama 2 gecedir uyumuyorum yirmilik dişimin ağrısından. İçtiğim ilaçlardan kafam mantar gibi oldu ama ağrı sadece azaldı. Bu ağrıyla yaşayamayacağıma göre bir şey yapmam lazım, kaçamam.

3 dakika süren yolu 10 dakikada ayaklarımı sürüyerek gittim. Kapının önünde duruyorum, korkudan ağlamaya başlayacağım nerdeyse. Sanki kapının arkasında şiddet eğilimli dev zenciler beni öldürene kadar dövüp etten bir çuval haline getirecekler ve ben sesimi bile çıkaramayacağım ama bunu bile bile o kapıdan girmek zorundayım.

Şirin bir adam aslında, yani korkunç biri gibi görünmüyor ama dişçi. Çok korkuyorum dedim, korkulacak bir şey yok dedi. Bu standart bir söylem aslında, hapşırana çok yaşa demek gibi, ama geriliyorum iyice. Dizlerim o kadar titriyor ki birazdan dengemi kaybedip önünde düşebilirim ya da senin hijyeni için uğraştığın beyaz zemine kusabilirim, o kadar korkuyorum ama sen sadece korkulacak bir şey yok diyorsun. Ama dişçi koltuğu, iğneler, dolabın içinde sakladığını bildiğim korkunç metal aletler hiç de öyle demiyor.

Aklımdan geçenleri söylemedim, zaten cümle kuramıyorum. Birlikte ilk günümüz, en zor işlem bu sonrası daha kolay diyor. Neden en zordan başlıyoruz kaçıp bir daha gelmeyebilirim diyorum, seni ağrıdan kurtaracak işlem bu diyince söyleyecek bir şeyim kalmıyor. İğne yapması gerekiyor. Gösterme bana hiçbir şeyi diyorum. Eline mavi tuhaf plastik eldivenler geçiriyor, çığlık atmak üzereyim. Ameliyata hazırlanıyor sanki, ilerde bir küçük masanın üzerinde plastik maskemsi bir şey var bir de, yüzüne kan fışkırmasın diye mi kullanıyor ki? Merak etme hiç bir şey hissetmeyeceksin diyor. Hiç bir şey hissetmemek yeterli değil zihnim çalışıyor, her sesi, her tadı, her dokunuşu korkunç bir görsele çeviriyor.

İğne sonrası bekliyoruz, korkum had safhada, birazdan başlayacak. Ben yatar uzanır bir durumdayım, o da yanımda oturuyor. Kaçabilir miyim, gitmeyi çok istiyorum dedim. En zor kısmı bitti dedi. (sadece iğne yaptın yalancı, daha başlamadın bile!) Telefonum çaldı, bakabilir miyim, belki acilen gitmem gerekir dedim. Her söylediğime gülüyor, oysa gerçekten gitmek istiyorum. Zaten arayan da doktordan kaçıp kaçmadığımı kontrol etmek için arıyor. Uyuşmayı beklerken ben sürekli zırvalıyorum; niye yeşil giydin ameliyathane kıyafeti gibi hem de çok korkutucu (bir sonraki sefere beyaz giyecekmiş) insan niye dişçi olmak ister kasap gibi bir şey (okuldayken seviyormuş, sonra anlamış sevimsiz bir iş olduğunu). Bir eksik dişim var, implant düşünmüyorsun değil mi diyor, bilmiyorum ama çok ürkütücü bir şey gibi görünüyor, çene kemiğine vida mı çakılır, vücudunda metalle dolaşan insan mı olur, robot gibi! Düşünmüyorum değil aslında, düşünemiyorum. Hem Japonlar kök hücreden diş yaptılar. Ne gerek var korkunç şeylere, ben bilim insanlarına güveniyorum güzel bir çözüm bulacaklar diş konusunda. İmplant en uygun çözümmüş, kök hücre için yıllarca beklemek gerekirmiş, böyle çözüm mü olur?

Tam biraz sakinleşmişken hadi başlayalım dedi. Uyuşmadım ki, gerçekten uyuşmadım, biraz daha bekleyelim lütfen, acele etmeyelim dedim. Bir iğne daha yapalım dedi. Ne desem bir şey buluyor. Bir iğne daha yaptı, bu sefer koltuktan kalkmama izin vermedi. Ne yapacağını çok merak ediyorum ama bilmek mi daha az korkutur bilmemek mi karar veremedim dedim. Bilmemek daha iyi olacaktır dedi, zaten bana ne anlatsa ben fışkıran kan, ezilmiş et ve kemik parçaları gibi korkunç şeyler düşüneceğim (ete dokunamam, kasaba giremem, aslında kokusu yüzünden önünden bile geçmem)

Biraz sonra sadece dişim değil, kafamın bir kısmı, kulağım, ön dişlerim bile uyuştu. Sonrasıyla ilgili pek bir şey yok zaten, sakin ol, nefes al-boğulacaksın, az kaldı, nefes al, kasma kendini, bitti… Bitti mi? Gerçekten mi? Bak korkulacak bir şey yok demiştim, en zor aşamayı bitirdik, sonrası daha kolay.

Daha kolay? Nasıl daha kolay olabilir ki, adamın kerpeteni var benim üzerimde kullanacak ve çok kolay olacak diyor. Senin için zor olanı duymak bile istemiyorum bence bir tür mesleki deformasyon yaşıyorsun dedim. (Niye çenemi tutamıyorum, niye kişisel saldırı gibi görünebilecek cümleler kuruyorum) Stresten diyip özür diledim, söylediklerimi önemsememiş beni komik bulmuş. Ben korkumla boğuşuyorum adam beni komik buluyor, komik? Normal olsan dişçi olmazdın zaten, yok bunu söylemedim teşekkür edip çıktım.  İşkenceci polis gibi, psikopat katil gibi, kasap gibi bir şey dişçi, makul mantıklı bir sohbet yapılamaz ki onunla.

Popularity: 58% [?]

28<

10227. gün

bir öncekinden ve daha öncekilerden pek farklı değil ama hala bir sonrakinin farklı olacağı umudunu taşıyorum nedense.

Popularity: 52% [?]

merak…

Son günlerde çok büyük bir merak içindeyim.
Ne olduğunu bilmediğim,hakkında en ufak bir fikrimin olma ihtimali olmayan bir -enerjiyi- merak ediyorum.-Enerji-,tek bildiğim bu …
Merak etmek iyiymiş,iyiyse önünde eğilirim demek istiyorum ama hayır,ısrarla merak ediyorum.Beynim hep bununla meşgul buaralar,bir köşesinde hep bu merak dönüyor,…yor,…yor,…yor …
Ne yapmak lazımki acaba :=)

Popularity: 58% [?]

Bazen

Bazen sevişemez insan.

Sevişmek bir yol ayrımı olur. Ne geri dönülebilirsin ne ileri gidebilirsin. İlerlersen kaybedeceklerinin korkusu sarar, dostluğun, sohbetin, samimiyetin o sevişmeden sonra asla aynı olmayacağını bilmenin korkusu.

Bazen sevişir insan.

Yapmaması gerekse bile, düşünmeden, sorgulamadan, bir anda.

Popularity: 66% [?]

Her Temas İz Bırakır

Sırt üstü yatıp tavana bakıyorum. Sağ kolumdan iğneyi vuruyor. İlacın ve tuhaf bir hissizliğin damarımdan omzuma doğru çıktığını hissediyorum. İlacın kanla birlikte kalbime yaklaştığını fark edebilecek miyim diye düşünürken kapanıyor zihnim. Tekrar gözlerimi açtığımda günlerdir içimde büyüyen kaygının artık olmamasının dışında hiçbir fark yok.

Geç bir saat, sarhoşum. Aynı güzergâha gittiğimiz az tanıdığım bir adamla laflıyorum. Biri daha katılıyor aramıza. 20 lerinde genç bir müzisyen. Diğeri iniyor, genç çocukla devam ediyoruz yola. Konuşurken gözüm dudağının kenarına yapışmış sime takılıyor. Işıldıyor. Dudağında sim var diyorum. Nerden gelmiş olabileceğine ilişkin bir şeyler anlatırken siliyor ama geçmiyor, elimi uzatıp ben alabilir miyim diyorum. İzin veriyor, bir iki saniyelik bir dokunuş… çıtır ne demek anlıyorum. Alev alev yanıyor teni, gençliği, heyecanı.. daha bir çok his doluyor içime, parmağımdan bana geçiyor, birden kendimi yaşlı ve yorgun hissediyorum, ama ondan bana geçen hisler öyle güzel ki, bu hatırlatma için bile dokunmaya devam edebilirim günlerce…

Dar koridor, kirli beyaz duvarlar, beyaz kıyafetli hastane çalışanları. Uzaklardan gelen bir çocuk ağlaması, gıcırdayan kapılar, kirli florasan ışıklar. Birazdan öldürülecekmişim gibi her şeyi inceliyorum. Kapı gıcırdayarak açılıyor, adımı söylüyor. Ayaklarımı zorla kaldırarak gidiyorum arkasından. Nerede duracağımı bilmeden odanın ortasında dikiliyorum, bir şeyler yazıyor defterine. Yanıma geliyor, korkuyor musun diye soruyor, ölesiye diyorum. Gülüyor, oturman gerek diyor, işaret ettiği koltuk elektrikli sandalye gibi görünüyor gözüme. Kapıya bakıyorum, kaçıp gidebilir miyim, gidemem. Bir şeye tutunmam, zihnimi başka bir şeye aktarmam lazım, tuhaf ilaç kokuları ve soğuk metal aletlerin arasında, bu koltukta duramam… beyaz önlüğüne uzanıyor elim, yeni yıkanmış beyaz kumaşın pütürlü dokusu ve üzerindeki ince mavi mürekkep lekesi.

Uzun zamandır aklımda, yakınlarımda olması bile midemden başlayıp bütün vücudumu saran titreşimler yaratıyor. Ne istediğimi bilmiyorum, karar veremiyorum. Eski dar kabinli bir asansördeyiz, anlık bir şey bana yaklaşıyor, göz gözeyiz, kalbim ağzımdan çıkmak üzere, titrememe engel olamıyorum, vücuduyla beni sıkıştırıp öpüyor, duruyor her şey, farkında olduğum tek şey dudaklarının yakıcılığı, eriyorum…

Kulaklarım uğulduyor, başımın arkasında nabız gibi bir şey atıyor, gözlerim kararıyor, kendimi bırakırsam bayılacağım biliyorum, direniyorum. Bana bakan gözlerindeki korkuyu fark ediyorum, bende korkuyorum. Sakinleştirmem lazım kendimi, suya ulaşmam lazım. Buzdolabının önünde düşüyorum, soğuk seramikleri hissediyorum. Kalkamıyorum, bacaklarım her zamanki gibi değil, birden ellerimi görüyorum, tuhaf bir şekilde duruyorlar. Çok tuhaf… Düzeltemiyorum, kontrol edemiyorum, yer karolarının üzerinde kolumun ucunda duruyorlar ama onlara söz geçiremiyorum, başımda bir karıncalanma var, sakin olmam lazım. Su diyorum, beni küvete sokup suyu açıyor, bir süre sonra soğuktan mı sinirden mi bilmediğim bir titreme başlıyor, zihnim soğuk bir keskinlikle geri geliyor. O an anlıyorum, bir çok şey değişecek.

Birbirimizi terk edeli birkaç yıl olmuş. İstanbul’a geldiğini bile bilmiyorum. Annesi aradı, hastaneye kaldırmışlar. Annesi beni arayabiliyorsa çok önemli bir şey olmalı. Askeri hastaneye gidip buluyorum, haberi yok geleceğimden, şaşırıyor. İntihar etmeyi denemiş, bir sürü ilaç… acil servis… mide yıkaması… sonrasında psikiyatri koğuşu. Bahçeye çıkıp dolaşıyoruz, köşede bir bina var, ne söylediğini bilmeyen adamlar, kollarını pencerenin demir parmaklıklardan dışarı çıkarmış anlamsızca bağırıyorlar sadece. Birkaç gün önce ordaydım, çıkardılar diyor, niye diye sormuyorum, yıllardır konuştuğumuz, çok bilinmeyenli bir denklem var. Keşke hiç hayatıma girmeseydin, keşke hiç konuşmasaydık diyor. Acıtıyor söyledikleri, söylemek istediklerim, söylemem gerekenler, duymaya ihtiyacı olanlar hepsi birbirinden farklı. Ortamızda duran kırmızı Winston paketi, güneşli bir günde çam ağaçlarıyla dolu bir bahçe, içimde tarif edilmez acılar. Gitmek istiyorum, gidemiyorum.

Popularity: 74% [?]

Ayrılık

Karar vermek çok zor. Ayrılacağım şey ne olursa olsun sürekli sorduğum gerçekten elimden geleni yaptım mı, yoksa mızıldanıp kaçıyor muyum? Birbirine çok bağlı, gerçekten elimden geleni yapmadıysam yaptığım tek şey mızıldandığımdır ki kendime mızıldanma hakkını uzun süre veremem. Bir tür labirent gibi, çıkış var mı yok mu emin olamadığım, ama bir çıkışın olduğunu umduğum. Ayrılma kararı ise, labirentin çıkışını bulamayıp duvarını yıkıp çıkış yaratmak gibi benim için.

Bazı durumlar ise benim dışımdaki insanların da labirente katkıda bulunduğu karmaşık bir yapı gibi, işten ayrılmak, boşanmak;
Evlilik kararı verdiğinde bir insan – ki onu da toplumsal alışkanlıklardan veriyor aslında – iyi düşündün mü, emin misin diye sormaz başkaları. Yada kabul edilmez koşullarda evlilik yaşayan insanlar bile, ya bazı şeyler dışardan göründüğü gibi değildir, duygusal kararlarla bir ömür geçmez başka ayrıntılar da vardır falan demez. Tabii ki demez, kimse negatif olmak istemez pozitif görünen bir karar karşısında, zaten ne yapacaksın ki başka, üreme olgunluğuna eriştiysen, üremek de zaten doğal olarak yapman gereken şey, soyadı, insan nesli nasıl devam edecek türevinde gayet normal düşüncedir. Toplu bir çıldırış dönemi gibi birden ilgili ilgisiz herkes bu olayın coşkusuna kapılır. Çiftin aileleri, arkadaşları, beyaz eşya almaya gittiğiniz satıcıdan tutun da, evini kiralamak istediğiniz adama kadar herkesin yüzünde sevecen bir onay görürsünüz. Her an çok doğru bir iş yaptığınıza inandırılırsınız.

Boşanma durumunda ise, herkes bir sorgu yargıcı kesilir. Emin misin, düşündün mü, uzlaşmayı denedin mi gibi sorulardan sonra, kimin evliliği mutlu ki idare et, biz neler çektik… ne kavgalar ettik insanları çıkar ortaya, olmazsa olmaz çocuk yapın birbirinizle uğraşmak yerine onunla uğraşırsınız birbirinizi görmeye vakit kalmaz tipleri vardır. Kimse demez ben senin hayatını ne yaşadığını nerden bileyim eğer böyle bir şey düşünüyorsan vardır bir sebebi, sen bilirsin. Demez çünkü bir yıkım gibi görünen olayda taraf olmak istemezler. Tekrar tekrar tekrar düşünülür, evlilik kararının hiç düşünülmediği fark edilir, yine düşünülür, labirentte dönüp durur zihin, bir umut çıkışı arar. Bazıları için labirentten çıkmak için duvarı yıkma seçeneği ellerinde koca bir balyoz olmasına rağmen yoktur, seçeneğin farkında olan da, belki yıllarca duvarın önünde elinde balyozla dikilip yapsam mı yapsam mı, denemediğim bir yol kaldı mı sorusuyla kalakalır. Duvarda ilk çatlağı oluşturduğunuzda, birileri gelir tekrar sorar emin misin? Sosyal çevrenizdeki insanları aştığınızda devlet bir daha sorar, öyle bir sorar ki belirli bir süreyi aşmadıysanız izin bile vermez, gidin bir daha deneyin der.

İşten ayrılmakta benzer bir süreç, eğer belirli kurallara bağlı olarak çalışan bir yerde değil de küçük bir işte çalışıyorsanız uyum sağlama, alışma, kabul ettirme süreçleri geçiriyorsunuz. Çalışılan yerle ilgili ayrılık kararı boşanma süreci kadar önemli değilse de, stres düzeyinde ilk üçe giriyorlar. Çalışmaya başladığım ilk haftadan beri niye katlanıyorum, niye burada çalışıyorum sorularını yılın üçyüz günü sormuşumdur kendime. Para için dedim önce, sonra başka bir soru çıkardım, başka işlerle, başka insanlarla çalışarak da para kazanabilirim, niye burası? Kriz var, şimdi tekrardan aynı şeylere başlamak var, herkes bir şekilde aynı zaten, burada öyle böyle oluşturduğum bir düzen var gibi ipe sapa gelmez cevaplarla oyaladım kendimi. Yeni bir labirent oluşmuştu bile. Kavafis’in şiiri gibi;

….’Bir başka ülkeye, bir başka denize giderim’, dedin
‘bundan daha iyi bir başka şehir bulunur elbet.

….

Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın.
Bu şehir arkandan gelecektir.
Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın,

Bir yandan sorgulayan ve başka seçenekleri gösteren, bir yandan hiç bir şey değişmez diyen umutsuz, kabullenici bir düşünceyle yıllarca gittim işe. Her gün yürüyerek gitmiş olsaydım bu yolu, evimle işim arasında küçük bir hendek bile oluşurdu.
Niye bu işte bu insanlarla çalışıyorum sorguları sırasında, başka bir şey dikkatimi çekmişti aslında. Boşanmak için ilk duvarı yıktıktan sonra başka bir duvarın önünde elimde balyozla dikilirken, ilkinin de yorgunluğuyla çok daha uzun süre bekliyordum sadece. Kafamda, iş, hayat, kendimle ilgili bin bir soruyla.

Boşanırken kendime; “Hayat çok kısa ve ben bu labirentin içinde bütün enerjimi tüketmek istemiyorum. Biliyorum, hep bir şekilde başka labirentler olacak, her birinden de çıkışı bularak çıkamayacağım. Ama bütün enerjimi burada bitirirsem, diğerlerinin içindeyken sadece bir yerde oturup, gelip birinin beni çıkarmasını bekleyecek kadar enerjim olacak, bitmeden harekete geçmem lazım” demiştim.

İlk duvarı yıkmak için 2 yıl, ikinci duvarı yıkmak için 4 yıl kaldım labirentte. Enerjim azalıyor, son bir labirent daha kaldı, doğduğum, büyüdüğüm, kaosunu bile sevdiğim şehirden çıkmak. Bu fikir belki 10 yıldır var, yıllardır çeşitli bahanelerle kandırıyorum kendimi. Bu duvarı yıkabilecek enerjiyi bir gün bulabilecek miyim bilmiyorum ama labirentte dolaşmayı bırakıp duvarın önünde bekliyorum artık, zaman sıkıştırıyor.

Popularity: 81% [?]